M A K A L E L E R

 

Atatürk’ün Fikir Dünyası  Üzerine

 

Ø Atatürk’ün Fikir Sistemi

Ø Cumhuriyet’in Kurcu Fikri:Türk Millîyetçiliği

Ø Tarih-Türk Tarihi ve Atatürk

Ø Atatürk, Millî Kültür ve Millî Eğitim

Ø Atatürk-Edebiyat ve Sanatkârlar

Ø Atatürk’ün Sözlerinin Değiştirilmesi ve Sakıncaları

 

 

Türk Dili Üzerine

 

Ø Dilimizin Adı veya Osmanlıca-Osmanlı Devri Türkçesi

Ø Bugünkü Türkiye Türkçesi

Ø Devlet Dili Türkçe

Ø Yanıt Kelimesi Üzerine Notlar

Ø Süleymaniye’de Bayram Sabahı

Ø Yahya Kemal’in Eserlerinde Millî Mücadele

Ø Kutadgu Bilig Üzerine Notlar

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ATATÜRK’ÜN FİKİR SİSTEMİ

 

Dünya Görüşü

 

Dünya görüşü, bir milletin veya bir şahsın hayat felsefesi, olaylara bakış açısı, değer ğlçüsü demektir. İnsan dünyaya fert olarak yani kendisini saran sosyal değerlerden –her çeşit kültür unsurundan- mahrum olarak gelir. İçinde bulunduğu sosyal değerlerden habersiz ve mahrum olarak dünyaya gelen fert, içinde doğduğu ve bulunduğu topluluğun sosyal değerlerini, yetişme şekli ve kültür seviyesi oranında kendisinde toplar böylece “fertlik”ten “şahsiyet” seviyesine yükselir.

Her şahıs, sahip olduğu sosyal değerlere göre tabiî, sosyal ve ruhî olaylar karşısında kendisine has tutum ve davranış gösterir. Şahsın bu davranış şekli, hayatı anlama ve yorumlama şekli, onun dünya görüşünü teşkil eder. Aynı kültür terbiyesini almış, aynı kültürleştirilme işlemine tabi tutulmuş  olan insanlarda ve bu insanların meydana getirdiği topluluklarda yani milletlerde de ortak bir dünya görüşü vardır.

“Dünya görüşü” kavramı ilk bakışta karmaşık bir görünüş arz eder. Zira insan ve insan topluluğu karmaşık bir yapıya sahiptir. Bu karmaşıklığı tasnif etmek, sınıflandırmak suretiyle daha kolay anlayıp değerlendirebiliriz. Bunu yapabilmek için düşüncemize açıklık kazandıracak temel kavramları bilmemiz, iyice anlamamız gerekir. Dünya görüşü, her şeyden önce, kendi içinde bütünlük gösteren, tutarlı veya  sitemli bir düşünce demektir. Şahısların, hayat ve olaylar karşısında gösterdikleri tutarlı davranışlar bütünüdür. Bir sahsın dünya görüşünün teşekkül edip etmediği davranışlarındaki ortak noktalara bakılarak anlaşılabilir. Bir sahsın davranışlarını, söz veya hareketlerini tek tek ele aldığımız, birbiriyle olan ilgisini araştırmadığımız zaman hakkında sağlam bir bilgiye sahip olamayız. Hele şahıs, bir fikir adamı, bir lider ise o zaman söz veya davranışlarını tek tek göz önüne almak bizi çok yanlış istikametlere götürür. Bu adeta, “ağaçlara bakmaktan ormanı görememek” olur.

“Dünya görüşü”nden ne anladığımızı kısaca izah ettikten sonra, Atatürk’ün dünya görüşünü incelemeğe geçebiliriz. Atatürk, Türk ve dünya tarihinde büyük rol oynamış, devlet kurucu büyük bir liderdir.

Bu büyük insan, dehasını, varlığındaki kuvvetini ne için ve nasıl kullanmıştır?

 Düşüncelerini hangi bakış açısına göre düzenlemiştir?

Davranışlarının temelinde hangi yönlendirici düşünce vardır?

 Kısaca hayatının gayesi nedir?

Atatürk üzerinde düşünürken bunlar ve bunlara benzer birçok soru sormak mümkün ve şarttır. Onun dünya görüşünü ve düşünce sistemini ancak bu şekilde anlayabiliriz. Bizce Atatürk’ü anlamak için Onun ne dediğine değil, niçin öyle dediğine; ne yaptığına değil, niçin öyle yaptığına dikkat etmek lâzımdır. Atatürk, söylediklerini o anda aklına geldiği için söylemiş, yaptıklarını o anda aklına geldiği için yapmış olamaz. Öyle olsaydı söz ve davranışları âhenkli bir bütün teşkil etmezdi. İşte Atatürk’ün söz ve davranışlarının temelinde bulunan, Onun bütün söz ve davranışlarının bir bütün teşkil etmesini sağlayan organizmaya onun dünya görüşü ve fikir sistemi diyoruz.

Atatürk’ün düşünce  sistemini  anlamak için, yetiştiği devri ve çevresini de bilmek gerekir. Altı asırlık Türk-Osmanlı Devleti, bilhassa Tanzimat yıllarından itibaren varlığını sürdürebilme gayreti içine düşmüş, bunun için çareler aramaya başlamıştır. Devrin hemen bütün devlet adamlarının ve aydınlarının kafalarını bu konu meşgul etmektedir. Avrupa’da 1789 ihtilâlinden sonra yeni yeni fikir hareketleri ortaya çıkmaktadır. Bu siyasi ve fikrî değişme ve gelişmeler, Türk devlet adamları ve aydınlarına da tabiatıyla tesir etmiştir. Batı dünyasındaki siyasi fikrî gelişmeler, Tanzimat (1839) yıllarından itibaren fikir dünyamıza hürriyet, kanun,  vatan, millet, parlamento gibi  yeni fikrî siyasi  kavramlar girdi. Atatürk, böyle bir devirde yani yeni fikrî ve siyasi hareketlerin geliştiği ve gittikçe yaygınlaştığı  bir devirde yetişmiştir. Onun sosyal ve siyasi fikirlerinin kaynaklarını, fikir temellerini bu yıllarda ve bu çevrede aramak gerekir.

1896’da rüştiyeyi (ortaokul) bitiren Mustafa Kemal, yavaş yavaş çevresinde cereyan eden olaylara dikkat etmeğe başlamıştır. Fakat bu yıllarda. fen ve askerlik konularına daha çok ilgi duymaktadır.

Manastır İdadisi'nde (askerî lise) çevresi biraz daha genişleyen Mustafa Kemal, bu okulda sonradan hatipliği ile meşhur olan Ömer Naci ile tanışır. Ömer Naci okulun edebî ve fikrî hareketlerle yakından ilgilenen bir öğrencisidir. İşte bu şiir ve edebiyata düşkün olan arkadaşı Mustafa Kemal’e okuması için bazı kitaplar verir. Mustafa Kemal bu kitapların içinde Namık Kemal’in Hürriyet Kasidesi  adıyla ünlü “Besalet-i Osmaniye ve Hamiyet-i İnsaniye”  de vardır. Bu ünlü şiir, devrin bütün yeni fikrî ve siyasî kavramlarını  heyecanlı bir dille  ifade eder.  Zaten o yıllarda Namık Kemal, şahsiyetiyle ve yazdıklarıyla  hemen bütün okumuşların gönünde ve kafasında yaşattıkları bir ideal şahsiyettir. Mustafa Kemal’e, “ikimizin adı da Mustafa, karışmaması için seninki Mustafa Kemal olsun” diyen hocası da Namık Kemal hayranıdır. Bu sebeple ona başka bir isim değil de  Kemal  adını vermiştir.   

Askerî öğrenci genç Mustafa Kemal, Namık Kemal’in şiirleri arasında,

Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini

Yoğ imiş kurtaracak bahtı kara maderini

gibi heyecanlı beyitlerini görür, hevesle okumağa başlar. Böylece fen ve askerlik konuları yanında, “vatan-millet-hürriyet” gibi yeni kavramlarla tanışır. Bunları ruhunda derinleştirmeğe başlar.

İlk fikir tohumlarını idadide okuduğu yıllarda alan büyük Atatürk, Harp okulunda okuduğu yıllarda da aynı fikirleri derinleştirip genişletir. 0 günlerde bu fikirlere ne derece ilgi duyduğunu arkadaşı  Ali Fuad Cebesoy:

“Büyük vatan şairi Namık Kemal’i okul idaresinin aldığı bütün tedbirlere rağmen yatakhanede gizli gizli okuduğumuzu unutamam. Mustafa Kemal’in bir gece vakti yanıma gelerek Vatan Kasidesi’nin çoğaltılmış bir nüshasını ‘Fuad kardeşim bunu ezberleyelim’ diye bana verirken, yavaş bir sesle fakat büyük bir heyecanla okuduğu:

Felek her türlü esbab-ı cefasın toplasın gelsin

Dönersem kahbeyim millet yolunda bir azimetten

mısralarını nasıl unutabilirim.”

cümleleriyle anlatmaktadır.

Mustafa Kemal’in öğrencilik yıllarında başlayan bu heyecanlı fikir hayatı, zamanla gelişip, olgunlaşarak tam bir fikir sistemi olarak ortaya çıkmıştır. Düşüncelerinin şekillenmesinde memleketimizin ve dünyanın içinde bulunduğu durumun tesirini, rolünü,  bir konuşmasında şöyle anlatıyor:

“Bizim yolu muzu çizen, içinde yaşadığımız yurt, bağrından çıktığımız Türk milleti ve bir de milletler tarihinin bin bir macera ve ıstırap kaydeden yapraklarından çıkardığımız sonuçtur.”

Atatürk, hayatını cephelerde geçirmiş bir kahraman-gazi olma şerefini taşımasının yanında, fikir yönüyle de büyük bir şahsiyettir. Onun bir fikir ve fiil adamı olduğunu unutmamak gerekir. 0, “Tatbik eden icra eden karar verenden daha kuvvetlidir.” fikrinden hareketle, düşünür ve düşündüğünü yapar. Karar vermekte de icra etmekte de kuvvetli insandır. Ancak o, karar verirken de icra ederken de “sistemli bir düşünceye” sahip olduğunu göstermiştir.

Atatürk’ün söz ve davranışlarından sahip olduğu fikir sitemini çıkarmaya ve izahına geçmeden önce, kısaca fikir sisteminin ne olduğunu, “fikir sistemi”nden ne anladığımızı açıklayalım.

Fikir sistemi: “Gayesi, kullandığı kavramların tarifi ve gerek sistemi kurarken gerekse gayeden uygulamaya giderken kullanacağı metod açıklanmış,  kabuller açıkça ve ayrı ayrı belirtilmiş, nihayet uygulamaya ait teklifleri daha önceki dört unsur kullanılarak çıkarılabilen bir yapıdır.” Bu tarifin içinde görüldüğü gibi, fikir sisteminin şu unsurları sayılmaktadır.

1-      Gaye

2-      Tarifler

3-      Metot

4-      Kabuller

5-      Uygulama

Bir fikir sistemini anlayabilmek için onu, bu beş unsur açısından incelemek gerekmektedir.

“Fikir sistemi”nin ne olduğunu kısaca açıkladıktan sonra, Atatürk’ün fikir sistemini, bu esaslara göre inceleyelim:

1.Gaye

Gaye, sistemin konusunu ve varmak istediği sonucu belirten unsurdur. Herhangi bir ilim sahasını değil de insan topluluğu ile ilgili bir fikir sistemini inceliyorsak, gayenin yanında bir de “tercih” (seçme) unsuru yer alır. Tercih, ferdin iç içe yasadığı (mensup olduğu) topluluk birimleri arasında yaptığı bağlılık sıralamasıdır. Aile, sülâle, sınıf, millet, ümmet v.s, insan topluluğu birimleridir. Tercih, bu birimler arasında menfaat çatışması çıktığı zaman veya bağlılık derecesi itibariyle önemine göre sıralandığı zaman birinci sıraya konulan birimdir. Bu birimin seçilmesi, hislere duygulara bağlıdır. Mantıkla veya ilimle bir ilgisi yoktur. Atatürk, “Ne mutlu Türküm diyene” vecizesinde ve yine “Benim hayatta yegâne fahrim servetim Türklükten başka bir şey  değildir” sözüyle sisteminin tercih unsurunu belirtmiştir. Atatürk’ün fikir sisteminde “tercih” unsurunu bu şekilde bulduktan sonra, gayenin ne olduğuna geçebiliriz. “Gençliğe Hitabe” de tercih ve gaye birleştirilmiş olarak şu şekilde karşımıza çıkıyor:

“Ey Türk Gençliği,

Birinci vazifen Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti’ni ilelebed muhafaza ve müdafaa etmektir.” Burada “Türk gençliği” dolayısıyla Türk milleti Atatürk’ün tercihini ifade etmektedir. Yine aynı ifadede, seçilen topluluk biriminin yani Türk milletinin “ilelebed muhafaza ve müdafaa edilmesi” gayesi kendisini göstermektedir. Buradan hareketle, Atatürk’ün fikir sisteminde gaye, “Türk milletinin sonsuza kadar yaşatılması” dır, diyebiliriz. İşte bu fikir, Atatürk’ün fikir sisteminin temelidir. Aynı gaye veya fikir, “Benim nâçiz vücudum elbet birgün toprak olacak, fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebed pâyidâr kalacaktır.” cümlesinde de ifade edilmiştir. Bu gayeyi göz önüne almadığımız zaman, Atatürk’ün fikir ve davranışlarının sebebini anlamak mümkün değildir. Atatürk, fikir sisteminin  temeline, “millet”i ve özel olarak da “Türk milletini” koyduğu için Türk milliyetçisidir. Atatürk’e göre, insanlık tarihi, “milletler tarihi” veya “milletler mücadelesi” tarihidir. Halbuki, Atatürk, “millet” yerine “işçi sınıfını” veya “sınıf çatışmasını”  koysa  “Sosyalist”“ümmet”i koysa, “Siyasi İslâmcı”, “kapital sahibi ferd”i koysa, kapitalist asıl adıyla “Liberalist” vs olacaktı. Her fikir sisteminin gayesi ve tercihi  farklıdır. Fikir sisteminden haberi olmayan  pek çok kişi, “canım herkes milliyetçi”  veya “Biz milliyetsiz miyiz?”  diyebilmektedir.

Kısaca bir insan, hem milliyetçi  hem sosyalist hem ümmetçi  hem liberalist (kapitalist) olamaz. Olduğunu zannediyorsa, ne olduğunu bilemiyor demektir. Pek çok kişinin son yıllardaki “Türk” , “Türkiyeli”, “mozaik” vb terimlerinin tartışılmasına bir anlam verememeleri, fikir sisteminden veya  dünya görüşünden haberdar olmamalarındandır.  Fikir ve siyasette kullanılan terimler, dünya görüşünün anahtarlarıdır. Her fikir sisteminin kendisine göre tarif ettiği terimleri vardır. Bundan dolayı, fikir sisteminde kullanılan terimlerin  anlamı ve tarifleri son derece önemlidir.   

 

2.Tarifler:

Fikir sistemlerinin kendilerine göre anlam yükledikleri özel tarifi olan kelimeleri vardır. Bunlara sistemin terimleri denir.  Fikir sisteminin anlaşılabilmesi, herkesin kendisine göre yorum yapmaması ve kavram karışıklığının önlenmesi için sistemin temel kavramlarının  yani kullanılan terimlerin açıkça tarif edilmesi gerekir.

Meselâ, “millet” teriminden ne anlaşılır? Bir siyasi ümmetçi, ile bir Türk milliyetçisi “millet” dediği zaman aynı şeyi mi kasteder? Yine meselâ, “devrim”  denildiği zaman “Atatürk inkılâpları  mı  yoksa Marksist ihtilâl  mi anlaşılır?  Mesel⠓Türk kimliği” ile “Türkiyeli” kimliği aynı anlama mı gelir?

 Bu terimlerin tarifleri açık seçik ortaya konulmamışsa, fikir karışıklığını önlemek mümkün olmaz. Çünkü bu terimler, kullananların dünya görüşüne göre anlam taşırlar.  Türk fikir ve siyaset hayatı, bu terim veya  kavram kargaşasından çok zarar görmüştür. Birçok kavram veya terim, değişik ideolojilerde farklı anlamlar taşır. Fikir sisteminden haberi olmayan vatandaşlar, bunların farklı anlamlarda kullanıldığını düşünemezler. Bundan dolayı birçok terim. Sıradan vatandaşlar için  istismar konusu olmuştur.

Bizzat Atatürk’ün adı bile bu istismardan kurtulamamıştır. Herkesin kendi siyasi görüşüne  veya  kendi  ideolojisine  uygun bir  Atatürk ve Atatürkçülük anlayışı ortaya koyması bu kavram kargaşasının en açık  göstergesidir.  Atatürk ve onun fikir sistemi üzerinde düşünür veya konuşurken, sistemin kullandığı kavram ve terimlerin tariflerini belirtmezsek herkes kendisine göre bir Atatürk anlar, herkes Atatürk’ü kendisine göre yorumlar. Böylece ortaya birden fazla Atatürk çıkar. Türkiye’deki görünüş de zaten budur. Birden fazla Atatürk olamayacağına göre, ortada bir yanlış anlama, bir yanlış yorumlama var demektir. İşte bu farklı veya yanlış yorumlamaları önlemek için  fikir sisteminin  kullandığı tariflerini mutlaka tespit etmek, belirtmek, anlamak gerekir.

Atatürk’ün sözlerinde açıklanması gereken millet, devlet, demokrasi, kültür, medeniyet, hürriyet, inkılâp, cumhuriyet gibi birçok kavram veya terim kullanılmaktadır. Bunları kesin olarak, Atatürk’e göre tarif etmeden yani Atatürk’ün bu kavramlarla ne kastettiğini anlamadan onu ve fikir sistemini anlayamayız. Atatürk, bu kavramları kavram kargaşasına meydan vermeyecek şekilde, bunlarla ne kastettiğini, ne anlatmak istediğini izah etmiştir. Şimdi bu tariflerden bazılarını görelim:

Millet

Millet ve özel olarak Türk milletini Atatürk şöyle tarif ediyor: 

“Türk milletinin teessüsünde müessir olduğu görülen tabiî ve tarihî vakıalar şunlardır:

a-      Siyasî varlıkta birlik

b-      Dil birliği

c-      Yurt birliği

d-      Irk ve menşe birliği

e-      Tarihî karabet  (Tarih birliği, akrabalığı)

f-        Ahlâkî karabet  (ahlâk birliği, akrabalığı)”

 

Atatürk, genel olarak “millet”i ve özel olarak da  Türk milletini tarif ederken, Türk milletini meydana getiren bağlayıcı unsurların diğer milletlerden daha fazla ve kuvvetli olduğunun farkındadır. Bundan dolayı, yukarıdaki unsurları saydıktan sonra,  “Türk milletinin teşekkülünde mevcut olan bu şartların hepsi birden diğer milletlerde  yok gibidir.” diyerek özel olarak Türk milletini meydana getiren unsurlar  üzerinde kafa yorduğunu, düşündüğünü   açıkça ifade etmiştir.[1]

Atatürk,  ünlü  Nutuk   adlı eserinde,  Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş özelliklerinden bahsederken,  “millî bir  devlet” olarak kurulduğundan bahseder.[2]  Atatürk için,  gaye ve tercih’te de  belirttiğimiz gibi   millet  son derece önemlidir. Bundan dolayı , millet ve Türk milleti   kavramlarından ne anladığını açık seçik ortaya koyduğu gibi; Türkiye Cumhuriyeti’nin  kurucu milleti  olduğunu da aynı açıklıkla belirtmek ihtiyacını duymuştur. “Medenî Bilgiler” adlı eserin ilk konusu millet; ilk cümlesi de,  “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.”    şeklindedir.

El yazısı ile kaleme aldığı ve 1931’den itibaren okullarda ders kitabı olarak okutulan  “Medenî Bilgiler”  adlı eserde,  milletlerin farklı şartlar altında teşekkül ettikleri için değişik millet tariflerinin söz konusu olduğunu İngiliz, Fransız, Alman, İspanyol, Yunan  milletlerini ve Amerikalıları  örnek göstererek anlatır.

Millet tarifi üzerinde,   bazı milletlerin teşekkül ediş  şartlarını gözden geçiren Atatürk, Türk milletini meydana getiren  unsurları da  ayrı ayrı değerlendirir.  Tü “Türk kimliği”ni hazmedemeyip,  Türkiye’yi, “Türkiyelilik” veya “mozaiklik”  kimliği  ile    görmek isteyenlere   devlet kurucusu olarak adeta      cevap  vererek  şöyle demektedir: “Bugün Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuş olan Türk milletini mütalâa ederken bulduğumuz şartları tekrar gözden geçirelim:

a) Siyasi varlığımızın haricinde, başka ellerde, başka siyasî zümrelerle isteyerek veya istemeyerek teşriki mukadderat etmiş, bizimle  dil, ırk menşe birliğine malik ve hatta yakın uzak tarih ve ahlâk yakınlığı görülen Türk cemaatleri vardır…”

b) Bugünkü Türk milleti, siyasi ve içtimaî camiası içinde kendilerine kürtlük  fikri, çerkeslik fikri ve hatta lâzlık fikri veya boşnaklık  fikri propaganda edilmek istenmiş vatandaş ve milletdaşlarımız vardır. Fakat mazinin istibdat devirleri mahsulü olan bu yanlış tevsimler , birkaç düşman âleti, mürteci beyinsizden maada hiçbir millet ferdi üzerinde teellümden başka bir tesir hâsıl etmemiştir. Çünkü bu millet efradı da umum Türk camiası gibi müşterek maziye, tarihe, ahlâka, hukuka sahip bulunuyorlar.” [3]

Atatürk, bugün Türkiye’yi bölmek için Türkt’en ayrı  kabul edip azınlık olarak görülüp kabul ettirilmeğe  çalışılan insanlarımızı  “milletdaş”  olarak nitelemektedir. Buna karşılık, Türkiye’de bulunan Hıristiyan ve Musevîleri  ise “vatandaş”  olarak  görmektedir.

Milletlerin meydana gelmesinde, tarih ve dil birliğinin   önemli unsurlar  olduğuna dikkat çeken Atatürk,  “İkinci derecede unsurları kale almayarak mümkün olduğu kadar her millete uyabilecek bir tarifi biz de alalım.” dedikten sonra   şöyle bir genel millet tarifine ulaşmaktadır:

“Millet hakkında ikinci derece unsurları kaale almayarak mümkün olduğu kadar her millete uyabilecek tarifi biz de alalım:

a-      Zengin bir hatıra mirasına sahip bulunan;

b-      Beraber yaşamak hususunda müşterek arzu ve

muvafakatte  samimi olan;

c-      Ve sahip olunan mirasın muhafazasına devam

hususunda iradeleri müşterek olan insanların birleşmesinden meydana gelen cemiyete millet adı verilir” [4]

 Atatürk bu tarifi de değerlendirdikten sonra,  millet için en kısa  fakat en  kesin ve açık tarifi ortaya koyuyor:

“Bir harstan (kültür) olan insanlardan  mürekkep(meydana gelen) cemiyete millet denir.”

Bütün bunlardan anlaşılıyor ki Atatürk,  milleti, kültür birliği olarak görmektedir. Bu anlayış, büyük Türk milliyetçisi fikir adamı Ziya Gökalp’ın  millet anlayışıyla da uyum içindedir.  Zaten Türk milliyetçileri,  “ırkçı” değil “kültürcü”dürler. En büyük Türk milliyetçisi Atatürk de böyledir. Türk milliyetçiliğinde “ırk” değil “mensubiyet”  esastır. “Ne mutlu Türküm diyene”  sözü de bunu anlatır.

Vatan

Atatürk,  Türk milletinin tarih içinde geniş coğrafyaları vatan edindiğini  belirterek, tarihî Türk vatanını şöyle tarif ediyor:

“Türk milleti Asya’nın garbında ve Avrupa’nın şarkında olmak üzere kara ve deniz sınırlarıyle  ayırt edilmiş, dünyaca tanınmış bir büyük bir yurtta yaşar. Onun adına Türk eli, Türk vatanı derler.

Atatürk, bu tarihî gerçeği ifade ettikten sonra,  içinde yaşadığımız çağın şartlarına  dönüyor.  Ona göre, “Türk milleti varlığı için bugünkü yurdundan memnundur.”  Bundan dolayı vatanı, Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasi sınırları ile tarif ediyor:    

“Vatanımız, Türk milletinin eski ve yüksek tarihi ve topraklarının derinliklerinde mevcudiyetlerini muhafaza eden eserleriyle, yaşadığı bugünkü siyasî sınırlarımız içindeki yurttur. Vatan,  hiç bir kayıt ve şart altında ayrılık kabul etmez bir bütündür.”

Büyük  Türk milliyetçisi olarak Atatürk,  büyük Türk tarihini,  Türk milletinin tarih içinde yayıldığı coğrafyayı  “tarihî vatan”  olarak kabul ediyor.  Ancak, bir devlet kurucu olarak,  siyasi sorumluluğunun idraki içinde  gerçekçi bir vatan tarifini kabul ediyor.  Böyle bir vatan anlayışına sahip olan Atatürk, diğer taraftan tarih ve dil araştırmalarında  Türk  milletinin yaşadığı  tarihî vatanı   üzerinde araştırmalar yapılmasını  uygun görmüş ve teşvik etmiştir. Bu, siyasi yayılmacılık anlamına gelmez.     

Devlet

“Muayyen mıntıkada (yani vatan üzerinde) yerleşmiş ve kendine has bir kuvvete sahip olan fertlerin mecmuu heyetinden (toplanmış şeklinden) ibaret bir mevcudiyettir.”

 Atatürk, bu devlet hakkındaki kısa ve kesin tarifinden sonra, devletin vazifelerini ve devletçilik görüşünü de aynı şekilde tarif ve izah etmiştir.[5]  Biz burada konuyu uzatmamak için, sadece tariflerin açık seçik yapıldığına dikkati çekmek istiyoruz.

Demokrasi

“Demokrasi prensibi, hakimiyeti istimal eden (kullanan) vasıta ne olursa olsun, esas olarak milletin hakimiyete sahip olmasını ve sahip kalmasını icap ettiren” bir prensiptir. Yine demokrasinin temel prensibi olan “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir.” sözünün sahibi Atatürk, demokrasi anlayışının istismar edilmemesi, ortada bir tereddüt bırakmamak için şu açıklamayı da ihmal etmemiştir:

“Demokrasi bir içtimaî muavenet (sosyal yardımlaşma) veya bir iktisadı teşkilât sistemi değildir. Demokrasi, maddî refah meselesi de değildir... Bizim bildiğimiz, demokrasi siyasidir. Onun hedefi, milletin, idare edenler üzerindeki murakabesi sayesinde, siyasî hürriyeti temin etmektir.”

Bu açıklamadan sonra, yine demokrasi anlayışının daha iyi anlaşılmasını sağlamak, sınırlarını kesin olarak tespit etmek için, demokrasi anlayışına karşı olan akımları da açıkça tarif ve izah etmiştir. Bu açıklamalar şöyledir:

“Bizim, devlet teşkilatında esas prensibimizi teşkil eden demokrasinin ayırıcı vasıflarını tarif ettik. Demokrasinin bu mefhumu bazı nazariyelerin hücumuna maruz bulunmaktadır. (Bunlar):

1-Bolşevik Nazariyesi

2-İhtilâlci Siyasî Sendikalizm Nazariyesi

3-Menfaatlerin Temsili Nazariyesi

Atatürk, demokrasiye karşı olan siyasî akımları,  “Bu nazariyelerin, demokrasi nazariyemize hücumda ne kadar haksız olduklarını kısaca izah edelim” dedikten sonra, bu teorileri tek tek açıklayıp demokrasi anlayışı ile karşılaştırmaktadır.

Hürriyet

 “Hürriyet, insanın düşündüğünü ve dilediğini yapabilmesidir. Bu tarif hürriyet kelimesinin en geniş manasıdır. İnsanlar bu manada hürriyete hiç bir zaman sahip olamamışlardır ve olamazlar. Ferdî hürriyeti düşünürken, her ferdin nihayet bütün milletin müşterek menfaati ve devlet mevcudiyetini göz önünde bulundurmak lazımdır. Anlaşılıyor ki, hürriyet mutlak olamaz. Diğerinin hak ve hürriyeti ve milletin müşterek menfaati, ferdî hürriyeti tahdid eder (sınırlar). Hürriyet, başkasına muzır olmayacak her türlü tasarrufta bulunmaktır?”

Görüldüğü gibi Atatürk’ün hürriyet tarifinde, ne fert üstün tutulmuş ne millet ve devlet üstün tutulmuştur. Millet, devlet ve fert arasında tam bir ahenk düşünülmüştür.

Cumhuriyet

“Demokrasi prensibinin en asrî (çağdaş) ve mantıkî tatbikini temin eden hükümet şekli cumhuriyettir. Cumhuriyette son söz, millet tarafından seçilen meclistedir. Millet namına her türlü kanunu o yapar. Hükümete itimat eder veya onu ıskat eder.  Millet, vekillerinden memnun olmazsa, muayyen zamanlar nihayetinde başkalarını seçer. Millet, hakimiyetini devlet idaresine iştirakini ancak zamanında reyini kullanmakla temin eder... Cumhuriyet şekli demek, demokrasi sistemi ile devlet şekli demektir.”

İnkılâp

“Türk milletini son asırlarda geri bırakmış olan müesseseleri yıkarak, yerlerine milletin en yüksek medenî icaplara göre ilerlemesini temin edecek yeni müesseseleri koymuş olmaktır.

