TARİH, TÜRK TARİHİ   ve   ATATÜRK

 

               Atatürk, mensubu olmakla iftihar ettiği Türk milletinin “millî ve medenî varlığının” sağlam delillerle ortaya konulmasını istiyordu. Bu da ancak “sistemli ve devamlı tarih araştırmaları ile” mümkün olabilirdi. İşte bu sebeple Türk Tarih Kurumu kuruldu. Cumhuriyet kurulduktan sonra Atatürk’ün rehberliği ve himayesinde sürdürülen tarih çalışmalarının merkezi, Türk Tarih Kurumu olmuştur.

 

“Tarih” kelimesi Yahudi dili olan İbranice’de “ay” manasına gelen “yareks” kelimesinde gelmektedir.(1) Tarih, çok geniş bir kavram ve ilimdir. Her şeyin tarihinden bahsetmek mümkündür. “Hadiselerin seyrinden, hatta madde ve eşyanın mazi ve hâlinden bahseden her hikâye tarihtir.” Fakat burada söz konusu edilen tarih, insanlığın geçmişi olan tarihtir. Bu manada tarih, “İnsanlığın fîil ve fikirlerinin gelişmesini takip eden bilgi”dir. Tarih ilmi, “zaman” ve “mekân” kavramlarına bağlı olarak insanlığın geçmişini araştırır. Yunanca “historia” kelimesi de bu manada araştırma demektir.(2) Tarih ilminin araştırma sahası, “yüzyıllar boyunca insan topluluklarında vuku bulan olayların yorumlanması ve olayların günümüze yansıyan tesirlerinin değerlendirilmesidir.” Tarihçi, bu değerlendirmeleri yaparak geçmişi günümüze bağlar. Onun gayesi, “kaybolmuş medeniyetleri umumî manzarasıyla, tabiî hayat şekli ile, münferit ve müstesna vak’aların ehemmiyetini hakikî derecesine indirerek yaşatmaktır.”(3)

İnsanlarda “tarih şuuru din duygusu kadar eskidir.” Ancak insanlık, bugün sahip olduğu “tarih duygu ve şuuruna” birdenbire ve kolayca ulaşamamıştır. Buna bağlı olarak tarih araştırmaları da bugünkü seviyesine, her ilim sahasında olduğu gibi uzun çalışmalar sonucunda gelebilmiştir. Fakat her şeye rağmen basit ve asılsız olaylara, inançlara, efsanelere dayansa bile bir tarih şuuru ilk çağlardan beri vardır.

Tarih, insanlığın ve milletlerin hafızasıdır. Bu sebeple, bilhassa milletlerin hayatında tarih bilgi ve şuuru önemli bir yer tutar. “Tarihini bilmeyen ve şuurunu taşımayan milletler hafıza ve idraklerini kaybetmiş şaşkın kimselere benzer. Böyle bir durumda milletlerin yükselmeleri veya millet vasfını muhafaza etmeleri ve hattâ dağılmamaları zordur. Beşeriyetin tekâmülünde bu derece ehemmiyeti olan tarih medeniyetin yükselmesi ile paralel olarak ilerler ve milletlerin istikbalini hazırlamakta yardımcı olur.”(4)

Milletlerin kendilerini tanımaları, kendilerine gelmeleri açısından son derece önemli rol oynayan tarih, pek çok sahada olduğu gibi ilmî şeklini Batı’da bizden önce almıştır. Milletimizde tarih duygu ve şuuru çok eski olmakla beraber, modern ilim olarak gelişmesi yenidir. Modern ilim anlayışına dayanan tarihçilik memleketimizde 19. yüzyıl ortalarından sonra gelişmeye başlamıştır. Ahmet Cevdet Paşa, eski tarih anlayışından yeni tarih anlayışına geçişin öncülüğünü yapan ilk tarihçimiz sayılabilir.

Memleketimizde modern tarih anlayışının yaygınlaşması “Batılılaşma-yenileşme” hareketlerine paralel bir gelişme göstermiştir. Eski tarih anlayışı, olaylar arasında ilgi kurarak, tenkitler yaparak hüküm vermeyip; olayları hikâyeler şeklinde sıralayarak, tasvir etme esasına dayanıyordu. Bu tarih anlayışına sahip tarihçilerimiz, eserlerinde sadece Selçuklu ve Osmanlı devirlerine yer verirler, diğer devirler ve milletlerle pek ilgilenmezlerdi. Selçuklu ve Osmanlı devirleri, İslâm tarihinin bir bölümü olarak düşünülür ve o çerçeve içinde mütalâa edilirdi. Tanzimat devrinden itibaren yaygınlaşmaya başlayan yeni tarih anlayışından sonra ise, olaylar arasındaki münasebetler araştırılıp, diğer devir ve milletlerin tarihine de yer verildi.

