Küreselleşme, Çelişkiler ve
Atatürkçülük
Metin Prof.
Dr. AYIŞIĞI *
Küreselleşme, toplumun hemen her kesiminde adeta hoş çağrışımlar
yaptıran bir sözcük oldu. Günümüzün küreselleşmecilerinin ise ne tür bir
iktidarın egemenliği altında bir küreselleşmeden yana olduklarını her zaman
açıkca ortaya koydukları söylemek zordur.
1989’da doğu bloğunun yıkılması ve ardından 1991’de Sovyetler
Birliği’nin dağılmasıyla birlikte son yirmi yıla damgasını vuran olgu,
“globalleşme” ya da bizdeki yaygın kullanımıyla “küreselleşme” olmuştur. Buna
rağmen, küreselleşme ile kastedilen ya da betimlenen durum, çok net bir
görünüme sahip değildir. Kavram, bazen dünya toplumlarının birbirine benzeme
süreçlerini; buna bağlı olarak homojen bir kültürün ortaya çıkmasını; bazen de
toplumların, toplulukların ve kültürlerin birbirlerinden farklılıklarını ifade
etmek için kullanılmaktadır. Bu anlamda küreselleşme, taşıdığı çelişkiler ve
belirsizlikler ile karakterize olunan bir süreci ifade etmektedir[1].
Burada savunulan, kuşkusuz emperyalizmin egemenliği altında tam
bağımsızlık ilkesinin silinip gitmesinden, bir başka deyişle, çok sayıda
bağımsız ve demokratik rejimler yerine tek ve evrensel bir imparatorluk
rejiminin kurulmasından başka bir şey olmasa gerek.
Amerika' nın küresel üstünlüğü bazı bakımlardan, daha sınırlı bölgesel
etkinlik alanlarına rağmen eski imparatorlukları andırmaktadır. Dünya yeni bir
yapılanmaya giderken küresel üstünlüklerini devam ettirmek isteyen emperyalist
ülkeler etnik parselasyonla milli devletleri bölecek, bunu dini hatta mezhepsel
parselasyonlar izleyecektir.
İnsanlığın yüzyılların birikimi sonucunda kurulmuş olan millet-devletler,
küreselleşme saldırısı karşısında zayıflatılmış ve milyarlarca insan bu nedenle
açlığa, yoksulluğa ve toplumsal çöküşlere sürüklenmiştir. Batı hegemonyasının
temsilcisi olan ABD kendi çıkarları doğrultusunda bir dünya imparatorluğu
oluşturmak üzere küreselleşme sürecine zorla devam etmek isterken, dünya
halklarının uyanması karşısında bu kez savaş senaryolarını gündeme getirmiştir.
Dünya ülkelerini çökerten, milletleri yok eden, halk kitlelerini açlığa ve
yoksulluğa mahkûm eden emperyal-küreselleşmenin, yâni emperyalizmin devam
edebilmesi için savaş senaryoları zorunlu olarak devreye sokulmuştur.
Bir zamanlar daha rahat sömürebilmek için milli devlet anlayışını
teşvik eden egemen güç, emperyalizm; günümüzde milli devleti önünde bir engel
gibi görebilmektedir. Yeni dünya düzeninin empoze etmeye çalıştığı demokrasi
alt kimliklerin ön plana çıkartıldığı yerel ağırlıklı bir demokrasi anlayışıdır.
Türkiye gibi alt kimliklerin etnik ve mezhepsel olarak çok farklı olduğu
ülkelerde böyle bir demokrasi anlayışı parçalanma demektir.
Azınlık
tanımlamaları karşısında Lozan Antlaşması’nın önemi
Lozan Barış Antlaşması, küreselleşen yeni dünya düzeninde Türk
Milleti'nin hukukunu belirleyen ve koruyan yegane uluslararası belgedir.
Türkiye için hayati öneme haizdir. Bu antlaşma, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin
'kuruluş' antlaşmasıdır. Lozan
Barış Antlaşması, Türk Milleti'nin bağımsız yaşama karakteri ve kararının
uluslararası düzeyde tescil ve tasdik edilmesinin belgesidir.
Kısacası Lozan
Barış Antlaşmasında millet tektir ve bu millete dayalı kurulan devlet milli bir
devlettir. Günümüz de AB üyeliği ve Kopenhag Kriterleri üzerinden değiştirilmek
istenen hususlar bunlardır. Kürt sorunu veya Kürtlerin de kurucu millet olarak
kabul edilmesi talepleri aslında Avrupalıların Lozan'da kabul etmek
mecburiyetinde kaldıkları Türk Milleti'nin bağımsızlığı ve Türkiye Cumhuriyeti
Devleti gerçeğinin ortadan kaldırılmasıdır.
Bilindiği üzere AB ilerleme raporunda
Aleviliğe de atıfta bulunulmaktadır. Oysa, Lozan’da azınlık tanımı çok açıktır.
Alevilik bir din değildir. Bazı Alevilere göre İslam’ın özü, kimisi mezhep,
kimisi ideoloji, kimisi ise kültürel yapılanmadır.
AB’nin bazı yetkilileri, ülkemizde yaşayan
ve hiçbir ayırımcılığa tabi olmayan Kürt kökenli insanlarımızı ve Alevileri ‘‘azınlık’’
olarak tanımamızı istemektedirler. Bu doğru olmadığı gibi, büyük bir
saygısızlık ve küstahlıktır.
AB'nin Türkiye'deki azınlıklar meselesine bakışını anlatan AB
Komisyonu Ankara Temsilcisi Hans Jörg Kretschmer, “Ankara'nın Lozan Antlaşmasını
sınırlı bir şekilde yorumladığını" vurgulayarak, “AB'nin bu dar yorumla mutabık
olmadığını” ifade ediyordu[2].
Bu
tutumdan cesaret alan DTP Milletvekili Sebahat Tuncel Almanya'nın başkenti
Berlin Eyalet Parlamentosu'nda düzenlenen konferansta “Türkiye Kürt halkının
taleplerine cevap vermezse, korkusunu duyduğu bölünme gerçekleşebilir. Ankara
bu işi çözemezse farklı bir yöne de kayabilir.” diyerek tehditler savuruyordu[3].
Oysa Almanya’da Yahudiler azınlık değildir.
Almanya, Fransa, İtalya, İngiltere ve Hollanda gibi yarım milyondan fazla
Müslüman’a sahip ülkelerden hiçbirinde Müslümanlar azınlık değildir.
Yunanistan’da ise Batı Trakya Türkleri Müslümanlar azınlıktır; ama onlara göre
de Türk azınlık yoktur. Yani Avrupa Birliği’nde ortak bir azınlık tanımlaması
olmadığı gibi, azınlıklara nasıl haklar verileceği de milli devletler
tarafından ayrı ayrı kararlaştırılıyor. Her üye ülkenin farklı uygulamaları söz
konusudur. Dolayısıyla AB’nin, Türkiye’ye herhangi bir azınlık grubu veya
azınlık hakkı dayatması yanlıştır.
Türkiye’nin
Avrupa Birliği İlişkilerinin Düşündürdükleri
İlginç olan Batı kapitalizmi kendi içinde ''bütünleşirken'' dışarıdakilere ''çözülmeyi'' öneriyor ve çözmeye
zorlamaktadır. Küreselleşme öneren Batı
kapitalizmi kendi içinde daha milliyetçi bir gelişme içine girmeğe başlamıştır.
Üniter bir Avrupa yaratmak için peşpeşe
kararlar alınıyor. Sınırlar birleşiyor, bayrak birleşiyor, para birimi ortak
hale getiriliyor, savunma gücü birleşiyor. Görüyoruz ki Avrupalılar tek bir
Avrupa için önemli adımlarını atıyorlar.
Daha önce Türkiye’de etnik azınlıklar var
diyerek, Türkiye’nin üniter yapısını bozmak ve onu parçalamak isteyen bölücü
örgütlere açıkça destek veren Avrupalılar, şimdide İslami inancın bir parçası
olan bir mezhebin mensubu olan vatandaşlarımızın dini etnik bir grup oldukları
iddiası ile dini açıdan bölücülük yapmaya çalışıyorlar. Öte yandan Türkiye
Cumhuriyetini yıkarak yerine Türkiye’de dini temeller üzerine bir devlet kurmak
isteyen birtakım örgütlere ve onların “Kara Sesleri”ni serbestçe kullanmalarına
imkân sağlıyorlar.
