"YANIT" (yanut) KELİMESİ ÜZERİNE NOTLAR

 

Dil , gelişmesini tamamlamış,  kalıplaşmış,  durgun bir anlaşma aracı değil; aksine yeni gelişmelere açık  canlı bir yapıdır. İnsanın ve insanlığın  değişip gelişmesine paralel olarak her zaman değişir, gelişir. İnsanlığın her türlü bilgi üretimi ve gelişmesi  sona ermediği, ihtiyaçları bitmediği sürece dilin de değişip gelişmesi ihtiyaçları bitmez. İnsan bütün bilgisini dille ifade eder, dille tespit eder. Bundan dolayı  insanın ihtiyacı, dilin ihtiyacı demektir. 

 Farklı diller konuşan insan toplulukları,  milletler,  başka topluluklarla  çeşitli  ilşkiler kurarlar.  Bu  ilişkiler sonucu, her topluluk her topluluktan  bir şeyler öğrenir. Öğrendiklerini de  dil aracılığı ile öğrenir.  Bu  öğrenme veya öğretme,  dil alış-verişi demektir.  Dil alış verişinde bir dilden diğerine dil unsuru olarak en çok kelimeler geçer. Dil alış verişi  tabiî normal  ölçülerde  kalıp istilâ şeklini  almadığı sürece,  bir dilden diğerine geçen kelimeler, dili bozmaz.  Çünkü dil bir kelime listesinden ibaret değildir. Diğer taraftan kelimeler, karşılıkları oldukları varlık veya kavramların  tarifi değil işaretleri, göstergeleridir. Dilin işleyiş sistemine  uydukları sürece  geldikleri dile zarar vermezler. 

Diller, ihtiyaç duydukları  kelimeleri her zaman, bilgi öğrendikleri dillerden aynen almazlar,  kendi  varlıklarının imkânlarını kullanırlar. Bu konuda baş vurabilecekleri başlıca yollar, yeni kelime türetmek, birleşik kelime meydana getirmek, derleme-tarama yapmaktır. Bu yolları kullanmanın da şartları vardır.  Dilin ihtiyacını karşılayabilmek için baş vurabileceği  çarelerden biri de  eski metinlerden  ölü  kelime diriltmektir. Bu zorlama bir yoldur. Çünkü ölmüş kelime, anlamı kaybolmuş, milletin hafızasından sislinmiş kelimedir. Dilde,  “ölü kelime yabancı kelime hükmündedir.”  Ancak ihtiyaç halinde yine de bir  kaynaktır.  Cumhuriyet devrinde, Türkçe’nin sadeleşip özleşmesi için yapılan çalışmalar sırasında, ölü kelimelerden de faydalanıldığı olmuştur. Fakat bunlar genellikle terim halinde kalmıştır. Sav-cı, sübay vb.

Dilde sadeleşme, dili   yabancı ve fazlalık unsurlardan temizlemek   demektir. İhtiyaç ise, yeni bir bilgi ile karşılaşmak demektir.  Dil kendisinde  ifade edilmemiş bir bilgi ile karşılaştığı zaman  yeni kelimeye ihtiyaç duyar. Ortada yeni bir bilgi yani ihtiyaç  olmadığı halde yabancı kelime alırsa bu  istilâya  sebep olur. Önceden ihtiyacı karşılayan bir  kelimeyi  sebepsiz değiştirirse, milletin anlaşma şifresi bozulur. Cumhuriyet devrinde,  Türkçe’nin  sadeleştirilmesi – özleştirilmesi   gerekçesi ile başlatılan tasfiyecilik  taraftarları,  yaşayan Türkçe’yi zorlayarak  ihtiyaç olmadığı halde mevcut kelimeleri değiştirme yoluna gitmişlerdir. 

Bu  zorlama tasfiyecilik  uygulamalarından biri de  Türk milletinin yediden yetmişe herkesin   bin yıldır bilip kullandığı  cevap  kelimesinin yerine  ölmüş  yanıt  kelimesini  koymağa çalışmaktır.     