Türk tarihçiliğinde İslâm ve Osmanlı sınırlarını aşıp, Türk tarihinin diğer devirlerine açılan ilk eser, Şıpka Kahramanı Süleyman Paşa’nın “Tarih-i Âlem” adlı eseridir. Süleyman Paşa’nın çalışmalarının yanında Ahmet Vefik Paşa da Türk tarihi araştırmalarını İslâm ve Osmanlı sınırlarının dışına çıkarıp genişleten öncülerdendir. Ahmet Vefik Paşa, Ebûlgazi Bahadır Han’ın “Şecere-i Türkî” adlı eserini Doğu Türkçesi’nden Batı Türkçesi’ne (Türkiye Türkçesi) çevirerek, millî tarihimizin Osmanlı devri ile başlamayıp Orta Asya’ya uzandığını göstermiştir. Ayrıca “Lehçe-i Osmanî” adlı eserinin “Türk” maddesinde Türk tarihinin hicretten beş bin yıl önce başladığına işaret etmiştir. Toplu olarak bir Türk tarihi yazmaya teşebbüs eden ilk tarihçimiz ise ünlü Türkçü Necip Âsım Bey’dir.(5) Necip Âsım Bey, Leon Cahun’ün “Asya Tarihine Giriş” adlı eserinden faydalanarak bütün Türk tarihini içine alacak bir “Türk Tarihi” hazırlamaya başlamışsa da sadece birinci kısmını yayımlayabilmiştir.

Millî tarihimizi, modern tarihçilik esaslarına göre araştırma çalışmaları, Batılılaşma- Yenileşme hareketleri ile başlamış ve “Türkçülük”(Türk milliyetçiliği) akımıyla birlikte ve o nispette gelişmiştir. Türk tarihçiliği çalışmaları, Batıdaki “milliyet” ve “milliyetçilik” kavramlarının Türkler arsında yaygınlaşıp  gelişmesini sağlamıştır. Bu durum, tarih şuurunun millî şuurla birlikte yürüdüğünü, tarih şuurunun millî uyanıştaki rolünü gösterir. Zaten Türkçülük-milliyetçilik fikrinin iki temel hareket  ve  ilham kaynağı dil ve tarihtir.

Tanzimat ve Meşrutiyet devirlerinde tarih ve dil çalışmaları oldukça yaygınlaşmasına rağmen, yeterli ve tatmin edici bir seviyeye ulaşamadığından bu devrelerde Türk tarihi ve kültürünü öğrenmek isteyen aydınlarımız, genel olarak Deguignes’in  “Türk Tarihi” ve Leon Cahun’ün “Asya Tarihine Giriş” adlı eserlerini okumuşlardır.

İkinci Meşrutiyet’ten sonra, tarih ve bilhassa edebiyat tarihi sahasında yetişen ilk büyük ilim adamımız Mehmed  Fuad Köprülü’dür. Büyük Türkçü fikir adamımız Ziya Gökalp, 1923’te yayımladığı “Türkçülüğün Esasları”  adlı eserinde “Fuad Köprülü, Türkoloji sahasında büyük bir bilgin ve âlim oldu. İlmî eserleri ile Türkçülüğü aydınlattı” diyerek onun değerini anlatmaktadır. Türk Edebiyatı Tarihi ve Türk Tarihi sahalarında modern ilim metodlarına dayanarak yaptığı çalışmalarla Batılı ilim adamlarını hayran bırakan Köprülü, asıl eserlerini Cumhuriyet devrinde vermiştir. 1923’te yayımladığı “Türkiye Tarihi” adlı eseriyle Atatürk’ün de takdir ve methettiği Fuad Köprülü, memleketimizde ilmî tarihçiliğin, modern tarih ilminin kurucusu olmuştur.

Tanzimat devrinden Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar giderek gelişen bir seyir takip eden Türk tarihçiliği, 1930’dan sonra Atatürk’le beraber, yeni bir şevk ve anlayışla ele alınmıştır. Cumhuriyet devrinde Türk tarihi, Türk dili, kısaca Türk kültür ve medeniyet sahasındaki çalışmalara Atatürk’ün öncülüğü ile devlet eli uzanmıştır. Böylece, devlet imkânları ile beslenen modern Türk tarihçiliği derinlik ve genişlik kazanmıştır.