Bu arada Avrupa Birliği'nin Türkiye
hedeflerine bakarak, ya da en azından son 15 yılda neler yapmış olduğuna bir
göz atmakta yarar vardır :
ü
Güneydoğu'da
terörü yıllarca desteklenmiş. Önce PKK’nın, sonra KADEK'in baş savunucusu
olunmuştur. Para, silah ve yayın olanakları sağlanmış. Şimdi de Güneydoğu'ya
özerklik istemeye cüret edilmektedir.
ü
2003'te
Irak, ABD ve İngiltere tarafından işgal edilirken Kuzey Irak'a Türkiye'nin
müdahalesine ABD ile birlikte karşı çıkılmıştır. Kuzey Irak'ta Türkiye'ye
rağmen bir Kürt devleti kurulmasına yardım edilmiş, edilmeye de devam
edilmektedir.
ü
1995'te,
Türkiye içindeki gayri milli sermaye çevreleri ile birlikte kotardığı 6 Mart
1995 Gümrük Birliği belgesi ile Türkiye'yi tek yanlı AB'ye bağlamıştır.
ü
Avrupa
Birliği çevreleri, kurumları ve Türkiye raportörleri sürekli olarak; "-
Biz Atatürk fikrinden rahatsızız." ; " Cumhuriyet ilkeleri ile
Türkiye kabul edilemez"; "Türkiye'nin önündeki en büyük engel
Kemalizm" demeye başlamışlardır.

Avrupa
Parlamentosu milletvekilliğine tekrar aday olan Daniel Cohn Bendit, kendini
delegelere tanıtmak ve AP'de bundan sonra yapmak istediklerini açıklamak
amacıyla yaptığı konuşmanın yaklaşık 5 dakikasını Türkiye'ye ayırarak, ‘‘Türkiye, Kemalist kaldıkça, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin ülkenin yönetimi
üzerindeki baskısı devam ettikçe AB'ye giremeyecektir. Ben buna karşı çıkacağım'' diyordu[4].
Bundan
cesaret alan Mardin DTP Milletvekili Ahmet Türk, AKP Milletvekili Zafer
Üskül’ün, “Kemalizm anayasadan çıkarılmalı” sözüne destek vererek, “Biz sivil bir anayasanın ortaya çıkmasını
istiyoruz. Irk devletini çağrıştıracak maddelerin tamamen kaldırılması
gerekiyor. Kemalist ideolojinin anayasada yer alması doğru değil. Bir
ideolojiyi savunan mantık, anayasada yer almaz.” diyebiliyordu[5].

AB Müzakerelerinde
ilerlemek için öne sürülen şartlar tamamen siyasidir: Ermenistan’la sınırını
açacaksın; Yunanistan’
AB Türkiye'nin önüne, diğer adaylardan,
istemediği koşulları koyduğu gibi, çifte standart da uygulamaktadır. Kıbrıs ve
Ege gibi, Türkiye AB içine alındıktan sonra çok daha kolay çözülecek sorunlar,
''Türkiye'den bir koşulmuş gibi istenmektedir'' . TSK, bu mantık dışı tutumu
anlamamaktadır. Ayrıca, AB bu dayatmalarını, ''uluslararası hukuku çiğneyerek''
yapmaya çalışmaktadır.
Bu da yetmezmiş gibi Lozan
Antlaşmasının 37. 45. maddelerindeki düzenlemeye göre Rum Ortodoks kilisesinin
başı, Türk hükümeti tarafından atanan bir memur statüsünde ve patrikanenin de
dini bir müessese olarak İstanbul'da kalması görüşü benimsenmişken, “ekümenik”
yani evrensel patrik sıfatını kazanıp T.C. kanunlarından kurtulmak
istemektedir.
AB
Kriterleri ve Türkiye
AB'nin, Kopenhag kriterleri dışında,
Türkiye'nin önüne koyduğu koşullar ve talepler milli çıkarlarımızla
bağdaşmamaktadır.
Türkiye,
AB'ye karşı değildir; AB'nin Türkiye'ye karşı izlediği ''ayırımcı ve özel
statüye götüren'' ilişki düzenine karşıdır.
Bu süreç ve buna ilişkin Batılıların
takındığı tavır sadece Cumhuriyet sonrası ile sınırlı değildir. Tarihi bilen ve
geçmişte yaşananlardan ders çıkaranlar, Türkiye'nin adım adım nereye çekildiği
hakkında yeterince uyarıcı ipuçları elde edebilirler. Zaten tarih de bunun için
vardır. Tanzimatla başlayan Avrupalılaşma serüvenimizin zorlayıcı boyutunu
görmezden gelen bir yaklaşımla AB yorumlaması yapmak mümkün değildir.
Tanzimatla başlayan eşitlik ilkesinin gayr-i Müslimler lehine Osmanlıya müdahale
aracı haline getiren stratejinin AB raporuna "Aleviler
ve Kürtlerin azınlık hakkı"na gelip dayanmış olması hiç de
şaşırtıcı değildir.
Osmanlı İmparatorluğu'nu parçalayan Sevr Anlaşması'nm 83. yılı
nedeniyle Stockholm'de düzenlenen toplantıya katılan İsveçli politikacı ve entelektüeller, Kürdistan'ın kurulmasını talep ettiler. İsveç
Hükümeti, AB ve BM'ye Kürdistan tanınsın çağrısında bulunulan toplantıda bu
amaçla bir bildiri imzaya açıldı, Bildirinin İsveç Dışişleri Bakanı Anna Lindh'e
de gönderileceği kaydedildi[6].
Ayrıca, Sevr Anlaşması çerçevesinde Kürt devleti kurulması için bir
bildiriyi imzaya açtılar. Sol Parti Lideri Ulla Hoffman, Kopenhag kriterlerinin
Sevr Anlaşması'nın yerini alması gerektiğini söyleyerek "AB Türkiye'yi
üyeliğe alacaksa Lozan'da yapılan hatayı düzeltmelidir" dedi[7].

Kürt gazeteci Kurdo Baksi tarafından organize edilen toplantıya katılan
İsveç Sol Parti Lideri Ulla Hoffman, Sevr Anlaşması'nın AB tarafından Kopenhag
kriterleri çerçevesinde Türkiye'ye tekrar dayatılması gerektiğini belirterek,
“Kopenhag kriterleri Sevr Anlaşması'nın yerini tutmalıdır. Avrupa Birliği eğer
Türkiye'yi üyeliğe alacaksa Lozan anlaşmasıyla yapılan hatayı düzeltmelidir.
Kürtlerin mücadelesine sonuna kadar destek vereceğiz” dedi.
Mustafa Kemal Atatürk'ün Lozan anlaşması ile Kürtlerin devlet kurma
hayalini yıktığını söyleyen Baksi, Atatürk'ten söz ederken “Hasta adam”
değerlendirmesinde de bulundu. Kurdo Baksi, Sevr anlaşmasının arkasında
durmayıp Lozan Anlaşmasını imzalayan Avrupalıların Kürtlere ihanet ettiklerini
ileri sürerek “Bugün bu ihaneti tersine çevirme şansı var, bir hatayı düzeltmek
için hiçbir zaman geç değildir” dedi. Toplantıda Sevr Anlaşması ile belirlenen
Kürdistan haritası da gösterildi.
Türkiye'nin Stockholm Büyükelçisi Timur Bayer de Hürriyet'e
açıklamasında, Kürtlerin dolduruşuna gelen İsveçlilerin de Sevr konusunda
saçmaladığını belirterek, “Sevr Anlaşmasını kimse bir daha geri getiremez.
Türkiye olarak sonsuza kadar dimdik ayaktayız. Kimse hayallenmesin” diyerek son
noktayı koydu[8].
Hatırlanacağı üzere Kars ilimizi ziyaret
ederek “Kars Büyük Ermenistan sınırlarının içerisindedir” deme cüretini
gösteren Almanya’nın Ankara Büyükelçisi Born ve Karadeniz sahillerini gezerek
orada ABD’nin kuracağı askeri üsler için nabız yoklayan ABD’nin Ankara
Büyükelçi Edelman’dan sonra, AB Komisyonu’nun
Genişlemeden Sorumlu Üyesi Gunter Verheugen,
Almanya’da yaptığı açıklamada, Türkiye
teftişiyle ilgili bilgi verdi. Ülkemiz ve milletimiz hakkındaki hakarete varan
ifadelerinden tanıdığımız küstah adam, Ankara, İstanbul, İzmir ve
Diyarbakır’da, azınlık cemaatlerinin temsilcileriyle görüşüp Türkiye hakkında
rapor hazırlayacağını açıkladı.