Eski Türkçe metinlerde “dönmek”  anlamında   "yan-mak" fiili ve bu  fiilden yapılmış bir  de “yanut” kelimesi vardır.  "Yan-mak" fiili, "dönmek" manası ile bugün ölmüş bir kelimedir. Bu fiilden yapılmış olan “yanut” veya “yanıt” kelimesi de 15. yüzyıldan sonra yazılmış metinlerde görülmez. Bugün “cevap” karşılığı olarak diriltilmeye çalışılan bu kelimenin eski metinlerimizdeki durumu şöyledir:

“Elimizdeki en eski Kur’an  çevirisinde” yanut” kelimesi “ceza” karşılığı olarak geçmektedir.(1)

Dilimizin temel eseri, en eski sözlüğü olan ve XI. y.yılda Kaşgarlı Mahmut tarafından hazırlanan Divanü Lügati’t Türk'te “yanıt” kelimesi madde başı olarak üç yerde geçmektedir. Bunlardan ikisinde kelimeye “cevap” karşılığı verilmemiştir. Tercüme Cilt 3, sayfa 8 ve 28’de aynen “karşılık, bedel, ivaz” karşılıkları verilmektedir. Yine 28. sayfada madde başı olarak 3. defa geçen “yanıt” kelimesine “cevap” “söz yanutu” karşılıkları verilmiştir.

“Karşılık” ve “bedel” kelimelerinin tam “cevap” karşılığı olmadığını söylemeğe bile lüzum yoktur.

“Yanıt” kelimesi, dilimizin temel eserlerinden olan ve yine XI.y.yıl da yazılmış bulunan Kutadgu Bilig’de (Yusuf Has Hacip) “cevap” ve “karşılık” manaları ile 134 defa geçmektedir. Ancak aynı eserde “cevap” kelimesi de kullanılmıştır. Hattâ daha XI. y.yılda “yanut” kelimesi yerini “cevap” kelimesine bırakmağa başlamıştır. Çünkü Kutadgu Bilig’de “cevap”, “yanut”tan daha fazla kullanılmıştır. Yanıt, 134 defa kullanılmışken, cevap 177 defa kullanılmıştır. (2)

15. y.yıldan sonra pek kullanılmayan “yanıt” kelimesine Türk Dil Kurumu tarafından hazırlanan ve 1943’te basılan Tanıklarıyla Tarama Sözlüğünde: “Mükafat, karşılık, ivaz (bedel)” karşılıkları verilmiştir. Görüldüğü gibi ."yanut" kelimesine bu sözlükte de “cevap” karşılığı verilmemiştir.

Ayrıca “yanıt” maddesine örnek olmak üzere şu beyit verilmiştir:

Tanrı anın yanıtın uçmak, vere

Kim günahsız ol kişi Hakka ere

(I5. Y.yıl)

Bugün “yanıt” kelimesini “cevap” karşılığı olarak ısrarla kullanan veya kullanılmasını teklif edenler, 12 Eylül 1980 hareketinden sonra zararlı görülerek kapatılan ve “tasfiyeci uydurmacı” dil anlayışına sahip olan Türk Dil Kurumu taraftarlarıdır. (Bugün 1982 Anayasası’nın 134. maddesine göre yeniden kurulan Türk Dil Kurumu’nun bununla ilgisi yoktur) Bugün kapatılmış bulunan eski Kurum mensupları, tarihî metinlerde gördüğümüz ve durumunu izah ettiğimiz “ölü” bir kelime durumunda olan “yanıt” kelimesini tekrar canlandırdıklarını, dirilttiklerini söylemiyorlar. Onlar kelimeyi, “yan” (bir varlığın her hangi bir yüzü, tarafı) isminden yapılmış kabul ediyorlar.(3) İşte bu yanlıştır, Çünkü dilimizde isimden isim türeten, yapan bir “-t” eki yoktur. Ancak fiilden isim  yapan bir  “-t”eki vardır.(geç-i-t, bin-i-t, yük-le-t, iç-i-t gibi eski, yak-ı-t, taşı-t gibi yeni kelimeler bu ekle yapılmıştır)

Diğer taraftan bugün yaşayan, kullanılan “yan-mak” fiili, “dönmek” manasında değil, “tutuşmak, alevlenmek, ateş almak”, manasındadır.