İnkılâp, milleti ve sosyal çevreyi hazırlayarak yapılır. İnkılâp hareketlerinde dikkat edilecek nokta, insan cemiyetlerinin emellerini, fikirlerini teşhis ettikten sonra, onlara yenilikleri kabul ettirebilmektir.”

Atatürk’ün “İnkılâp” tarifi gayet acık olduğu halde geçmiş yıllarda fazlasıyle istismar edilmiştir. Önce “inkılap” “devrim”e çevrilmiş sonra, muhtevası değiştirilerek, âdeta devleti yıkmak; milleti, bölüp parçalamak hareketlerinin gerekçesi gibi kullanılmıştır. “İnkılâp” “devrime” çevrilerek, Atatürk’ün fikir sistemini ifade eden bir meslek, bir ideoloji gibi tanıtılmıştır. Halbuki, tariften de anlaşılacağı gibi, Atatürk’te inkılâp, daha önce belirttiğimiz, “Türk milletini sonsuza kadar yaşatma” gayesi için bir vasıtadan ibarettir. İnkılâp yapmış olmak için inkılap yapılamaz. Atatürk’e göre milletin varlığını tehlikeye sokan yıpranmış kurumların, yine milletin medenî milletler seviyesine çıkarılarak, onlar arasında ezilmeden, eriyip gitmeden yaşayabilmesi için değiştirilmesi inkılâptır. Yenilik ve değişiklikler yapılırken, millet ve millî kültürün varlığını koruması Atatürk’te esas gaye olmuştur. Millî kütüre zarar veren bir inkılâp anlayışı Atatürk’ün fikirlerine ters düşer. Zira Atatürk, “Bütün muasır milletlerle bir âhenkte yürümekle beraber, Türk içtimaî hayatının hususî seciyesi ve başlı başına müstakil hüviyetini mahfuz tutmayı esas” alır.

Kültür ve medeniyet

“Bence medeniyeti harstan (kültürden) ayırmak güçtür ve lüzumsuzdur. Bu görüşümü izah için hars ne demektir tarif edeyim:

a-      Bir insan cemiyetinin devlet hayatında;

b-      Fikir hayatında, yani ilimde, içtimaiyatta ve

güzel sanatlarda;

c-      İktisadiyatta, yani ziraatte, zanaatta, ticarette,

kara deniz ve hava nakliyatçılığında yapabildiği şeylerin özetidir.”

Atatürk’ün dünya görüşünü ve fikir sistemini tespit etmeğe çalışırken, bazı kavramları nasıl tarif ettiğini gördük. Gerektiğinde çoğaltılabilecek olan bu tariflerden anlaşılıyor ki Atatürk, sistemini kurarken, fikirlerini izah ederken, temel kavramları dikkatle açıklamış, böylece fikir karışıklığının önüne geçmek istemiştir.

3-Metot

Metot, gayeye varmak için tutulan yol, demektir. Her sistemin mutlaka bir metodu vardır. İlim metodu, mantık metodu, diyalektik metodu v.s. gibi. Atatürk’ün fikir sisteminde kullandığı metot, ilim metodudur. İlim metodu insanlığın en son ve en zor bulduğu metottur.

Atatürk’ün. fikir sisteminde yol gösterici unsur ilimdir. Burada bahsettiğimiz ilim metodunun Atatürk’ün fikir sisteminde metot olarak kullanılması, birçoklarına gayet tabiî ve basit bir hadise gibi görünebilir. Ancak, unutulmamalıdır ki I9. ve 20. yüzyılda ortaya çıkan fikir akımlarının hemen hiç birisinin metodu “ilim metodu” değildir. Diğer fikir sistemleri, ilmi metot olarak seçmek yerine bizzat kendilerinin “ilim” olduklarını iddia etmişlerdir. Mesel⠓bilimsel sosyalizm”in metodu, diyalektik mantık’tır. Bunlar, ilimden uzaklaşmanın kaybını diyalektik mantığa ve diyalektik materyalizme “bilimsel” sıfatını eklemekle kapatmaya çalışmışlardır.

Atatürk, “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir.” yerine “Hayatta en hakiki mürşit benim.” dememiştir. Karşılaştığı zorlukları ilim yolu ile çözmeyi tercih etmiş, bize de aynı yolu miras bırakmıştır. “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” sözünün yanında, Onuncu Yıl Nutku’ndaki “Türk Milletinin yürümekte olduğu medeniyet ve terakki yolunda elinde ve kafasında tuttuğu meşale müspet ilimdir.” cümlesi de onun metodunun bir başka ifadesidir.

Durum böyle olmasına rağmen bugün pek çok diplomalımız, Atatürk’ün söylediği bir sözü neden söylediğini, yaptığı filanca hareketi niçin yaptığını, araştırmadan, sade sözlerinin tefsiri ile uğraşmakta ve neticede hatadan hakikate varmağa çalışmamaktadır. Tabiî bu mümkün değildir. Çünkü Atatürk, söylediklerini ve yaptıklarını zamanın şartlarına göre yapmıştır. Bugün olsaydı belki yaptıklarının tersini yapardı. Belki daha değişik uygulamalar içine girerdi.

Kısaca artık Atatürk’e “skolastik zihniyetle” değil ilim zihniyetiyle, ilim metoduyla bakmayı öğrenmeliyiz.

4-Kabuller

Her fikir veya ilim sisteminde, doğruluğu ispat edilemeyen fakat çeşitli sebeplerden doğruluğuna inanılan esaslar vardır. Bunlara kabul adı verilir. İlim dilinde “postüla” terimi de “kabul” yerini tutar. Her sistemde ilk kabu,l o sistemin metodudur. Çünkü metot kendisinin doğruluğunu ispat edemez. Her sistemde bir veya daha fazla “kabul” vardır. Kabulsüz sistem kurulamaz. Atatürk’ün fikir sisteminde ilmin metot olarak seçilmesi bir kabuldür. İlim metodu, Atatürk'ün fikir sisteminin tek kabulüdür. Diğer sistemlerde daha çok kabul vardır. Meselâ Sosyalizm’de “diyalektik Mantık”ın metot olarak seçilmesinden başka, “tarihî maddecilik”, bunun içinde “değerin emek teorisi” birer kabuldür. Bir sistemde ispat edilemeyen her iddiaya “kabul” denilip işin içinden çıkılmağa çalışılması o fikir sisteminin zayıflığına işaret sayılabilir. Bu bakımdan Atatürk’ün fikir sisteminde tek kabulün bulunması, sistemin sağlamlığına işarettir.

5-Uygulama

Atatürk, bağrından çıktığı Türk Milleti için bir insan ömrüne sığmayacak büyük işler başarmıştır. 10. Yıl Nutku’nda “Az zamanda çok işler başardık.” dedikten sonra, yapılmasını istediklerini de belirtmektedir. Bunların basında Türk milletinin “muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkarılması” istek ve emri gelmektedir. Bu, “gaye”nin gerçekleşmesi için düşünülen bir uygulama planıdır. Uygulama, sistemin gayesini gerçekleştirmek için, sistemin metodunu kullanarak yapılan veya yapılacak olan işlerdir. Demek ki Atatürk’ün bütün yaptıkları ve yapmak istedikleri “gaye”de belirtilen “Türk milletinin varlığını korumak ve sonsuza kadar yaşatmak” temel fikrine dayanmaktadır. Bu temel fikir düşünülmediği zaman, yapılan işlerin manasını ve kıymetini anlamak mümkün değildir.

Bir çok diplomalımız, Atatürk’ün fikir sisteminden ve Onun gayesinden habersiz olduğu için, yapılan işlerin, “inkılâpların” değerini yanlış anlamaktadır. Bazıları da “çağdaşlaşmak” fikrini adeta diline tesbih etmiştir. Onlara “niye çağdaşlaşmak gerekiyor?” dediğimiz zaman beklediğimiz cevabı alamıyoruz. Çünkü onlar, Atatürk’ün fikir sisteminden ve gaye’den habersizdirler. Onlar şunu düşünemiyorlar: “Japonya’nın seviyesine çıkmak uğruna Japonlaşmak veya Almanya’nın seviyesine çıkmak uğruna Almanlaşmak”, Atatürk’ün fikir ve ideallerine ters düşmektir. Evet, “medenîleşmek” “çağdaşlaşmak” ama Türk milleti olarak kalmayı başararak yani Türk millî kültürünü koruyarak. Bu düşünülmez, millî kültürün zedelenmesi zayıflaması hattâ yıkılması uğruna “medenileşmek”, “çağdaşlaşmak” davası güdülürse, Atatürk'ün fikir sistemine düşmanlık edilmiş olunur.

Atatürk, inkılâplarını, Türk milletinin medenî memleketlere ayak uydurabilmesi ve böylece onların arasında varlığını sürdürebilmesini sağlamak için yapmıştır. Zira ancak bu şekilde bir uygulama ile “gaye”ye varmak mümkündür. Atatürk'ün şu sözleri anlatmak istediklerimizi daha iyi izah etmektedir:

“Batının her türlü medenî eserlerini de alacağız. Medenî olmayan insanlar, medenî olanların ayakları altında kalmağa mahkûmdurlar.”

“Dünyanın biz e hürmet göstermesini istiyorsak, evvelâ biz kendimize, benliğimize ve millîyetimize bu hürmeti hissen, fikren, fiilen bütün davranış ve hareketlerimizde gösterelim. Bilelim ki millî benliğini bulamayan milletler başka milletlerin avıdır.”

“Dünyanın genel bir savaşa doğru gittiği bu devirde, bizim ekonomik yönden çok daha kuvvetli olmamız lâzımdır. Milletçe ekonomik yönden kuvvetli olarak geleceğin tehlikeli günlerine hazırlanmalıyız.”

Görüyoruz ki Atatürk, Türk milletinin yaşayabilmesi için her yönden güçlü olması gerektiğini; bu mümkün olmazsa, diğer milletlerin arasında ezilip gideceğini anlatmaktadır.  İşte burada güçlü olmak, medenî olmak “gaye”ye ulaşmanın veya  “ilelebed pâyidâr” olmanın şartı ve vasıtası olmaktadır. Atatürk, yaptığı inkılâpları ve onların gayesini açıklarken konuyu anlatmaya çalıştığımız açıdan değerlendirmektedir. Çünkü Türk İnkılâbı’nı yorumlarken şöyle diyor:

 “Türk inkılâbı nedir? Bu inkılâp, kelimenin ilk anda işaret ettiği ihtilal manasından başka, ondan daha geniş bir değişikliği ifade etmektedir. Bugünkü devletimizin şekli asırlardan beri gelen eski şekilleri ortadan kaldırarak en gelişmiş tarz olmuştur. Milletin varlığını devam ettirmesi için   fertleri arasında düşündüğü ortak bağ asırlardan beri gelen şekil ve mahiyetini değiştirmiş, yani millet, dinî ve mezhebî bağ yerine ‘Türk Milleti’ bağıyla fertlerini toplamıştır. Millet, milletlerarası umumî mücadele sahasında hayat sebebi ve kuvvet sebebi olacak ilim ve vasıtanın ancak çağdaş medeniyette bulunabilineceğini bir değişmez gerçek prensip saymıştır.” 

Kısaca Atatürk’ü ve fikir sistemini anlamak için “ne yaptığını” değil, “neyi niçin yaptığını” anlamaya çalışmak gerekir.

Atatürk, Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsünden Namık Kemal’in:

Ölmez bu vatan farz-ı muhal ölse de hattâ;

Çekemez kürrenin sırta bu tâbut-ı cesimi

beytini okurken de; Türklüğün düşmanların kastederek: “Böylelerine karşı bir Türk şairinin dediği gibi:

Türküm ve düşmanım sana kalsam da tek kişi diyelim.” derken de hep Türklük gurur ve sevgisiyle coşuyordu.

Birçoklarının “gaye” sandığı uygulamaları veya uygulamamızı istedikleri (inkılâpları) O’na göre “Türk milletinin varlığını sürdürebilmesi için” birer vasıtadır. Çünkü başka şartlar altında değişik uygulamalar da yapabilirdi, Nitekim Alemdâr Mustafa Paşa ve Reşit Paşa’dan bahsederken şöyle diyor:

“Mustafa Reşit Paşa’nın kültürü Alemdâr’ın cesareti ile birleştirilseydi muhakkak cumhuriyet ilan ederlerdi. O zaman ben tarihe başka bir vasife ile çıkardım.”

Bu ifadelerden  anlıyoruz ki Atatürk, belirttiğimiz “gaye”yi gerçekleştirmek için devrinin ve şartlarının gerektirdiklerini uygulama sahasına koymuştur. Çünkü fikir sistemlerinde uygulamalar, gayenin gerçekleşmesi yönünden her zaman değişebilir. Ancak “gaye”, “tarifler” ve “metot” değişmez.

Artık Atatürk’e böyle sistemli bir kafa ile bakalım. Onu daha iyi anlamanın yolu budur.

                                    ***

 

 

 

 

 

 

           

 

 

 

 

 

Cumhuriyet’in Kurucu Fikri

TÜRK       MİLLÎYETÇİLİĞİ

 

Milliyetçilik: “Bütün muasır milletlerle bir ahenkte yürümekle beraber, Türk içtimaî heyetinin hususi seciyesini ve başlı başına müstakil hüviyetini mahfuz tutmayı esas sayar, millî olmayan cereyanların memlekete girmesini ve yayılmasını istemez.” (1930 Halk Partisi Programı)

 

Genel olarak milliyetçilik ve özel olarak Türk milliyetçiliği, bir dünya görüşü ve fikir sistemidir. Her fikir sisteminin  esas aldığı bir “cemiyet birimi” ve “gayesi” vardır. Fikir sistemleri, tercih ettikleri  cemiyet birimleri  ve gayeleri   ile birbirlerinden ayrılırlar. Cemiyet birimi, fikir sistemlerinin kendilerine temel olarak aldıkları genel olarak fert, sınıf, millet, ümmet gibi insanlık birimleridir. Fikir sistemleri, gayesini, bu birimlere göre tespit eder. Her çeşit siyasî, kültürel, ekonomik uygulama,  bu birimi, tespit ettiği gayeye (hedefe-amaca) ulaştırmak içindir.

Fikir sitemlerinde, gayeye ulaşmak için tutulan yolu gösteren unsura, usûl veya metot  adı verilir. Her Fikir sistemi, kendisine temel  aldığı insanlık birimini, tespit ettiği gayeye ulaştırmak için kendisine bir yol, bir usûl  seçer. Bu yol, her fikir sisteminde faklıdır. Meselâ Marksizm’de bu yol,  “ihtilâl” veya “devrim”dir. Onun için her Marksist, ihtilâlci-devrimcidir.

Fikir sistemlerini tanımak için önce tercih ettikleri cemiyet birimine ve gayesine bakılır. Meselâ  Marksizm, Liberalizm, Siyasi Ümmetçilik (İslâmcılık)  ve milliyetçilik  birer fikir sistemidirler. Bu fikir sistemlerinin esas aldıkları cemiyet birimleri ve gayeleri farklı farklıdır. Bu sebeple bir insan aynı zamanda birden çok fikir sistemi mensubu veya taraftarı olamaz. Olduğunu zannediyorsa yerini tayin edemiyor demektir. Kısaca hem Marksist(Komünist) hem milliyetçi; hem liberalist (Kapitalist)  hem milliyetçi;  hem siyasi ümmetçi  hem milliyetçi olunmaz.  

Çünkü, Marksizm,  insanlık tarihini ezen-ezilen (işçi-patron)  mücadelesi olarak görür. “İşçi sınıfı”nı esas alır. Gayesi, “işçi sınıfının hakimiyeti”dir.

Çünkü, Liberalim, kapital (sermaye) sahibi ferdi esas alır. Kazanmak için her yol mubahtır. Sermaye ve kazanmaktan başka değer tanımaz. Liberalizm’e göre insanlık tarihini sermaye sahipleri yönlendirir; insanlık tarihi sermaye sahipleri tarihidir. Vs.

  Çünkü, Siyasi Ümmetçilik,  insanlık tarihini dinler ve ümmetler mücadelesi olarak görür. İnsanlığın esas cemiyet birimi “Ümmet”lerdir.  Siyasi Ümmetçiye göre, kavim veya  millet varlığı  diye bir cemiyet birimi yoktur. Yani bir siyasi ümmetçi İslâmcı’ya göre Türk-Arap-Arnavut vs milletleri yoktur. Veya tarihin yürütücü gücü sadece ümmetlerdir. Bunda kavimlerin veya milletlerin bir rolü ve yeri yoktur. Siyasi İslâmcıya göre zaten, İslâm’da kavim veya millet mensubiyeti gütmek yasaklanmıştır. Onun için bir siyasi İslâmcı, mesel⠓Türk milletindenim”   veya “Türküm”  diyemez. Böyle dediği zaman inandığı fikir sistemini reddetmiş olur.

Siyasi İslâmcı olmakla  “Müslüman”  olmak ayrı konulardır. Türk milliyetçiliğine göre her Türk milliyetçisi Müslüman’dır; fakat  “siyasi İslâmcı”  değildir.

Milliyetçilik, insanlık tarihini milletler ailesi veya milletler  mücadelesi olarak kabul eder. Cemiyet birimi olarak bugünkü sosyolojik anlamda  “millet”  varlığını kabul eder. Özel olarak Türk Milliyetçisi de  “Türk milleti”  varlığını kabul eder. Bütün dünya görüşünü veya fikir sistemini Türk milletine göre düzenler.  “Her şey Türk için ve Türk’e göre”  sloganı bunu anlatır.

Türk milliyetçiliği, Türk milletini esas alır.

Türk milliyetçiliğinin  gayesi, Türk milletini kendisini tarif eden yani Türk milleti yapan değerlerle birlikte ebediyen  yaşatmaktır. Başka bir ifadeyle Türk milliyetçiliğinin  nihaî gayesi, Türk milletinin var olmasını ve var kalmasını sağlamaktır. Türk milliyetçiliği için bütün, politikalar,  uygulamalar, bu gayeye hizmet ettiği  oranda  değerlidir.

Atatürk’ün “Ne mutlu Türküm diyene” sözü ile Gençliğe Hitabe’nin, “Türk istiklâlini Türk Cumhuriyetini ilelebet  muhafaza ve müdafaa etmektir.” şeklindeki ilk cümlesi, Türk milliyetçiliğinin cemiyet birimi tercihini ve gayesini ortaya koyar.  Atatürk, başka hiçbir söz söylemese bu ifadeleri onun  Türk milliyetçisi olduğunu göstermeye, ispata  yeter.

Bundan dolayı Atatürk, Türk milliyetçisidir; Türkiye Cumhuriyeti de  Türk milliyetçiliği fikri üzerine kurulmuştur. İşte bunun için “Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu fikri Türk milliyetçiliğidir.”  diyoruz.

Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran fikir sistemi veya dünya görüşü, Türk milliyetçiliğidir. Başka bir ifadeyle Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranlar, başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere devrin Türk milliyetçileridir. Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk’ün, Nutuk adlı eserinde de açık seçik ifade ettiği gibi  “millî”  ve “asrî” “Türk devleti”  olarak kurulmuştur.[6]

Türkiye Cumhuriyeti’nin birinci özelliği, “millî devlet” oluşudur.

Millî devlet, “kurucusu ve sahibi bir tek millet olan devlet” demektir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve sahibi Türk milletidir. Atatürk, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.” diyerek bunu açık seçik ortaya koymuştur.[7] 

 Türkiye “mozaik” değildir.

 Mozaik, “bir bütünlük göstermeyen, eşit şartlarda yan yana yaşayan kültürler topluluğu”; “çok sayıda farklı etnik gruptan oluşan toplumsal yapı” anlamına gelir. Türkiye bu anlamda  “etnik mozaik bir ülke” değildir. Milletler arası ilmî ölçülere göre, bir ülkenin “etnik mozaik” olarak tanımlanabilmesi için genel nüfusun %35’şinin farklı etnik gruplardan meydana gelmesi gerekir. Halbuki bu oran Türkiye’de %10’lardadır. 2006’da 74 milyon kabul edilen Türkiye nüfusunun % 90’ı Türk’tür.  Türkiye’yi etnik-mozaik sayan görüşler, genel olarakAlman Peter Alfrod Andrews’in 1992’de“Türkiye’de Etnik Gruplar” adıyla Türkçeye tercüme edilen kitabına dayanmaktadır. P.A. Andrews, bu kitabında Türkiye’yi 47 etnik gruptan meydana gelen bir mozaik ülke olarak göstermektedir. P.A.Andrews’in 2001’de ABD’de bir kuruluş için hazırladığı raporda da Türkiye’de toplam etnik nüfusu %13.79 olarak göstermektedir. Bu demektir ki her durumda Türkiye’de Türk nüfus oranı en az %86’dır.

 Elbette her ülkede, kurucu hakim milletin dışında kendisini  ırk, dil veya din bakımından farklı kimlikle tarif eden gruplar bulunabilir. Mesel⠓millî devlet” olan Fransa’da, kendisini Fransız kimliği dışında kabul eden etnik grupların oranı,  % 20’nin üzerindedir. Buna rağmen Fransa, “etnik mozaik” veya “çok kültürlü” bir ülke olmayı kabul etmez.   Türkiye’yi “mozaik”  olarak görenler veya görmek isteyenler, Türkiye’de  devletin kurucu unsuru ve sahibi “Türk milleti” varlığını reddedenlerdir. Mozaikçiler, Türkiye’yi,  içinde Türkler’in de bulunduğu  30 veya 47 etnik gruba  ayırıyorlar. Halbuki, Almanya’nın Alman ülkesi, Fransa’nın Fransız ülkesi olduğu gibi  Türkiye de  Türk ülkesidir. Anadolu coğrafyası, 12.yüzyıldan  itibaren yerli ve yabancı kaynaklarda “Türkiye” adıyla anılır.   

Bugün “Avrupa Birliği uyum kanun ve uygulamaları”, “azınlık hakları” vb adlar altında, Türkiye Cumhuriyeti’nin bu  temel kuruluş özelliği yani “millî devlet” oluşu ve kurucu  millet olarak “Türk kimliği”  tartışma konusu haline getirilmiştir. Türkiye’nin “mozaikliğini”  savunan ve “Türk kimliği”ni tartışmaya açan “Türk kimliği”  yerine “Türkiyelilik”  kimliğini koymaya çalışan böylece “millî devlet” ve “Türk kimliği”ni reddeden bütün  siyasi görüşler, Türkiye Cumhuriyeti’ni  “federe devlet”  haline getirme, Türkiye’yi bölme peşindedir. “Avrupa Birliği”, “demokrasi”, “azınlık hakları”, “insan hakları” vb  gibi kavramlar buna alet edilmektedir.   

“Batılı çok uluslu küresel sermaye”, dünyayı sömürebilmek, hedeflerine ulaşmak için “millî devlet”  yapısını önünde engel olarak görmektedir. Bundan dolayı, “millî kimlik”, “resmî dil”, “kurucu unsur”  esaslarını tartışma konusu haline getirerek yıpratmakta; bunların yerine, “farklılıklarımız zenginliğimizdir.” anlayışı ile “etnik farklılık”, “mozaiklik” ve “çok kültürlülük” kavramlarını yerleştirmeye çalışmaktadır.[8] Bu tür görüş ve anlayışlar, “millî devlet” olan Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesine ve Türk milliyetçiliğine   aykırı bir  görüştür.  

Kısaca, ABD ve AB kaynaklı  güçler, Türk milletine dayanan  “millî devlet” olan  Türkiye’yi, “çok etnikli federe devlet” haline getirmeye çalışmaktadırlar.  

 

Türkiye Cumhuriyeti,  “asrî devlet” tir.

Asrî devlet,(çağdaş devlet), “Hakimiyet, kayıtsız, şartsız milletindir.”  ilkesine uyan, buna göre idare edilen devlettir. “asrî devlet”, bir hukuk terimdir. “Hukukî Türkçülüğün birinci gayesi, asrî bir devlet vücuda getirmektir.” diyen  büyük Türk milliyetçisi fikir adamı Ziya Gökalp, 1923’te yayımladığı “Türkçülüğün Esasları”  adlı eserinde “asrî –çağdaş- devlet”  anlayışını şöyle açıklıyor:

“Asrî (çağdaş) devletlerde evvelâ gerek  kanun yapmak ve gerek memleketi idare etmek yetkileri doğrudan doğruya millete aittir. Milletin bu yetkilerini sınırlayıcı ve bağlayıcı hiçbir makam , hiçbir an’ane ve hiçbir hak yoktur.

İkinci olarak, milletin bütün fertleri tamamıyla bir birine eşittir.”[9]

Yine Ziya Gökalp’a göre, asrî devlette bütün millî hukuk alanlarının  Teokrasi ve Klerikalizm kalıntılarından temizlenmesi gerekir.   

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal, daha  Millî Mücadele’yi başlatmak üzere İstanbul’dan ayrılmadan devrin şartları içinde, tek çıkar yolun “hakimiyet-i millîyeye müstenit, bilâ kayd ü şart müstakil yeni bir Türk devleti  tesis etmek!” olduğuna karar vermiştir. Ona göre bu kararın dayandığı mantık ve muhakeme de şudur:

“Esas, Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu esas, ancak istiklâl-i tamme malilikiyetle temin olunabilir. Ne kadar zengin ve müreffeh olursa olsun, istiklâlden mahrum bir millet, beşeriyet-i mütemeddine muvacehesinde uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye  kesb-i liyakat edemez.” [10]

            Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran temel irade, işte bu cümlelerde ifadesini bulan “Türk milletinin kimseye uşak olmadan, sömürge muamelesi görmeden, -siyasî, kültürel, ekonomik  anlamda- tam istiklâline sahip haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşaması”  fikir ve ülküsüdür.  Türkiye Cumhuriyeti, bu inanç ve anlayışla kurulmuştur.  Atatürk devrindeki dış ve iç politika, ekonomi, eğitim, kültür  alanlarındaki bütün uygulamalara yön veren bu anlayıştır.

            Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Atatürk, fikir sistemi olarak Türk milliyetçiliğini kabul etmiştir. Türk Milliyetçisi olduğunu her fırsatta ifade etmiş ve çevresine hatırlatmıştır:

“Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk

milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin dayanağı Türk topluluğudur.  Bu topluluğun fertleri ne kadar Türk kültürü ile dolu olursa o topluluğa dayanan Cumhuriyet de o kadar kuvvetli olur.”  (26 Nisan 1926)

 

            “Az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyeti’dir.(Onuncu Yıl Nutku-1933)

 

            “Binaenaleyh, biz her vasıtadan, yalnız ve ancak, bir nokta-i nazardan istifade ederiz. O nokta-i nazar şudur: Türk milletini, medenî cihanda lâyık olduğu mevkie isadetmek ve Türkiye Cumhuriyeti’ni sarsılmaz temelleri üzerinde, her gün, daha ziyade takviye etmek…”  (Nutuk – s. 897)

           

“Muhterem efendiler, sizi, günlerce işgal eden, uzun teferruatlı beyanatım en nihayet, mazi olmuş bir devrin hikâyesidir. Bunda, milletim için ve müstakbel evlâtlarımız için dikkat ve teyakkuza davet edebilecek bazı  noktalar tebarüz ettirebilmiş isem, kendimi bahtiyar addedeceğim.

            Efendiler, bu beyanatımla, millî hayatı hitam bulmuş farz edilen büyük bir milletin, istiklalini nasıl kazandığını ve ilim ve fennin en son esaslarına müstenit, millî ve asrî bir devleti nasıl kurduğunu ifadeye çalıştım.”[11] 

 

Türk milliyetçileri ve Atatürk

 

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Atatürk, her fırsatta Türk milliyetçisi olduğunu ifade etmiştir. Millî Mücadele yıllarında ve Cumhuriyet’in kuruluşundan ölümüne kadar, bütün uygulamaları Türk milliyetçiliği yönünde olmuş; çevresinde milliyetçi  şahsiyetleri toplamıştır.

Türk milliyetçileri de Atatürk’ü en büyük Türk milliyetçisi, Cumhuriyet’in kuruluşunu da ideallerindeki devlet olarak görmüşlerdir. Atatürk devrindeki bütün uygulamalar ve yazılanlar bunun belgeleridir.

Şimdi bunlardan bazılarını gözden geçirelim:

 

Türk   Ocakları  ve  Atatürk

 

Türk milliyetçiliğinin en köklü ve en geniş kapsamlı sivil toplum kuruluşu Türk Ocakları’dır.  Türk Ocakları,  1912’de zamanın Türk milliyetçileri Şair Mehmet Emin Yurdakul, Yusuf Akçura, Ziya Gökalp, Hamdullah Suphi  gibi ünlü şahsiyetler tarafından kurulup yaşatılmıştır. Millî Mücadele’de ve Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra  Atatürk’ün yakın çevresindeki Fikir ve siyaset adamları hep Türk Ocaklıdır. Türk Ocaklarının  Ünlü Başkanı Hamdullah Suphi, Atatürk’ün ilk Millî Eğitim Banlarındandır. 

Atatürk, daha 1922’de Büyük Zafer’in kazanılmasından hemen sonra İstanbul, Ankara ve İzmir Türk Ocaklarına Millî Mücadele için toplanan paralardan her birine 2000 lira olmak üzere 6000 lira vermiştir.

Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra, 1924’te Türk Ocakları Atatürk’ün  isteği ile  “kamu yararına çalışır dernek”   olarak kabul edilmiştir. Bununla ilgili  yazı şöyledir:

 

Türk Ocağı’nın

            Kamu Yararına Çalışan Dernek Sayılması,

 

            “On iki senedir halkçılık ve milliyetçilik düsturlarını memleketin en uzak köşelerinde neşir ve tamime çalışan Türk Ocakları’nın ifa-yı vazife hususunda daha ziyade mahzar-ı tahsilât olunabilmesi zımmında  menafi-i umumîyeye hâdim cemiyetler meyanına ithali için cemiyetler kanununun 17. maddesi mucibince tasdik olunması talebini hâmi Dahiliye Vekâlet-i Celilesi’nin 8 Eylül 1340 (1924) tarih ve Emniyet-i Umumiye Müdüriyeti 17744/4498-301-85 numaralı tezkeresi, İcra Vekilleri Heyeti’nin, 2.12.1340 tarihli içtimasında ledel kıraat Türk Ocakları’nın menafi-i umumiyeye hadim olduğu kabul edilmiştir. 2.12.1930.

      Türkiye Reisi Cumhuru

       Mustafa Kemal

 

 

1925’te Atatürk’ün eşi Lâtife Hanım, Kars delegesi olarak katıldığı Türk Ocakları Kurultayı’nda “Fahrî Genel Başkan”  seçilmiştir.

 

Atatürk, Cumhuriyeti kurduktan sonra, zaman zaman, vatandaşlarla  aracısız konuşup dertleşmek, vatandaşa fikirlerini yüz yüze anlatmak, memleket meselelerini yerinde tespit etmek üzere  çeşitli yurt içi gezilerine çıkmıştır. Bu gezilerinde genel olarak –o gün de bugün de- Türk milliyetçiliğinin en büyük kuruluşu olan ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda büyük harcı bulunan Türk Ocakları şubelerini ziyaret etmiştir.[12] 1931 yılına kadar, Türk Ocakları ile Devlet adeta iç içedir. Türk Ocaklarının 1931’de tek parti ve devlet partisi olan Cumhuriyet Halk Fırkası ile birleştirilmesinin sebebi de aynı görüşte olmalarıdır.[13]

Atatürk’ün  bahsettiğimiz bu yurt gezilerinden birisinde de  Konya Türk Ocağı şubesini ziyaret etmiştir. Burada yaptığı konuşma, adeta Türk milliyetçiliğinin beyannamesi gibidir:

 

Atatürk’ün

Konya Türk Ocağı’ndaki konuşması

(20 Mart 1923)

“Arkadaşlar,

Bir milletin namuskâr bir mevcudiyet, şayanı hürmet bir mevki sahibi olması için, o milletin yalnız âlim ve mütefennin bulunması kâfi değildir. Her ilmin, her şeyin fevkinde bir hassaya sahip olması lâzımdır ki, o da o milletin muayyen ve müspet bir seciyeye malik bulunmasıdır. Böyle bir seciyeye malik olmayan fertler ve böyle fertlerden mürekkep milletler, birer fesat ocağı olurlar. Benim bildiğime göre memleketimizde çok senelerden beri açılmış ve elân mukaddes ateşlerle yanan, ve alevi her mensup olanın kalb ve vicdanını münevver kılan Türk Ocakları'nın esas gayesi, millete böyle müspet bir seciye vermektir. Türk Ocakları, milletin harsı üzerinde mühim tesirler yapmalıdır. Zaten bunu yapıyorlar ve daha ziyade yapacaklardır. Biz milliyet fikirlerini tatbikte çok gecikmiş ve çok tekâsül göstermiş bir milletiz. Bunun zararlarını fazla faaliyetle, telâfiye çalışmalıyız. Bilirsiniz ki milliyet nazariyesini, millet mefkûresini inhilâle sâî olan nazariyatın dünya üzerinde kabiliyet-i tatbikiyesi bulunamamıştır. Çünkü tarih, vukuat, hâdisat ve müşahedat hep insanlar ve milletler arasında, hep milliyetin hâkim olduğunu göstermiştir ve milliyet prensibi aleyhindeki büyük mikyasta fiilî tecrübelere rağmen yine milliyet hissinin öldürülemediği ve yine kuvvetle yaşadığı görülmektedir.

Bahusus bizim milletimiz, milliyetinden tegafül edişinin çok acı cezalarını gördü. Osmanlı İmparatorluğu dahilindeki akvam-ı muhtelife hep millî akidelere sarılarak, milliyet, mefkûresinin kuvvetiyle kendilerini kurtardılar. Biz ne olduğumuzu, onlardan ayrı ve onlara yabancı bir millet olduğumuzu sopa ile içlerinden, koğulunca anladık. Kuvvetimizin zaafa uğradığı anda bizi tahkir, tezlîl ettiler. Anladık ki kabahatimiz kendimizi unutmaklığımızmış. Dünyanın bize hürmet göstermesini istiyorsak evvelâ bizim kendi benliğimize ve milliyetimize bu hürmeti hissen, fikren, fiilen bütün ef’al ve harekâtımızla gösterelim: bilelim ki millî benliğini bulmayan milletler başka milletlerin şikârıdır.

Mevcudiyet-i millîyemize düşman olanlarla dost olmayalım. Böylelerine karşı bir Türk şairin dediği gibi, (Karşı duvardaki levhayı işaret ederek)

“Türküm ve düşmanım sana, kalsam da bir kişi”

diyelim. Düşmanlarımıza bu hakikati ifade ettiğimiz gün; kanaatimize, mefkûremize, istikbalimize yan bakan her ferdi düşman telâkki ettiğimiz gün; millî benliğe uzanacak her eli şiddetle kırdığımız, milletin önüne dikilecek her haili derhal devirdiğimiz gün, halâs-ı hakikiye vasıl olacağız. Ve sizler gibi münevver, azimli, imanlı gençler sayesinde bu halâsa vasıl olacağımıza emin olabilirsiniz.”[14]

Atatürk-Azınlıkçılık ve Türkçe

            Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’ni “millî devlet”  olarak kurmuştur. Ona göre “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.”   Türkiye Türk ülkesidir ve Türklerindir. Çünkü yine ona göre, Adana Türk Ocağında söylediği gibi, “Bu memleket tarihte Türk’tü, halde Türk’tür, ebediyen Türk kalacaktır.”

Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’ni  “mozaik bir yapı”  üzerine kurmamıştır.  Bugün  bazı iç ve dış mihraklar, yeni azınlıklar yaratma peşindedirler. Mozaiklik ve azınlık hakları  çığırtkanlığı yaparak Türkiye’de  Türk kimliğini tartışılır hale getirmişlerdir. Bu Tür görüşlerin hiç biri Atatürk ve Cumhuriyetle  bağdaştırılamaz. Türkiye’de Lozan’da kabul edilen gayri Müslimler  dışında azınlık yoktur. Türkiye’de tek millet, Türk milleti; tek dil, Türk dilidir. Atatürk, bunu böyle kabul eder. Türkiye’de azınlık dili vs adı altında Türkçeden başka dil kullanılmasını   asla kabul etmez.

Nitekim  Adana Türk Ocağı’nda, bölgede Türkçeden başka dille konuşulması ile ilgili olarak  yaptığı konuşmada şöyle diyor (17 Şubat 1931):

 

            Muhterem arkadaşlar,

            “Bir arkadaşımız, ‘Biz milliyet fikirlerini dağıtıyoruz.’ dedi. Tabiî bu yıl da öteden beri sarf edilen gayretlerin devem edeceğine şüphe yoktur.

            Yalnız milliyetin çok bariz vasıflarından birisi dildir. Türk milletindenim diyen insan, her şeyden önce ve behemehal Türkçe konuşmalıdır. Türkçe konuşmayan bir insan, Türk düşüncesine bağlı olduğunu iddia ederse, buna inanmak doğru olmaz. Halbuki Adana’da Türkçe konuşmayan 20.000’den fazla vatandaş vardır. Eğer Türk Ocağı buna müsamaha gösterirse, gençler, siyasi ve sosyal kuruluşlar bu durum karşısında duyarsız kalırsa, en aşağı yüz seneden beri devam ede gelen bu durum daha yüzlerce sene devam edebilir.

(…)

            Efendiler! Herhangi bir felâket günümüzde bu insanlar başka dillerde konuşan insanlarla el ele vererek aleyhimize hareket edebilirler. Türk Ocaklarımızın başlıca vazifesi, bu gibi unsurları  –ki bunlar Türk vatandaşlarıdırlar, halde ve âtide talih ve mukadderatımız birdir – bizim dilimizi konuşan hakiki Türk yapmaya çalışmaktır.”[15]

 

Atatürk ve Türk Dünyası

Atatürk, bir Türk milliyetçisi olarak, o günün siyasi şartları içinde, fikir ve uygulamalarında Türkiye Türklüğünü esas almakla beraber, Türkiye Cumhuriyeti sınırları dışında kalan Orta Asya ve Balkanlar’da yaşayan Türk varlığını  düşünmekten  de geri kalmamıştır. Özellikle başta Türk dili ve Tarihi olmak üzere kültür konularında Türklüğü bir bütün olarak düşünmüştür. Bunun en büyük sağlam belgesi, Türk Tarih  ve Türk Dil tezleri  ile bu konularda yaptırdığı çalışmalardır.

Atatürk’ün  tarih ve dil  konularındaki çalışmaları bütün açıklığı ile ortadadır. Türkiye dışı Türkler konusunda söylediği şu sözleri de onun dış Türkler konusundaki görüşlerini açıklamaya yeterlidir:   

  “Türk milleti Kurtuluş Savaşı’ndan beri, hattâ bu savaşa atılırken bile, mahkûm milletlerin hürriyet ve istiklâl davalarıyle ilgilenmeyi, o davalara müzaheret etmeyi benimsemiştir. Böyle olunca kendi soydaşlarının hürriyet ve istiklallerine kayıtsız davranması elbette tecviz edilemez. Fakat milliyet davası, şuursuz ve ölçüsüz bir dava şeklinde mütalaa ve müdafaa edilmemelidir. Milliyet davası, siyasi bir mücadele konusu olmadan önce şuurlu bir ülkü meselesidir. Şuurlu ülkü demek, müspet ilme, ilmî usûllere dayandırılmış bir hedef ve gaye demektir. O halde propagandalarda müspet usullere müracaat etmek şarttır. Hareketlerin imkân sınırları mutlaka hesaba katılmalıdır. Türkiye dışında kalmış olan Türkler, ilkin kültür meseleleriyle ilgilenmelidirler.

Nitekim biz Türklük davasını böyle bir müspet ölçüde ele almış bulunuyoruz. Büyük Türk tarihine, Türk dilinin kaynaklarına, zengin lehçelerine, eski Türk eserlerine önem veriyoruz. Baykal ötesindeki, Yakut Türkleri’nin dil ve kültürlerini bile ihmal etmiyoruz.”[16]

 

Dış Türkler ve Milliyetçilik

           

“Bizim milliyetçiliğimiz, gerek müstakil, gerek başka devletlerin tebaası halinde yaşayan bütün Türkleri hangi dinden olursa olsunlar derin bir kardeşlik hissi ile candan sevmek, onların refah ve inkişafını candan dilemekle beraber kendine siyasi iştigal hududu olarak Türkiye Cumhuriyeti hudutlarını kabul etmiştir.”

 

Atatürk’ün yazdırdığı kitaplarda

            Türkiye Cumhuriyeti ve Milliyetçilik

           

Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurduktan özellikle de 1927’den sonra, “temelini yüksek Türk kültürü” olarak gördüğü Türkiye Cumhuriyeti’ni sağlamlaştırmak üzere Türk kültürü ile  doğrudan ilgilenmiş, Türk Tarih ve Türk Dil Kurumlarını  bu gaye ile kurdurmuştur. Bu Kurumların çalışmalarına hem nezaret etmiş hem de doğrudan katılmıştır. Bu kurumlara çeşitli yayınlar hazırlattığı gibi bizzat kendisi de yazmış; bazı yayınlar üzerinde eklemeler, çıkarmalar, düzeltmeler  yapmıştır. Bu yayınların bazıları –Atatürk hayatta iken- okullarda ders kitabı olarak okutulmuştur. İşte bunlardan birisi,  dört ciltlik Tarih kitabıdır. Bu ciltlerin 1V.sü  “Tarih-1V, Türkiye Cümhuriyeti” (1931) adını taşımaktadır.  Atatürk’ün tarih ve  Türklük  anlayışını da ortaya koyan bu ciltte, Türk milliyetçiliği ve Türkiye Cumhuriyeti”  ilişkisi üzerine “Milliyetçilik” başlığı altında  şu açıklamalar ve değerlendirmeler yapılmaktadır:

“Milliyetçilik:

            Millî Mücadele başlamadan önceleri bizde milliyetçilik cereyanı henüz vazıh bir görünüş almış değildi. (…)

            Türkçülük, Osmanlı unsurlarının ayrı ayrı tuttukları milliyetçilik cereyanlarına karşı koymak gayretinden, bütün Türk kavimleri birleştirmeği istihdaf eden Turancılığa kadar gidiyor ve bazen de İttihad-ı İslâm fikirleriyle karıştırılıyordu. Elhasıl fikirlerde ve cereyanlarda vuzuh ve kat’iyet yoktu. Hele siyasi hayatta bu fikirlerin tesiri pek az hissolunuyordu.

            Türk milliyetçiliği Ancak Millî İdare’den sonra  her sahada bütün vuzuh ve şumuliyle hakikî mana ve delâletini bulmuş, siyasî, iktisadî, harsî bir devlet  sistemi halini almıştır. Halk Fırkası, milliyetçiliği en ehemmiyetli umdelerinden biri edinmiştir. Meşrutiyet devrinde kurulmuş olan (1912) Türk Ocakları  adlı gençlik cemiyeti Cumhuriyet devrinde yüzlerce şubesi olan bir teşkilat halinde genişlemiş ve 1931 kurultayında verdiği kararla maksad ve gayede tamamen beraber olduğu Halk Fırkasına iltihak etmiştir.”[17]

           

Atatürk devri ders kitaplarından birisi de, Atatürk’ün yakın çevresinde bulunmuş edebiyatçılardan İsmail Habib (Sevük)  tarafından Liseler için hazırlanan  “Yeni Edebî Yeniliğimiz” (1930) adlı edebiyat kitabıdır. Bugün de değerlendirmeleri ve üslûbuyla  değerini koruyan bu kitapta, Cumhuriyet Devri ile ilgili bölüm başlığı şöyledir:                 

            “Son Devrin Türkçülüğü -Türkçülüğün Fiilî ve Umumî Zaferi-” 

            Alt başlıklar da şöyle:

a. Devlet unvanında Türkçülük

b. İlk Türk Ordusu

c. Türk milliyetçiliğinin Beyannamesi

d. Siyasi Türkçülük

e. Müstakil Türkçülük

f. Lâik Türkçülük

g. Medenî Türkçülük

k. Lisanda Türkçülük

l. Umumi Netice

            Bu başlıkların her birinde Cumhuriyet’in kurulması ile milliyetçilik uygulamasının nasıl başarıldığı anlatılmaktadır.

İsmail Habib, “Son Devrin Türkçülüğü –Türkçülüğün Fiilî  ve Umumî Zaferi-”  başlığı altında  Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ile Türk milliyetçiliğinin bir sistem halinde  nasıl uygulamaya konulduğunu, Türk milliyetçiliği ideallerinin nasıl başarıldığını şöyle anlatıyor:

“…Milliyetin muhtelif safhalarda muhtelif  icabatı vardır. İşte bu muhtelif cepheli idealin bir çok cephelerini eskiden beri seçenler oldu. Lisanda, tarihte, halkçılıkta, siyasette, hülâsa milliyetin havzasına dahil her sahada o ideali bazen mübhem, bazen açık; bazen nazarî, bazen fiilî: sezip söyleyenler de söyleyip tatbika kalkmak isteyenler görüldü. Fakat bütün o seziş ve görüşleri umumî ve müstekar bir realite halinde taazzi ettirmek şerefi millî hükümetindir.”[18]

            “Fikir başka, fiil başka; söz başka, tatbik başka hatta fiil ve tatbik başka, o fiil ve tatbiki umuma şamil bir kudret ve istikrar yapmak yine başkadır.Türkçülük cereyanındaki bu son devir, işte o fikirleri birer fiil, o sözleri birer tatbik; fiil ve tatbik halinde tecrübe edilmek istenen şeyleri de bütün vatana şamil birer kudret yaptı. Bu işin mebdei olarak millî cidalin fiilî bir devlet manzarası aldığı tarih –yani 23 Nisan 1920 de T.B.M.M’nin açıldığı gün- kabul edilebilir. O tarihten itibaren inkılâbın safha safha inkişafı Türkçülük ve milliyet taazzisinin de safha safha zaferi oldu.”[19]

 

            Türk Milliyetçileri-Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti

Ziya Gökalp ve Atatürk

 

İkinci Meşrutiyet devrindeki (1908-1918) adıyla Türkçülük, şimdiki adıyla  milliyetçilik, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran fikir veya dünya görüşüdür. Türk milliyetçileri, Türkiye Cumhuriyeti’nin  millî ve asrî devlet olarak kuruluşunu, ideallerindeki Türk devletinin kuruluşu olarak görmüşlerdir.  Bunu, hem Millî Mücadele’nin lideri ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün  sözlerinde  ve uygulamalarında hem de o devrin Türk milliyetçilerinin eserlerindeki değerlendirmelerinde açıkça görüyoruz.   

Atatürk, Türk milliyetçiliğinin teorisini kuran en büyük Türkçü fikir adamı  Ziya Gökalp için “fikrimin babası”  ifadesini kullanmıştır.  Cumhuriyet Devrindeki birçok hukukî ve sosyal düzenlemenin  arkasında Ziya Gökalp’ın fikirleri vardır. Bunun için Türkçülüğün Esasları  adlı esere bakmak yeterlidir.[20] Buna karşılık Türk milliyetçiliğinin büyük fikir adamı ve sosyolog Ziya Gökalp da, Türk milliyetçiliğinin teorisini ve uygulama planlarını ortaya koyan Türkçülüğün Esasları(1923) adlı temel fikir eserinde, Cumhuriyet’in kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ü, “Türkçülüğün en büyük adamı”  ve “Türk milliyetçiliğine resmiyet veren ve Türk milliyetçiliğini fiilen tatbik eden ”  olarak  nitelemektedir

               Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları adlı eserinde Türkçülüğün, Cumhuriyet devrine gelinceye kadar olan tarihî gelişmesini anlattıktan sonra Atatürk’ün, Türk milliyetçiliği tarihi  içindeki   önemli  yerini  şöyle tespit ediyor:

            “Bununla beraber, Türkçülüğe dair bütün bu hareketler verimsiz kalacaktı, eğer Türkleri Türkçülük mefkûresi etrafında birleştirerek, büyük bir çökme tehlikesinden kurtarmağa muvaffak olan büyük bir dâhî zuhur etmeseydi! Bu büyük dâhînin adını söylemeğe hacet yok. Bütün Cihan bugün Gazi Mustafa Kemal Paşa ismini mukaddes bir kelime addederek her an hürmetle anmaktadır. ” [21]   

            Yine Ziya Gökalp,  Karl Marks’ın “Tarihî Maddecilik”  sistemini tenkit ettiği bölümde de Mustafa Kemal’in, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarak, Türk milliyetçiliğini devlet hayatında  uygulamayı başaran  kişi olduğunu şöyle ifade ediyor:

“Meselâ Türkçülerin ortaya attıkları ‘Türkçülük’  fikri, küçük bir topluluğa has bir tasavvurdan ibaretti. Bu küçük topluluğun kafasındaki tasavvuru Türk milletine yayarak onu bir mefkûre haline getiren Trablusgarp, Balkan Harpleriyle, 1. Dünya Savaşı’ndaki felâketler olmakla beraber, bu mefkûreye (Türk milliyetçiliğine) resmîlik veren ve onu fiilen tatbik eden de ancak Mustafa Kemal  oldu.”[22]

 

Yusuf  Akçura ve Atatürk

           

Türk milliyetçiliğinin teorisini hazırlayan iki büyük şahsiyetin birisi Ziya Gökalp ise değeri de Yusuf Akçura’dır. Kazan Türklerinden olan Yusuf Akçura, Türk Ocağı ve Türk Yurdu  dergisinin kurucularındandır. Kısaca Türk milliyetçiliğinin ve “Bütün Türklük”  ülküsünün öncülerindendir. Millî Mücadele’ye fiilen katılmış, Cumhuriyet’in  kuruluşunda Atatürk’ün yakın çevresinde bulunmuştur. Atatürk’ün dış politika danışmanlığını da yapan Yusuf Akçura, Türk Tarih Kurumunun da ilk başkanlarındandır.

            Yusuf Akçura’nın birçok eseri bulunmakla beraber  Türk milliyetçiliği açısından en tanınmışları, 1904’te yayımladığı “Üç Tarz-ı Siyaset”  ve 1928’de yayımladığı  “Türkçülük-Türkçülüğün Tarihî Gelişimi  adlı eserleridir. Yusuf Akçura’nın  “Türkçülük–Türkçülüğün Tarihî Gelişimi-“ adlı bu eseri, Türk Ocakları’nın 1927 Kurultayında alınan bir karar üzerine  hazırlanan ve 1928’de yayımlanan Türk Yılı  adlı yayının içinde uzun bir makale olarak yer almıştır. Türk milliyetçiliği tarihine dair ilk eser olmasına rağmen bugün de en değerli temel kaynaklarından biridir.

            Yusuf Akçura, Türk Ocağı mensubu olarak hazırladığı bu önemli Türk  milliyetçiliği tarihine dair eserinde,  Türkiye Cumhuriyeti’nin  kuruluşunun Türk milliyetçileri açısından  ne anlama geldiğini, Türk milliyetçiliği tarihinde Cumhuriyet’in yerinin ne olduğunu şöyle değerlendiriyor:  

“Türkiye Cumhuriyeti’nin başta Büyük Millet Meclisi nâmıyle, sonra hakikî adıyle kurulması, Türk milliyetçiliği açısından Türkçülük idealinin gerçekleşmesi demektir. Çoğu Türkçülerin belki hayatlarında gerçekleşeceğini ümit bile edemedikleri ideal, bir Türk dehasının kudretiyle gerçek olmuştu, millî Türk devleti kurulmuştu.”                

            “Türkçülük fikri, yarım asır evvel nihayet birkaç kişinin dimağ ve kalplerinde düşünceler duygular ve emeller uyandıran, ara sıra dil ve kalemlerinden müphem ve çekingen bir şekilde çıkan bir nazariyeden ibaretti. Bu nazariye, o zamanlar muhite o kadar gayr-i munis idi ki taraftarı olanlar, onu pek açık süsleyip yaymaktan çekiniyorlardı. Halbuki Türkçülük fikri bugün tahakkuk etmiştir. Realiteler halinde tecelli ediyor.”[23]

 

Hamdullah Suphi ve Atatürk

Türk Ocaklarının ünlü Başkanı ve Atatürk’ün iki defa  Millî Eğitim Bakanlığına  getirdiği  Hamdullah Suphi, -Türk Milliyetçiliği,Türkiye Cumhuriyeti ve Atatürk- ilgisini en veciz şekilde şöyle ifade ediyor:

“Bin iki yüz seneden beri Türk milletine hitap eden Orhun Kitabesi, nihayet asırlarca zaman sonra bizden, Anadolu’dan cevabını aldı. Bu cevap Türk’ün hakkı ve Türk için Türk Devletini kuran ve Türk milliyetperverliğinin cihan karşısında en büyük timsali olan genç kahramanın sesidir.”      (Dağ Yolu)

           

Sadri Maksudi ve Atatürk

 

Türk Milliyetçiliğinin teorisini yapan ünlü fikir ve ilim adamlarından birisi de Prof. Sadri Maksudi’dir.[24] Atatürk, Sadri Maksudi’yi 1925’’te Ankara Hukuk Mektebi için Avrupa’dan Türkiye’ye davet etmiştir. Tarih Kurumu’nun kurulması ve Tezi’nin geliştirilmesinde Atatürk’e tesir edenlerin başında  Sadri Maksudi gelir. Ayrıca Atatürk’ün,  kitabının başına el yazısı ile Türk dili hakkındaki “Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir.  …”  diye başlayan cümlelerini yazdığı kişidir. Sari Maksudi, 1930’da Türk Ocakları adına yayımlanan bu kitabında, Cumhuriyet’in  kuruluşu ve milliyetçilik ile igisi konusunda  şu ifadeleri kullanıyor:

            “Bugünkü Türkiye’nin istinat ettiği büyük esas ise, Türklük mefkûresidir, milliyetçiliktir. Devletin dayandığı esas unsur da büyük bir çoğunluğu teşkil eden Türk halkıdır.” [25]

Atatürk Dönemi’nde

Azınlık Okulları ve Türkçe,

1925’te Millî Eğitim Bakanlığı yabancı okullarındaki mecburî Türkçe derslerini haftada beş saate çıkardı.

            1926’da bütün yabancı okullarında kayıtların da Türkçe tutulması mecburiyetini   getirdi.

             

            Bütün bunlar gösteriyor ki Türkiye Cumhuriyeti Türk milleti varlığına dayanan millî bir Türk devletidir. Atatürk bir Türk milliyetçisidir.Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucuları Türk milliyetçileridir. Türkiye Cumhuriyetinin kurucu fikri de Türk milliyetçiliğidir.

 

***

 

 

“TÜRKÇÜLÜK”

SÖZÜ  ÜZERİNE  DÜŞÜNCELER-TESPİTLER

Günümüzde “Türkçülük” sözünü –terimini-  çekici, olumlu ve hoş bulmayanlar olabilir. Hattâ olumsuz bir çağrışım yapan  bir  kavram olarak da algılayanlar olabilir. Bu durum, Türkçülük  sözünün  taşıdığı anlamdan değil, kökeni  ikinci Meşrutiyet devrine kadar uzanan siyasî ve kültürel sebeplerle günümüzdeki sömürgeci-küreselci propagandalardan kaynak- lanmaktadır. Çok kavimli Osmanlı Devleti’nin dağılıp yıkılmasını önlemek için ortaya atılan  “Siyasî Osmanlıcılık” ve “Siyasî İslâmcılık”  taraftarları, bu akımlardan sonra siyasi özellik kazanan “Türkçülük”  fikrini hoş karşılamadılar ve hattâ terimle alay edenler de oldu. İkinci Meşrutiyet devrinde Türkçülüğe karşı çıkanlar, genellikle Osmanlı  vatandaşı Türk olmayan Müslümanlar olmuştur. Başta  Müslüman Arnavutlar    ve Araplar, sonra diğerleri, “Türkçüler”e, “İslâmda dava-yı kavmiyet olmaz.” diyerek, hücum etmişlerdir. Aslında bunu yapanların çoğu, “Siyasi İslâmcı” kimliği altında kendi “kavmiyetçiliğini”  yapanlardır.  Osmanlı’nın son döneminde, Türklerin dışında her kavim, kendi hesabına dernekler kurarak siyasi ve kültürel çalışmalar  yapıp yayınlar yaparken, aynı çalışmaları Türkler yapınca  “İslâm’a aykırı”  oluyordu. Yani Osmanlı içinde kendi kavmiyetçiliğini (milliyetçiliğini) yapmak sadece Türkler’e  gelince sakıncalı oluyordu. Durum bugün de pek değişmemiştir.

Çok kavimli Osmanlı Devleti’nin dağılıp yıkılmasından sonra yerine, Türkiye Cumhuriyeti, “Türk milleti” varlığına dayanan “millî devlet” olarak kuruldu. Adı üzerinde “Türk” devleti. Böyle olmasına rağmen, Atatürk dönemi hariç, Cumhuriyet devrinde de  durum pek değişmemiş, 1940’lı yıllardan sonra,  humanist-Batıcı zihniyete sahip iktidarların propagandaları ile “Türk”  ve “Türkçülük”  sözlerinin soğuk veya  olumsuz anlamlı  algılanması sağlanmıştır.  Günümüzde de, Osmanlı’nın  dağılma döneminde olduğu gibi,  kendisini “Türk”ten ayrı gören Müslüman gruplar, yine açık veya gizli  kendi kavmiyetçiliklerini yapmakta, bunu kendilerine hak olarak gördükleri halde, Türk’ün “Türk” olduğunu ifade etmesini hak olarak görmemektedirler.  Türkiye’yi bölmek için her gün etnik kimlik üzerinden siyaset yaparak  bölücülük  veya “ırkçkılık” yapanlar, “Türk” ve “Türkçülük”ten bahsedilince, feryadı basmaktadırlar. “Türk olduğunu ifade” ve “Türkçülük”  Türk’ün kurucusu ve sahibi olduğu Türkiye Cuhuriyet’inde, bir taraftan sanki “siyasi su甠 gibi gösterilmekte; diğer taraftan güya siyasetin dışında kalmış görünen “Cemaatçi”  diye tabir edilen “İslâmcı !”  guruplar  tarafından  İslâm’a aykırı bulunmaktadır.

Bütün bunlardan sonra, siyasi fikir tarihimize dikkatlice baktığımızda şunu tespit zor değil. Gerek  Osmanlı devrinde gerek Cumhuriyet devrinde “Siyasi İslâmcılık”  taraftarlarının büyük çoğunluğu,  Türk asıllı olmayan Müslümanlardır. Bu bize, ister istemez, “etnik-kavmiyetçilik” yapanların, bu “etnikçi” kimliklerini “siyasi İslâmcılıkla perdelediklerini”  düşündürmektedir.

Öyle bir anlayış ve zihniyet varki, Müslüman olmak için sanki “Türk” ve “Türklük” düşmanı olmak gerekiyor. Sanki, Türk, Müslüman olamaz veya  Müslüman’ın Arab’ı, Acem’i, Arnavud’u, Çerkes’i, Kürd’ü vsi. olabilir fakat Türk’ü olamaz. Türk , “Türk” olduğunu ifade ederse, haşa dinden çıkar. Ama, Türk’ün dışında bütün kavimler, etnik çalışmalarını yapabilirler, din onlar için cevaz veriyor. Yasak Türk için.