Şuraya bakın, Sanki Mütareke dönemindeyiz ;
ve de acz içindeyiz.. Oysa büyük önder, eşsiz komutan Mustafa Kemal Atatürk 85
yıl öncesinde şöyle sesleniyordu:
“Millî
sınırlar içinde vatan bir bütündür. Hiçbir kayıt ve şart altında ayrılık kabul
etmez.. Manda ve himaye kabul edilemez”.
ABD, Kuzey Irak'ta ve Irak politikasında ''Kürt devletini kurmak istediğini''
açık bir biçimde ortaya koymakta; PKK konusunda
ise anlaşılmaz!! bir duruş sergilemektedir. Diğer taraftan terör
örgütlerine destek vermekte ve Ermeni sözde soykırımı ile Sevr'i çağrıştıran
Avrupa Parlamentosu kararlarını Ankara'ya zorla kabul ettirmek istemektedir[9].
Türkiye’nin AB sevdası, öyle bir dış
politika seçeneği olarak yürümemektedir ki, AB bu sevdayı kullanarak Kıbrıs'ı,
Ege meselesini, Patrikhane meselesini, Heybeliada Ruhban Mektebi'ni Hıristiyan
dünyanın keyfine göre hallettikten ve uyum yasaları adı altında Atatürk ve
laikliği iyice örseledikten sonra
"Bu iş olmaz" derlerse çok da şaşırmamak gerekir.
AB bizimle ilişkilerini bir tür Sevr'e
boyun eğdirme şeklinde sürdürüyor. Adeta örtülü bir Sevr imzalatıyor. Ne var ki
bunu Kopenhag Kriterleri adıyla, özellikle Ortak Katılım Belgesi ve İlerleme
Raporları denen hakaret ve küstahlık belgeleriyle yürütüyor.
- Bu durum Türkiye'nin bütünlüğüne,
Cumhuriyet ilkelerine ihanet etmek anlamına gelmiyor mu?
Avrupa Birliği, Türkiye'ye, geleceğin
Avrupa Birleşik Devletleri'nde kesinlikle yer vermeyecektir. Çünkü Türkiye'nin
içeri alınmasının, AB açısından siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel maliyeti
olağanüstü yüksektir. Türkiye bu gerçeği görmeden, AB'ye alınacağını umarak,
gerçekçi zeminden koptuğu sürece, AB tarafından istismar edilecektir. İçimizde
ise bazı çevreler, kendi çıkarları için konuyu istismar ettikçe, AB daha da
saldırgan olacaktır.
Aynen bugün Kürt, Ermeni, Ege ve Kıbrıs
konularında istismar edildiği ve 1995 gümrük birliği belgesi ile tek yanlı
bağımlı duruma getirildiği gibi.
- Atatürkçülük tek yanlı bağlanmak
değildir. Bugün Türkiye-AB ilişkileri 1995 Gümrük Birliği belgesine göre
tamamen tek yanlı bir yapılanma getirmiştir Bu, Atatürkçü düşünce ile taban
tabana zıttır.
Atatürk, ülkemizin, dış politikada tek bir
devlete, tarafa bağlanmak yerine, dengeli bir politika izlenmesini sağlamış,
özdeğerlerden ödün vermeden kalkınıp güçlenmek ve ileri uygarlık düzeyine
ulaşmak ile “Avrupa’yı taklit etmek”,
“Avrupalılaşmak” gibi teslimiyetçi
davranışlar arasına, net ve ayırıcı bir çizgi çizmiştir. Bu konu ile ilgili
TBMM kürsüsünden şöyle sesleniyordu:
“…Durumu
düzeltmek için mutlaka Avrupa’dan öğüt almak, bütün işleri Avrupa’nın
emellerine göre yürütmek, bütün dersleri Avrupa’dan almak gibi birtakım
düşünceler belirdi. Oysa hangi bağımsızlık vardır ki, yabancıların öğütleriyle,
yabancıların planlarıyla yükselebilsin? Tarih böyle bir olay kaydetmemiştir.”
Unutulmamalıdır ki Atatürk hayatı boyunca
barışçı dış siyasetini korumuş fakat bu süreçte ülkenin tekrar emperyalist
güçlerin ağına düşmesine neden olacak dönüşü olmayan yollara girmesini önlemiş
ve gelecekte de aynı siyasetin devam etmesini öğütlemiştir. Bu konu ile
söylediği sözlerden bazıları şunlardır;
“…Eğer
‘yabancı düşmanlığı’ndan, o kadar pahalı elde edilen bağımsızlığa gölge
düşürebilecek her şeyden nefret etmek anlamı çıkartılırsa, evet bizim yabancı
düşmanı olduğumuz söylenebilir… Yabancı girişimcilerin, yabancı amaçlarının
içimizde uyandırdığı kaygılar bütünüyle ortadan kalkmış değildir. Eğer bazen
ihtiyatlı hareket ediyorsak, aşırı derece kuşkulu davranıyorsak, bize çok
pahalıya mal olan özgürlüğümüzü kaybetmek korkusundandır.”
“…Milletimizin
temel yararı ile ilgili konularda, yabancıların bizde hiçbir önemi yoktur. Biz
gidişimizi, yabancıların görüşlerine uydurma güçsüzlüğünü kötü görenlerdeniz.”
Atatürk, uzun yıllar boyunca Osmanlı
Devleti’nin sağladığı kapitülasyonlarla Anadolu’yu bir Pazar olarak kullanan
finans çevrelerine Türkiye’nin herhangi bir projeyi, ancak ülkenin çıkarları ve
iktisadi bağımsızlık doğrultusunda olduğu takdirde görüşebileceğini
öğretmiştir.
"Bir
devlet ki kendi vergilerini koyduğu bir vergiyi yabancılardan alamaz. Gümrük
işlerini, vergilerini ülkenin ve milletin gereksinimlerine göre düzenlemekten
alıkonulmuştur. Ve bir devlet ki, yabancılar üzerinde yargılama hakkını
kullanmaktan da yoksundur. Elbette böyle bir devlet bağımsız olamaz."[10]
Bu gerçeğin tekrar hatırlanması ve
Atatürk’ün konu ile ilgili aşağıdaki sözleri günümüz ülke ekonomisine örnek
olması açısından büyük önem taşımaktadır.
“…Büyük devletler, şimdiye kadar
bize şu veya bu sorunlarda gösterişli yardımlarda bulunuyor görünüyorlar, oysa
ekonomik tutsaklıkla bizi felce uğratıyorlardı. Öteden beri, bize bazı şeyler
vermiş gibi, bizim haklarımızı tanımış gibi bir durum alırlar, gerçekte
ekonomide elimizi kolumuzu bağlarlardı. Bu tutsaklığa katlanan devlet ileri
gelenleri hoşnuttu. Çünkü görünüşte azametli bir istikrar sağlamışlardı.
Bunlar, ekonomik mahkumiyeti kavrayamamış bedhahlardı.”
Mustafa Kemal Atatürk'ün küreselleşme
konusundaki yerini belirlemek zor değildir. Atatürk'ün tutuşturduğu kurtuluş
alevi, Anadolu bozkırlarıyla sınırlı bir amaca yönelmiş değildi. O,
sömürgeciliğin ve emperyalizmin yeryüzünden ebediyen silineceği bir dünyanın
kurulmasına katkı sağlamak amacıyla yola çıkmıştı
21. yüzyılın nereye doğru gittiği belli
değildir. Bir yandan küreselleşme yalanı, bir yandan yeni dünya düzeni denilen
tuzak, sadece Türkiye’yi değil, dünyanın çok büyük bir bölümünü tehdit
etmektedir. Bir zamanlar daha rahat sömürebilmek için milli devlet anlayışını
teşvik eden egemen güç, emperyalizm; günümüzde milli devleti önünde bir engel
gibi görebilmektedir. Yeni dünya düzeninin empoze etmeye çalıştığı demokrasi
alt kimliklerin ön plana çıkartıldığı yerel ağırlıklı bir demokrasi
anlayışıdır. Türkiye gibi alt kimliklerin etnik ve mezhepsel olarak çok farklı
olduğu ülkelerde böyle bir demokrasi anlayışı parçalanma demektir. Bu bakımdan
eğer yeni dünya düzeninin empoze etmeye çalıştığı model gerçekleşirse Türkiye
yoktur. Ama bunun gerçekleşme olasılığı yoktur.
Bu anlamda, küreselleşme az gelişmiş milli devletler
için bir tehlike teşkil ederken, Batı’nın gelişmiş milletlerinin daha da
gelişmesini sağlamaktadır. Bu durum emperyalizmin ortaya çıkardığı sonuçla aynı
sonuca işaret etmekte ve bu nedenle bu teori de küreselleşmenin emperyalizmin
yeniden tanımlanması, kavramsallaştırılması olarak kabul edilmektedir[11].