Eğer kelime denildiği gibi “yan” isim kökünden yapılmışsa yapı bakımından yanlıştır. Bugün yaşayan “yanmak” fiilinden yapılmışsa şekil bakımından doğru kullanış, mana bakımından yanlıştır. Dilimizdeki fiilden isim yapan “-t” eki “fiil köküyle ilgili nesne, varlık” isimleri yapar.

“Yak-ı-t”, “yakılacak şey, nesne, varlık” demek olduğu gibi “yan-ı-t” kelimesi de “yanacak şey, nesne, varlık” manasına gelir ki bu durumda “cevep” karşılığı değil, olsa olsa odun, kömür, çıra, kibrit, gâz v.b." gibi maddeler için kullanılan bir kelime olur.(4)

“Yanıt” kelimesini, ısrarla kullananlar, “Türkçecilik”, ”dilde sadeleşme” “Atatürk’ün dil çalışmaları” ve "cevap" kelimesinin Arapça'dan dilimize geçmiş olması gibi gerekçelere dayanmağa çalışıyorlar.

“cevap” kelimesinin Arapça asıllı olması dilimizde kullanılmasına engel değildir. Bu kelime “Türkçeleşmiş Türkçe”dir. Türkçe: “Türk milletinin konuştuğu dildir.” Vatandaş konuşurken kelimelerin ırkına, menşeine değil, anlaşılıp anlaşılmamasına bakar. Kelimelerin ırkı, menşei ancak dil ilmi ile uğraşanları ilgilendirir.

Dünyada "Hotanto" kabilelerinin dili de dahil olmak üzere hiçbir dil saf değildir. Yer yüzünde üç bin(3000) civarında dil vardır.(5) Bu dillerin hepsi derece derece komşu dillerden kelime almış ve onlara kelime vermiştir.

Türkçe’ye de münasebette bulunduğu dillerden kelime girmiştir. Yine Türkçe'den de başka dillere kelime geçmiştir. Diller arasındaki bu alış veriş karşılıklıdır. Esas olan bu alış-verişin bir dil aleyhine olmaması, dengenin bir dil aleyhine bozulmamasıdır. Bu denge 16, 17 ve 18. y.yıllarda Arapça ve Farsça'dan geçen kelime ve daha çok tamlamalarda dilimiz aleyhine bozulmuştur. Ancak bu mevziî bir denge bozulmasıdır. Çünkü, fazla Arapça ve Farsça unsur taşıyan dili Divan Edebiyatı  mensuplarının bazıları kullanmıştır. Aynı yıllarda Türkçe yürüyüşüne devam etmiştir. Konuşma dili normal seyrini takip etmiştir.

Dilimize Arapça ve Farsça’dan kelime ve terkiplerin geçtiğini göz önünde bulundururken, başka dillerden geçen unsurlarla, dilimizden başka dillere geçen kelimeler unutularak, alış-verişin tek taraflı olduğu zannını uyandırıyorlar. Bugünkü tesbitlere göre Dilimizden Yunanca’ya üç bin, Sırpça’ya dokuz bin, Bulgarca’ya beş bin kelime geçmiştir. Sadece Basra Arapçası’nda üç bin kelime vardır. Yine Arnavutça’nın % 33’ü Türkçedir.