“Tarihe karşı okul sıralarında iken büyük bir sevgi ve ilgi duyan Atatürk, 1928 yılından sonra millî Türk kültürünün temelini atacak Türk tarihine büyük bir merak ve ilgi ile eğilmiş”tir.(6) “Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür” diyen Atatürk’ün, Türk tarihi konusuna eğilmesi kadar tabiî bir şey olamazdı. Yakup Kadri, onun tarih konusuna eğilmesini ve Türk Tarih Kurumu’nu kurdurmasını şöyle izah ediyor:

“Bence Atatürk’ün böyle bir müesseseyi (TTK) kurup ona her türlü teşebbüsün fevkinde bir kıymet ve ehemmiyet verişinin, ölüm yatağında bile onun devam ve bekasını düşünüşünün başlıca saiki münhasıran ilmî bir hareketi teşvik kaygısından ziyade, millî şuuru, millî gururu ve Türk milletinin kendi nefsine emniyet ve itimadını takviye etmek endişesidir.”(7)

Aynı konuda Fuad Köprülü de şöyle diyor:

“(Atatürk) maddî ve siyasî istiklâle kavuşturduğu milletini manevi ve ruhî istiklâle de kavuşturmak için, memlekette tarih tetkiklerinin inkişafına büyük bir ehemmiyet verdi.(8)    

Cumhuriyet’le birlikte “millî bir devlet”e sahip olan Türk milletinin, “millî ve medenî varlığı”nın ortaya konulması elzemdi. Çünkü Cumhuriyet’le birlikte “millîleşme” ve “millîleştirme” hamlemiz başlamıştı. Millî varlığımızın sağlam olması Cumhuriyetimizin teminatı demekti. Atatürk bu konudaki fikrini “Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin dayanağı Türk topluluğudur. Bu topluluğun fertleri ne kadar Türk kültürüyle dolu olursa, o topluluğa dayanan Cumhuriyet de o kadar kuvvetli olur” cümleleriyle ifade etmiştir. Daha önce de işaret ettiğimiz gibi, devletin ve millî varlığımızın temeli, millî şuurdur. Millî şuur ise tarih ve dil şuuru ile beslenir. Bunu iyi bilen Atatürk, “Millî şuurun ayakta kalabilmesi ve uyanık bulunması için dil ve tarih uğrunda çalışmaya mecburuz” diyor. Atatürk’ün tarih ve diğer millî kültür konularıyla çok yakından değil, doğrudan ilgilenmesinin sebebi budur. Onun tarih çalışmalarını ve tarih anlayışını bu açıdan değerlendirmek şarttır.

Atatürk, mensubu olmakla iftihar ettiği Türk milletinin “millî ve medenî varlığının” sağlam delillerle ortaya konulmasını istiyordu. Bu da ancak “sistemli ve devamlı tarih araştırmaları ile” mümkün olabilirdi. İşte bu sebeple Türk Tarih Kurumu kuruldu. Cumhuriyet kurulduktan sonra Atatürk’ün rehberliği ve himayesinde sürdürülen tarih çalışmalarının merkezi, Türk Tarih Kurumu olmuştur.

İlk adı “Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti” olan Kurum’un çekirdeği “Türk Ocağı” dır.  Türk Ocağı, 12 Mart 1912’de kurulmuştur. İlk başkanı, Şair Mehmet Emin (Yurdakul)dir. Devrin Türkçü-Milliyetçi aydınlarının kurduğu bu derneğin gayesi tüzüğünde şöyle belirtilmiştir:

“Madde- 2 Cemiyetin maksadı: İslâm kavimlerinden başlıcası olan Türkler’in millî terbiyesinin ve ilmî, iktisadî ve içtimaî seviyesinin terakki ve itilâ eylemesine ve Türk Dili’nin kemal bulmasına çalışacaktır.”