Bu kriz, küreselleşmenin doğurduğu
problemlerin milli devlet biriminin boyutlarını aşmasından veya zorlamasından
doğan bir krizdir. Çünkü küreselleşme, milli devlet bütünlüğünü parçalamakta;
hem milli devletin dayandığı siyasal topluluğun sosyolojik mahiyetini
değiştirmekte, hem de bu topluluk tarafından meşru kılınan siyasal iktidarı dönüştürmektedir.
Burada temel
kaygı; küreselleşmenin milli devleti ortadan kaldırıyor olması değil, milli devletin
küreselleşmeyle beraber nasıl bir arada kalabileceğidir. Küresel kapitalizmin milli
devlete halen ihtiyacı vardır ve hep de olacaktır; ancak, eskisi kadar
korumacı, silahlanmacı milli devletler istenmemektedir. Milli devlet, kendisine
biçilmiş olan role kendini çok fazla kaptırmış ve küreselleşme olgusunu kendine
bir rakip, bir düşman olarak gören devlet adamlarıyla kurulu milli devletler,
küreselleşme için bir tehdit haline gelmişlerdir.
Huntington, Uygarlıkların Çatışması adlı kitabındaki ana
tezlerini Kemalizm'i irdeleyerek ve onu reddederek geliştirmektedir. Huntington'a göre, batı uygarlığı
dışındaki ülkelerin hangi yolla olursa olsun, "batılılaşması"
olanaksızdır. Aslında tüm kitap, "Batı"nın "tek ve
biricik", taklit edilemez ve erişilemez bir uygarlık sahibi olduğu ve bu
özelliğini öteki uygarlıklara karşı korumak zorunda bulunduğu tezine
dayandırıldığı için, Atatürk'ün, Müslüman ve feodal bir imparatorluktan,
"Batılı ve çağdaş bir devlet" yaratma projesinin yadsınması, doğrudan
doğruya yazarın ana tezi haline gelmiştir[12].
Bugün, Amerika
Birleşik Devletleri'nin gerek Afganistan gerekse Irak savaşlarının ardında da,
BOP'un arka planında da, Huntington'un
kuramsal açıdan dile getirdiği bu düşmanlığın izlerini görmek mümkündür[13].
Üstelik
bu nasıl bir küreselleşmedir ki, milli
devletlerin sonunu sadece Türkiye Cumhuriyeti söz konusu olduğu zaman
getiriyor, ama dünyanın başka her yerinde milli devletlerin varlığını kabul
ediyor, hatta onları güçlendiriyor?"
Örneğin
Kıbrıs bunalımında, "Türkiye'nin
çıkarları" söz konusu olduğunda "Yahu bırakın artık bunları, milli devlet kavramı çoktan bitti, şimdi
Avrupa Birliği bütün bu sorunları çözecek" deniyor, ama adada
üstelik Birleşmiş Milletlerin de
desteği alınarak “Yunanistan milli
devletinin” yıllardır savunduğu tezler, dolayısıyla "Yunanistan milli devleti"
güçlendiriliyor.
Yani
Türkiye söz konusu olduğunda "milli
devlet bitti", Yunanistan söz konusu olduğunda "milli devlet devam ediyor"; bunu
anlamak mümkün değildir.
Üstelik
"Mademki 'milli devlet bitti', o
halde gelin Kıbrıs'ta iki ayrı toplumun varlığını kabul eden, iki eşit
egemenlik üzerine dayalı bir konfederasyon kuralım" diyorsunuz,
buna "Hayır olmaz, milli devlet
modeline göre işleyen, yani ayrı ve eşit egemenlik haklarını kabul etmeyen ve
Türkleri siyasal işleyiş açısından azınlık statüsüne indiren bir model kuralım"
diyorlar[14].
Irak
konusu ise daha da karmaşık geliyor insana:
Amerika'nın
bir terörist olduğu gerekçesi ile karşı çıktığı Saddam için, “Milli devlet modeli bitti, bu modeli kendi
diktatörlüğü için kullanan Saddam'ı da devirelim” diyorlar; bir de bakıyorsunuz,
parçalanan Irak toprakları üzerinde yeni “milli devlet modelleri” gündeme geliyor.
“Küreselleşme, milli devletleri ve milli
devlet modeline dayalı olan çıkar çatışmalarını ortadan kaldırıyor”
diyorlar. Fakat bir de bakıyorsunuz, küreselleşmenin önderi ve jandarması olan
Amerika Birleşik Devletleri'nin liderleri, Irak da dahil olmak üzere, dünya
üzerinde teröre karşı planlanan müdahaleleri, sadece dünya barışı adına değil,
aynı zamanda açıkça, "Amerika
Birleşik Devletlerinin milli çıkarları" adına da savunuyor.
Yani
bu öyle bir küreselleşme ki, bütün milli devletleri zayıflatıyor ama sadece
Amerika Birleşik Devletleri'ni bir milli devlet olarak güçlendirmeye devam
ediyor[15].
- Dünyanın
insanlığa doğru açılımında Kemalizm’in ve devrimlerin en ufak bir çelişkisi
yoktur. Hiçbir şekilde karşıtlığı söz konusu değildir. Ama bir ülkeyi
üretimden, çağa açılmaktan, aydınlanmadan yoksunlaşmaya doğru itmek
istediğinizde, arka bahçeye atmak istediğinizde gerçekten bir çatışma söz
konusudur. Bu çatışmanın ana konuları da devrimlerin ilkelerindeki maddelerden
geçiyor. Kimlik bilincinden geçiyor her şeyden önce. Kimliğiniz yok olacak ki
siz yeni dünya sömürü düzeninin arka bahçesinde, kukla devlet olarak size
biçilen role aracı olabilesiniz. İnsan kimliğinizin yok olması gerekiyor; üst
kimliğinizin yok olması gerekiyor; vatandaşlık bilincinizin yok olması
gerekiyor[16].
- Bize bunların hepsi çarpık olarak
pazarlanıyor ve çarpık olarak dayatılıyor. Tabii ki o zaman da adeta yoktan var
eden bir Atatürk devrimleri ve ilkeleri, değerleri engel oluşturuyor; çok ciddi
engel oluşturuyor. Örneğin millî kavramına geçelim. Millî kavramında ırk temeli
yoktur. Millî kavramında, bugünün en gelişmiş, çok kültürlü toplumundaki
yorumlamaya uygun üst kimlik kavramı vardır. Yani aidiyet kavramı, vatandaşlık
kavramı vardır. Ama bize dayatılan ne? Üst kimliğiniz yok ediliyor. Bu ülke
vatandaşlığı bilinci, millî bilinci yok ediliyor. Ne getirilmek isteniyor? Irk,
din, her türlü ayrımcılık, alt kimlik.
Millî kimliğimiz
küresel kimliğe, oradan da alt kimliklere dönüştürülmek istenmektedir.
- Alt kimliklere bölünmüş insanlar aynı ülke
ve aynı kentte, aynı mahallede birlikte mutlu olabilirler mi? Bir amaca yönelik
buluşabilirler mi? Kimliklerini korumak başka şey, üst kimlik bilinci başka şey,
alt kimlikle ayrımcılık yapmak başka şey. Dünya Felsefe Birliği’nin, özgürleşme
ve ayrımcılıkla ilgili çok önemli kararlar içeren bir açıklaması vardır. Nereye
kadar özgürleşme, nereye kadar ayrımcılık? Temel hak ve özgürlüklerin
korunmasıdır özgürleşme. Bir siyasi partide, bir sendikada, bir demokratik
örgütlemede ırk veya din, tarikat ya da inanç temeline göre alt kimliklere
dayalı bir farklılık özgürleşme değil ayrımcılıktır ve insanların mutluluğunu
getirmez. İnsanların aydınlanmasını değil, bu yeni dünya sömürü düzeninde
kolayca sömürülebilmesini, aldatılmasını getirir. Başka hiçbir şey getirmez.
Tuzak da zaten buradadır. Yeni dünya sömürü düzeninin tuzağı burada çizilmiş
oluyor. Esas tuzak burada. Gerçekten de Kemalizm bu yolda çok önemli bir engel
oluşturuyor.”[17]
Küreselleşmenin Tehdit Olarak Algılanmasına
Sebep Olan Gelişmeler ve Türkiye'nin Durumu
Türkiye, Avrupa'nın vazgeçemeyeceği ve bu
saatten sonra dışlamasının mümkün olmadığı bir ülkedir. 70 milyonluk pazarı,
coğrafi konumu, Balkanlar, Ortadoğu, Kafkasya ve Asya arasında bir köprü
olması, dünya siyasetindeki ağırlığı, Türkiye'yi bu konuma getirmektedir[18].