Kısaca yer yüzünde saf bir dil yoktur. Büyük dillerden İngilizce’nin % 75’i' yabancı asıllı kelimelerden meydana geldiği gibi, Fransızca’da da “Öz Fransızca” diyebileceğimiz “Gal” dilinden gelme iki yüz(200) civarında kelime olduğu belirtilmektedir.(6)

Her dil, içinde bulunduğu medeniyet sebebiyle sıkı temasta. Bulunduğu milletlerin dilinden kelime alır. Dilimiz de I9. y.yıldan itibaren artan bir tempo ile Avrupa dillerinden kelime almaktadır. Meselâ, l9O1’de basilan “Kamus-ı Türki”de (Şemsettin Sami’nin sözlüğü) Avrupa dillerinden gelen kelimelerin oranı % 4 iken, l970’li yıllarda Türk Dil Kurumu tarafından hazırlanan Türkçe sözlük’te bu oran % 15’tir. Sadece Mustafa Nihat Özön’ün hazırladığı Avrupa dillerinden gelen kelimeleri içine alan “Yabancı Kelimeler Sözlüğü”nde sekiz bin (8000) civarında kelime vardır.(7)

Kısaca bugün uğraşılacak iş, bin yıldır kullanılan ve artık Türkçeleşmiş kelimeleri dilimizden atmağa çalışmak değil, yeni gelecek kavramlara karşılık bulmağa çalışmak olmalıdır.

Dilde sadeleşme, Türkçecilik konusu, kelimelerin “kafatasını” ölçmek meselesi değildir. Dil kelimelerin yapıyla olduğu kadar ve hattâ ondan da çok ifade şekliyle, “söz dizimi”, cümle yapısı ile Türkçecilik yapılabilir, yapılmalıdır. Kelimelerin ırkı, kafatası ile uğraşıp, “Türkçe'dir – değildir” diye ayırıp yabancı asıllıları atmak tasfiyeciliktir, dil ırkçılığıdır. Diğer taraftan bu işi Atatürk’e mal etmeğe kalkışmak tamamen yanlıştır. Zira Atatürk tasfiyeci değildir. O’na göre dil konusu “millî şuuru geliştirme”, “millî kültürü geliştirme”, “millî birliği sağlama” konusudur. O’na göre Yahya Kemal’in “Açık Deniz” şiirinde kullandığı dil “hakiki Türkçe”dir. Tasfiyeciliğin, uydurmacılığın Atatürk’ün dil anlayışıyla bir ilgisi yoktur.(8)

Eski metinlerde gördüğümüz ve “ceza, mükâfat, karşılık, bedel, ivaz, cevap” gibi karşılıklar verilmiş, bu manalarda kullanılmış olan “yanıt” kelimesi ölmüş bir kelimedir. Çünkü “cevap” karşılığı olarak Türkiye Türkçesi metinlerinde pek görülmemektedir.(9) “Yanıt” kelimesi öldüğü gibi bu kelimenin “dönmek” manasına gelen “yanmak” (yan-)- kökü de ölmüştür. Bugün hiç kimse “yanmak” fiilini “dönmek” manası ile kullanmamakta, bilmemektedir. Sadece bu kökten yapılmış ve kalıp halinde kalmış bulunan “yankı” ve “yansımak” kelimeleri kullanılmaktadır.

Bir kelimenin ölmesi, o kelimenin manasını kaybetmesi, o dili konuşan insanların o kelime ile düşünmemeliri demektir. Ölü kelime, varlığı ve manası ortadan kalkan kelimedir. Eski metinlerde bu şekilde pek çok kelime vardır. Ölen kelime en son kullanıldığı şekli ile donmuş, fosil haline gelmiştir. Halbuki dil canlıdır. Kelimeler, ses ve mana bakımından zaman içinde çeşitli değişmelere uğrarlar. 15. y.yılda ölmüş bir kelimeyi bugün diriltmeğe çalışmak, o kelimeyi, 15. y.yıldan alıp 20.y.yıla getirmek değil, 20.y.yıldaki dili 15. y.yıla geri götürmektir. Zira ölü, fosil kelimenin zaman içinde nasıl bir gelişme göstereceğini kimse bilemez. Bu beş yaşında ölen bir çocuğun 35 yaşında nasıl bir insan olacağını tahmin etmeğe benzer.