Türkiye’de,  halkın %88’i Türk kökenli olduğu; devletin adının “Türkiye Cumhuriyeti” olduğu; Cumhuriyet’in kurcu ideolojisinin –fikrinin- “Türkçülük-Türk milliyetçiliği” olduğu halde, “Türk”,”Türkçülük” hatta “Türk milliyetçiliği” terim kavram veya sözlerinin olumlu anlamla algılanmaması garip bir durumdur. Sanki milletin kendi kimliğinden utanması gibi bir durum söz konusu.

Bunun sebeplerinden birisi, Osmanlı devrinden gelen ümmet zihniyetinin kalıntıları ve bu kalıntının, “İslâmcılık kimliği”  altında,  Türk’ün aleyhine hâlâ kullanılmasıdır. Diğer ana sebepler ise, dış kaynaklıdır. Büyük sömürgeci devletler ve “küreselci sermaye”, sömürecekleri  ülke halkının  kendini savunma silahı olan “milliyetçilik”  fikrini, halkın elinden almak; gözünden düşürmek için “milliyetçilik” terimine olumsuz bir anlam yüklemişlerdir. “Sömürgeciler”e ve “küreselciler”e göre milliyetçilik, bencil, bölücü, gerici, modası geçmiş, ekonomik faydalara ters düşen, dünyanın gidişine uymayan bir fikir ve dünya görüşüdür. Bu fikirler, sömürgeci-küreselcilerin içerideki işbirlikçileri tarafından  basın-yayın yoluyla işlenmektedir. Çünkü “millî devlet” yapısı ve milliyetçilik, sömürgeci-küreselcilerin önünde engeldir.

“Türk” ve “Türkçülük”  kavramlarının olumsuz algılanmasının sebeplerinden birisi de, 1990 öncesi Rusya’da hakim olan  “Sovyetler Birliği” rejimi yani “Sosyalist-Komünist” rejimdir.  Özellikle ideolojik kavga yılları olan 1980 öncesinde, Sosyalistler’e göre,  “Sosyalist” olmayan herkes, özellikle “Türkçülük-milliyetçilik” mensupları, Faşist, ırkçı, gerici vs olarak  suçlanması, kötülenmesidir. Dün Türk milliyetçiliğini ve milliyetçileri “Faşit” olarak  suçlayan “soyalistler”in pek çoğu bugün, AB ve  “küreselci  sermaye”nin emrinde “demokratikleşme”,”insan hakları”,”azınlık hakları”, “mozaiklik”, “çok kültürlülük”  vb kavramlar arkasında Türkiye Cumhuriyeti’nin “millî” ve “üniter” yapısının altını uymaya  çalışmaktadırlar.

Kısaca, “Türk” ve “Türkçülük” bir taraftan kendileri her fırsatta  etnik-kavimcilik yaptıkları halde  bunu  “İslâmcılık”  kimliği ile perdeleyenler; 1940’lı yıllardan itibaren Türkiye’nin idaresine hakim olan “Hümanist-Batıcı”  zihniyet; Atatürk’ün ölümünden sonra,1990 öncesi yıllarda Sovyet propagandasının tesirinde kalan “Sosyalistler; 1990 sonrası yıllarda da sömürgeci-küreselciler  tarafından olumsuz anlam yüklenerek gözden düşürülmeye çalışılmaktadır.

Günümüz Türkiyesi’nde  siyasi idareye hakim olan filkir ve güçlerle, sömürgeci-küreselci güçlerin  birleştikleri nokta, “Türk”  ve “Türkçülük” (Türk milliyetçiliği)  aleyhtarlığıdır. Bu yukarıda açıkladığımız sebeplerden anlaşılacağı gibi “tezat” veya “çelişki” değidir. Etnik kimliklerini  İslâmcılık kisvesi altında gizleyerek  Türk ve Türkçülük düşmanlığı yapanlarla, Sömürgeci-küreselcilerin  gayeleri ayrı olmakla beraber hedefleri aynıdır.

Türkiye’de,  “mozaikçilik”, “alt kimlik”, “üst kimlik” tatışmaları ile “Türk kimliği”ni tartışmaya açanlar, “Türkiye Cumhuriyeti”nin “millî devlet”  yapısından, “Türk” adından ve “Türkçülük” fikrinden rahatsız olanlardır. Bunların  fikir kimliklerine baktığımızda ya  “İslâmcı”  ya “küreselci” veya aynı kapıya çıkan “Avrupa Birlikçi” olduğunu görüyoruz.  Türkiye’de yakın yılların siyasi İslâmcıların “siyasi lideri”  Necmettin Erbakan’ın  “Sen Türküm, doğruyum diye bağırtırsan;birisi de çıkar, ben Kürdüm, daha doğruyum ,çalışkanım der.” diyerek “Türk’üm”  denilmesine karşı çıkıyor. Bir başka siyasi İslâmcı da , “her yere ‘Ne mutlu Türküm diyene’ sözünün yazılmasından”  şikâyet etmektedir.

Türklerin kurucusu ve sahibi olduğu Türkiye Cumhuriyeti’nde “Türk” olmaktan, “Türk kimliği”nden “Türküm”   demekten bir Türk’ün rahatsız olabileceğini düşünmek mümkün mü?

“Hepimiz Hırantız.” “Hepimiz Ermeniyiz.”  diye sokaklara çıkıp nara  atanlar,  Türk  vatanı , Türk milleti, Türk devleti  adına  şehit edilen Mehmetçikler için bir gün bir defa çıkıp, “Hepimiz Türküz.”, “Hepimiz Mehmetçikiz.” diyebiliyorlar mı?

Türkiye’de “Türk”ün ve “Türkçülüğün” düşmanı, önce Türk’ün ekmeğini yiyen, Türk’ün koynunda beslenenlerdir. Dışarının işbirlikçisi de bunlardır. Bunlar bilinen durumlardır. Hain her zaman hainlik yapacaktır. Bu onun şanındandır. Bunlara üzülmüyoruz.

İnsanı bir Türk ve Türkçü olarak üzen, halis muhlis Türk asıllı, Türk kökenli, Türk oğlu Türk olanların, “Türk” ve “Türkçülük” sözlerine, kavramlarına  ilgisiz kalması veya propagandalara kanarak, soğuk bakmasıdır.

***

 

 

TARİH, TÜRK TARİHİ   ve   ATATÜRK

 

“Eski tarih anlayışının bir ifadesi olarak Namık Kemal, Hürriyet Kasidesi’nde: “Cihangirâne bir devlet çıkardık bir aşiretten” diyordu. Atatürk ise, “bir aşiretten cihangirâne bir devlet’in çıkmasının mümkün olmadığını”, böyle bir devleti kurmayı başaran Türk Milletînin, tarihîn “büyük ve medenî vasfı unutulmuş bir milleti” olduğunu düşünüyordu.”

 

               Atatürk, mensubu olmakla iftihar ettiği Türk milletinin “millî ve medenî varlığının” sağlam delillerle ortaya konulmasını istiyordu. Bu da ancak “sistemli ve devamlı tarih araştırmaları ile” mümkün olabilirdi. İşte bu sebeple Türk Tarih Kurumu kuruldu. Cumhuriyet kurulduktan sonra Atatürk’ün rehberliği ve himayesinde sürdürülen tarih çalışmalarının merkezi, Türk Tarih Kurumu olmuştur.

 

“Tarih” kelimesi Yahudi dili olan İbranice’de “ay”manasına gelen “yareks” kelimesinde gelmektedir.[26] Tarih, çok geniş bir kavram ve ilimdir. Her şeyin tarihinden bahsetmek mümkündür. “Hadiselerin seyrinden, hatta madde ve eşyanın mazi ve hâlinden bahseden her hikâye tarihtir.” Fakat burada söz konusu edilen tarih, insanlığın geçmişi olan tarihtir. Bu manada tarih, “İnsanlığın fîil ve fikirlerinin gelişmesini takip eden bilgi”dir.

Tarih ilmi, “zaman” ve “mekân” kavramlarına bağlı olarak insanlığın geçmişini araştırır. Yunanca “historia” kelimesi de bu manada araştırma demektir.[27] Tarih ilminin araştırma sahası, “yüzyıllar boyunca insan topluluklarında vuku bulan olayların yorumlanması ve olayların günümüze yansıyan tesirlerinin değerlendirilmesidir.” Tarihçi, bu değerlendirmeleri yaparak geçmişi günümüze bağlar. Onun gayesi, “kaybolmuş medeniyetleri umumî manzarasıyla, tabiî hayat şekli ile, münferit ve müstesna vak’aların ehemmiyetini hakikî derecesine indirerek yaşatmaktır.”[28]

İnsanlarda “tarih şuuru din duygusu kadar eskidir.” Ancak insanlık, bugün sahip olduğu “tarih duygu ve şuuruna” birdenbire ve kolayca ulaşamamıştır. Buna bağlı olarak tarih araştırmaları da bugünkü seviyesine, her ilim sahasında olduğu gibi uzun çalışmalar sonucunda gelebilmiştir. Fakat her şeye rağmen basit ve asılsız olaylara, inançlara, efsanelere dayansa bile bir tarih şuuru ilk çağlardan beri vardır.

Tarih, insanlığın ve milletlerin hafızasıdır. Bu sebeple, bilhassa milletlerin hayatında tarih bilgi ve şuuru önemli bir yer tutar. “Tarihini bilmeyen ve şuurunu taşımayan milletler hafıza ve idraklerini kaybetmiş şaşkın kimselere benzer. Böyle bir durumda milletlerin yükselmeleri veya millet vasfını muhafaza etmeleri ve hattâ dağılmamaları zordur. Beşeriyetin tekâmülünde bu derece ehemmiyeti olan tarih medeniyetin yükselmesi ile paralel olarak ilerler ve milletlerin istikbalini hazırlamakta yardımcı olur.”[29]

Milletlerin kendilerini tanımaları, kendilerine gelmeleri açısından son derece önemli rol oynayan tarih bilgisi, pek çok sahada olduğu gibi ilmî şeklini Batı’da bizden önce almıştır. Milletimizde tarih duygu ve şuuru çok eski olmakla beraber, modern ilim olarak gelişmesi yenidir. Modern ilim anlayışına dayanan tarihçilik memleketimizde 19. yüzyıl ortalarından sonra gelişmeye başlamıştır. Ahmet Cevdet Paşa, eski tarih anlayışından yeni tarih anlayışına geçişin öncülüğünü yapan ilk tarihçimiz sayılabilir.

Memleketimizde modern tarih anlayışının yaygınlaşması, “Batılılaşma-yenileşme” hareketlerine paralel bir gelişme göstermiştir. Eski tarih anlayışı, olaylar arasında ilgi kurarak, tenkitler yaparak hüküm vermeyip; olayları hikâyeler şeklinde sıralayarak, tasvir etme esasına dayanıyordu. Bu tarih anlayışına sahip tarihçilerimiz, eserlerinde sadece Selçuklu ve Osmanlı devirlerine yer verirler; diğer devirler ve milletlerle pek ilgilenmezlerdi. Selçuklu ve Osmanlı devirleri, İslâm tarihinin bir bölümü olarak düşünülür ve o çerçeve içinde mütalâa edilirdi. Tanzimat devrinden itibaren yaygınlaşmaya başlayan yeni tarih anlayışından sonra ise, olaylar arasındaki sebep sonuç ilişkileri araştırılıp, diğer devir ve milletlerin tarihine de yer verilmeye başlandı.

Türk tarihçiliğinde İslâm ve Osmanlı sınırlarını aşıp, Türk tarihinin diğer devirlerine açılan ilk eser, Şıpka Kahramanı Süleyman Paşa’nın “Tarih-i Âlem” adlı eseridir. Süleyman Paşa’nın çalışmalarının yanında Ahmet Vefik Paşa da Türk tarihi araştırmalarını İslâm ve Osmanlı devri sınırlarının dışına çıkarıp genişleten öncülerdendir. Ahmet Vefik Paşa, Ebûlgazi Bahadır Han’ın “Şecere-i Türkî” adlı eserini Doğu Türkçesi’nden Batı Türkçesi’ne (Türkiye Türkçesi) çevirerek, millî tarihimizin Osmanlı devri ile başlamayıp Orta Asya’ya uzandığını göstermiştir. Ayrıca “Lehçe-i Osmanî” adlı eserinin “Türk” maddesinde Türk tarihinin hicretten beş bin yıl önce başladığına işaret etmiştir. Toplu olarak bir Türk tarihi yazmaya teşebbüs eden ilk tarihçimiz ise ünlü Türkçü Necip Âsım Bey’dir.[30] Necip Âsım Bey, Leon Cahun’ün “Asya Tarihine Giriş” adlı eserinden faydalanarak bütün Türk tarihini içine alacak bir “Türk Tarihi” hazırlamaya başlamışsa da sadece birinci kısmını yayımlayabilmiştir.

Millî tarihimizi, modern tarihçilik esaslarına göre araştırma çalışmaları, Batılılaşma- Yenileşme hareketleri ile başlamış ve “Türkçülük”(Türk milliyetçiliği) akımıyla birlikte ve o nispette gelişmiştir. Türk tarihçiliği çalışmaları,  siyasi-idarî anlamda  önce Batı’da başlayıp gelişen  “millîyet” ve “milliyetçilik” kavramlarının Türkler arsında da yaygınlaşıp  gelişmesini sağlamıştır. Bu durum, tarih şuurunun millî şuurla birlikte yürüdüğünü, tarih şuurunun millî uyanıştaki rolünü gösterir. Zaten Türkçülük-milliyetçilik fikrinin iki temel hareket  ve  ilham kaynağı dil ve tarihtir.

Tanzimat ve Meşrutiyet devirlerinde tarih ve dil çalışmaları oldukça yaygınlaşmasına rağmen, yeterli ve tatmin edici bir seviyeye ulaşamadığından bu devrelerde Türk tarihi ve kültürünü öğrenmek isteyen aydınlarımız, genel olarak Deguignes’in  “Türk Tarihi” ve Leon Cahun’ün “Asya Tarihine Giriş” adlı eserlerini okumuşlardır.

İkinci Meşrutiyet’ten sonra, tarih ve bilhassa edebiyat tarihi sahasında yetişen ilk büyük ilim adamımız Mehmed  Fuad Köprülü’dür. Büyük Türkçü fikir adamımız Ziya Gökalp, 1923’te yayımladığı “Türkçülüğün Esasları”  adlı eserinde “Fuad Köprülü, Türkoloji sahasında büyük bir bilgin ve âlim oldu. İlmî eserleri ile Türkçülüğü aydınlattı” diyerek onun değerini anlatmaktadır. Türk Edebiyatı Tarihi ve Türk Tarihi sahalarında modern ilim metotlarına dayanarak yaptığı çalışmalarla Batılı ilim adamlarını hayran bırakan Fuat Köprülü, asıl eserlerini Cumhuriyet devrinde vermiştir. 1923’te yayımladığı “Türkiye Tarihi” adlı eseri sebebiyle Atatürk’ün de takdir ve methettiği Fuat Köprülü,  Türkiye’de ilmî tarihçiliğin, modern tarih ilminin kurucusu olmuştur.

Tanzimat devrinden Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar giderek gelişen bir seyir takip eden Türk tarihçiliği, 1930’dan sonra Atatürk’le beraber, yeni bir şevk ve anlayışla ele alınmıştır. Cumhuriyet devrinde Türk tarihi, Türk dili, kısaca Türk kültür ve medeniyeti sahasındaki çalışmalara Atatürk’ün öncülüğü ile devlet eli uzanmıştır. Böylece, devlet imkânları ile beslenen modern Türk tarihçiliği derinlik ve genişlik kazanmıştır.

“Tarihe karşı okul sıralarında iken büyük bir sevgi ve ilgi duyan Atatürk, 1928 yılından sonra millî Türk kültürünün temelini atacak Türk tarihine büyük bir merak ve ilgi ile eğilmiş”tir.[31] “Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür” diyen Atatürk’ün, Türk tarihi konusuna eğilmesi kadar tabiî bir şey olamazdı. Yakup Kadri, onun tarih konusuna eğilmesini ve Türk Tarih Kurumu’nu kurdurmasını şöyle izah ediyor:

“Bence Atatürk’ün böyle bir müesseseyi (TTK) kurup ona her türlü teşebbüsün fevkinde bir kıymet ve ehemmiyet verişinin, ölüm yatağında bile onun devam ve bekasını düşünüşünün başlıca saiki münhasıran ilmî bir hareketi teşvik kaygısından ziyade, millî şuuru, millî gururu ve Türk milletinin kendi nefsine emniyet ve itimadını takviye etmek endişesidir.”[32]   

Aynı konuda Fuad Köprülü de şöyle diyor:

“(Atatürk) maddî ve siyasî istiklâle kavuşturduğu milletini manevî ve ruhî istiklâle de kavuşturmak için, memlekette tarih tetkiklerinin inkişafına büyük bir ehemmiyet verdi.[33]

Cumhuriyet’le birlikte “millî bir devlet”e sahip olan Türk milletinin, “millî ve medenî varlığı”nın ortaya konulması elzemdi. Çünkü Cumhuriyet’le birlikte “millîleşme” ve “millîleştirme” hamlemiz başlamıştı. Millî varlığımızın sağlam olması Cumhuriyetimizin teminatı demekti. Atatürk bu konudaki fikrini, “Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin dayanağı Türk topluluğudur. Bu topluluğun fertleri ne kadar Türk kültürüyle dolu olursa, o topluluğa dayanan Cumhuriyet de o kadar kuvvetli olur” cümleleriyle ifade etmiştir. Daha önce de işaret ettiğimiz gibi, devletin ve millî varlığımızın temeli, millî şuurdur. Millî şuur ise tarih ve dil şuuru ile beslenir. Bunu iyi bilen Atatürk, “Millî şuurun ayakta kalabilmesi ve uyanık bulunması için dil ve tarih uğrunda çalışmaya mecburuz” diyor. Atatürk’ün tarih ve diğer millî kültür konularıyla çok yakından değil, doğrudan ilgilenmesinin sebebi budur. Onun tarih çalışmalarını ve tarih anlayışını bu açıdan değerlendirmek şarttır.

Atatürk, mensubu olmakla iftihar ettiği Türk milletinin “millî ve medenî varlığının” sağlam delillerle ortaya konulmasını istiyordu. Bu da ancak “sistemli ve devamlı tarih araştırmaları ile” mümkün olabilirdi. İşte bu sebeple Türk Tarih Kurumu kuruldu. Cumhuriyet kurulduktan sonra Atatürk’ün rehberliği ve himayesinde sürdürülen tarih çalışmalarının merkezi, Türk Tarih Kurumu olmuştur.

İlk adı “Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti” olan Kurum’un temeli “Türk Ocağı”nda atılmıştır.  Türk Ocağı, 12 Mart 1912’de kurulmuştur. İlk başkanı, Şair Mehmet Emin (Yurdakul)dir. Devrin Türkçü-Milliyetçi aydınlarının kurduğu bu derneğin gayesi tüzüğünde şöyle belirtilmiştir:

“Madde-2 Cemiyetin maksadı: İslâm kavimlerinden  başlıcası  olan  Türkler’in millî terbiyesinin ve ilmî, iktisadî ve içtimaî seviyesinin terakki ve itilâ eylemesine ve Türk Dili’nin kemal bulmasına çalışacaktır.”

Görüldüğü gibi Türk Ocağı, Türk varlığının, Türk kültürünün ortaya konulması için çalışmalar yapan bir dernektir.[34] İşte bu derneğin 23 Nisan 1930’da toplanan genel kurulunda Atatürk’ün yakın çalışma arkadaşlarının  teklif ve isteği ile “Türk Ocakları Merkez Heyeti”ne bağlı “Türk Ocakları Türk Tarihi Tetkik Heyeti” adıyla bir komisyon kurulmuştur. Bu heyet, kurulduktan hemen sonra çalışmalarına başlamış ve ilk iş olarak aydınlarımıza kaynak eser olması düşüncesiyle “Türk Tarihinin Ana Hatları” adıyla bir kitap hazırlayıp bastırmıştır. Bu eserin ön sözünde yayımlanma sebebi  şöyle açıklanmıştır:

          “Bu kitapta hedef alınan asıl gaye, olgun bütün dünyada tabiî mevkiini istirdad eden (geri isteyen, lâyık olduğu yeri almak isteyen) ve bu şuurla yaşayan milletimiz için zararlı olan bu hataların (tarihî yanlışlıklar, milletimizin dünya tarihindeki rollerinin küçümsenmesi vb) tashihine çalışmaktır. Aynı zamanda bu son büyük hadiselerle ruhunda benlik ve birlik duygusu uyanan Türk milleti için millî bir tarih yazmak ihtiyacı önünde atılmış ilk adımdır. Bununla milletimizin yaratıcı kabiliyetinin derinliklerine giden yolu açmak, Türk deha ve seciyesinin esrarını meydana çıkarmak, Türk’ün haysiyet ve kuvvetini kendine göstermek ve millî inkişafımızın derin ırkî köklere bağlı olduğunu anlatmak istiyoruz.[35]

İşte bu ön sözde, Atatürk tarafından başlatılan tarih çalışmalarının gayesi ve hareket noktası açıkça belirtilmiştir. Bundan sonraki çalışmalar, bu gayenin gerçekleşmesi istikametinde sürdürülmüştür. Bugün de aynı gaye için çalışmak Türk tarihçilerinin millî vazifeleridir.

“Türk Ocakları Türk Tarihi Tetkik Heyeti” teşkil edildikten bir yıl sonra, 10 Nisan 1931’de toplanan   olağan üstü Genel Kurultay’da  Türk Ocağı’nın Cumhuriyet Halk Fırkası’na iltihakına (katılmasına) karar verildi. 15 Mayıs 1931’de de “Türk Tarihi Tetkik Heyeti” “Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti” adını alarak dernekler kanununa göre yeniden düzenlendi. Sonradan “Türk Tarih Kurumu” adını alacak olan bu yeni derneğin kuruluş gayesi tüzüğünde şöyle tespit edilmiştir:

 

“Madde3: Cemiyetin maksadı, Türk tarihini tetkik ve elde edilen neticeleri neşir ve tamim etmektir.

Madde4: Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti maksadına erişmek için aşağıdaki vasıtaları kullanır:

a-Toplanıp ilmî müzakerelerde bulunmak;

b-Türk tarihi membalarını araştırıp bastırmak;

c-Türk tarihini aydınlatmaya yarayacak vesaik ve malzemeyi elde etmek için icab eden yerlere taharri (araştırma), hafir (kazı) ve keşif heyetleri göndermek;

d-Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti mesaisinin semerelerini her türlü yollarla neşre çalışmak,[36]

 

Atatürk’ün  isteği ve öncülüğü ile kurulan Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti, kuruluşundan bir süre sonra, 14 Şubat 1932’de Atatürk’ün isteği üzerine daha önce ‘Türk Tarihi Tetkik Heyeti tarafından hazırlanıp bastırılan ‘Türk Tarihinin Ana Hatları’ adlı kitabı tekrar bastırmaya ve bir tarih kongresinin toplanmasına karar vermiştir.

Atatürk’ün tarih araştırmalarına büyük önem vermesi ve Türk Tarih Kurumu’nu kurdurması iki gayeye yöneliktir:

1-  Türk milletinin başlangıçtan itibaren millî ve medenî varlığı araştırılarak, insanlık tarihine katkıları ve değeri ortaya konacaktır. Böylece Türkler’in şerefli tarihi bütün dünyaca görülecek, yeni yetişen Türk çocukları atalarının büyüklüğünü öğrenecek, onlarla öğünecek ve aşağılık duygusundan kurtulacaklardır. Diğer taraftan tarih şuuru, millî şuuru kuvvetlendirecek ve muasır medeniyet seviyesine ulaşmada büyük ilham ve kuvvet kaynağı olacaktır. Tarih çalışmalarının asıl gayesi ve beklenen  sonuç budur.

2-  Türklere barbar gözüyle bakan ve Anadolu’dan atmaya çalışan Avrupalılar’a cevap vermek. Zira o sıralarda Haçlı ruhunun bir işareti olan “Türkler Anadolu’ya sonradan gelen bir millettir, geldikleri yere dönmelidirler” fikri  Avrupalılar arasında  oldukça yaygındı.[37] 

Türk milletinin eski, büyük ve medenî bir millet olduğuna âdeta iman etmiş olan Atatürk, bu inancının sağlam belgelerle ortaya konulmasını istiyordu. Ancak bu yapılabildiği takdirde “Türklüğün unutulmuş medenî vasfı” ortaya çıkacak ve Avrupalılar’ın iddiaları çürütülecekti. Böylece Türklük, dünya milletleri arasındaki şerefli yerini alacak, Türk gençleri, Avrupa’nın üstünlüğü karşısında aşağılık duygusuna kapılmaktan kurtulacaklardı. Atatürk’ün bu fikirleri şu cümlelerde ifadesini bulmuştur: “Büyük devletler kuran ecdadımız büyük ve şumullü medeniyetlere de sahip olmuştur. Bunu aramak, tetkik etmek, Türklüğe ve cihana bildirmek bizler için bir borçtur. Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.”

Gerçekten, tarih milletlerin hafızası ve ilham kaynağıdır. Millî şuuru uyandırmanın yolu dil ve tarih şuurunu uyandırmaktır. Çünkü “milletler ancak tarihlerini bilmek suretiyle, millî şuura sahip olurlar. Bir millete mensup olmak onu bilmek demek değildir. Millî şuur adı üstünde “şuur” demektir. Şuur ise, bilmek, farkına varmak manasına gelir. Milletinin tarihini bilmeyen, kelimenin gerçek manası ile “millî şuur”a sahip olamaz.

Milletlerinin tarihini bilmeyen nesiller, içlerinde milletlerine karşı canlı bir ilgi ve sorumluluk duygusu da hissetmezler. Böylelerinin yabancı tesirlere kapılması ve yabancılara köle olması çok kolaydır. [38]

Atatürk, büyük bir Türk milliyetçisi olarak kendisinin sahip olduğu “millî şuur”un bütün millete mal olması için çalışıyordu. Çünkü ona göre “Türk kabiliyet ve kudretinin tarihteki başarıları meydana çıktıkça, bütün Türk çocukları kendileri için lâzım gelen hamle kaynağını o tarihte bulabilecektir. Bu tarihten Türk çocukları istiklâl  fikrini kazanacaklar, o büyük başarıları düşünecekler, harikalar yaratan adamları öğrenecekler, kendilerinin aynı kandan olduklarını düşünecekler ve bu kabiliyetle kimseye boyun eğmeyeceklerdir .[39]

Türk tarihi çalışmalarında yakınında bulunmuş olan Afet İnan, Atatürk’ün tarih ve tarihçilerden ne beklediğini, neler düşündüğünü şöyle anlatıyor:

“Bilhassa eski çağlara kadar gidebilen yeni tarih ufuklarının bizim kavmimiz için de açılmış olması lâzımdır. Tarihî devirlerde çeşitli coğrafî bölgelerde bir varlık göstermiş olan Türk kavimlerinin daha eski devirlere giden köklerinin olmaması imkânsız görülüyor. Bugün millet mefhumu altında teşekkül etmiş bir Türk varlığının, kavim olarak yaşadığı devirler elbette olmuştur. İşte   Atatürk, bu devirlerdeki Türk kavminin tarihî çağlarda olduğu gibi, ana yurttan yayılma izlerini belgelere dayanarak tarihçilerin incelemesini istedi. [40]   

Yine Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti kurulduğu zaman onun başına getirilen ünlü Türkçülerden Yusuf Akçura da Birinci Türk Tarih Kongresi’nde yaptığı konuşmada şunları söylüyor:

“Türk Tarihi Tetkik Cemi-yeti’nin önüne konmuş büyük problem, umumî tarihe Avrupalıların rüyet zaviyelerinden bakmayıp, onu sırf hakikat nokta-i nazarından görmek ve -bu görüş sayesinde- Türk kavminin tarihte hakikî mevkiini tayin etmek, yani Türklerin beşer tarihinde oynadıkları ve fakat hasımlarının gizlemeye çalıştıkları büyük rolü meydana çıkarmak ve bu suretle Türk kavimlerine tarihî hakkını vermektir. [41]

Eski tarih anlayışının bir ifadesi olarak Namık Kemal, Hürriyet Kasidesi’nde,  “Cihangirâne bir devlet çıkardık bir aşiretten” diyordu. Atatürk ise, bir aşiretten cihangirâne bir devlet’in çıkmasının mümkün olmadığını, böyle bir devleti kurmayı başaran Türk Milletinin tarihin “büyük ve medenî vasfı unutulmuş bir milleti” olduğunu düşünüyordu. Bu fikrini belgelerle doğrulamayı da tarih ilmine ve tarihçilere bırakıyordu: “Türkler bir aşiret olarak Anadolu’da imparatorluk kuramaz. Bunun başka türlü bir izahı olmak lâzımdır. Tarih ilmî bunu meydana çıkarmalıdır. [42]

Atatürk’ün tarih çalışmalarının birinci gayesinin, Türk tarihinin bütün devirlerinin aydınlatılmasına yönelik olduğunu; ikincisinin ise, Avrupalıların haksız ve asılsız iddialarına cevap vermek esasına dayandığını daha önce ifade etmiştik. Atatürk, bu ikinci  gaye için bir Türk tarih tezi geliştirmeyi düşündü. Bu tezi şöyle özetleyebiliriz:

 göre, “Türk ırkı Anadolu’da ilk devlet kuran bir millettir. Bu ırkın kültür yurdu, ilk zamanlarda iklimi müsait Orta Asya idi. İklimi daha sonra değişti. Yüksek bir ziraat hayatına geçen, madenlerin kullanılmasını bulan bu topluluk göç etmek zorunda kaldı; Orta Asya’dan doğuya, güneye, batıda Hazar Denizinin kuzey ve güneyinde olmak üzere yayıldı; gittikleri yerlere yerleşerek bildiklerini oralara yaydılar ve geliştirdiler; bazı yerlerde yerli halk ile karıştılar. Irak, Anadolu, Mısır ve Ege medeniyetlerinin ilk kurucuları Orta Asyalı brakisefal ırkın temsilcileridir. Biz bugünkü Türkler de onların çocuklarıyız.[43]

Yeni geliştirilen bu  Türk Tarih Tezi’ni Afet İnan da şöyle özetliyor:

“Dünyada yüksek kültürün ilk beşiği Orta Asya’daki Türk anayurtlarıdır. O kültürü kuranlar ve bütün dünyaya yayanlar da Türkler’dir.[44]  

Buraya kadar yapılan izahlardan anlaşılacağı gibi, Atatürk, Orta Asya’dan Anadolu’ya uzanan Türk tarihini bir bütün olarak düşünmüş, dolaylı olarak da Anadolu’nun eski tarihi ile ilgilenmiştir. Atatürk’ün Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti üyeleri ile birlikte geliştirdiği Türk Tarih Tezi’nin gayesi, sadece Anadolu’nun Türk vatanı oluşundan önceki tarihini araştırmak değil, Türklüğün büyük medenî özelliklerini ortaya çıkarmak üzere  Türk tarihini bütünüyle araştırmaktır. Buna bağlı olarak da   Türkiye Cumhuriyeti’ni üzerinde kurduğu Anadolu’da bulunmamızı haklı gösterecek delilleri bulmaktır. Anadolu’da kurulan eski medeniyetlere dayanarak hak iddia edenlere karşı manevî bir savunma silâhı hazırlamaktır. Bazılarının zannettiği veya iddia ettiği  gibi  Atatürk, Orta Asya Türk tarihine göz yumarak, Türklüğün tarihini Anadolu’nun eski kavimlerine (Etiler,Hititler vs.) bağlamaya çalışmamıştır. Aksine Anadolu’nun eski medeniyetleri ile Türk tarihini birleştirme esasına dayanan Tarih Tezi,  Anadolu Türklüğünü  de Orta Asya Türklüğüne bağlama gayesine yöneliktir. Bilindiği gibi Atatürk’ün dil ırkçılarına karşı geliştirdiği “Güneş Dil Teorisi” de Orta Asya kaynağına dayanıyordu. Kısaca  Atatürk’ün   Dil ve Tarih tezleri, aynı anlayışın eseridir.