Küreselleşme
düşüncesinin savunucuları olan gelişmiş ülkeler, milletlerarası şirketler ve
kurumlar vasıtasıyla milli devletler üzerinde etkili olmakta, onları yapısal
reformlar yapmaya zorlayarak toplumsal bunalımlara sebep olmaktadırlar.
O halde, milli
devletler hem iç, hem de dış ilişkilerinde tavizler vererek (yapısal reformlar
veya uyum paketleri adı altında) gelişme ve ilerleme trendi yakalayabilirler
mi? Tarihte hiçbir örneği yoktur, zira kapitalist zihniyet tavizlerle ayakta
kalmak ve dünyayı sömürmek temelleri üzerine kurulu bir düzendir. Diğer
taraftan, Türkiye gibi gelişme çabası içindeki milli devletler bu düzen
karşısında zorlanmaktadır. Küreselleşme olarak gündeme getirilen,
Amerikalıların New Deal (Yeni Düzen) dedikleri olgunun yayılmasının önündeki en
büyük engel milli devletler görülmektedir.
Bu noktada mevcut
durumun iyi tahlil edilmesi, ülkenin ve milletin geleceği açısından çok fazla
önem taşımaktadır. Küreselleşme sürecinden ülke ve millet olarak başarılı bir
şekilde çıkabilmek için, önceliklerimizin iyi tespit edilmesi ve ileriye
yönelik projeksiyonların isabetli yapılması gerekmektedir. Pek çok sorun
yumağının ortasında bulunan Türkiye, hem içeriden hem de dışarıdan sürekli
olarak taciz ve tehdit altında yaşamaya zorlanmaktadır.
Avrupa
Birliği, bu temel stratejilerinin Türkiye Cumhuriyeti’nin temel çıkarlarıyla
nasıl çatıştığını bildiği için, Türkiye’de bölücülüğü desteklemektedir.
Bölücülük yalnızca etnik kimliğin öne çıkarılması değildir. Avrupa Birliği,
Türkiye’de etnik ve mezhepsel kimliği öne çıkararak, milli kimliğini
parçalamaya çalışmaktadır. Bunu da insan hakları ve demokrasi adı altında
yapmaktadır. Bu anlayışla insanların bilincini tarihsel olarak milli bilincinin
gerisine götürmeye çalışan Avrupa Birliği, kendisi milli bilincini aşmaya ve
“Avrupa kimliği” adını verdiği bir bütünlüğü insanların bilinçlerinde hakim
kılmaya çalışmaktadır.
Diğer taraftan,
Doğu Bloğu’nun dağılmasıyla Avrupa'nın doğusu ile Asya'nın batısında yer alan
Avrasya bölgesinde önemli bir otorite boşluğu oluşmuş ve bundan dolayı da
Balkanlarda, Kafkasya'da, Ortadoğu'da ve Orta Asya'da savaşlar yaşanmıştır. Bu
olumsuz süreç günümüzde de devam etmekte olup, Avrasya'nın ortasında, merkez
ülke olarak yer alan Türkiye'nin güvenliğini de ciddi boyutlarda tehdit
etmektedir. Dünyanın petrol ve doğal gaz kaynaklarının önemli bir bölümünün yer
aldığı bölge, bölgesel kutuplaşma sürecine girmiş olan ABD, AB ve Japonya'nın
rekabet ettiği stratejik bir alan haline gelmiştir. Böylece, küreselleşme
sebebiyle milli devlet yapılarının parçalanması için etnik kimlikçilik,
cemaatçilik, kültürel farklılık (çok-kültürlülük ve anayasal vatandaşlık vb.)
gibi alt kimlikleri kaşıyan politikalar kasıtlı olarak geliştirilmekte olup,
Türkiye gibi milli toplum ve devlet yapılanmaları dağıtılmaya, parçalanmaya
çalışılmaktadır.
Günümüz
şartlarında Türkiye'nin en büyük sorunu bu parçalanma gayretleri doğrultusunda
gösterilen çabalardır. Türkiye'ye dayatılan şartlar öyle bir psikolojik baskı
altında yapılmaktadır ki, örneğin Avrupa Birliği'ne giremezsek dünyanın sonu
gelecek, çağdışı kalacağız ya da küreselleşme sürecinden kopacakmışız gibi
zorlayıcı bir atmosfer altında cereyan ettirilmektedir. Irak Savaşı'na
Türkiye'nin asker göndermemesi neticesinde müttefikimiz ve stratejik ortağımız
olan ABD gerçek yüzünü göstererek, Türkiye üzerinde hemen ekonomik ve sosyal
baskı kurmak istemiştir. Her zaman ülke üzerinde karanlık oyunlar oynayan
küresel hegemonya, son zamanlarda daha bir kararlılıkla içinde bulunduğumuz
bölgeyi de kapsayan harekâtını fiilen hayata geçirmiştir.
ABD'nin bütün
milletlerarası hukuk kurallarını ve kaidelerini hiçe sayarak ve kendini bütün
dünyanın koruyucusu ilan ederek Irak'a saldırması ve akabinde bölgenin
İngilizlerle paylaşılarak milletlerarası şirketlere ihaleler verilmesi, bu
savaşın amacını ortaya koymaktadır. Afganistan'dan sonraki hedefin Irak, Suriye
ve İran olduğunu açıklayan ABD, Rusya'nın dağılmasından sonra bağımsızlığına
kavuşan ve bakir petrol, altın, doğal gaz vb. kaynaklara sahip olan Türk Cumhuriyetlerini
kontrol etmek için, bölgeyi kuşatma altına almak istemektedir. Unutulmamalıdır
ki, ABD'nin etki ya da kontrolü altına almak istediği bölgenin kapısını Türkiye
oluşturmaktadır. Bu öneminden dolayıdır ki Türkiye, bu kuşatma ve dayatmalara
maruz kalmaktadır. Ülkenin geleceğini dışarıdan gelen baskılarla yanlış ve
yanlı yönlendirmeye kalkışanlar, geçmişten ders almayanlardır. Hem iç,
hem de dış politikalar oluşturulurken önemle üzerinde durulması gereken nokta,
milli bağımsızlık, milli çıkarlar ve ülkenin iç ve dış güvenliği üzerinde
gösterilmesi gereken hassasiyettir[19].
Avrupa
Birliği'nin Türkiye'ye direttiği Kopenhag Kriterleri, ülkede demokrasi ve insan
haklarının genişletilmesi adına, ülkenin bölünmesine giden yolu açmaktadır. Bu
doğrultuda, Türkiye'nin belirli bir bölgesinde (Doğu ve Güney Doğu) yaşayan
halk topluluğunun alt kimliği gündeme getirilmekte, onların dilinde (sözde
anadilleri olan Kürtçe) eğitim ve kültür çalışmalarına öncelik verilmesi talep
(7. Uyum Paketinde bu yönde düzenlemeler yapılacağına dair taahhütte
bulunulmuştur) edilmektedir. Böylece, Türk Milli toplumu içinde yer alan alt
etnik grupların uluslaşmalarına giden yol açılmakta, belirli bir bölgeden
başlayarak diğer etnik grupların da benzer hak talepleri ile gündeme gelmelerini
cesaretlendirebilecek yeni bir değişim süreci Türkiye'nin önüne zorla dikilmek
istenmektedir. Açıkçası Türkiye, demokrasi (ve AB'ye girme hevesiyle) adına
"dağılmaya" ve insan hakları adına da "parçalanmaya ve
bölünmeye" mahkûm edilmektedir[20].
Küreselleşmenin
beraberinde getirdiği tehditler özellikle, milli devletler üzerinde kendini
göstermektedir. Özünde, her ne pahasına olursa olsun yayılma, baskı altına almaya
da zorlama bulunan küreselleşme, kapitalizmin küreselleşmesi olarak
değerlendirilmektedir. Çünkü, küresel kapitalizmin önündeki en büyük engel
güçlü, diri, ayakta durabilen milli devletlerdir. Milli devletlerin
küreselleşme kervanına katılamaması ya da katılmasının önlenmesi madalyonun
diğer yüzünü oluşturmaktadır. Sürekli olarak dış borç baskısı altında tutulan
ve iç dinamikleri bu baskıyla yıpratılan milli devletlerin sosyal, kültürel ve
ekonomik direnç yapıları değişime zorlanmaktadır[21].