Sadece “Türkçe’de vardı” deyip pek çok ölü kelimeyi 20.y.yıl Türkiye Türkçesine sokmak, kullanmağa kalkmak, Orhun Abidelerindeki dili, Kutadgu Bilig’teki dili olduğu gibi “günümüzün Türkiye Türkçesi” olarak kabul etmek demektir. O eserlerdeki, dil Türkçedir. Ama günümüzün Türkiye Türkçesi değildir. Bu yüzden bugün Türkçe konuşanlar o eserlerdeki dili tam manasıyla anlayamazlar. O halde tarihi metinlerde gördüğümüz ve bugün kullanılmayan kelimeleri bilir bilmez “Türkçedir” deyip kullanmaya kalkmak doğru bir iş değildir.

Dilimizin ihtiyaçlarını karşılamak için ölü kelimeleri diriltmek de bir çaredir ama bu her zaman mümkün olmadığı gibi isabetli de olmaz. Çünkü diriltilen ölü kelimelerin yaygınlaşması zordur. Milletin kendisiyle düşünmediği kelime ölmüş kelimedir. Onun yabancı bir kelimeden bu açıdan farkı yoktur.

Yine diriltilen veya öyle zannedilen kelimeler tamamen terim durumunda kalmaktadır. Sav-cı, sü-bay kelimelerindeki “sav” ve “sü” kelimeleri böyledir, “Sü” kelimesinin “asker” manasına eski Türkçe bir kelime olduğunu “subaylar” bile düşünmüyorlardır. Çünkü Türk milleti “askerlik” yapar, Türk gençleri “askere” gider. Fakat “sü-lük” yapmazlar. Türk milleti “sü” bir millet değil “asker” bir millettir.

Kısaca “yanut” veya “yanıt” kelimesi ölmüş bir kelimedir. Cevap ise yaşayan bir kelimedir. Dilde kelimelerin menşei degil, kullanılıp anlaşılması mühimdir. Ölçü anlaşılır olup olmamaktadır. Atatürk’ün dediği gibi “Türk milletinin anladığı her kelime Türkçedir”

İsmail Acar

Balıkesir Lisesi Türkçe Öğretmeni

 

 

NOTLAR

1-    Prof.Dr. Fahir İz, Eski Türk Edebiyatında Nazım-I, İst. I967, s.73 (Türk-İslâm Eserleri Müzesi Yazmalar- no 73’ten)

2-    Prof.Dr. Reşit Rahmeti Arat, Kutadgu Bilig III, İndeks, İst.1973 (bak, yanıt ve cevap kelimeleri)

3-    Tahir Nejat Gencan, Dilbilgisi, Türk Dil Kurumu yay. 1979, s.229

4-    Prof.Dr, “Muharrem Ergin, Türk Dil Bilgisi, İst. 1972, s. 194-195

5-    Ötüken Yeni Türk Ansiklopedisi, Ötüken yay. C.2, Dil mad.

6-    Prof. Dr. Ayhan Songar, Çeşitleme, İst. 1981, s. 224 (Songar 22. Öz Fr. kelime bulunduğunu söylüyor); Prof.Dr. Faruk K. Timurtaş, Türkçemiz ve Uydurmacılık, İst. 1977, s. 23 (Timurtaş 200 civarında diyor)

7-    Ömer Asım Aksoy, Gelişen ve Özleşen Dilimiz, T.D.K. yay. s.84; Mustafa Nihat Özön, Yabancı Kelimeler Sözlüğü, İst. 1962

8-    İsmail Acar, Dilimiz Atatürk ve Sonrası, Balıkesir. 1983, ilgili bölümlere bak.

9-    Prof.Dr. F.Kadri Timurtaş, Tercüman Yaşayan Türkçemiz C.2, s. 102; Türkçemiz ve Uydurmacılık, s. 304

...

İsmail Acar