Her şeyin açık seçik ortada olmasına rağmen, aklın ve ilmin hâkim olamadığı Türkiye’de pek çok konu gibi, Atatürk’ün tarih anlayışı da gayesinden saptırılmaya çalışılmış ve çalışılmaktadır. “Anadolu’da kurulmuş eski medeniyetlerde Türklüğün hakkı vardır. Çünkü bütün yüksek kültürler, medeniyetler Orta Asya’dan çıkmıştır. Orta Asya’nın yerli kavmi de Türkler’dir” anlayışı, tersine çevrilerek âdeta “Türkler’in ataları eski Anadolu kavimleridir; Orta Asya Türklüğü  ile bir ilgileri yoktur. Varsa bile Anadolu’ya geldikten sonra, yerli kavimlerle karışarak melez bir millet ortaya çıkmıştır. Biz onların devamıyız.” şekline getirilmiştir.

Atatürk, “Mavi Anadolucu” veya “Etnik Mozaikçi Anadolucu” değildir. Bu “Anadolucu” tarih görüşleri, Anadolu’nun Türklüğünü ve Türkleştiğini dolayısıyla millî bütünlüğünü reddeden görüşlerdir.  Türkiye Türklüğünün  veya  Anadolu Türklüğünün Orta Asya Türklüğü ve kaynağı ile bağlarını  koparmaya yönelik  tarih görüşü, “Anadolu’nun Türkleştiğini reddeden Mavi Anadolucu görüştür.” 

Mavi Anadolucu görüş, Türkiye’nin veya Anadolu Türklüğünün, melez-mozaik  olduğu anlayışına dayanır.  Mozaikçi “Mavi Anadolucular”a göre Anadolu, 1071’den itibaren Türklerce fethedilip Türkleştirilmemiş; “bin yıl önce doğudan gelen bazı göçmenler” Anadolu’ya gelip yerleşmiş ve yerli kavimlerle karışıp “Anadolu halkı”nı meydana getirmişlerdir. Başka bir ifadeyle Anadolu Türkleşmemiş, Türkler Anadolulaşmıştır.[45] Mavi Anadolucu  görüşü savunanlardan birisi olan Melih Cevdet Anday, bir yazısında şöyle diyor:

“Bugün bilimsel tarihin kaynakları çok daha gerilere götürülmüş ve yorumlar çok değişik biçimler almaya başlamıştır.(...) Bugün bile çocuklarımızın ilkokul kitaplarında Orta Asya’dan ‘anayurdumuz’ diye söz edilmektedir. Buna üzülmek azdır, çıldırmalıyız. Bizim ana yurdumuz Orta Asya ise, Anadolu  nemiz oluyor? Bu soruya karşılık bir Yunanlı çıkıp da ‘o da bizim ana yurdumuz’ derse hoşlanacağımızı pek sanmıyorum. Oysa biz Atatürk’le birlikte bu toprağın uygarlıklarını benimseme yolunu tutmuşuzdur.” [46] Böyle bir yorum ve anlayış ile Atatürkçülüğü ve onun Tarih tezi’ni, Türk tarihi anlayışını bağdaştırmak mümkün değildir. Zira Türklüğün anayurdunun Orta Asya olduğu tarihî belgelerle sabittir. Ayrıca Atatürk devrinde ve onun emirleri ile iki defa yayınlanan “Türk Tarihinin Ana Hatları” adlı kitabın ilk cümlesi “Türklerin ana yurdu Orta Asya’dır” şeklindedir.[47]

Atatürk, Türklüğü ve Türk tarihini bir bütün olarak düşünmüş ve öyle değerlendirmiştir. Atatürk’e ve onun Tarih Tezi’ne göre, Türklüğün ve Türk tarihinin kaynağı Orta Asya’dır. Bütün Türkler, Orta Asya’dan dünyanın diğer bölgelerine yayılmışlardır.

Atatürk, bu konudaki fikirlerini şöyle ifade etmiştir:

“Bizim Türk milletimiz eski ve şerefli bir millettir. Zaten Orta Asya’nın Altay yaylasında yetiştiği için kartalın meziyetlerini daha gençliğinde kazanmıştır. Tâ uzakları görüşü ve hızlı bir uçuşu vardır. Ve bu ruhu barındıracak kadar kuvvetli bir beden sahibidir. Zaten maddî olsun, dimağî olsun hiçbir sıkıcı kudret içinde durmaz. Bu yaratılışta olduğundan yüksek ana yurdunun dünyadan uzak vaziyetine karşı isyan etmiştir. İşte o zaman bu ilk Türkler başlarını alarak, dünyanın hem doğusuna hem batısına yayıldılar.”  [48]

Atatürk’ün Türklüğün kaynağını Orta Asya’ya bağlayan ve bugün ilmî bir gerçek olan Türk tarihi anlayışını bir tarafa bırakıp, Türkiye Türklüğüne başka atalar aramak Türk tarihini saptırmaya,Türk milletini yok saymaya çalışmaktır. Atatürk, Anadolu Türklüğünün kaynağını eski Anadolu kavimlerine bağlamaya veya onlarla karışarak yeni bir melez millet meydana getirdiği fikrini yaymaya çalışmamıştır. Ancak, silâhla müdafaa ettiği Türk Anadolu’yu tarih ve kültür yoluyla da müdafaa etmek için çalışmıştır. Bugün  Türklükten nasibini alamamış  ve dolayısıyla “millî şuur” u gelişmemiş bazı siyasîler  ve  okumuşlarımız, Orta Asya’dan devam edip gelen Türk tarihi anlayışı yerine, yerli yersiz “Anadolu Medeniyetleri”, “Anadolu Uygarlıkları”, “Anadolu halkı”, “Anadolu insanı”  “Türkiye mozayiği”  v.s. gibi gariplikler icat etmektedirler. Türkiye’nin “Türk kimliği”ni inkâr edip, “Türkiyeli” kimliği ortaya atmaktadırlar.   Anadolu’nun, bugünkü insanı da halkı da Türk’tür. Büyük  Türk milletinin bir parçasıdır. “Anadolu  mozayiği”, “Anadolu halkı”, “Anadolu insanı” “Anadolu kültürü”, “Anadolu gelenekleri” , “Anadolu Medeniyeti”  diye bir şey yoktur. Bunlar ve benzeri terim ve kavramlar, Türkiye’de “Türk kimliği”ni yok saymaya yönelik oyunların ifadeleridir. Anadolu coğrafyası, 12. yüzyıldan beri “Türkleşmiş”; “Türkiye” olmuştur. Anadolu’da   Türk milletinin medeniyeti, kültürü, gelenekleri v.s. vardır. Atatürk’ün ifadesiyle, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkı Türk milletidir.” [49]

Türk milleti, Anadolu’yu vatan edinmeden önce burada bazı kavimler ve medeniyetler bulunmuştur. Fakat bunlarla Türklüğün ve Türk Medeniyetinin aynı topraklar üzerinde bulunmaktan başka bir bağı yoktur.[50]  Anadolu’da yaşamış eski kavimlere ait medeniyet kalıntılarını, devletimizin sınırları içinde kaldığı için insanlık adına korumak, onlardan turizm aracı olarak istifade etmek başka şey; onlarla hissî, millî bağ kurmaya çalışmak başka şeydir. Bu iki ayrı konuyu birbirine karıştırmamak lâzımdır. Kaldı ki, “eski Anadolu medeniyetleri, kültür ve inanç bakımından bize çok uzaktır. Sanat eserleri vasıtasıyla bile onlarla hissî bir bağlantı kurabilmek bir hayli güçtür. Bunun sebebi, bizim bin yıldan beri onlardan çok farklı bir kültür iklimi içinde yaşamamızdır.”[51]

Hangi maksatla olursa olsun, Türkiye tarihini Türk tarihinden kopararak “Anadolu tarihi” ve “Anadolu medeniyetleri” içinde mütalaa etmek isteyenlerin artık gaflet uykusundan uyanmaları gerekir. Çünkü böyle bir anlayış Türklüğü bölmekten, Türkiye Türklüğünü dünya Türkler’inden koparmaktan başka bir işe yaramaz. Yine dilimizi “özleştirme” adı arkasında da aynı oyunların oynandığı düşünülürse, izah etmeye çalıştığımız “Mavi Anadolucu tarih anlayışının”, “Anadolu medeniyetleri” sevdalılarının gayeleri, dünya Türklüğünün merkezi ve öncüsü olmaya çalışan Türkiye Türklüğü üzerinde oynanan oyunlar kolayca anlaşılır. Hele bunları Atatürkçülük adına yapmak büyük bir Türk milliyetçisi, Türklüğün 20. yüzyıldaki büyük öncüsü Atatürk’e karşı gaflet değilse ihanet içinde olmak demektir.

“Tarih bir milletin kanını, hakkını, varlığını, hiçbir zaman inkâr edemez.” (Nutuk, III, s. 928)

Not: Atatürk’ün tarih konusuyla ilgili değişik sözleri için “Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri” (Prof. Dr. Utkan Kocatürk) adlı esere bakınız.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ATATÜRK - MİLLÎ KÜLTÜR

ve

 MİLLÎ EĞİTİM

           

           Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür.

                                                                   Atatürk

 

Kültür kelimesi  dilimize  Fransızcadan geçmiştir. Sözlük anlamı, “ekmek, üretmek, ziraat yapmak”tır. Önceleri bu kelimenin yerine Ziya Gökalp’ın bulduğu “hars” kelimesi kullanılıyordu. Ancak bu kelime  yerleşip tutunmadığı için “kültür” kelimesi yaygınlaşmıştır.

Kültür, dilimizde değişik manalarda kullanılır. Bunlardan bazıları şöyledir:

a-      Günlük hayatta: Genel bilgi sahibi, görgülü

 insan.

b-      Biyolojide ve tıp’ta: Bakterilerin sun’î olarak

üretilmesi.

c-      Sanat ve fikir çalışmalarında: Kültür

faaliyetleri gibi

d-      Sporda:  Vücudu çeşitli spor hareketlerine

alıştırmak için yapılan ısınma  hareketleri. Kültür fizik vb.

e-      Ziraatta :  Herhangi bir bitkiyi, özel bakımla

üretip çoğaltmak,  yetiştirmek. Kültür mantarı vb.

Kültür kelimesinin dilimizde, yukarıda da işaret ettiğimiz gibi kelime ve terim olarak farklı kullanılışları vardır. Ancak burada Atatürk’le ilgisi üzerinde duracağımız kültür,  çeşitli bilgi alanlarındaki  kullanılışları da içine alan ve geniş anlamda Antropolojinin  daha dar  anlamda Sosyolojinin konusu ve  terimi olarak  kullanılan anlamıdır. Sosyolojik anlamda kültür“bir insan topluluğunu diğerlerinden ayıran, insanlarda mensubiyet duygusu uyandıran  sosyal akrabalık bağları, milleti millet yapan değerler bütünü” manasındadır. Bu anlamda kültüre  daha açık ve yaygın  bir ifadeyle millî kültür diyoruz.

İnsanoğlunun, hayatta kalabilmesi veya  varlığını sürdürebilmesi için   biyolojik,  psikolojik (ruhî) ve sosyal  ihtiyaçlarını karşılaması gerekir.  Bu temel  ihtiyaçlarını karşılayıp giderebilmesi için insanoğlu içinde bulunduğu şartlara göre  çeşitli  hayat davranışları ortaya koymuş ve buna devam etmektedir.  İnsanoğlu biyolojik, psikolojik, sosyolojik ihtiyaçlarını, temeli bilinmeyen karanlık (tarih öncesi) devirlerinden beri, daima topluluklar halinde yaşayarak karşılamışlar veya  ihtiyaçlarını aynı şartlarda ve aynı şekillerde karşılayanlar  birer topluluk meydana getirmişlerdir.   Her insan topluluğu, hayatın ihtiyaçlarına kendi şartlarına göre cevap vermiş; tabiatı kendisine göre işleyip değerlendirmiş; dünyayı kendisine göre anlayıp yorumlamıştır.  İşte bundan da insan topluluklarını  meydana getiren kültür adını verdiğimiz  sosyal akrabalık bağları ortaya çıkmıştır. İnsanlık tarihi içinde kültür adını verdiğimiz sosyal akrabalık bağlarının ile birbirine bağlı insanların  meydana getirdiği  topluluklar ortaya çıkmıştır. Biz bu aynı kültür çevresinde toplanan  kültür topluluklarına millet adını veriyoruz. Demek ki millet, ortak yaşayıştan doğan ortak kültür unsurları ve bu unsurlarının uyandırdığı mensubiyet duygusu ile birbirine bağlanmış insan topluluğudur.  Irk, coğrafya, siyasî birlik, kültür vb gibi  temellere  dayandırılan  çeşitli millet anlayış ve tarifleri vardır. 

Ziya Gökalp-Atatürk çizgisinden gelen  ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu ideolojisi  (temel kurucu fikri) olan Türk milliyetçiliğinin millet anlayışı, kültür ve mensubiyet esasına dayanır.  Atatürk  tarafından “millî devlet”   olarak kurulan Türkiye Cumhuriyeti de   Türk milleti ve Türk kültürü  temeli üzerine kurulmuştur.  Bundan dolayı, Türkiye Cumhuriyeti ve Türk milleti için  millet ve millî kültür   terimleri  son derece önemlidir.  Atatürk de bundan dolayı millet ve millî kültür  terim veya kavramları üzerinde  ciddiyetle ve ısrarla durmuştur.   

Devletimizin kurucusu,  büyük Türk milliyetçisi Atatürk, her fırsatta Türk milletine mensup olduğunu, bununla övündüğünü belirtmiştir:

“Benim yaratılışımda bir üstünlük varsa o da Türk yaratılmamdır.”

 “Ben asil bir milletin evladıyım.”

 “Mensubu olmakla iftihar ettiğim  Türk milleti…”

gibi sözleri pek çoktur. Bu sözlerinden anlıyoruz ki Atatürk’ün  dünya görüşü veya fikir sisteminin temelinde  “cemiyet birimi” olarak  millet ve özel olarak da Türk milleti vardır. Yani Atatürk’e göre, tarihin yürütücü amili “millet”tir. Tarih, milletler mücadelesi tarihidir.[52] Yani Atatürk, bütün  fikir ve faaliyetlerinde Türk milletini ölçü almış, hep Türk milleti için ve Türk milletine göre düşünmüştür. Nitekim Millî Mücadele’yi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu anlattığı Nutuk[53]


adlı ünlü eserinin daha ilk sayfalarında:


“Biz her vasıtadan, yalnız ve ancak bir nokta-i nazardan istifade ederiz,  O nokta-i nazar şudur: Türk milletini medeni dünyada lâyık olduğu mevkie ulaştırmak ve Türkiye Cumhuriyeti’ni sarsılmaz temeller üzerinde her gün daha ziyade takviye etmek.”

diyor. Yine 1937’de “'büyük dava” dan bahsederek: “Büyük davamız en medenî ve müreffeh millet olarak millet olarak varlığımızı yükseltmektir.” şeklinde konuşuyor.

Atatürk’ün  dünya görüşünün, fikir ve faaliyetlerinin gayesi, “Türk milletinin millet olarak varlığını koruması ve ebediyete kadar varlığını devam ettirmesidir.” diyebiliriz.  Zaten Gençliğe Hitabesi’nde de   Türk gençliğine bunu “birinci vazife” olarak veriyor:

 “Ey Türk gençliği! Birinci vazifen Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini ilelebed muhafaza ve müdafaa etmektir. Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur.”

Türk gençliğinin, bu birinci vazifeyi yerine getirebilmesi  için yapacağı ilk iş, Türk milletini, Türk milleti  yapan  özelliklerini  yani Türk millî kültürünü korumaktır.

Türk milletini meydana getiren özelliklerin toplamına, maddî ve manevî değerlerin bütününe Türk kültürü, veya kısaca  millî kültür diyoruz. Demek ki millî kültür, milletin bütün varlığı demektir.  Milleti korumak ve yaşatmak, millî kültürü    korumak ve yaşatmak demektir. Böyle olduğu içindir ki Atatürk“Türkiye cumhuriyetinin temeli kültürdür.”, “Millî kültürün her çığırda açılarak yükselmesini Türk Cumhuriyetinin temel direği olarak temin edeceğiz.” diyor. Çünkü Atatürk,  milletin varlık sebebi olarak millî kültürün yerini ve önemini kavramış, kültür birliğinin bir topluluğu millet yapan, onun var olmasını ve var kalmasını sağlayan, yaşama gücü veren, diğer milletler arasında millî bir kimlik kazandıran başlıca unsurun millî kültür adını verdiğimiz büyük bir değerler manzumesi olduğunu çok iyi biliyor. Millî kültürün, millet hayatı, milletin varlığı demek olduğunu bildiği için “Millî eğitim bakanı olarak, millî kültürü yükseltmeğe çalışmak en büyük emelimdir.” diyor.

Burada bir noktayı hatırlatalım. Millî kültür, biraz kültür yapalım,  biraz kültür üretelim deyip, fabrikada imal edilir gibi meydana gelmez. Millî kültür, milletin binlerce yıllık hayatının ürünüdür. Yine mîllî kültür bir kalıp değildir. Milletin yaşayışıyla birlikte o da renklenir gelişir ve değişir. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ifadesiyle o “devam ederek değişir, değişerek devam eder.” Ancak değişme ve gelişme kültürün devamı şeklinde olur. Yani millî kültür,  değişip gelişirken başka bir kültür haline gelmez.

Atatürk’ün milleti tarifi veya anlayışı şöyledir: “Millet dil, kültür ve mefkûre birliği  ile  birbirine bağlı vatandaşların teşkil ettiği bir siyasî ve sosyal heyettir.” Bu tarifte görüyoruz ki  millet olmada “kültür bağı” ile birbirine bağlı bir  insan topluluğu söz konusudur. İşte bu bağ millî kültür bağıdır. Başka bir millet tarifinde Atatürk:

“a- Zengin bir hatıra mirasına sahip bulunan,

 b-Beraber yaşamak hususunda ortak arzu ve muvafakatta samimi olan,

 c- Ve sahip olunan mirasın muhafazasına beraber devam hususunda iradeleri müşterek olan insanların birleşmesinden, Vücuda gelen topluluğa millet adı verilir.”

Bu tarifte de görüyoruz ki “zengin bir hatıra mirası” söz konusudur. İşte bu millî kültürün başka bir ifadesidir. Millî kültür unsurları sayılamayacak kadar çeşitli olmakla beraber, Atatürk’ün de zaman zaman temas ettiği konular olarak, belli başlıklar altında şunları sayabiliriz:

Dil, örf ve adetler, dünya görüşü, din, her türlü sanat, tarih, yetiştirdiği insanlar, kurduğu şehirler vs, hep millî kültürün ana unsurlarıdır.

Atatürk, devleti kurma ve rejimi yerleştirme çalışmalarını tamamladıktan sonra kültür işleri ile bizzat uğraşmıştır. 1927’de, son dokuz yıllık faaliyetinin, Millî Mücadele ve Cumhuriyet’in ilk yıllarının adeta bir dökümü demek olan konuşmasını yapmıştır. Bu uzun konuşması  daha önce işaret ettiğimiz Nutuk adlı büyük eseri meydana getirmiştir. Atatürk, bundan sonra Alfabe İnkılâbını (1928) yapmış, Türk Tarh Kurumunu (1931) ve Türk Dil Kurumunun (1932) kurdurmuş, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesini (1935) açtırmış, üniversite reformunu gerçekleştirmiştir. Birer kültür merkezi olması düşüncesiyle Halk Evlerini açtırmıştır. Bu kültür faaliyetleri içinde bilhassa dil ve tarih çalışmalarına bizzat katılmıştır.

Şimdi Atatürk’ün millî kültürün ana unsuru olarak gördüğü dil, din, tarih, sanat üzerinde nasıl durduğunu görelim:

 

Dil

“Millî şuurun yanık bulunması için dil ve tarih uğrunda çalışmaya mecburuz.”

“Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması millî hissin inkişafında başlıca müessirdir.”

“Türk milleti demek, Türk dili demektir. Türk dili Türk milleti için kutsal bir hazinedir. Türk milleti geçirdiği sonsuz felâketler içinde ahlâkını, ananelerini, hatıralarını, menfaatlerini, kısacası bugün kendi millîyetini yapan her şeyin dili sayesinde korunduğunu görüyor. Türk dili Türk milletinin kalbidir, zihnidir.”

Din

“Milletimiz din ve dil gibi kuvvetli iki fazilete maliktir. Bu faziletleri hiç bir kuvvet, milletimizin kalp ve vicdanından çekip alamamıştır ve alamaz.”

“Din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletlerin devamına imkân yoktur.”

Tarih

“Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.”

Sanat

“Bir milleti yaşatmak için birtakım temeller lâzımdır. Bilirsiniz ki, hu temellerin en mühimlerinden biri sanattır. Bir millet sanat ve sanatkârdan mahrumsa tam bir hayata malik olamaz... Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş olur.”

 

Burada Atatürk’ün millî kültür unsurları üzerinde nasıl durduğunu, bunlara eğilme sebebini göstermek için kısa örnekler verdik. Bunlar da gösteriyor ki Atatürk, kültürcüdür, millî kültürcüdür. Zira milletin varlığı ve devamı millî kültür unsurlarının yaşatılmasına bağlıdır.

Atatürk, taklitçi değil ilimcidir. Avrupa’yı taklit konusunda şunları söylüyor:

“Biz, Batı medeniyetini taklitçilik yapalım diye almıyoruz. Onda iyi olarak gördüklerimizi kendi bünyemize uygun bulduğumuz için, dünya medeniyet seviyesi içinde benimsiyoruz.”

Demek ki Batının ilmini fennini, tekniğini alacağız, fakat millî kültürümüzü de çağın medeniyet seviyesinin üzerine çıkarmak için çalışacağız. İşte millî kültürcü Atatürk’ün gösterdiği millî istikamet, millî hedef budur. Zaten, Cumhuriyet’in onuncu yılı konuşması olan Onuncu Yıl Nutku’nda da,  “Millî kültürümüzü muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkaracağız.”  dediği herkesçe bilinmektedir.  Fakat nedense,  Atatürk’ün bu ifadesindeki   millî kültür  kavramı göz ardı edildiği gibi ifade de  de değiştirilerek,  “çağdaş medeniyet seviyesine ulaşmak”  şekline getirilmiştir. Halbuki Atatürk, “ulaşmak”tan değil, “üzerine çıkmak”tan bahsediyor.      

Millî kültürcü Atatürk’ün kültür çalışmaları içinde millî eğitimin de ayrı bir yeri önemi vardır. Daha Sakarya Savaşı hazırlıkları sırasında 15 Temmuz 1921’de Ankara’da toplanan “Maarif Kongresi”inde, “Bugün Ankara, millî Türkiye’nin millî maarifini kuracak.” diyor. Çünkü Türk milletinin varlığını, istiklâlini, Türkiye Cumhuriyet’ini koruyacak geliştirecek, yükseltecek, Türk milletini mesut ve müreffeh bir millet olarak yaşatacak, ”Ne mutlu Türküm” diye övünebilecek Türk nesillerinin yetişmesi, ancak millî bir eğitimle mümkün görülmektedir. Bir konuşmasında: “Her Türk ferdinin son nefesi, Türk milletinin nefesinin sönmeyeceğinî, onun ebedî olduğunu göstermelidir.” diyor  ve devam ediyor: “Cumhuriyetin dayanağı Türk topluluğudur. Bu topluluğun fertleri ne kadar Türk kültürü ile dolu olursa, o topluluğa dayanan cumhuriyet de o kadar kuvvetli olur. Biz esasen millî varlığın temelini millî şuurda ve millî birlikte görmekteyiz.”

Atatürk’e göre milleti var edip yükseltecek de aşağılık bir insan sürüsü haline getirecek de millî eğitimdir. Samsun Ticaret Mektebi’nde öğretmenlerle yaptığı bir toplantıda şunları söylüyor:

“Arz edeyim ki en mühim, en esaslı nokta eğitim meselesidir. Eğitimdir ki bir milleti ya hür, müstakil, şanlı, yüce bir topluluk halinde yaşatır ya bir milleti esaret ve sefalete terk eder.”

 Eğitimin millet için taşıdığı önemi böyle belirttikten sonra, eğitimin rengini, özelliğini de şöyle açıklıyor:

“Efendiler, terbiye(eğitim) kelimesi yalnız olarak kullanıldığı zaman herkes kendisine göre bir mana kasdeder. Tafsilata girişilirse eğitimin hedefleri, maksatları çeşitlenir. Mesela dinî eğitim, milli eğitim, beynelmilel eğitim vs. Bütün bu eğitim çeşitlerinin hedef ve gayeleri başka başkadır. Ben burada yalnız yeni Türk Cumhuriyeti’nin yeni nesle vereceği eğitimin milli eğitim olduğunu katiyetle kesin olarak belirttikten sonra diğerleri üzerinde durmayacağım.”

 Bu ifadelerinden anlıyoruz ki Atatürk, millet ve devletin temelini millî kültürde, millî kültürün temelini de millî eğitimde görmektedir.

Yine 1921’deki Maarif Kongresi’nde yaptığı konuşmada  millî eğitimle ilgili görüşlerini şöyle açıklıyor:

“Uygun şartlara kavuşuncaya kadar geçecek savaş günlerinde dahi tam bir dikkat ve itina ile işlenip çizilmiş bir milîi eğitim programı meydana getirmeğe ve mevcut millî eğitim teşkilatımızı verimli bir faaliyetle çalıştıracak esasları ortaya çıkarmağa çalışmalıyız.” “Şimdiye kadar takip olunan eğitim ve öğretim usullerinin gerilememize en önemli bir sebep olduğu kanaatindeyim. Onun için bir millî eğitim programından bahsederken, eski devrin hurafelerinden, millî özelliklerimizle hiç de ilgisi olmayan yabancı fikirlerden, şarktan ve garptan gelen bütün tesirlerden tamamen uzak millî karakterimizle ve millî tarihimizle uyumlu bir kültürü kasdediyorum. Çünkü millî davamızın tam gelişmesi ancak böyle bir kültür ile temin olunabilir. Herhangi bir yabancı kültürü, şimdiye kadar takip olunan kültürlerin tahrip edici sonuçlarını tekrar ettirebilir. Halbuki kültür zeminle mütenasiptir. O zemin milletin seciyesidir. Çocuklarımız ve gençlerimiz yetiştirilirken onlara bilhassa varlığı ile, hakkı ile, birliği ile çatışan uyuşmayan bütün yabancı unsurlarla mücadele lüzumu ve millî fikirleri tam bir inançla her mukabil fikre karşı şiddetle ve fedakârca savunma zarureti telkin edilmelidir. Yeni neslin bütün ruhî kuvvetlerine bu özellik ve kabiliyetin zerkî, şırınga edilmesi önemlidir. Daimi ve müthiş bir mücadele şeklinde görünen milletlerin hayat felsefesi, müstakil ve mesut kalmak isteyen her millet için bu olgun özellikleri istemektedir.”