Bugün geniş propaganda ve kitlesel şartlama
modelleri içinde, Milli Devletin temel değerleri yıpratılarak, kişi hak ve
özgürlükleri görüntüsünde, toplumları atomize ederek, Milli Devletin
birleştirici değerleri erozyona uğratılmaya çalışılmaktadır. Milli bilinç
yerine, etnik farklılıklara destek verilmekte, din ve vicdan özgürlüğü
görüntüsünde toplumun inanç yapılarındaki farklılıklar istismar edilerek,
sosyal değerler sorun haline getirilmektedir. Bu tarz geliştirilmiş
stratejilerle de ülke içinde farklı parametreler kullanılarak bölücülük himaye
edilmektedir.
Aslında, bir
ülkede milletin dağılması demek, milli devlet yapısının da çökertilmesi
demektir. Yerine ikame edilmek istenen ise, çok kültürlülük ve anayasal
vatandaşlıktır. İnsanları ne kadar bir arada tutar, bu da bilinmezler
arasındadır.
![]()
Küreselleşmenin
Karşısında Millet-Devlet Kimliği
Bugün ''milli
cephe ile gayri milli cephe arasında'' bir çatışma yaşanmaktadır. Batı
kapitalizminin içimizdeki uzantıları gayri milli cepheyi oluşturuyorlar.
- Bunlar toplumsal haklar istemiyorlar.
Sadece bireysel haklar, etnik haklar, bölgesel haklar görmek istiyorlar.
- Milli bütünlük yerine ''bir mozaik'' oluşturmak amacındalar.
- Milli bütünlüğün yerine bireysel, etnik,
kültürel, bölgesel bölünmüşlükler istiyorlar.
Gazi
Mustafa Kemal Atatürk, Dışardan önerilen
yol haritaları ve ev ödevleri ile yeryüzünde, gelişmesini başarı ile
sürdürebilen bir ülke yoktur, olamaz diyordu. Haklıydı, zira her toplum,
her ülke, her topluluk (AB) karşısındakinin çıkarını değil, önce kendi çıkarını
düşünür. Bu da çok doğaldır.
Atatürk'ün şu sözleri, değişmez düstur olma değer ve
niteliğini asla kaybetmeyecektir.
''Yabancı
bir devletin koruyuculuğunu istemek, insanlık niteliklerinden yoksunluğu,
güçsüzlüğü ve beceriksizliği itiraf etmekten başka bir şey değildir. Gerçekten
bu aşağılık duruma düşmemiş olanların, isteyerek başlarına yabancı bir yönetici
getirmeleri hiç düşünülemez. Oysa Türk'ün onuru ve yetenekleri çok yüksek ve büyüktür.''
Türkiye, ''millet devlet kimliğinden" hızla uzaklaştırılmaya
çalışılmaktadır.Böylece Mikro milliyetçilik ile “milli
nüfus” dağıtılacak; etnik ve dinsel kimliğin ortaya çıkarılması ile ''milli kimlik'' silinecektir. Böylece, kökten dincilik
alevlendirilerek, “milli egemenlik” ortadan kaldırılacaktır. Açıklıkla görülmektedir ki,
niyet ve maksat “millet devlet” yapısını yıkmaktır.
Oysa Atatürk milliyetçiliğinin özü içeriye
karşı, eşitlikçi, özgür bir Türkiye, dışa karşı, tam bağımsız bir Türkiye'dir.
Tam bağımsızlıktan amaç siyasal, tutumsal, toplumsal ve kültürel
bağımsızlıktır. Daha sonraki yıllarda çeşitli vesilelerle dile getirilen
“Yurtta Barış, Cihanda Barış” özdeyişi bu görüşün bir başka açıklamasıdır.
Bu görüşlerle, Atatürkçü milliyetçi görüşün,
milletlararası bütünleşmeye karşı olduğu biçiminde ortaya atılan tezlerin, ne
kadar sığ ve dayanıksız olduğu ortadadır. Atatürk, milletlerarası bütünleşmeye
değil, devletin bağımsızlığını zedeleyen milletlerarası tekelleşmelere,
sömürüye, kişiliksiz, onursuz, küçük düşürücü ilişkilere karşıdır. Yüce Önder,
milletlerarası ilişkilerde, devletlerin eşit koşullar altında, birlikteliğini
öngörüyor, dış politikasını buna göre düzenliyordu. Türkiye Cumhuriyeti'nin tam
bağımsızlığı bu düşüncelerle, Lozan'da, tüm uygar dünyaya kabul ettirilmişti.
Açıkladığımız tüm bu nedenlerden ötürü
dinsel bağnazlık içinde olanların, dini siyasallaştırmak isteyenlerin yanı sıra
Küreselleşme - Globalleşme - Yeni Dünya Düzeni yandaşları Atatürk'e ve Atatürkçülüğe karşıdırlar.
Ve ülkemizde bu Yeni Dünya Düzeni
yandaşlarının çoğunluğu İkinci Cumhuriyetçidirler. Küreselleşme kendi
amaçlarına ulaşmada en büyük engel olarak millet-devleti görmektedir. Atatürkçü
düşünce sistemi ise özde millet-devleti benimser. Küreselleşme yandaşları bu
nedenle de Atatürkçülüğe karşıdırlar. Oysa Atatürkçü düşünce sisteminin
milliliği yanında evrensel yönleri de vardır. Atatürkçü düşünce sistemi çeşitli
yönleriyle dünyaya açıktır. Atatürk ülkemizin
bağımsızlık savaşının zaferle sonuçlanmasıyla yetinmemiş; Asya, Afrika ve Güney
Amerika'nın çeşitli renkten ve soydan milletlerinin yanında yer almıştır. Atatürk onları ''mazlum milletler'', ''mazlum
ülkeler'' olarak tanımlamaktadır.
Küreselleşmenin Beraberinde Getirdiği Tehditler
Küreselleşme ile birlikte uluslararası
sistemin dengesini bozan yeni tehdit ve riskler de ortaya çıkmış, devletten
devlete tek boyutlu algılanan tehdit, çok boyutlu bir konuma ulaşmıştır. Diğer
taraftan tehdit ve risklerin de küreselleştiği, ülke hudutlarını tanımadığı ve
hegemon güçlerin çıkarları doğrultusunda geliştiği görülmektedir. Küresel
sosyal ve kültürel hareketlerle etnik çeşitlilik, milli birlik ve güvenliği
tehdit eder hale gelmiştir. Milletlerarası kuruluşlar ve sivil toplum örgütleri
küresel karar alma ve uygulama aşamasında giderek daha etkili olmaya
başlamıştır.
Küreselleşmenin önünde en büyük engel
olarak görülen millî devlet, ekonomik güdümlemeler, mikro etnik kışkırtmalar,
ülkelerin rejimlerini ve düzenlerini yeniden tanımlamalarla ortadan
kaldırılmaya çalışılmaktadır. Ülkelerin iç istikrarını bozmaya yönelik etnik ve
kültürel hassasiyetler istismar edilmekte, ayrılıkçı hareketler dayatmalara
dönüşmektedir.
Ancak demokrasi ve insan hakları gibi
çağdaş değerler istismar edilerek çok iyi gizlenebilmektedirler. Millî
devletler adeta demokrasi adına dağılmaya, insan hakları adına da bölünmeye
mahkûm edilmektedirler. Türkiye'nin jeopolitik ve jeostratejik bakımdan küresel
güç dengesinin önemli ve kilit bir ülkesi konumunda olduğuna dikkati çeken Kara
Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Koşaner, şöyle diyordu:
“Bu özelliği ile küreselleştirilecek model
ülke olarak uluslararası arenada rol üstlenmeye zorlanmaktadır. Bu kapsamda
etnik kimlikçilik, cemaatçilik, kültürel farklılık gibi alt kimlikleri ön plana
çıkaran girişimlerle milli devlet yapısı dağıtılmaya çalışılmaktadır. Milli
devlet yapısına zarar vermemek kaydıyla, kültürel zenginliklerin yaşanması için
yapılan düzenlemeler, daha fazla demokrasi söylemleriyle toplumsal talepler
haline getirilip siyasal alana götürülmeye çalışılmamalı uyarısında
bulunuyordu. Yani kutuplaşmalara meydan verilmemeli; ülke güvenliği tehlikeye
atılmamalıdır”[22].
Küresel güçler tarafından kurgulanan ve
ülke içi medya, bazı akademik ve sermaye çevreleri ile sivil toplum örgütleri
içine yuvalanan post-modern bir tabakanın oluşturduğu propaganda ve etki ağı
ulusal birlik, ulusal değerler ve güvenlik parametrelerinin zayıflatılması ve
çözülmesi yönündeki gayretlerini sürdürmektedirler.