Görüldüğü gibi Türk Ocağı, Türk kültürünün ortaya konulması için çalışmalar yapan bir dernektir.(9) İşte bu derneğin 23 Nisan 1930’da toplanan genel kurulunda Atatürk’ün      yakın çalışma arkadaşlarının  teklif ve isteği ile “Türk Ocakları Merkez Heyeti”ne bağlı “Türk Ocakları Türk Tarihi Tetkik Heyeti” adıyla bir komisyon kurulmuştur. Bu heyet kurulduktan hemen sonra çalışmalarına başlamış ve ilk iş olarak aydınlarımıza kaynak eser olması düşüncesiyle “Türk Tarihinin Ana Hatları” adıyla bir kitap hazırlayıp bastırmıştır. Bu eserin ön sözünde yayımlanma sebebi  şöyle açıklanmıştır:

          “Bu kitapta hedef alınan asıl gaye, olgun bütün dünyada tabiî mevkiini istirdad eden (geri isteyen, lâyık olduğu yeri almak isteyen) ve bu şuurla yaşayan milletimiz için zararlı olan bu hataların (tarihî yanlışlıklar, milletimizin dünya tarihindeki rollerinin küçümsenmesi vb) tashihine çalışmaktır. Aynı zamanda bu son büyük hadiselerle ruhunda benlik ve birlik duygusu uyanan Türk milleti için millî bir tarih yazmak ihtiyacı önünde atılmış ilk adımdır. Bununla milletimizin yaratıcı kabiliyetinin derinliklerine giden yolu açmak, Türk deha ve seciyesinin esrarını meydana çıkarmak, Türk’ün haysiyet ve kuvvetini kendine göstermek ve millî inkişafımızın derin ırkî köklere bağlı olduğunu anlatmak istiyoruz.(10) 

İşte bu ön sözde, Atatürk tarafından başlatılan tarih çalışmalarının gayesi ve hareket noktası açıkça belirtilmiştir. Bundan sonraki çalışmalar, bu gayenin gerçekleşmesi istikametinde sürdürülmüştür. Bugün de aynı gaye için çalışmak Türk tarihçilerinin millî vazifeleridir.

“Türk Ocakları Türk Tarihi Tetkik Heyeti” teşkil edildikten bir yıl sonra, 10 Nisan 1931’de toplanan   olağan üstü Genel Kurultay’da  Türk Ocağı’nın Cumhuriyet Halk Fırkası’na iltihakına (katılmasına) karar verildi. 15 Mayıs 1931’de de “Türk Tarihi Tetkik Heyeti” “Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti” adını alarak dernekler kanununa göre yeniden düzenlendi. Sonradan “Türk Tarih Kurumu” adını alacak olan bu yeni derneğin kuruluş gayesi tüzüğünde şöyle tespit edilmiştir:

Madde 3:         Cemiyetin maksadı, Türk tarihini tetkik ve elde edilen neticeleri neşir ve tamim etmektir.

Madde 4:         Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti maksadına erişmek için aşağıdaki vasıtaları kullanır:

a-         Toplanıp ilmî müzakerelerde bulunmak;

b-        Türk tarihi menbalarını araştırıp bastırmak;

c-         Türk tarihini aydınlatmaya yarayacak vesaik ve malzemeyi elde etmek için icabeden yerlere taharri (araştırma), hafir (kazı) ve keşif heyetleri göndermek;

d-        Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti mesaisinin semerelerini her türlü yollarla neşre çalışmak,(11)

 

 

 

 

 

DİPNOTLAR

1.         Ord. Prof. Dr. A. Zeki Velidî Togan, Tarihte Usul, Enderun Kitabevi, İst. 1985, I. Bl.S.2

2.         A.g.e., s.2

3.         Prof. Dr. Fuad Köprülü, Edebiyat Araştırmaları, Ank, 1966, s.9

4.         Prof. Dr. Osman Turan, Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi C. I, İst. 1969, s. 2

5          Prof. Mükrimin Halil Yınanç, ‘Tanzimattan Meşrutiyete Kadar Bizde Tarihçilik” Tanzimat-I, 1940 içinde, s. 585- Yusuf Akçura, Türkçülük-Türkçülüğün Tarihî Gelişimi, Haz. Sakin Öner, İst, 1978, s. 117

6.         Prof. Dr. Zeynep Korkmaz. Türk Dilinin Tarihî Akışı İçinde Atatürk Dil ve Devrimi, Ank, 1963, s. 50

7.         Yakup Kadri, -Atatürk Bir Tahlil Denemesi-İst. 1981, s. 106.

8.         Fuad Köprülü, Bir Hatıra, Belleten, C. III. Sayı 10. 1939

9.         İlhan Darendelioğlu, Türkiye’de Milliyetçilik Hareketleri, 2. Baskı, İst. 1975’e bakınız.

10.       Türk Tarihinin Ana Hatları, İst. 1930. Önsöz.

11.       İkinci Tarih Kongresi Zabıtları, İst. 1937. s. 53.