Atatürk, 27 Ekim 1922’de kendisini ziyarete gelen bir öğretmenle yaptığı konuşmada da okul, eğitim ve yetiştirilecek insan tipi konusunda şunları söylüyor:

“Mektep, genç dimağlara, insanlığa hürmeti, millet ve memlekete sevgiyi, istiklâl şerefini, öğretir. İstiklâl tehlikeye düştüğü zaman, onu kurtarmak için takibi uygun olan en sağlam yolu belletir. Memleket ve milleti kurtarmağa çalışanların aynı zamanda mesleklerinde birer namuslu uzman ve birer çalışkan alim olmaları lâzımdır. Bunu temin eden mekteptir.”

“Milletimizin fikir eğitiminde siyasî ve sosyal hayatında da rehberimiz ilim ve fen olacaktır....Görülüyor ki en mühim ve feyizli vazifelerimiz millî eğitim işleridir. Millî eğitim işlerinde mutlaka muzaffer olmak lâzımdır. Bir milletin gerçek kurtuluşu ancak bu şekilde olur.”

Atatürk’e göre bütün bunları sağlayacak bir eğitim programında iki esaslı nokta vardır. Böyle bir eğitim sistemi iki temele oturmalıdır.

1.Sosyal hayatımızın ihtiyacına uygun olması,

2.Çağın icaplarına uygun olması.

Buradan da anlıyoruz ki Atatürk, millî eğitimin

millî ve çağdaş olmasını istiyor.

“Türk milletînin idaresinde ve korunmasında millî birlik, millî duygu, millî kültür en yüksekte göz diktiğimiz idealdir.” diyen Atatürk’ün bu idealini gerçekleştirmek için bizden istediği de, “yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize görecekleri öğrenimin sınırı ne olursa olsun en evvel ve herşeyden evvel Türkiye’nin istiklâline, kendi benliğine, millî ananelerine düşman olan bütün unsurlarla mücadele lüzumunu”  öğrenmemiz ve öğretmemizdir. Zira Atatürk’e göre, “Bu mücadelenin lüzumunu öğrenmemiş fertlere ve böyle fertlerden meydana gelen milletlere hayat ve istiklâl yoktur.”

Son bir cümle ile ifade etmek istersek Atatürk’ün dünya görüşünde, millî kültür anlayışında, millî eğitim anlayışında, kısaca her konuda Atatürk’ün hedefi millî, metodu ilimdir.

Ne mutlu Türküm diyene.

 

 Kaynaklar

1-      Söylev ve Demeçler, Atatürk, 3. Baskı Ank. 1981

2-      Nutuk c-1, Inkılâp Tarihi Enst. yay.

3-      Atatürk ve Millî Kültür, Müjgân Cunbur, Kültür Bak. Ank. 1981

4-      50. Yıl Konferansları, Millî Eğt. Basımevi, Ank. 1974

5-      Atatürk’ün Milliyetçilik ve Devletçilik Anlayışı, Kültür Bak. Yay.

6-      Atatürk’ten Düşünceler, E.Z. Karal, Ank 1981

7-      Türkiye’nin Bugünkü Meseleleri, M. Ergin, İst. 1975

8-      Atatürk İlkelerinin Dayandığı Tarihi Temeller, İ. Kafesoğlu-H.Saray, İst., 1985

9-      Kültür ve Dil, Mehmet Kaplan,İst. 1982

 

 

***

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ATATÜRK EDEBİYAT ve SANATKÂRLAR

 

            Atatürk’ün 1893’te Selanik Askerî Rüşdiyesi’ne kaydolunduktan sonraki öğrencilik yıllarında şiirle ilgilendiği bilinmektedir. Ondaki ilk gençlik yıllarının heyecanına tercüman olacak şiirleri ona Hatip Ömer Naci tanıtmıştır. Genç yaşta ölen Ömer Naci’nin Atatürk üzerinde büyük tesiri vardır. Bu konuda bir araştırmacı şu hükmü veriyor:

“Atatürk’ün yazı ve konuşmalarındaki, nutuklarındaki Namık Kemal üslûbuna Ömer Naci’nin müessir olduğu muhakkaktır.” Hatip Ömer Naci ile Atatürk 1895’de Manastır Askerî İdadîsi’nde tanışmıştır. Onun tesiri ile şiire başlayan Atatürk’ü Öğretmeni Alay Emini Mehmet Asım Efendi ikaz etmiş, bu halinin iyi bir asker olmasına engel olacağını söylemiştir.

            Atatürk ilk edebiyat merakını Ömer Naci ile arkadaş olduğu yıllarda ve onun aracılığı ile almıştır. Falih Rıfkı’ya anlattığı bir hatırasında şöyle diyordu: “Ömer Naci bir gün benden bir kitap istedi. Verdiklerimi beğenmemesi pek gücüme gitti. Edebiyat diye bir şey olduğunu o zaman öğrendim. Şiire heves verdim. Eğer kitabet hocam Alay Emini Mehmet Asım Efendi beni ikaz etmeseydi şair olup çıkacaktım.”

            Öğrencilik arkadaşı Ömer Naci, Atatürk’e Namık Kemal’i, Tevfik Fikret’i, tanıtmış ve sevdirmiştir. O günlerde Türk vatanseveri ve milliyetçisi olmanın ilk şartı Namık Kemal’in şiirlerini okumaktı.

            Atatürk’ün yakın arkadaşlarından Ali Fuad Cebesoy bu konularla ilgili olarak hatıralarında şunları anlatıyor:

            “…Büyük vartan şairi Namık Kemal’i okul idaresinin aldığı bütün tedbirlere rağmen yatakhanede gizli gizli okuduğumuzu nasıl unutabilirim? Mustafa kemal’in bir gece vakti yanıma gelerek, Kemal’in Vatan Kasidesi’nin teksir edilmiş bir nüshasını, Fuad kardeşim bunu ezberleyelim diye bana verirken yavaş bir sesle, fakat büyük bir heyecanla okuduğu:

Felek her türlü esbab-ı cefasın toplasın gelsin

Dönersem kahpeyim millet yolunda bir azimetten.

mısralarını nasıl unutabilirim.”

            İlk edebiyat ve fikir gıdasını Ömer Naci aracılığı ile tanıdığı Namık Kemal’in şiirlerinden alan Atatürk’ün üslûbu hakkında Falih Rıfkı’nın, “Edebiyat ve şiirde ilk örneği Ömer Naci olduğu için dili Namık Kemal okulu idi.”, demesi yerinde bir tespittir.

            Atatürk, büyük şairlerin şiirleri ile daima yakından ilgilenmiştir. Birçok konuşmasında şiirlerden istifade etmiştir. Konuşmalarında şiirlerini okuduğu ve sevdiği şairler arasında Namık Kemal, Fikret, Abdülhak Hâmid, Mehmet Emin Yurdakul, Emin Bülend, Ziya Gökalp ve Yahya Kemal  başta gelir.

            13 Ocak, 1921’de Birinci İnönü zaferinden sonra Muhittin Baha Pars,  Millet Meclisi kürsüsünden Namık Kemal’in:

Vatanın bağrına düşman dayadı hançerini

Yok mudur kurtaracak bahtı kara maderini

beytini okumuş; bunun  üzerine Atatürk kürsüye çıkarak  şöyle cevap vermiştir:

“İşte bu kürsüden, Meclis-i Âlinin reisi sıfatı ile heyet-i Âlinizi teşkil eden bütün âzânın her biri namına ve bütün millet namına diyorum ki:

            Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini

            Bulunur kurtaracak bahtı kara maderini

 

            Yine 1 Mart, 1921’de Meclisi açış konuşmasını Mithat Cemal Kuntay’ın şu beyti ile bitirmiştir:

 

Ölmez bu vatan farz-ı muhal ölse de hattâ

Çekmez kürenin sırtı o tâbut-ı cesîmi

 

            Atatürk, kültüre ve millî kültüre büyük önem veriyordu. Bu sebeple “Türkiye Cumhuriyetinin temeli kültürdür.” demiştir. O, Türk kültürünün temeli olan güzel sanatlara ve edebiyata hayatı boyunca büyük değer vermiştir. Sanatın millet hayatındaki önemini, “sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir.”  sözüyle belirtirken, sanatkârlara da son derece saygı duyuyordu. Bir konuşmasında, “Hepimiz mebus oluruz, hattâ Reisicumhur olabiliriz, ama hiç birimiz sanatkâr olamayız.” deyişi bunun en güzel örneğidir.

            1927’de Ahmet Rasim Ankara’ya gelmiştir. O yıllarda geçim sıkıntısı içindedir. Karşılaştığı İsmail Müştak’a durumunu şu sözlerle anlatmaya çalışır:

“-Bir okka ekmek alayım dedim… Elimden düşüp

yuvarlanmaya başladı. Bu tekerleğin arkasından Ankara’ya kadar koştum, şaşkın şaşkın onu arıyorum?”

 İsmail Müştak, bu durumu Atatürk’e anlatır. Çok kızan Atatürk,

            “Yarım asır Türk irfanına hizmet eden bir zât sana Ankara’da ekmek aradığını söylediği halde hangi otelde kaldığını sormadın, yardım etmeye davranmadın değil mi?” demiş ve o akşam Ankara’nın bütün otellerinde aratarak  Ahmet Rasim’i buldurup Çankaya Köşkü’ne davet etmiştir. Ahmet Rasim geldiği zaman onu ayağa kalkarak karşılamış, masada yanına oturtmuştur. Daha sonra nazik bir şekilde,

            “Münhal bulunan İstanbul mebusluğunu lûtfen kabul buyurur musunuz?” demiştir.

            Atatürk, sanatkârlara candan bir ilgi gösterir, onları sever ve korurdu. Millî Mücadele’ye katılmak üzere Ankara’ya gelen Mehmet Emin Yurdakul’a çektiği karşılama telgrafı bunun başka bir örneğidir. Atatürk bu telgrafında, Mehmet Emin’e hitap ederek şöyle diyor:

            “Türk milliyetperverliğinin ilâhî mübeşşiri olan şiirleriniz, bugünkü mücadelemizin ruh-ı hamâsetine ufk-u tulû olmuştur. Teşriflerinizden duyduğum memnuniyeti beyan ile sizi milletimizin babası olarak selamlarım.”

            Bütün bu örnekler gösteriyor ki, Atatürk, edebiyat ve sanatkârlarla yakından ilgilenmiş, onlardan faydalanmış, onları himaye etmiştir. O, sadece bununla da kalmamıştır. Edebiyatın ne olduğu ve ne  olması gerektiği üzerinde de düşünmüştür. Atatürk’ün birçok fikirlerini not eden Prof. Afet İnan, edebiyatla ilgili olarak Atatürk’ten şunları naklediyor:

            “…Edebiyat denildiği zaman şu anlaşılır: Söz ve manayı, yani insan dimağında yer eden her türlü bilgileri ve insan karakterinin en büyük duygularını, bunları dinleyenleri ve okuyanları çok alakalı kılacak surette söylemek ve yazmak sanatı. Bunun içindir ki, edebiyat ister nesir halinde olsun ister nazım şeklinde olsun, tıpkı resim gibi, heykeltıraşlık gibi, bilhassa musıkî gibi güzel sanatlardan sayıla gelmektedir.”

            Edebiyatı bu şekilde tarif eden Atatürk, onun öğretiminde dikkat edilecek noktaları da şöyle belirtmektedir:

            “Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı (M.E.B.) edebiyat tedrisinde şu noktalara bilhassa ehemmiyet ve kıymet vermelidir.

            a- Türk çocuğunun kafasını, fırî yaratılışındaki dikkat ve itinaya göre tekevvün ettirmek.

            b- Güzel muhafaza edilen, Türk kafa ve zekâlarını açmak, yaymak, genişletmek.

            c- Bir taraftan da, Türk kafalarındaki, kabiliyetleri, Türk kafalarındaki sağlamlıkları, Türk duygularındaki yükseklik ve genişlikleri, kendilerini hiç zorlamadan naturel bir tarzda ve olduğu gibi ifadeye onları alıştırmak.

            Bunlar yapılınca, netice şu olacaktır: Türk çocuğu konuşurken, onun beyan ve ifade tarzı; Türk çocuğu yazarken onun ifade üslûbu, kendisini dinleyenleri onun yürüdüğü yola götürebilecek bu ifade kabiliyeti sayesinde, Türk çocuğu kendisini dinleyen veya yazısını okuyanları peşine takarak yüksek Türk ülküsüne iletebilecek, ulaştırabilecektir.”

            Edebiyatla ilgili fikirlerini bu şekilde belirten Atatürk, şairi de şöyle tarif ediyor:

            “İnsanlarda bir takım ince, yüksek ve temiz duygular vardır ki, insan onlarla yaşar. İşte o ince, yüksek derin ve temiz duyguları en ziyade duyabilen ve duyurabilen kimseye şair denir.”

            Atatürk, bir çok konuşmalarında şiirlerden faydalandığı gibi, şair ve sanatkârları çevresinde toplayıp konuşmaktan da büyük zevk alan bir insandır. Onun sofrasına bir çok şair ve sanatkâr misafir olmuştur. Yahya Kemal de bunlardan biri ve en başta gelenidir.

            Atatürk, Yahya Kemal’e bazen kendi şiirlerinden bazen da Fransız şairlerinin şiirlerinden okutarak zevkle dinlermiş. Dil çalışmalarının ve tartışmalarının sürdürüldüğü, bir çok denemelerin yapıldığı yıllarda bir toplantı sırasında Yahya Kemal’e Atatürk’ün yakınında yer verilmişti. “Büyük komutan şiirlerinden birini okuması ricasında bulundu. Bunun sebebini hemen sezen Yahya Kemal, Ses gibi, Açık Deniz gibi şiirleriyle birkaç gazelini okudu. Şiirleri büyük bir zevkle dinleyen Atatürk meclistekilere (toplantıda bulunanlara):

            “Beyler! İşte hakiki ve güzel Türkçe budur! dedi.”

            Yine başka bir mecliste  Yahya Kemal’in Geçmiş Yaz şiirini dinlemiş, yanındakilere bu şiirdeki:

“Velhâsıl o rüya duruyor yerli yerinde”

mısrasında geçen “velhâsıl” kelimesi ile ilgili olarak şöyle demiştir:

            “Öz Türkçe diyoruz. Fakat dikkat etmeliyiz ki Yahya Kemal, velhâsıl kelimesini şiire sokmuştur. Bu kelime buradaki kullanışı ile ne kadar Türkçedir.”

            Yahya Kemal’in şiirlerindeki dili böylesine beğenen Atatürk, Onu takdir ederek Türk şairlerine şöyle bir tavsiyede bulunmuştur:

            “Yahya Kemal geniş tarih kültürünün eseridir. Şairlerimiz esaslı kültür sahibi olmalı ve tarihi iyi bilmelidirler.”

            Atatürk, “fikrimin babası” dediği Ziya Gökalp ile de yakından ilgilenmiştir. Rahatsızlığını öğrenmesi üzerine Ziya Gökalp’a 21 Ekim 1924’de çektiği şu telgraf bunun delilidir:

 

            “Muhterem Türk düşünürü Ziya Gökalp Beyefendiye,

            Rahatsızlığınızdan çok teessürle haberdâr oldum. Sıhhat ve sağlığınız haberi memleketçe beklenmektedir. Süratle iyileşmeniz için Avrupa’da tedavinize ihtiyaç varsa, icabeden her şeyin tahsisini üzerime alıyorum. Sıhhatiniz ve tedavi durumunuz hakkında haber vermenizi bekler, sevgi dolu selâmlarımı ifade ederim.”

 

            Buraya kadar anlatmaya çalıştığımız gibi, Atatürk Türk şiir ve sanatkârını sevmiş, korumuş, okumuş ve onlardan faydalanmıştır. Mehmet Emin Yurdakul’un kendisi üzerindeki tesiri belirten şu sözleri bunun en güzel örneğidir.

            “Şair Mehmet Emin Yurdakul’un ilk defa okuduğum:

            Ben bir Tür’üm dinim, cinsim uludur

mısrası ile başlayan manzumesinde bana millî benliğimin gururunu tattıran ilk anlatımı bulmuştum.”

            Son olarak, Konya Türk Ocağında  Emin Bülend Serdaroğlu’nun “Kin” şiirinden bir mısra kullanarak söylediği sözlerini hatırlatalım:

            “Millî mevcudiyetimize olanlarla dost olmayalım. Böylelerine karşı bir Türk şairinin dediği gibi,

 

Türküm ve düşmanım sana kalsam da bir kişi

 

diyelim. Düşmanlarımıza bu hakikati ifade ettiğimiz gün, kanaatimize, ülkümüze istikbalimize yan bakan her ferdi düşman telâkki ettiğimiz gün, millî benliğimize uzanacak her eli şiddetle kırdığımız, milletin önüne dikilecek her engeli devirdiğimiz gün, hakiki kurtuluşa erişeceğiz.”

 

 

     

 

 

 

 

            ATATÜRK’ÜN SÖZLERİNİN

            DEĞİŞTİRİLMESİ ve SAKINCALARI      

 

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve milletimizin rehberi olan Atatürk'ün fikirlerini doğru ve iyi anlamanın yolu, sözlerini aslına sadık kalarak anlamaya çalışmak ve yorumlamaktır. Atatürk'ün pek çok konuda yaptığı çeşitli konuşmalar, metinler hâlinde yayımlanmış ve yayımlanmaktadır. Bunların en önemli ve değerlileri kendisinin 1927’de yayımladığı   “Nutuk”  adlı ünlü eseri  ile  sonradan  toplanan  “Söylev ve Demeçler”dir.

Her cümle veya ifade şekli, söylendiği bütünlük içinde gerçek anlam değerini ifade eder.  Atatürk’ün  “Nutuk”unu veya “Söylev ve Demeçler”indeki konuşmalarını bütün olarak okumak onu anlamak için elbette  en iyi yoldur. Ancak bu uzun metinleri herkese her zaman okutabilmek kolay bir iş değildir. Bu sebeple, bu konuşmalarındaki ana fikirleri kısa yoldan yaygınlaştırabilmek, tanıtabilmek için güzel cümleler metin içinden çıkarılarak yayın ve konuşmalarımızda kullanıldığı gibi duvar ve panolara da asılmaktadır. Bu da bir hizmettir. Ancak bunu yaparken çok dikkatli davranmak gerekir. Uzun metinlerin içinden çekip aldığımız örnek cümlelerin metnin tamamındaki fikirleri doğru olarak aksettirmesine, yanlış anlama ve yorumlara yol açmamasına dikkat edilmelidir. Zira esas olan bütün metindir.

Uzun metinlerin içinden alınan güzel örnek cümleleri, metnin bütünündeki  bakış açısını ve mesajı düşünerek  çok dikkatli seçmek gerekir.  Seçtiğimiz cümle veya ifadelerin dilini  “gençlerimizin daha iyi anlaması”  gerekçesiyle ve keyfî tasarruflarla değiştirmek doğru değildir.   Atatürk'ün sözlerindeki anlam ve fikirleri kendi cümlelerimizle ifade edebiliriz; fakat onları değiştirdikten sonra Atatürk'ün o şekilde söylediğini iddia edemeyiz. Çünkü her tercüme ve değiştirme az çok bir yorum taşır. Bu da kişiden kişiye değişir. Böyle olunca da Atatürk'ün sözleri değişik yorumlara, hatalı veya eksik anlamalara, dolayısıyla yanlışlıklara sebep olur.

Atatürk'e ait sözlerin, cümlelerin değiştirilmesinin bir sakıncası da taşıdıkları dil ve üslûp özelliklerinin kaybolmasıdır. Atatürk büyük bir hatiptir. Büyük bir hatip olan Atatürk'ün, konuşurken kullandığı kelimelere dikkat etmediğini, onları rast gele seçtiğini düşünemeyiz. Büyük sanatkâr ve hatiplerin kullandığı her kelime mutlaka dikkatle seçilmiştir. Zaten öyle olmasa büyük sanatkâr veya hatip olamazlardı. Onlar, kullandıkları kelimeleri ve ifade şekillerini seçerken kelimelerin taşıdıkları  anlam  inceliğine ve  kuvvetine,  çağrışımlarına, musikisine ve yerinde kullanılıp kullanılmadığına mutlaka çok dikkat ederler. Güzel bir metin bir beste gibidir. Bir notasını değiştirince bozulan beste gibi, bir kelimesi değiştirilince bütün inceliğini kaybeder.

Diğer taraftan Atatürk'ün sözleri, kullandığı kelimeler ve ifade şekilleri tarihî birer belge, millî miras ve hatıra özelliği taşır. Bu "belge" "miras” ve “hatıra" olma özelliği, hem dilimiz ve edebiyatımızın geçirdiği merhaleler yönünden hem de devletimizin kurucusu olması yönünden çok önemlidir. Bu derece önem taşıyan sözlerin her isteyenin şahsî zevk ve isteğine hatta ideolojisine göre değiştirilmesi, onları hafife almak veya istismar etmek demektir. Yine böyle bir değiştirilme, 'Türkiye Cumhuriyetimizin kurucusunun sözlerini, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına tercüme etmek!" gibi garipliğe ve mantıksızlığa sebep olmaktadır.

Fakir millet ve devletimizin birçok sıkıntılara rağmen eğitmeye çalıştığı gençlerimizin, aldıkları eğitimle hiç olmazsa devletimizin kurucusunu aracısız, doğrudan anlayacak seviyeye gelmeleri gerekir. Bu, gençlerimiz için millî bir görevdir.

Devletimizin kurucusu, milletimizin önderi Atatürk'ün, ifade şekillerinin değiştirilmesi ile ortaya çıkan karışıklığa örnek teşkil eden sözlerinden birisi “Terbiyedir ki, bir milleti ya hür, müstakil, şanlı, âli bir heyet-i içtimaiye hâlinde yaşatır, ya bir milleti esaret ve sefalete terk eder” cümlesidir. Bu cümle, Atatürk'ün 22.09.1924'de Samsun İstiklâl Ticaret Mektebi'nde öğretmenlerle yaptığı bir konuşmada geçer. Bu cümlesinden, Atatürk'ün milletin istikbali ve istiklâli için eğitime ne kadar önem verdiğini anlıyoruz. Ancak bu cümlenin alındığı metnin tamamı okunur ve düşünülürse, bu cümlenin eksik kaldığı, Atatürk'ün aynı konudaki hükmünü tam anlatmadığı hemen anlaşılır. Zira söz konusu cümlede eğitimin sıfatı belirtilmediği hâlde, metinde en çok bu konu üzerinde durulmaktadır.

Atatürk, örnek olarak aldığımız yukarıdaki cümlesinin, hemen devamında "Efendiler! Terbiye kelimesi yalnız olarak kullanıldığı zaman herkes kendince maksud bir medlûle intikal eder." (Kısaca, herkes kendisine göre bir mânâ çıkarır) diyerek "Terbiyedir ki, ...."  şeklinde başlayan cümlesinde "Terbiye kelimesinin tek başına kullanıldığı zaman, yanlış anlamalara, yorumlara yol açacağını" işaret etmiştir. Bu demektir ki, "terbiye" (eğitim) kelimesini,  örnek olarak aldığımız cümleyi doğru anlamak için tek başına kullanamayız.

Atatürk, söz konusu cümledeki "terbiye" kelimesinin tek başına kullanılmasını istemiyor. Çünkü örnek   cümleden  sonra  "terbiye" kelimesiyle nasıl bir terbiye kastettiğini, yani terbiyenin (eğitimin) sıfatını, kendisine göre terbiye çeşitlerini saydıktan sonra şöyle açıklıyor: "Ben burada yalnız Yeni Türk Cumhuriyeti'nin yeni nesle vereceği terbiyenin millî terbiye olduğunu katiyetle ifade ettikten sonra diğerleri üzerinde tevakkuf etmeyeceğim". Bütün bu açıklamalardan anlaşılacağı üzere, eğitimle ilgili söz konusu cümleyi eksik almak ve metnin bütününden ayrı olarak düşünmek bizi yanlış yollara sürükler. Bundan dolayı, bu cümleyi kullanmak, duvar ve panolara asmak istiyorsak hiç olmazsa "(Millî) terbiyedir ki..." şeklinde almalıyız. Böyle yapmak, Atatürk'ün bu konudaki fikrini doğru ve eksiksiz anlamak için şarttır. Yoksa herkes kendine göre bir eğitim şekli düşünür. Halbuki Atatürk  “mill bir eğitimden  söz ediyor.

Konunun diğer yönü de, "Terbiyedir ki, bir milleti ya hür, müstakil, şanlı, âli bir heyet-i içtimaîye hâlinde yaşatır ya bir milleti esaret ve sefalete terk eder." cümlesinde kelimelerin   değiştirilmesidir. Bu cümle, başta okullarımız olmak üzere birçok yerde duvar ve panolara "Eğitimdir ki bir ulusu, ya özgür, bağımsız, şanlı, yüksek bir toplum olarak yaşatır, ya bir ulusu tutsaklık ve yoksulluğa sürükler" şeklinde  tercüme edilip değiştirilerek asılmaktadır. Cümlenin bu değişik şeklinde kullanılan "ulus", "özgür", "bağımsız", "toplum" kelimelerinin dilimizin kelime türetme usullerine göre yapılarının veya kullanışlarının yanlışlığını şimdilik bir tarafa bırakıyoruz. Bu değiştirmede bunlardan daha önemlisi, anlamın yanlış aksettirilmesine sebep olan "sefalet" kelimesine karşılık olarak düşünülmüş olan "yoksulluk" kelimesi üzerinde durmak istiyoruz.

Cümlenin değiştirilmiş şeklinde "yoksulluk" kelimesiyle karşılanan "sefalet" kelimesine Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat'ta (Develioğlu), 1.Sefillik, hakirlik, düşkünlük, aşağılık; 2. yoksulluk.

Osmanlıca-Türkçe Sözlük'te (M.N.Özön),1. Aşağılık, hakirlik; 2. Çok sıkıntıda yaşama, yokluktan çekilen sıkıntı.;

Büyük Türkçe Sözlük'te (M. Doğan), Sefillik, aşağılık, düşkünlük, maddî ve mânevî yoksulluk sonucu meydana gelen düşkünlük.

şeklinde karşılıklar verilmiştir.

           Diğer taraftan "yoksulluk" kelimesine de Büyük Türkçe Sözlük'te (M. Doğan):yoksulluk: Yoksul olma hâli, fakirlik, zaruret,Özleştirme Kılavuzu'nda (T.D.K. 1978)yoksulluk: Fukaralık, sefalet, zaruret, ihtiyaç şeklinde karşılıklar verilmiştir.

            Bütün bunlardan anlıyoruz ki "sefalet" kelimesinin ilk ve aslî anlamı "yoksulluk" olmadığı gibi, "yoksulluk" kelimesinin ilk ve aslî anlamı da "sefalet" değildir. Yoksulluk kelimesi, ilk anda maddî yönden fakirlik kavramını çağrıştırmaktadır.

Atatürk'ün söz konusu cümlesinde kullandığı "sefalet" kelimesi, metne dikkat edilince anlaşılacağı gibi "fakirlik", "zenginliğin zıddı"  anlamında değil; "süflî, âdî, aşağı, bayağı, düşkünlük" anlamlarında kullanılmıştır. Aynı konuşmasında geçen "Eğer bundan müstesna gösterilenler varsa emin olunuz aziz namuskâr vatandaşlar, onların kalp ve vicdanı milletimizin müşterek vicdanı nezdinden hiç ilham almamış, kapkara, sefil vicdanlardır" cümlesinde tekrar kullanılan "sefil" kelimesi de bunun güzel bir delilidir. Zira burada da "sefil" kelimesi, "aşağılık, düşkün, adî, bayağı" v.s. anlamlarında   kullanılmıştır.

Atatürk,  söz konusu  cümlesinde "millet, gördüğü eğitimle zenginleşir veya fakirleşir" şeklinde bir  fikir ifade etmeye çalışmamıştır. Böyle bir anlayış, ancak hayata, millet hayatına "maddeci" açıdan bakanlar için geçerlidir. Halbuki Atatürk için böyle düşünmek onu hiç tanımamak veya yanlış anlamaktır.  Atatürk’ün millet hayatına hangi açıdan baktığını büyük Nutuk'tan aldığımız şu cümleler hiçbir yoruma meydan vermeyecek şekilde açıklamaktadır:

"Esas, Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu esas ancak istiklâli tamme malikiyetle temin olunabilir. Ne kadar zengin ve müreffeh olursa olsun istiklâlden mahrum bir millet, beşeriyet-i mütemeddine muvacehesinde uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye kesb-i liyakat edemez" (Nutuk-C.1, S 13)

Açıklamalarımızdan anlaşılacağı gibi, Atatürk "sefalet" kelimesi tesadüfen kullanmamıştır. O, söz konusu cümlede "esaret" ve "sefalet" kelimelerini birlikte kullanmıştır. Bu iki kelimenin millî eğitimle ilgili bir cümlede bir arada ve arka arkaya kullanılması üslûp ve anlam yönünden çok dikkat çekicidir.  “Esaret”  ve “sefalet”  kelimelerindeki  ses zenginliğini ve akıcılığını, “yoksulluk”  ve “tutsaklık”   kelimelerinde bulmak mümkün değildir. Kelimelerin ses değerlerine dikkat etmek Atatürk’ün  hitabet üslûbunu gösteren özelliklerdir. Burada Gençliğe Hitabe’deki  gaflet, dalâlet, hıyanet  kelimelerinin  kullanılışını da hatırlatalım.