Ülkemiz, hayati önemdeki sorunlarının
çözümü ve hayati çıkarlarının korunmasında dış kaynaklı siyasi ve ekonomik
yaptırımlara bağımlı hale getirilmeye çalışılmakta, dayatılan yapısal reformlar
yoluyla sürekli baskı ve tehdit altında yıpratılan ve sıkıştırılan bir ülke
konumuna düşürülmek istenmektedir. Ülkemizin yumuşak gücünü oluşturacak sivil
kabiliyetler geliştirilemediği gibi aksine dış fonlarla yönlendirilen sivil
toplum örgütü veya kuruluşu görünümlü unsurlar, bozucu ve yıkıcı özellikleri
ile kendileri güvenlik sorunu olmaktadırlar[23].
Millî devlet,
küreselleşmenin vahşetiyle mücadele edebilmek için iktisadi büyüme yanında
sosyal ve kültürel hedefleri de milli kalkınma politikasının odak noktasına
koymalıdır. Sefaletin azalması, hayat standardının yükseltilmesi, zenginliğin
özendirilmesi kadar eğitim ve sağlık hizmetlerinin iyileştirilmesi de milli
kalkınma politikasının hedefleri arasında olmalıdır. Geleceği işaret eden ve “dünya tasarımı olarak” anlaşılan
küreselleşme ‘kültürlerin çatışmasına’ fırsat
verdiği gibi ‘çok kültürlülüğün” yaşanmasına,
kültürel zenginliklerin özümsenmesine, tanıtılmasına ve korunmasına da fırsat
vermektedir.
Küreselleşen
sadece ekonomi, teknoloji, iletişim uygulamaları değil, aynı zamanda okul
sistemleri, öğretim sistemleri, bilimler, etnografya sahasındaki çalışmalar,
gençlik kültürü, müzik, sanat, tiyatro ve mimaridir. Bu noktada; Türkiye’nin
yukarıda bahsedilen konulara hassasiyetle yaklaşması ve küreselleşmeye küsmeden
milli devleti de koruyarak dönüşmesi herhalde en iyi ve uygun çözüm olacaktır.
Ancak bu o kadar da kolay görünmemektedir.
Artık çok iyi görülmektedir ki
küreselleşme, emperyalizmin yeni adıdır ve Kemalizm ile çelişkisinin asıl ve en
önemli yönü de burada aranmalıdır. Çünkü Kemalizm, özünde antiemperyalizm
demektir.
S O N U Ç
Türkiye
ABD’nin ve AB’nin tehdidi altındadır. Avrupa Birliği’nin bölgemizde kendi
gücünü ve etkisini artırmak için attığı her adım, Türkiye’nin milli
çıkarlarıyla temelden ve uzlaşmaz biçimde çatışmaktadır. Avrupa Birliği,
Akdeniz’de, Balkanlar’da ve Kafkaslar’da güçlenmeye çalıştıkça, Türkiye’nin
hayati çıkarlarına zarar vermektedir. Türkiye kendi varlığını korumaya
çalıştıkça, AB’nin yayılmacı planlarını bozmaktadır.
Avrupa
Birliği yayılmacılığının dayandığı üç temel strateji, Kıbrıs, Ege, Patrikhane,
Heybeliada Ruhban Okulu ve Ermeni soykırımı iddiaları konularında Türkiye’nin milli
çıkarlarıyla taban tabana çatışmaktadır. Diğer bir deyişle, günümüzde Avrupa
Birliği’nden, Türkiye’nin bütünlüğüne, bağımsızlığına ve milli egemenliğine
yönelik önemli tehditler gelmektedir[24].
Avrupa
Birliği yayılmacılığı, uluslararası sermayenin çıkarlarını da koruyarak,
Türkiye’de milli devleti parçalamaya yönelik girişimleri desteklemektedir. Her
etnik kimliğin kendi devletini kurması talebine kadar gidebilecek adımları
geliştirmekte ve sahiplenmektedir.
Osmanlı
Devleti’nin 19. Yüzyılın ikinci yarısında bölmeye çalışanlar nasıl din
özgürlüğü savunuculuğu yapmışlarsa, Türkiye’yi parçalamaya çalışanlar da insan
hakları ve demokrasi bezirganlığı yapmaktadır. Dünyanın en büyük insan hakları
ihlallerinin ve en acımasız darbelerin sorumlusu olan emperyalistlerden insan
hakları ve demokrasi konusunda beklenti içinde bulunanlar ya çok saf ya da
gaflet içindedirler.
Avrupa
Birliği’ne üye olma hayaliyle milli çıkarlarımızı ayaklar altına almaya
çalışanlar ve Sevr Antlaşması’nı hortlatma girişimlerine bilerek veya
bilmeyerek alet olanlar veya katkıda bulunanlar, yükselen milli ve
anti-emperyalist dalganın etkisini mutlaka hissedecektir.
Kemalizm,
20. yüzyılda olduğu gibi 21. yüzyılda da ezilen milletlerin esin kaynağı
olacaktır. Bugün de adına
küreselleşme denilen sömürü sistemine karşı koyabilmek için temel ve ikincil
çelişkileri doğru olarak analiz edebilmek ve ona göre stratejiler oluşturmak
durumundayız.
Bizim şu andaki çağdaş ve laik düzenimiz,
Kemalist ideolojiye sahip olan devlet felsefemiz sadece şu bizim Misak-ı Milli
sınırlarımız içindeki 70 milyonun değil, hem bölgenin hem de dünyanın
güvencesidir. Biz eğer bunun bilincinde olursak 21 yüzyıl Türkiye’yi dünya
üzerinde hak etmiş olduğu gururlu yere koyacaktır.
Atatürk, ülkemize yepyeni bir çehre
kazandırıp tarihe geçen çağdaşlaşma hareketlerini gerçekleştirirken, bir
noktayı daima göz önünde bulundurmuştur. O da Türk'ün kendi öz benliğini
kaybetmeden, kendi kimliğini, kültürünü unutmadan yeniliklere adapte olabilmesi,
onları kendi milli kültürü içinde sindirebilmesidir. Aksi bir durumun
milletimizi içten içe çürüteceğini bilen Atatürk, Türk milletini millet yapan
unsurları; tarihini, dilini, dinini yani kısaca kültürünü her zaman yaşatacak
köklü tedbirler almıştır.
Bugün, değişen dünya stratejileri ve
sorunları ile çevrili Türkiye'nin bunlara karşı mücadelesinde en isabetli ve
etkili yol, her şeyden önce Cumhuriyet'in temelini oluşturan ATATÜRK ilkelerine
ve onun kurmuş olduğu demokratik lâik düzene milletçe sahip çıkmaktır.
Günümüzde küreselleşme ile canlanan, azan
yeni emperyalizmden korunabilmek ve küreselleşmenin getirilerinden
yararlanabilmek için de Atatürkçü düşünce ile kurulan bağımsız, egemen milli
devletin korunması gerekmektedir.
Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları, bazı cahillerin
"Türk-Yunan Savaşı" olarak küçümsedikleri Bağımsızlık Savaşını,
Birinci Dünya Savaşının galibi olan ülkelere karşı kazanmasalardı, bugün
Anadolu ve Trakya toprakları üzerinde bağımsız bir Türkiye Cumhuriyeti olmayacaktı.
Bağımsızlık
savaşını ve çağdaşlaşmayı içeren Türk Devrimi, bütün Türk tarihinin en önemli
aşamalarından ve dönüm noktalarından birisidir. Kültür uyumu için Avrupa ile
savaşılmıştır. Başka bir anlatımla Batılıya rağmen, batılılaşma hareketidir.
Osmanlı İmparatorluğu dönemi yenilik hareketleri gibi Türk Devrimi de Avrupa
ile birleşmeyi, bütünleşmeyi, Avrupa'nın eyaleti olmayı, Avrupa'ya kapılanmayı
öngörmez.
Türk
Devrimi'nin çağdaşlaşma amacı Avrupa ile birleşmenin gerekçesi olarak
gösterilemez. Çünkü Türk Devrimi'nin iki ana dayanağı, iki ana ilkesi, ölçütü
(kriteri) bağımsızlık ve egemenliktir.