Bir millet, gördüğü eğitim, daha doğrusu eğitimsizlik veya millî özellik taşımayan bir eğitim yüzünden esarete razı olacak kadar alçalır, millî gurur, haysiyet ve şerefini kaybeder; böylece sefil hâle gelir. Türk milletinin böyle kötü bir duruma düşmemesi için millî bir eğitim sistemi geliştirilmeli, gençler millî bir eğitimden geçirilmelidir. "Türk İstiklâlini, Türk Cumhuriyetini ilelebet muhafaza ve müdafaa etmenin" tek çaresi tek yolu budur. Atatürk bunu anlatmak istemiştir. Çünkü "millet, iktisadî yönden zengin insanların meydana getirdiği topluluk” demek değildir. O hâlde Atatürk'ün istediği, tek tek zengin olma pahasına "istiklâl" ve "esaret" kavramlarını hiçe sayan insan tipini yetiştirecek bir eğitim değil, "Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasını sağlayacak fertler yetiştiren millî bir eğitimdir."

Görüldüğü gibi,  büyük sanatkâr ve hatiplerin, özellikle de Atatürk  gibi tarihî bir önder ve hatibin  sözlerini değiştirmek, birçok sakıncaları beraberinde getirmektedir. Bu sebeple fikir ve direktiflerine gün geçtikçe daha çok ihtiyaç duyduğumuz Atatürk'ü dosdoğru anlamalı ve anlatmalıyız. Bunu sağlayabilmek için de onun sözlerinin bütün millet fertleri ve bilhassa gençlerimiz tarafından doğrudan doğruya, birinci elden, aracısız öğrenilmesi, öğretilmesi gerekir.

Bazı mihraklarca millî kimliğimizin tartışmaya açıldığı bu günlerde, buna daha çok ihtiyacımız  vardır.

                             ***

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Dilimizin Adı

Osmanlıca-Osmanlı Devri Türkçesi

           

 

Osmanlı Türkçesi veya yanlış fakat yaygın bir isimle Osmanlıca, Türkiye Türkçesi'nin ikinci devresini teşkil eder. Osmanlıca, XV. yüzyıl sonlarından XX. yüzyıl başlarına kadar, Anadolu, Rumeli, Irak, Suriye, Kırım, Adalar ve Kuzey Afrika'da kullanılan Türk yazı dilidir.

Yaygın olarak kullanılan “Osmanlıca” terimi, bazılarının zannettiği gibi Türkçeden farklı bir dili anlatmaz. Osmanlı Devleti sınırları içinde yaşayan Türklerin dilini anlatır. Konuyu bilen pek çok kişi bu terimi kısa veya pratik olduğu için kullanmaktadır. “Lisan-ı Osmanî” yani "Osmanlı Dili” veya  “Osmanlıca” terimleri Tanzimat devrinden sonra ortaya çıkmıştır, Tanzimat devrinde, Osmanlı devletinin dağılmasını önlemek maksadıyla çeşitli unsurları kaynaştıracak bir “Millet-i Osmaniye” meydana getirmek düşüncesiyle “Osmanlıcılık” siyasî fikri ortaya atılmıştı. Bu siyasî anlayışa uygun olarak dile de “Lisan-ı Osmanî” veya “Osmanlıca” adı verilmiştir. O tarihlere kadar dilimiz için   "Türkçe”, “Türkî”, “Lisan-ı Türkî" gibi isimler kullanılmaktaydı. Tanzimat devrinde “Lisan-ı Osmanî” terimini ilk defa kullanan ünlü bilgin Ahmet Cevdet Paşa'dır. Ahmet Cevdet Paşa ve Keçecizade Fuat Paşa birlikte yazıp 1865’te yayımladıkları dil bilgisi kitabına “Kavaid-i Osmaniye” adını vermişlerdir. Böylece bu eserle dilimize “lisan-ı Osmanî” terimi girmiş ve Osmanlıca-Türkçe tartışmaları başlamıştır.

Bugün “Osmanlıca” terimi, Osmanlı Devri Türkçesi'ni anlatmanın dışında, 1928'den önce kullanılan Arap harfli alfabeyi (eski yazı da denir) okuyup yazma ve öğretimi için kullanıldığı gibi (Osmanlıca dersleri vs.) bugünkü sade Türkçe anlayışına uymayan, içinde Arapça-Farsça unsurların fazla bulunduğu XX. yüzyıldan önceki Türkçeyi anlatmak için de kullanılır.

Tanzimat devrinden sonra yazılan dil bilgisi kitaplarında (ilki Kavaid-i Osmanî, l865) Osmanlıca, “Türkçe-Arapça ve Farsçadan meydana gelmiş üçüzlü bir dil” olarak tarif edilmiştir. Böyle bir tarif ise “Osmanlıca” denilince bu dillerin birleşmesi ile Türkçenin dışında Türkçeden ayrı “Osmanlıca” diye bir dil meydana gelmiş gibi bir anlayışı ortaya çıkarmıştır. Bundan dolayı dil tarihi ve kültürü ile yakından ilgili olmayanlar, “Osmanlıca” denilince, İngilizce, Arapça veya İtalyanca gibi müstakil bir dilin varlığını düşünmektedirler. Gerçekten bu devrede dilimize normal alış-verişlerin ötesinde yabancı unsurlar girmiştir. Fakat yine de devrin dili Türkçedir, Başka bir deyişle “Osmanlı” adında Türk'ten ayrı bir millet olmadığı gibi Türkçeden başka bir dil de yoktur. Osmanlıca, Türkçenin kendisine has özellikler taşıyan bir dönemidir. Bu dönemin diline “Tarihî Türkiye Türkçesi” veya "Osmanlı Devri Türkçesi” demek veya öyle anlamak en doğrusudur.

Nitekim daha Tanzimat devrinde, devrin ünlü dilci ve sözlükçüsü Şemsettin Sami, Türkçeye “Osmanlıca” denmesine karşı çıkıp yanlışlığını izah eden Şemsettin Sami, 1880'de yayımladığı “Lisan-ı Türkî” adlı makalesinde konuyu şöyle izah etmektedir:

“Söylediğimiz lisan ne lisandır ve nereden çıkmıştır. Osmanlı lisanı tabirini pek de doğru bulmuyoruz; Çünkü bu ünvan Selâtin-i Osmaniyenin birincisi Fatih-i Meşhurun nam-ı alîlerine nisbetle müşarün ileyhin tesis etmiş oldukları bir devletin ünvanıdır. Halbuki lisan ve cinsiyet müşarün ileyhin zuhurundan ve bu devletin teessüsünden eskidir. Asıl bu lisanla konuşan kavmin ismi Türk ve söyledikleri lisanın ismi dahi Lisan-ı Türkîdir."

“Osmanlı” adının, devleti kuran kişinin adına nispetle devlete verilen isim olduğunu, halbuki bu devleti kuran kavmin Türk, konuştuğu dilin de Türkçe olduğunu; Türk kavminin ve Türkçe'nin Osmanlı devletinden daha eski olduğunu anlatan  Şemsettin  Sami, 1897'de yayımladığı “Lisan ve Edebiyatımız” adlı makalesinde konuyu, dil ve dillerin yapısı açısından da şöyle açıklamaktadır:

“Osmanlı lisânı üç lisandan, yani Arabi, Farisî ve Türkçe lisanlarından mürekkeptir demek âdet olmuştur. Âdet-i ilahîyeye ve tabiata aykırı olan bu tabir ekseri kavâid ve inşâ kitaplarında ve buna benzer kitaplarda zikr ve tadâd olunuyor. Ne kadar yanlış, ne büyük hatâ! Üç lisandan mürekkep bir lisan dünyada görülmemiş şey!

Hayır hiç de öyle değildir. Her lisan bir lisandır. Akvam ve ümem heyninde olduğu gibi, elsine beyninde dahi muhtelif derecelerde yakınlık ve münasebet bulunup, her bir kaç lisan bir zümre teşkil eder. İmdi söylediğim lisan elsine-i Turaniye zümresine mensup Türk lisanıdır, Buna birinci derecede Arabi 'den ikinci derecede Farisi 'den bazı kelime ve tabirler girmiştir. Lâkin bu kelime ve tabirler ne kadar çok olsa lisanın esasını değiştirmez. Meselâ İspanyolca ve Portekizce'de o kadar Arapça bulunuyor ki bunların cem'i büyük bir cilt teşkil etmiştir. Lâkin mezkür lisanlar Arabî ile falan lisandan mürekkeptir denilmeyip lâtin zümresine mensup müstakil lisanlar addolunuyor.

Kezalîk İngilizce’de hemen yarı yarıya Fransızca kelime bulunduğu halde İngilîz lisanı Cermen zümresine mensup bir lisan olup, Fransızca'ya yabancı addolunur. Her lisan'ın me'huz ve müstear kelimelerine bakılmaz esası olan tasrifatına bakılır.”

Şemsettin Sami'nin yüz yıl önce ifade ettiği bu fikirler, bütün tazeliği ile geçerliliğini korumaktadır. Zira, daha önce belirttiğimiz gibi yer yüzünde ırka dayalı saf bir kültür dili bulmak mümkün değildir. Yine dil bir kelime yığını, sözlük kitabı değil, bir işleyiş sistemidir.

Bugün yaygın bir dil olan ve Şemsettin Sami'nin de örnek verdiği İngilizce'nin kelimelerinin %80'den fazlası İngiliz asıllı değildir. XVI yüzyıldan sonra oluşan ve “Fransızca” adıyla kullanılmaya başlanan bugünkü Fransızca'da ise, bazı araştırmacıların belirttiğine göre, ırka dayalı asıl öz Fransızca diyebileceğimiz dilden 22 veya en çok 200 civarında kelime bulunmaktadır.

Osmanlı Türkçesi devrinde, Türkçe'ye gerçekten çok fazla Arapça Farsça kelime ve terkip (tamlama) girmiştir. Ancak bu bütün eserlerde aynı derecede değildir. Yine Osmanlı Türkçesi, Bâkî'nin, Nedim'in, Şeyh Galib'in, Evliya Çelebi’nin dili olduğu gibi Karacaoğlan'ın, Emrah'ın vs’nin de dilidir. Naimâ'nın, Namık Kemal’in ve Tevfik Fikret'in de dîlidir. Osmanlı Türkçesi veya Osmanlıca denince bugün sadece hazırlıksız kişiler tarafından zor anlaşılan “Divan Edebiyatı” dediğimiz edebiyatın dilini anlamamak gerekir. Kaldıki Divan şairleri içinde de oldukça sade şiirler ve beyitler söyleyenlerin sayısı pek çoktur. Kısaca Osmanlı devri Türkçesi de (Osmanlıca), bu dille meydana getirilmiş her çeşit eser de bizim kültürümüzün ürünleridir. Hepsi Türk milletinin millî kültürüne dahildir.

Osmanlıca ve Divan Edebiyatı konusunda şair, yazar ve fîkir adamı Atilla İlhan, kendisiyle yapılan bir mülâkatta fikirlerini şöyle açıklamaktadır:

“Divan edebiyatıyla halk edebiyatını birbirinden ayırmak mümkün değildir. Cumhuriyet başlangıçta bu hatayı yapmıştır. Divan edebiyatı zenginlerin edebiyatıdır. Biz halk edebiyatını geliştirelim demek hatadır. Divan edebiyatı da, Halk edebiyatı da aynı alt yapının eserleridir. Bazı halk şairleri vardır ki divan yazmışlardır. Bazı divan şairleri de heceyle şiir yazmışlardır. Bu iki tür de aynı çerçevenin içindedir.”

Aynı mülâkatta orta çağ Batı Hıristiyan medeniyeti dairesinde sanat ve bilim dilinin Yunanca ve Lâtince, buna karşılık İslâm medeniyeti dairesinde de Arapça ve Farsça olduğunu, bunun normal olduğunu anlatan Atillâ İlhan, fikirlerini açıklamayı şöyle sürdürüyor:

 

“Türkçe'de Arapça ve Farsça kelimelerin olması Osmanlıcayı ne Arapça ne de Farsça yapmıştır. Bunu ben tecrübe ederek yaşadım. Biz böyle yetiştirildiğimiz için bir Arap veya Acem bu şiirleri gördüğünde anlar zannediyordum. Tabiî bu yanlış bir düşünceydi. Hiç bir zaman bu dillerin esareti altına girilmedi. Batı dillerinde bu daha açık bir şekilde görülüyor. Meselâ Fransızca diye bir dil yok. Şimdi konuşulan yazılan Lâtince'nin bozulmuş şeklidir. Eğer Fransızlar bizim Dil Kurumu gibi Fransızca'dan Lâtince kelimeleri atmaya kalksalar geriye sadece 123 kelime kalır. Bunlar asla bu dangalaklığı yapmıyorlar tabii.”[54]

Bugün, Osmanlıca ve bilhâssa Divan edebiyatı - Halk edebiyatı  ilişkisine yeniden eğilen ilim ve fikir adamları, bu iki tür edebiyatın da Müslüman Türk milletinin kültürünü yansıttığını makale ve müstakil eserleri ile ortaya koymaktadırlar. Gerçekten dil ve estetik anlayışı bakımından farklı görünen bu iki edebiyat -sanat sahasının ayrılığı sadece kabuktadır-  özde aynı milletin kültürünü yansıtmaktadır.

Nitekim, kendisi de bir şair ve ilim adamı olan Orhan Şaik Gökyay, 26 Şubat 1987'de Türk Dil Kurumunda yaptığı bir konuşmada (daha sonra, "Divan Edebiyatı Kimin" adıyla yayımlanmıştır,) Divan Edebiyatını "Bir okur yazar sınıfının, sadece medrese tahsili görmüş insanların tekelinde bir edebiyat saymayı doğru bulmuyorum, bulmadım. Ama vaktiyle ben de böyle okuttum." dedikten sonra bu edebiyatın, Türk kültürünü nasıl yansıttığını, devrinde nasıl anlaşıldığını, her tabaka ve meslekten, kültür seviyesinden şairler bulunduğunu, bu edebiyatın sadece İstanbul'da değil, en küçük kasabalara kadar yaygın olduğunu örneklerle anlatmaktadır. Orhan Şaik Gökyay, konuşmasının sonunda şu kanaati belirtiyor:

"Ben divan edebiyatının bir zamanlar, toplumun her tabakasından insanın malı olduğuna inandığımı sözümün sonunda bir kez daha tekrarlıyorum. "

Günümüzün divan edebiyatıyla uğraşan ilim adamlarından Prof. Dr. Mustafa İsen de tezkireler üzerine yazdığı bir makalesinde tezkirelerde adı geçen 3182 divan şairinin mesleklerini incelemiştir. Yazıda padişahlardan, çeşitli bürokratlardan, aşçı, marangoz, ayakkabıcı, kasap, terzi ve saraca kadar birçok meslek erbabının divan şairi olduğu ortaya konulmuştur.

Divan Edebiyatı  üzerinde  çalışan  bir başka ilim adamımız Prof. Dr. Cemal Kurnaz da konu ile ilgili olarak yazdığı müstakil bir eserde konuyu enine boyuna incelemiş ve "kültürümüzün bütünlüğü ve sürekliliği içinde ele alındığında Divan ve Halk şiirinin birbirine tamamen zıt ve farklı olmadığını; aksine, sanıldığından daha fazla müştereklerinin bulunduğunu örnekleriyle" göstermiştir.[55]

Zaten "Osmanlıca" adı Tanzimat devrinden sonra siyasî anlayışla ortaya atıldığı gibi, "Divan Edebiyatı" veya "Divan Şiiri" adı da 1900'lü yıllardan sonra kullanılmaya başlanmıştır.

Türk Dili Tarihi içinde ayrı bir dönem olarak isimlendirilip incelenmesine rağmen Osmanlıcanın, Türkçenin iç yapısı ve gelişmesi bakımından, dil bilgisi bakımından günümüz Türkiye Türkçesi ile arasında belirli bir ayrılık yoktur. Eski Anadolu Türkçesi[56] devresinden sonra günümüze kadar Türkçenin ses ve gramer şekillerinde önemli bir değişiklik olmamıştır. Yani Osmanlıca ile günümüz Türkiye Türkçesi arasında Eski Türkçe[57] ile Eski Anadolu Türkçesi arasındaki gibi bir devre farkı bulunmamaktadır.

Osmanlıcanın günümüz Türkiye Türkçesi'nden ayrı bir devre olarak görülmesi, dış yapısı ile ilgilidir. Gerçekten de, Osmanlıca dış yapısı yani içindeki yabancı unsurlar bakımından hem Eski Anadolu Türkçesi'nden hem de günümüz Türkiye Türkçesi'nden ayrı özellikler gösterir.

Osmanlıca devresinde, Türkçeye pek çok Arapça ve Farsça kelime girdiği gibi dil bilgisi (gramer) şekilleri de girmiştir, Bu unsurların bazı eserlerde % 60’1arı bulduğu hattâ geçtiği bile görülebilir. Ancak Türkçeye giren bu kelime, tamlama ve diğer dilbilgisi unsurları isim sahasında kalmıştır. Ayrıca bu yabancı isimlerin bir kısmı Türkçe yardımcı fiillerle birleşik fiil teşkil edilerek de kullanılmıştır.

Osmanlıca devresinde, fiil çekimleri ve Türkçe cümle yapısı bozulmamıştır. Bilhassa Divan Şiiri beyit esasına dayandığı için cümleler uzamamıştır. Fakat nesir eserlerde ise, uzun cümleler kurulduğundan cümle yapısı şiirdeki kadar sağlam olmamıştır.

Osmanlıca, içindeki yabancı unsurların   durumu bakımından kendi içinde şu dönemlere ayrılır:

 

- Eski Osmanlıca:        (XV. yüzyıl sonu XVI yüzyıl)

- Klâsik Osmanlıca:    (XVI. yüzyıldan XIX. yüzyıl ortalarına kadar)

- Yeni Osmanlıca:       (XIX. yüzyıl ortalarından XX. yüzyıl başlarına kadar)

 

Tanzimat devrinden itibaren, Osmanlı devletinin siyasî, sosyal durumu, Batı medeniyeti ile ilişkiler, dil ve edebiyat anlayışına da tesir edince, Türkçenin sadeleştirilmesi, içindeki iğreti duran yabancı kelimelerin ve gramer şekillerinin atılması fikri doğmuştur. Buna Tanzimat devrinden itibaren Türkçülük- milliyetçilik fikrinin doğması ve "sosyal faydacı bir edebiyat”  anlayışının     yaygınlaşması   vesile  olmuştur.

Türkçenin yabancı dil unsurlarına, bilhassa Arapça ve Farsçadan gelen kelime ve dil bilgisi şekillerine karşı korunması, Türkçeye sahip çıkılması fikri, XI. yüzyılda Kaşgarlı Mahmud'dan Tanzimat devrine kadar, şuurlu Türk şair ve yazarları tarafından zaman zaman ortaya atılmışsa da kalıcı bir hareket haline gelememiştir. Ancak Tanzimat devrinden sonra Türkçe'nin sadeleştirilmesi, yabancı unsurlardan bilhassa Arapça ve Farsça dilbilgisi şekillerinden temizlenmesi, Türk aydınları için bir problem, bir  millî  dava olmuştur.

Tanzimat devrinde, Namık Kemal, Şinasi, Ali Suavi, Ahmet Mithat Efendi, Şemsettin Sami, Muallim Naci, Ahmet Vefik Paşa, Ahmet Cevdet Paşa gibi şahsiyetler Türkçe'nin sadeleşmesi için çalışmışlar, fakat  istediklerini tam başaramamışlardır.

Servet-i Fünûn dergisi etrafında toplanan şair ve yazarlar, sanat anlayışları gereği, sadeleşme konusunu fazla önemsememişler, hattâ kendilerine göre önceki devirden farklı Arapça ve Farsça yeni terkipler türetmişlerdir. Bu yüzden "anlaşılmaz" olarak nitelendirilmişlerdir. Servet-i Fünûn öncülerinden Tevfik Fikret ve Halid Ziya, Türkçenin sadeleştirilmesi    fikrine karşı bile çıkmışlardır.

         Servet-i Fünûn  dergisinin ve Edebiyatının dışında kalan Hüseyin Rahmi, Ahmed Rasim, Mehmed Emin, Rıza Tevfık sade Türkçe ile eserler vermişlerdir. Aynı devirde İkdam gazetesi etrafında toplanan "Türkçü ve Türkçeciler" ise, Türkçe'nin sadeleşmesini hararetle savunmuşlardır, Bunların öncüleri Necip Asım, Veled Çelebi, Fuad Köseraif’tir. Bilhassa  Fuad Köseraif  ileri derecede "tasfîyecilik”   anlayışını   savunmuştur.[58]

19.yüzyıl sonları ve 20. yüzyıl başlarında  yani Tanzimat’tan Cumhuriyet devrine kadar, Türkçenin sadeleştirilmesi konusundaki tartışmalar   fesahatçilik, tasfiyecilik ve sade Türkçecilik olmak üzere başlıca üç görüş  etrafında sürdürülmüştür.  

          Fesahatçilik, Türkçenin  sadeleşmesine, Türkçeleşmeye  karşıdır. Dilimize yerleşmiş Arapça ve Farsça kökenli kelimelerin  Türkçeleşmiş  şekillerini yanlış (galat)   kabul edip, asıl şekilleri ile kullanılmasını savunur. Bugün Arapça veya Farsça fesahatçi kalmamıştır Fakat  Batı dillerinin fesahatçileri  gittikçe artmaktadır. Bu Batıcı fesahatçiler,  meselâ İngilizceden dilimize giren kelimelerin  Türkçe söylenişi ile yazılıp kullanılmasını  yanlış sayıp, illâ da İngilizler gibi söyleyip yazmaya çalışırlar.

         Tasfiyecilk, Türkçede halkın bilip kullandığı, dilimize yerleşmiş bütün yabancı kökenli kelime ve dil

unsularının atılmasını savunur. Bir çeşit dil ırkçılığı demektir.  Tasfiyecilik, dilden atılmasını istediği kelimelerin yerine, karşılığı olan Türkçe kelimeleri  koymakla yetinmez,  hiçbir kural tanımadan  türettiği (uydurduğu)  kelimeleri Türkçeleşmiş kelimelere karşılık  olarak  koyar.  Bundan dolayı tasfiyecilik, beraberinde “uydurmacılık”  anlayışını getirmiştir.  

        Sade Türkçecilik, halkın bildiği ve kullandığı, dilimizin malı olmuş  yabancı kökenli kelimeleri  Türkçeleşmiş sayar. Ziya Gökalp’ın, Ömer Seyfettin’in, Yahya Kemal’in ve bütün Türk milliyetçilerinin görüşü budur.  Ziya Gökalp buna  Türkçeleşmiş Türkçe   demektedir.  Fesahatçilerin yanlış-galat   saydığı kelimeler  esasen Türkçeleşmiş  kelimelerdir.

 

             Türkçe bu görüş ve tartışmalarla Cumhuriyet devrine ulaşmıştır.

 

 

                                    ***

 

 

 

 

 

             

 

 

 

 

 

 

 

           

 

 

 

 

 

Cumhuriyet Devride

TÜRKÇECİLİK TARTIŞMALARI

     

         

Cumhuriyet’ten Önce

          

            “Günümüzün Türkiye Türkçesi” veya “Bugünkü Türkiye Türkçesi” 20. yüzyıl başlarından (özellikle, Genç Kalemler dergisinin Yeni Lisan hareketinden) itibaren sadeleşip gelişen ve Türkiye Cumhuriyeti'nin  “resmî dili”   [59] olan Türk yazı dilidir. Batı Türkçesi'nin[60] bugün de devam eden üçüncü devresidir.   

 

                         1. Eski Anadolu Türkçesi  ( 11-15 yy)

             2. Osmanlı Devri Türkçesi  (15-20 yy)

             3. Günümüzün Türkiye Türkçesi   (20. yy  vd.)

          

            Bugünkü Türkiye Türkçesi'nin Osmanlı Devri Türkçesi'nden ayrılan başlıca özelliği, Arapça-Farsça ve Batı kökenli (Fransızca-İngilizce) kelime ve diğer dil unsurları bakımından gösterdiği farklı durumdur. Osmanlı Devri Türkçesi ile Bugünkü Türkiye Türkçesi arasında dilbilgisi (gramer)  farklılığı  yoktur. Farklılık, yabancı unsurlar veya dilin dış yapısı açısındandır. Bugünkü Türkiye Türkçesi, Osmanlıca devresinden farklı olarak,  Arapça ve Farsça kelimelerden büyük oranda, dil bilgisi  şekillerinden (çeşitli ekler ve tamlamalardan) ise tamamen arınmış; fakat Fransızca ve İngilizce başta olmak üzere Batı dillerinden  kelime ve dil bilgisi şekilleri  almış bir dildir. Bu sebeple, Bugünkü Türkiye Türkçesi, Arapça ve Farsça unsurlardan temizlenirken Batı dillerinin taarruzuna uğramıştır, demek yanlış olmaz. 

          İçinde Eski Anadolu Türkçesi'nden daha çok yabancı kelime bulunan Bugünkü Türkiye Türkçesi'nin bir özelliği de Batı dillerinden bilhassa Fransızca ve son yıllarda da İngilizce'den kelimeler ve ifade şekilleri  almış olması  ve almaya da devam etmesidir. Batı dillerinden şuursuz ve sınırsız bir şekilde alınıp kullanılan kelime ve ifade şekilleri, dilimizin yapı ve işleyişini  bozup yozlaştıran ve yabancılaşmaya yol açan  tehdit ve tehlike halini almıştır. Günümüz Türkiye Türkçesinin önemli bir sıkıntısı, Batı dillerinin taarruzudur.

          İkinci Meşrutiyet (1908) devrinden başlayarak Arapça-Farsça unsurlar bakımından  oldukça sadeleşip gelişen ve kelime bakımından zenginleşen Günümüz Türkiye Türkçesi’nin  20. yüzyılda  en dikkati çeken yönü, söz diziminin   yabancı  şekillerden temizlenmesi yani Türk cümle yapısının aydınlığa kavuşması  olmuştur.  Fakat,  Arapça ve Farsça ağırlıklı yabancı kelime ve dil bilgisi unsurlarından  temizlenen   Günümüz Türkiye Türkçesi, 1940’lı yıllardan   özellikle de  1980’li yıllardan itibaren  gittikçe artan bir  oranla  başta İngilizce olmak üzere  Batı dillerinin kelime ve dil bilgisi şekillerinin  tesiri altına girmektedir. Bu durum da  dilimizin bozulup  yozlaşmasına ve yabancılaşmasına  yol açmaktadır.

          Bugünkü Türkiye Türkçesi,  İkinci Meşrutiyet'ten sonra Osmanlıcılık, İslamcılık, Batıcılık vb. fikir hareketleri içinde siyasî ve tarihî şartların da tesiri ile hızla gelişen Türkçülük (milliyetçilik) hareketinin  ürünü sayılır. Daha XIX. yüzyıl içinde şekillenmeye başlayan Türkçülük hareketi, 1908'den sonra Türk Derneği (1909) ve Türk Ocağı (1912) gibi kuruluşlarla Türk tarihi ve Türk dili hakkında esaslı çalışmalar yapılmasını sağlamıştır. Nitekim Genç Kalemler dergisi etrafında toplanarak, "Yeni Lisan" hareketini başlatanlar da devrin Türkçülük hareketini yürüten sanat ve fikir adamlarıdır. Türkçe'nin sadeleşmesi konusunda en kalıcı atılımı, “Yeni Lisancılar” başarmıştır. 1911'de Selânik'te Genç Kalemler dergisi etrafında toplanan Yeni Lisancılar ilk defa “Millî Edebiyat” kavramını da ortaya atmışlardır.

           Ömer Seyfettin, Ali Cânip, Ziya Gökalp, Âkil Koyuncu'nun öncülüğündeki Genç Kalemler ve Yeni Lisan hareketi, “Millî bir edebiyat millî bir dille yaratılabilir." görüşünü ortaya atıp, Türkçenin sadeleşmesi için  başlıca şu ilkeleri kabul ve ilân etmişlerdir[61]:

          

          1- Arapça ve Farsça gramer kuralları  kullanılmamalı, bu kurallarla yapılan terkipler (tamlamalar)   kaldırılmalıdır.

          2- Ama, fakat, lâkin gibi yerleşmiş edatların dışında yabancı edatlar kullanılmamalıdır.

          3-Dilimize yerleşmiş Arapça ve Farsça kelimeler  Türkçede söylendikleri gibi yazılmalıdır.

          4- Kalıplaşmış ifadeler dışında sadece Türkçe çokluk  eki (-lar,-ler) kullanılmalıdır.

          5- Başka Türk Lehçelerinden kelimeler alınmamalıdır.

          6- İstanbul konuşması esas alınarak yeni bir yazı dili  meydana getirilmeli;  konuşma dili yazı dili ayrılığı kaldırılmalıdır.

          7- Dil ve edebiyat doğu-batı taklitçiliğinden kurtarılmalı; millî bir edebiyat meydana getirilmelidir.

 

          Türk şair, yazar ve fikir adamları arasında kısa zamanda yayılan bu yeni lisan ve millî edebiyat anlayışı, bir edebiyat akımı halini almış ve devrin hemen bütün şair ve yazarları bu anlayışla eserler vermişlerdir. Bu dönemde sade dille eser veren şair ve yazarlardan bazıları şunlardır: Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin, Faruk Nafiz, Halit Fahri, Orhan Seyfi, Yusuf Ziya Enis Behiç, Halide Edip, Yakup Kadri, Refik Halid, Reşat Nuri, Yahya Kemal; Türkçü hareketin içinde bulunmamakla  beraber  Mehmet Akif, Süleyman Nazif ve daha birçok isim.