Türk Devrimi'nin laiklik ilkesi, Avrupa Reform
hareketinin secularizm anlayışı ile aynı şey değildir. AB üyesi olacak
Türkiye'de, en büyük darbeyi yiyecek olan devrim ilkelerinden birisi de laiklik
olacaktır. Türk Devrimi Doğu-Batı mücadelesinin ana ayırımını oluşturan
din farklılığını laiklik ortamında buluşturmakta, yan yana yaşama şartlarını
güçlendirmektedir. Fakat üye olmamız halinde hasıl olacak iç içe olma durumunun
yaratacağı sorunlar düşünülmemektedir.
Küreselleşme
tanımı gereği “olumlu” bir kavram değildir. İçerisine ne yüklendiğiyle
ilgilidir. Demokratikleşme, özgürlükler, refah artışı gibi kavramlarla
özdeşleştirilmiş bir küreselleşme kavramı dünyada yaşayan yaklaşık 7 milyar
nüfustan sadece 800 milyonu için anlam ifade etmektedir. Geri kalanlar için
eşitsizlik, yoksulluk, savaş, özgürlük kaybı anlamına gelmektedir.
Küreselleşme ile
yeni bir bağımlılık ilişkisi inşa edilmektedir. Daha doğrusu, var olan “merkez”
“çevre” ayrımındaki bağımlılık ilişkisi yeni araçlarla tekrarlanmaktadır. Bunun
anlamı “emperyalizmin” süregeldiğidir.
Günümüzde
küreselleşme ile canlanan, azan yeni emperyalizmden korunabilmek ve küreselleşmenin
getirilerinden yararlanabilmek için de Atatürkçü düşünce ile kurulan bağımsız,
egemen ulus devletin korunması gerekmektedir.
Görülen o ki Cumhuriyet’in, küreselleşme ile
derinden çeliştiğini görülüyor. Bu çelişki,ulusal egemenlik,demokrasi, sosyal
devlet ve uluslarası sömürü gibi konularda yoğunlaşmaktadır. Cumhuriyet’e ve
onun temellerinde yatan Kemalizm’e yönelik saldırıların son yıllarda artmasını,
bu çelişkiden bağımsız olarak açıklığa kavuşturmak imkansız gözüküyor. Bu
olgunun, küreselleşme rüzgarlarını da arkasına alarak olağanüstü bir ivme
kazandığını görüyoruz. Cumhuriyetin daha demokratik ve daha sosyal olması
elbette ki gereklidir. Ancak, bu gerekliliğin yerine getirilmesinde Kemalizm’in
vazgeçilmez bir temel oluşturduğu görmezlikten gelinemez. Küreselleşme görmezlikten
gelinemez ancak, küreselleşen dünyanın aynı zamanda demokratik olması ve sosyal
adalet temelinde biçimlenmesi de reddedilemeyecek bir zorunluluktur. Bunun
için, evrensel ölçekli bir demokrasinin oluşumuna ve yeryüzünde kol gezen
uluslararası sermayeye gem vuracak bir uluslararası demokratik iktidarın
yapılanmasına katkı sağlamak da hiçbir ulusun uğruna mücadele etmekten geri
kalmaması gereken bir hedef olarak somutlaşmaktadır.
Türkiye,
bugün ABD ve Avrupa Birliği emperyalizminin bu tehditlerine de aşacak birikime,
güce, inanca ve kararlılığa sahiptir.
-------------------------------------------------------------------------------------
( * ) Bu tebliğ, 22-24
Ekim 2008 tarihleri arasında Isparta Süleyman Demirel Üniversitesi tarafından
düzenlenen “Cumhuriyetin İlânının 85. Yılında Uluslararası
Türkiye Cumhuriyeti Sempozyumu”nda
sunulmuştur.
K A Y N A K Ç A
Akşam
02. 08.2008
Altınok, Rafet ; Küreselleşme Sürecinde
Atatürkçülüğün Önemi, Atatürk Haftası
Armağanı, Genel Kurmay Başkanlığı yayını, Ankara 1999
Eken, Hurigül; Küreselleşme ve Milli Devlet, http://www.sosyalbil.selcuk.edu.tr/sos_mak/makaleler%5CHurig%C3%BCl%20EKEN%5CEKEN,%20Hurig%C3%BCl.pdf
Gazi Mustafa Kemal, 17 Şubat 1923 (İzmir
İktisat Kongresi)
Hürriyet, 26.8.2003; 20 Ocak 2008
Kocadaş, Bekir ; Küreselleşme
Tehdidi ve Türkiye, Stradigma, Ocak 2004, sayı:12
-------------------; Küreselleşme
Tehdidi ve Türkiye, http://www.stradigma.com/index.php?sayfa=makale&no=192
Kongar, Emre ; Yeni Emperyalizm,
Huntington ve Eleştirisi, http://www.kongar.org/makaleler/mak_ye.php
-----------------; I. Küreselleşme
Dönemindeki Yeni Dünya Düzeni ve GOP, http://www.kongar.org/makaleler/gop_neyi_amacliyor.php
---------------; Kıbrıs, Irak, Türkiye ve
A.B.D. Üzerine Aykırı Sorular, http://www.kongar.org/aydinlanma/2003/350_Kibris,_Irak,_Turkiye_ve_ABD_Uzerine_Aykiri_Sorular.php
Milliyet 24 Kasım 2005
Soner; Şükran ; “Atatürk ilkeleri kalıplar halinde
dondurulmuş değildir”, http://www.istanbul.edu.tr/4.boyut/cumhuriyet/dosyalar/seda_mengu.htm
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, Birinci Kısım
Değiştirilemeyecek Esaslar, IV, Madde 4
Vatan gazetesi, 27.08.2008
Yeniçeri, Özcan ; “Küreselleşme ve AB Sarmalında Egemenlik Sorunu ve Türkiye”, 2023 Aylık Dergi, Ağustos,
2002, sayı:16, s.8
* Balıkesir Üniversitesi, Fen-Edebiyat
Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi
[1] Hurigül Eken,
Küreselleşme ve Milli Devlet, http://www.sosyalbil.selcuk.edu.tr/sos_mak/makaleler%5CHurig%C3%BCl%20EKEN%5CEKEN,%20Hurig%C3%BCl.pdf
[2] Lozan'ı geniş yorumlayın, Milliyet 24 Kasım 2005
[3] Hürriyet, 20 Ocak 2008
[4]
http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=190036&yazarid=72
[5] Akşam
02. 08.2008
[6] Stockholm'de skandal toplantı, Hürriyet 26.8.2003
[7] aynı haber
[8] aynı haber
[9] Orgeneral Büyükanıt 29 Mayıs'taki
konuşmasında, ''TSK'nin AB'nin bu dayatmalarını kabul edemeyeceğini'' ifade
etmiştir.
[10] Gazi Mustafa Kemal, 17 Şubat 1923 (İzmir
İktisat Kongresi)
[11] Hurigül Eken, Küreselleşme ve Milli Devlet
[12] Emre Kongar, Yeni Emperyalizm, Huntington ve
Eleştirisi, http://www.kongar.org/makaleler/mak_ye.php
[13] Emre Kongar, I. Küreselleşme Dönemindeki Yeni Dünya
Düzeni ve GOP, http://www.kongar.org/makaleler/gop_neyi_amacliyor.php
[14] Emre Kongar, Kıbrıs, Irak, Türkiye ve A.B.D.
Üzerine Aykırı Sorular, http://www.kongar.org/aydinlanma/2003/350_Kibris,_Irak,_Turkiye_ve_ABD_Uzerine_Aykiri_Sorular.php
[15] Aynı yazı
[16] Şükran Soner; “Atatürk ilkeleri kalıplar halinde dondurulmuş
değildir”, http://www.istanbul.edu.tr/4.boyut/cumhuriyet/dosyalar/seda_mengu.htm
[17] Aynı yazı
[18] Özcan Yeniçeri, “Küreselleşme
ve AB Sarmalında Egemenlik Sorunu ve
Türkiye”, 2023 Aylık Dergi, Ağustos, 2002, sayı:16, s.8
[19] Bekir Kocadaş,
Küreselleşme Tehdidi ve Türkiye, Stradigma, Ocak 2004, sayı:12
[20] Bekir Kocadaş, Küreselleşme Tehdidi ve Türkiye, http://www.stradigma.com/index.php?sayfa=makale&no=192
[21] Bekir Kocadaş, Küreselleşme Tehdidi ve Türkiye,
Stradigma, Ocak 2004, sayı:12
[22] Gündem: Orgeneral Koşaner’den sert mesaj,
Vatan gazetesi, 27.08.2008
[23] Aynı konuşma
[24] Rafet Altınok, Küreselleşme Sürecinde Atatürkçülüğün
Önemi, Atatürk Haftası Armağanı, Genel
Kurmay Başkanlığı yayını, Ankara 1999