            Günümüz Türkiye Türkçesi’nin sadeleşmesinde ve gelişmesinde  Ömer Seyfettin, Ali Canip ve Gökalp’ın Genç Kalemler dergisinde başlattıkları  “Yeni Lisan”  hareketi ilk devre, başlangıç devresi olarak düşünülürse, ikinci devresi de 1930'larda başlayan "Dil İnkılâbı" devresidir. Bu devrede Atatürk'ün öncülüğü ile Türkçeye devlet eli uzanmış, sadeleşme ve Türkçecilik bir devlet politikası  haline getirilmiştir.

1928'de Lâtin harfli Yeni Türk Alfabesi'nin kabulü ve 1932'de Türk Dil Kurumu’nun kuruluşu, Türkçenin sadeleştirilip zenginleştirilmesi yanında araştırılıp incelenmesi çalışmalarını da  başlatmıştır.  Ne var ki her iki devrede de  dilimizdeki Batı kökenli kelimelere karşı bir çalışma yapılmamıştır.  Hatta “Dil İnkılâbı”  devresinde, bazı  Arapça-Farsça unsurlara karşı Batı kökenli kelime ve ekler teşvik   edilmiştir.

 

            Gerek Genç Kalemler dergisinde başlatılan  “Yeni Lisan”  hareketi ile gerekse 1930’lu yıllarda başlatılan “Dil İnkılâbı” ile,   Arapça-Farsça unsurlara karşı, 1933-1934’teki bazı aşırılıklar dışında, “Türkçecilik”   açısından  başarılı çalışmalar yapılmıştır. Ancak bu çalışmalarda  dilimize giren “Batı kökenli kelimeler ve dil bilgisi şekilleri” için bir çalışma yapılmamıştır.  1935’te yayımlanan   Cep Kılavuzu’nda   bilerek bazı Arapça ve Farsça  kelimelerin Türkçe karşılığı olarak Batı kökenli kelimeler bile gösterilmiştir:

Kâtip - sekreter,

Nazariye - teori,

Müdir - direktör,

Timsal – sembol   vb

gibi.    

1930’lu yıllarda Arapça-Farsça tesirini kırmak için başlayan bu durum,  1940’lı  yıllarda,  “Batı klasiklerini tercüme”  hareketi ile  Devlet’in kültür ve eğitim politikalarının millî kültürden Hümanist kültür anlayışına kaydırılması, Batı kökenli kelimelerin girişini kolaylaştırdığı gibi   teşvik   bile  etmiştir.[62]

 

 

            Atatürk, Türk milleti  ve Türk Dili

 

           Türkçe, Türk kimliğinin, Türk kültürünün  kısaca Türk milletinin   varlık sebebidir.  Türkçe, Türk kimliğinin ve Türk kültürünün    varlık sebebi  ve  temel unsuru olarak asırlar boyunca millî duygu ve millî şuur sahibi Türk  devlet  adamı ve  aydınları tarafından çeşitli şekillerde korunmuş ve savunulmuştur. Bu koruma ve savunma hareketleri,  özellikle dilimizin işlenmiş birer ilim ve edebiyat dili olan Arapça ve Farsça ile karşılaşmasından sonra ortaya çıkmıştır.  Türkçenin  tarihî, dinî, edebî, hatta coğrafî sebeplerle  zaman zaman  Arapça ve Farsça karşısında   ihmal edildiği veya önemsenmediği devirler   görülmüştür.[63] Ancak  yine her devirde şuurlu Türk devlet adamları ve aydınları  tarafından da korunup savunulmaya devam edilmiştir.   Tarih boyunca süren, dilimizi koruma ve savunma hareketlerinin hepsine birden “Türkçecilik Hareketleri”  veya  "Türkçecilik Akımı" diyebiliriz. Bu akım, şuurlu olarak XI. yüzyılda Kaşgarlı Mahmut ile başlamış, Âşık Paşa, Karamanoğlu Mehmet Bey, Ali Şîr Nevaî,  Edirneli Nazmî, Tatavlalı Mahremî, Sait Bey, Şinasi,   Namık Kemal, Ahmet Mithat Efendi, Ahmet Vefik Paşa,  Süleyman Paşa,  Şemsettin Sami,  Necip Asım, Ömer Seyfettin, Yahya Kemal, Ziya Gökalp vb Türkçecilerle Cumhuriyet devrine gelmiştir. Tarih boyunca süren bu şuurlu dil hareketleri ayrı bir araştırma konusudur.[64] Burada sadece hatırlatmakla yetiniyoruz.

            Kısaca varlığından söz ettiğimiz şuurlu dil hareketlerinin ortaya çıkışına dikkat edilecek olursa, görülür ki  Türkçecilik  anlayışı,  millet olma şuurundan, millî şuurdan  başka bir şey değildir. Yani Türk milliyetçiliği tarih boyunca kendisini önce dil sahasında Türkçecilik  hareketi  olarak göstermiştir. Türkçecilik, her devirde Türk milliyetçiliğinin hareket noktası olmuştur.   Bundan dolayı,  Türkçecilik tarihi, Türk milliyetçiliği tarihi anlamına da gelmektedir.   Kısaca dil şuuru,    millî duygu ve millî şuurun uyanışı demektir.

          Cumhuriyet devrinde Atatürk’ün önderliğinde başlayan dil çalışmaları da bu tarihî akış içinde görülmelidir. Cumhuriyet devri dil çalışmalarının veya Türkçeciliğin öncüsü, Türklüğün de öncüsü ve Devletimizin kurucusu Atatürk'tür. Atatürk’ün önderliğini yaptığı Türkçecilik çalışmalarının kendisinden öncekilerden farkı, dilimizi devlet adamı olarak, devlet himayesine alması, dili veya Türkçeciliği devlet politikası haline getirmesidir. Daha önceki hareketler ferdî gayret ve çalışmalar  şeklinde değerlendirilebilecek hareketlerdir.

         Atatürk'ün bütün faaliyet ve hareketlerinin temelinde “Türk milliyetçiliği” fikri vardır. Kurduğu devlet, “Türk milleti”ne dayanan “millî” bir devlettir.[65] Millî devlette milletin yapısı ne kadar sağlam olursa devlet o kadar sağlam olur. Bunu Atatürk şöyle ifade ediyor:

            "Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin dayanağı Türk topluluğudur. Bu topluluğun fertleri ne kadar Türk kültürüyle dolu olursa, o topluluğa dayanan cumhuriyet de o kadar kuvvetli olur.” [66]

           Atatürk’e göre,   "Türk demek, dil demektir. Milliyetin çok bariz vasıflarından birisi dildir.”[67]   Atatürk, Türk milliyetçisi olarak Türk diline eğilme sebep ve gerekçesini ünlü Türk milliyetçisi fikir ve ilim adamı Sadri Maksudî Arsal'ın Türk Ocakları yayını olan “Türk Dili İçin” (l930) adlı eserinin kapağına bizzat el yazısıyla şöyle açıklamıştır:

"Millî his  ile  dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması millî hissin inkişafında başlıca müessirdir."

            Görüyoruz ki Atatürk’ün dil konusuna eğilmesinin sebebi, millî duyguları kuvvetlendirmek ve böylece millî yapıyı sağlamlaştırmak, millî birliği kuvvetlendirmektir. Atatürk,  Türk milliyetçisi olduğu için, milliyetçiliğinin gereği olarak  Türkçenin gelişip zenginleştirilmesiyle ilgilenme ihtiyacı duymuştur.  Çünkü dil, milletin var olmasının ve var kalmasının  ilk şartıdır. Dil, millî kimliktir.  Atatürk'ün dil çalışmalarını bu anlayışın dışında değerlendirmek ve anlamak bizi yanlış yollara, yanlış adreslere götürür.

           

 

            Atatürk’ün Dil Politikaları ve Türk Dil Kurumu

 

           "Millî şuurun ayakta kalabilmesi ve uyanık bulunması için dil ve tarih uğrunda çalışmaya mecburuz." diyen Atatürk, 1928'de harf inkılâbını gerçekleştirdikten sonra, tarih ve dil konularında çalışmaya başlamıştır. Bu çalışmalardan olarak önce Türk Tarih Kurumu’nu (1930) kurdurmuş, tarihçilerle birlikte âdeta bir tarihçi gibi çalışmıştır. Türk Tarih Kurumu'nun çalışmalarını yoluna koyduktan  sonra da 12 Temmuz 1932'de “Türk Dilini Tetkik Cemiyeti” adıyla  Türk Dil Kurumu’nu kurdurmuştur.

            Türk Dili Tetkik Cemiyeti’nin İçişleri Bakanlığına verilen kuruluş dilekçesinin altında şu isimler bulunmaktadır:

           

            Samih Rıfat  - Başkan , Çanakkale  Milletvekili

            Ruşen Eşref-   Umumî Kâtip,  Afyonkarahisar  milletvekili

           Celâl Sahir-    Veznedar, Zonguldak milletvekili

           Yakup Kadri-  Üye,  Manisa Milletvekili    

           

           Kurum’un  söz konusu kuruluş dilekçesinde, “Türk Dili hakkında tetkikat ve neşriyatta bulunmak maksadıyla”  “ilmî bir cemiyet”   kurulduğu belirtilmektedir.

             Atatürk'ün Türk Dil Kurumu’nun çalışmalarından ne beklediğini, tarih ve dil çalışmalarında yakınında bulunan Prof. Afet İnan şöyle belirtiyor:

        

            1-  Türk Dili’nin sadeleştirilmesi halkın konuşma dili ile yazı dili arasında bir birlik ve âhenk kurulması, konuşma, edebiyat ve ilim dilimizin kesin kurallar ile tespit edilerek tarihî metinlerden ve yaşayan halk lehçelerinden taramalar, derlemeler yapılarak bir kelime ve terim hazinesi vücuda getirilmesi,

             2-  Tarihî araştırmalarda belge değeri olan  ölü veya eski dillerin, metotlu bir şekilde incelenmesi ve karşılaştırmalar yapılması[68],

 

           Kurum’un kuruluşunun tamamlanmasından kısa bir süre  sonra ilk iş olarak, 26 Eylül 1932'de Birinci Dil Kurultayı toplandı. Kurultay sonunda 7 maddelik bir çalışma programı tespit edildi. Türk Dil Kurumu’nun çalışmalarına rehberlik etmesi için Birinci Kurultay’da kabul edilen Çalışma Programı şöyledir:

          

           1- Türkçenin gerek Sümer, Eti gibi en eski Türk dilleriyle, gerek Hint-Avrupa, Sami denilen  dillerle mukayesesi yapılmalıdır.

           2- Türkçenin tarihî inkişafları aranmalı, mukayeseli grameri yazılmalıdır.

           3- Türk lehçelerindeki kelimeler derlenerek, lehçeler lügati, sonra esas Türk lügati, Türk sarfı, nahvi tez elden yapılmalıdır.  Sarf, nahiv,  lügat yapılırken, ıstılah konurken Türkçenin bütün lâhikalarının araştırılmasına, bu lâhikaların ve edatların dilimizin bütün ihtiyaçlarına yetecek surette işlenmesine ehemmiyet verilmelidir.

           4-  Türkçenin tarihî grameri yazılmalıdır.

           5- Şark ve garp memleketlerinde çıkan  Türk dili hakkındaki eserler toplanmalı, bu eserlerden lâzım olanları  dilimize çevrilmelidir.

           6- Cemiyet, gerek kendisinin gerek dışarıdan Türk dili ile uğraşanların tetkiklerini bir mecmua il neşretmelidir.  

           7- Memleket gazetelerinde dil işlerine hususî yer verilmelidir.[69] 

            

            Birinci Türk Dil Kurultay’ında tespit edilen bu çalışma programı, gerçekten geniş kapsamlı bir programdır.  Öyle ki Türkçenin dün olduğu gibi bugün de yarın da aynı çalışmaların yapılmasına  ve sürdürülmesine ihtiyacı vardır.  Özellikle  Sovyetler Birliği’nin dağılıp  Orta Asya Türk Cumhuriyetleri’nin kurulmasından sonra bu Program’ın uygulanmasına daha çok ihtiyaç   doğmuştur.  Bu da Atatürk devrinde tespit edilen  programın ne kadar geniş ufuklu olduğunu gösterir.      

          Birinci Dil Kurultay’ında tespit edilen  Çalışma Programı’nda dikkat çeken bir  özellik Türkiye Türkçesi’ni  bütün Türkçenin bir  parçası olarak kabul eden bir anlayışa sahip olmasıdır. Bu da Atatürk’teki bütün Türklük fikrinin varlığını gösterir. Kurultay’ın çalışma programındaki “bütün Türk lehçelerinin araştırılması”  na yönelik çalışmalar, sadece Türkiye Türkçesi’ne malzeme toplamak anlayışıyla  açıklanamaz. Bu, Atatürk’teki ilmî ve kültürel yönden  bütün Türklüğü kapsayan   bir  milliyetçilik  anlayışının  göstergesidir. Atatürk  Türkiye dışındaki  Türk varlığı  konusundaki fikrini  bir konuşmasında şöyle açıklamaktadır:

             “Milliyet davası, şuursuz ve ölçüsüz bir dava şeklinde mütalaa  ve müdafaa  edilmemelidir. Milliyet davası, siyasi bir mücadele konusu olmadan önce şuurlu bir ülkü meselesidir. Şuurlu ülkü demek, müspet ilme, ilmî metotlara dayandırılmış hedef ve gaye demektir. O halde propagandalarda müspet usûllere müracaat etmek şarttır. Hareketlerin imkân ve sınırları ve sıraları mutlaka hesaba katılmalıdır. Türkiye dışında kalmış olan Türkler, ilkin kültür meseleleriyle ilgilenmelidirler.  Nitekim biz Türklük davasını böyle müspet bir ölçüde ele almış bulunuyoruz. Büyük Türk tarihine, Türk dilinin kaynaklarına, zengin lehçelerine, eski Türk eserlerine önem veriyoruz.  Baykal ötesindeki Yakut Türkleri’nin dil ve kültürlerini bile ihmal etmiyoruz.” [70]

 

             Birinci Türk Dil Kurultayı’nda kabul edilen  çalışma programındaki  Sümer, Eti gibi  eski dillerle Türkçe’nin ilgisinin araştırılması,  Atatürk’ün geliştirdiği Türk Tarih Tezi’nin dille ilgili  yönünü ifade eder. Daha sonra geliştirilecek olan  Güneş Dil Teorisi  de  Tarih Tezini  destekleyen bir  anlayışı ifade eder. Dikkat edilirse   Sümer ve Eti dilleri için  “en eski Türk dilleri” ifadesi kullanılır.

          Atatürk hem Türk Tarih Tezi’yle hem de Türk Dil Tezi’yle,  bir taraftan bütün Türk varlığını ortaya çıkarmayı, bir taraftan da   Anadolu’yu  Türkler’e çok gören  Batı dünyasına cevap vermeyi hedeflemiştir.  Atatürk, Anadolu’nun ezelden beri Türk yurdu olduğunu savunarak  Avupalılar’ın  Şark Meselesi  adını verdikleri, “Türkleri, Avrupa’dan ve  Anadolu’dan geldikleri Orta Asya’ya geri sürmek”  şeklinde özetlenebilecek  iddialarına cevap  vermiş, bunun tarih ve dile dayanan  belgelerinin ortaya konulmasını istemiştir.  Sümer, Eti gibi eski dillerle Türkçenin ilgisinin araştırılması meselesi bu  görüşle ilgilidir. Atatürk’ün  geliştirdiği  tarih ve dil tezi, bazı Mavi Anadolucular’ın[71] iddia ettikleri gibi,  Türkler’in kökeninin Hititler’e veya eski Anadolu kavimlerine dayandığını  dolayısıyla  Anadolu’nun Türk değil melez bir yapıya sahip “mozaik”  olduğunu  reddeder.     Anadolu’nun en eski sakinlerinden olan    Hititler’in de Orta Asya Türk kökenli  olduğunu, dolayısıyla Anadolu’nun  da  Hititler’den  itibaren   eski bir Türk  vatanı  olduğunu   savunur.  Kısaca Atatürk’ün tarih ve dil tezlerine göre,  Türkiye Türklüğünün  kaynağı  Orta Asya’dır. Anadolu da  “kırk asırlık Türk yurdu” dur.   Bu  görüşleri ile Atatürk, Türkiye’nin  “mozaik”  bir yapıya sahip olduğunu reddeder.  Atatürk’e göre  “Türkiyeli !”  değil, “Türk” kimliği söz konusudur.  Nitekim,  1930’da   okullar için  hazırlattığı ve büyük bölümünü  kendi eliyle yazdığı  (el yazılarıyla  baskısı mevcuttur)  Medenî Bilgiler  adlı kitapta,  “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkı Türk milletidir.”   demiştir.[72]          

            Birinci Türk Dil Kurultay’ında tespit edilen 7 maddelik çalışma  programı, görüldüğü gibi  Atatürk’ün  Türk Tarih Tezini de içine alan veya destekleyen çok  geniş kapsamlı  bir programdı.   Bu programı uygulamak için geniş bir ilim adamları  kadrosu gerekliydi.  Atatürk  ve onun önderliğiyle   yapılması gereken işler doğru  ve isabetli  tespit edilmişti. Ancak  Atatürk dilci olmadığı gibi,  1930’lu yılların Türkiyesinde tespit edilen  dil  programını ilmî metotlarla yürütecek yeterli  sayıda  dilci  de yoktu. (O devrin tek dilcisi Ragıp Hulûsî Özdem’dir)  Atatürk’ün çevresindeki  dil işleriyle  uğraşanların  veya görevlendirilenlerin  kimisi iyi niyetli gazeteci-yazar, kimisi  heyecanlı  inkılâpçı, kimisi Atatürk’ün gözüne girmeğe çalışan dalkavuk,  kimisi de başka maksatları olan kişilerdi. Türkçe üzerinde  görüş belirtmeye az-çok yetkili olan  Fuat Köprülü, Yahya Kemal, Halide Edip, Hüseyin Cahit vb isimler, Dil Kurumu’nun çalışmalarına katılmamışlardır. Türk Dil Kurumu’nun resmî kurucuları da devrin edebiyatçı-yazar  milletvekilleriydi. Yani ilmî olmaktan çok siyasi kimlikleri vardı. Türkçenin Kristof Kolomb’u Ömer Seyfettin 1920’de, Ziya Gökalp da 1924’te ölmüşlerdi. Bu şartlarda ve böyle bir çevrede  dil konusunda doğru uygulama  yolunu bulmak zordu. Çünkü, dil konusunda Kurultay’da  tespit edilen işlerin başarılabilmesi için  belirttiğimiz gibi geniş bir dilci kadrosu gerekiyordu. Atatürk'ün dil çalışmalarındaki talihsizliği buradaydı.

 

              Birinci Türk Dil Kurultay’ından sonra,   geniş bir "derleme-tarama” seferberliğine girişildi. Toplanan, derlenen kelimeler,  1934’te   iki cilt olarak “Osmanlıcadan Türkçeye Söz Karşılıkları: Tarama Dergisi” adıyla  yayımlandı. Tarama Dergisi’nde,  dilden  tasfiyesi düşünülen ve Osmanlıca(!) sayılan  bir söz için bazen yirmi kadar karşılık gösteriliyordu. Üstelik gösterilen bu karşılıklar, yazı dilimizde bulunmadığı gibi halk tarafından da genel konuşma dilinde kullanılmıyordu. Meselâ  bir  “kalem”  kelimesi için, çizgiç , kamış, kavrı, sızgıç, yağuş, yazgaç, yuvuş vb karşılıları vardı.  Sıra Tarama Dergisi’nde  toplanan malzemelerin değerlendirilmesine gelince işler karıştı. Ham madde halinde toplanan malzeme, olduğu gibi yaşayan dile aktarılmağa  başlandı.   Öyle ki bazı yazarlar, yazılarını önce  tabiî  dille yazıyor, sonra da yazısında kullandığı  Arapça veya Farsça kökenli kelimelerin yerine Tarama Dergisi’nden beğendiği karşılıkları koyuyordu. Böyle bir uygulama  ile  durum müthiş bir tasfiyecilik[73] ve dil ırkçılığı halini aldı.  Halkın anlayıp anlamaması önemli değildi.   “Şey”  kelimesinin bile kullanılması istenmiyordu. Dil işlerinden anlayan anlamayan kendisine göre kelimeler  türetip  yazılarında kullanıyordu.  Böylece tasfiyeciliğin yanında bir de uydurmacılık[74] baş göstermeye başladı.  Otacı (Doktor) Memduh Necdet’in, “Gazi  Yolu- Dilimizi Nasıl Onarmalıyız?” adıyla 1933’te  yayımladığı kitabı, devrin anlayışını ve uygulamalarını gösteren güzel bir örnektir.  Otacı Memduh Necdet,   kitabının   “Öngen”inde (ön söz veya  mukaddime  demekmiş), devrin anlayışını çok açık gösteren  şu cümlelere yer veriyor: 

        “Bu kitabı önce hiç bir yad söz kullanmadan yazmıştım. Bu kendilikte (hususta) yoksulluğum (ihtiyacım) olan Türkçe sözlerin kimisini eski kitaplardan, söylüklerden (lügat kitaplarından), halk dilinden toplamıştım. Kimisini de kendim yaptım.  Kitabımdaki kurallara uyarak kendim türettim ve bunlarla pek erik (mükemmel) olarak istediklerimi yazdım. Faat bu sözleri daha kimse bilmediği için kitabımı benden başka kimsenin anlamayacağını anladım. Bundan ötürü onu yeni baştan kullandığımız dile çevriledim.

          Bu kitabın biteğine bir de söylükçük ekledim. Bu söylükçükteki sözler bu kitabı yazarken benim ürettiğim sözlerden yüz tanesidir. Bunların hiç birinin söylüklerde  yeri yoktur. Onları kitabımda ileri sürdüğüm düşünü ve kurallara göre ben türettim. ” [75]

          Türk Dil Kurumu’nun  öncülüğünde sürdürülen bu tasfiyeci-uydurmacı dil anlayışı,  1935  yılı  ortalarına  kadar devam etti.  Bu arada Atatürk de uydurma dille bir iki denemede bulunmuştur.  Atatürk’ün  tasfiyeci-uydurmacı  dil anlayışına uyarak kullandığı dile deneme diyoruz. Çünkü Atatürk bu dili, üç yıl içinde  birkaç defa kullanmıştır. “Söylev ve Demeçler” adıyla toplanan konuşmalarında –meselâ Onuncu Yıl Nutku’nda- kullandığı dil, Genç Kalemler’den beri sadeleşip gelen tabiî ve yaşayan Türkçedir.    Atatürk’ün  uydurma dille yaptığı  denemelerin en belirli  örneği,  Türkiye’yi Ziyaret eden  İsveç Veliahdı  Prens Gustov Adolf’un şerefine  3 Kasım 1934’te verdiği yemekte  yaptığı konuşmadır. Bu konuşmada şu  cümlelere yer verir:

 

         “Altes Ruvayal,

           Bu gece ulu konuklarımıza, Türkiye’ye uğur getirdiklerini söylerken duygum tükel özgü bir kıvançtır… Avrupa’nın iki bitim ucunda yerlerini berkiten uluslarımız, ataç özlüklerinin tüm ıssıları olarak baysak,  önürme, uygunluk kıldacıları olmuş bulunuyorlar; onlar bugün en güzel utkuyu kazanmaya anıklanıyorlar:  Baysal utkusu.”[76]

 

         1935 yılı sonlarında Atatürk, dilimizin içine düştüğü "çıkmazı" fark etti.  Fikrini Falih Rıfkı Atay'a şöyle açtı;

            "Türkçenin hiç bir yabancı kelimeye ihtiyacı olmadığını söyleyenlerin iddiasını, tecrübe ettik. Bir çıkmaza girmişizdir. Dili bu çıkmazda bırakırlar m? Bırakmazlar. Biz de kurtarma şerefini başkalarına bırakamayız,”[77]

              Atatürk’ün 1932- 1935 arasındaki tasfiyecilik  esasına dayanan dil politikasının “çıkmaz yol” olduğunu, “dili çıkmaza soktuğunu”  tespiti konusunda birçok şahit ve delil vardır.    Bu konuda şahit sadece Falih Rıfkı değildir. Aynı düşüncelerini İsmail Habib Sevük ve arkadaşlarına da, "Bu dil işi bu tutumla sökmeyecek. Ben öldükten sonra döneceklerine ben kendim dönerim " sözleriyle anlatmıştır. Yine aynı konuda Abdülkadir İnan'ın, Yakup Kadri'nin, Ahmet Cevat Emre'nin ve  Atatürk devrinde  dil işleri ile ilgilenmiş birçok kişinin yazdıklarından,  delil gösterebiliriz.  Ayrıca Atatürk'ün kendi konuşmalarından  da bunu anlamak mümkündür.

          Atatürk ve Türk Dil Kurumu, 1935 yılı içinde yeni bir dil politikası arayışına girdi. Bir çeşit orta yolu bulmak üzere, Kurum’un dil anlayışına az çok muhalif olanlardan meydana gelen  “Kılavuz komisyonları”  kurularak, Türkçede kalması, kullanılması istenen kelimeleri gösteren  “Türkçeden Osmanlıcaya” ve “Osmanlıcadan Türkçeye Cep Kılavuzları”   hazırlandı. Kılavuzlarda,  değiştirilmesi istenen  Arapça veya Farsça asıllı kelimelerin her birine Tarama Dergisi’ndeki pek çok karşılıktan sadece bir tanesi seçildi. Kılavuzlarda, 8000 civarında kelimeye yer verilmişti.   O  zaman  Osmanlıca denilen ve dilden atılması düşünülen Yaşayan Türkçe kelimelere   karşılık olmak üzere   Cep  Kılavuzları’na  alınan  bazı   uydurma  kelimeler şöyleydi:

           ailevî : ardal ;  asayiş: baysallık;   bina: kurağ;  bestekâr: düzemen: Büyük Millet Meclisi: Kamutay;  cenaze: ölük;   dâvâ: dilev;  ders: öğrem;  eczacı: emgen;    fahişe: yırtlaz;   faiz: ürem;  iade: gerit;  ilân: bilit;   mahkûm: kasanık;    makale: betke;  memur: işyar;   meyhane: içelge;   tecrübe: deneç;   ücret: aktı;    vali: ilbay;    zabıta: yasavul;    ziyafet: doy;    ziyaret: göret  vb. 

           Cep Kılavuzları’nda   ortalama 8000 civarında kelimeye karşılıklar  bulunmuştu.  Fakat  bu arayışın da çözüm olmadığını gören Atatürk, dil konusundaki  çözümsüzlüğü  Falih Rıfkı’ya şöyle  değerlendirdi:

          “-Memleketimizin en büyük  bilginlerini, yazarlarını bir komisyon halinde aylarca çalıştırdık. Elde edilen şu bir küçük lügatten ibaret. Bu Tarama Dergileri ve Cep Kılavuzları ile bu dil işi yürümez Falih Bey, biz Osmanlıcadan ve Batı dillerinden istifadeye mecburuz.”[78]

          Çeşitli belge ve şahitlerinden anlaşılıyor ki 1932 - 1935 devresinde Atatürk dil çalışmalarında   çevresinin tesiri ile tasfiyecilik   hatta  uydurmacılık esasına dayanan dil politikasını  denemiştir. Bunun "dili çıkmaza soktuğunu” bizzat fark edince de bırakmış ve "yaşayan Türkçe”ye kendi ifadesiyle “tabiî yol”a  dönmenin yollarını aramış ve bulmuştur.   

           Atatürk'ün 1935 sonlarından itibaren ölümüne kadar takip ettiği dil politikası "Güneş Dil Teorisi” anlayışına dayanır. Bu devrede tasfiyecilik tamamen bırakılmış; "Türk milletinin kullandığı, anladığı her kelime Türkçedir." ilkesi esas alınmıştır.

            Güneş- Dil Teorisi,  esasen  dilerin doğuşu konusu ile ilgili bir teoridir. Teorinin esası, Avusturyalı bir  dilci Herman Kıvergiç’in Atatürk’e gönderdiği aslı Fransızca olan  “Türk Dillerindeki Bazı Unsurların Psikolojisi”  adlı  41 sayfalık incelemesine dayanır. Teori, Atatürk tarafından geliştirilmiş ve Teoriye “Güneş Dil Teorisi” adı verilmiştir.  Bu teoriyi kabaca şöyle özetleyebiliriz:  insanoğlu, ilk defa güneşten hareketle varlıkları belirli seslerle sembolize etmişlerdir. Böylece anlamlı sesler yani dil doğmuştur. Bu ilk ve   en eski ana dil de Türkçedir. Türkçe  insanoğlunun geliştirdiği  ilk  ana dildir.    Diğer diller,  bu   ilk ana Türkçeden  bütün dünyaya yayılmıştır.   Bundan dolayı bugün yabancı  olarak gördüğümüz diller esasen Türkçeye yabancı değildir. Türkçenin  çok değişmiş şekillerinden ibarettir.  Onun için  bugün  yabancı dillerden geldiğini sandığımız kelimeler, esasen  Türkçenin malıdırlar.

          Atatürk’ün sağlığında toplanan son dil kurultayı  olan  Üçüncü Dil Kurultayı’nda genel olarak  Güneş-Dil Teorisi  üzerinde durulmuştur.

           Güneş-Dil Teorisi devresinde,  1932- 1935 devresindeki  tasfiyeci-uydurmacı  dil anlayışı tamamen bırakılmış ve “Türk milletinin bildiği ve kullandığı her kelime Türkçedir.” anlayışına  dönülmüştür.  Atatürk’ün bu devrede, “-Arkadaşlar! Kitap,kâtip, mektup, ilim, âlim benidir; ketebe, yektübü, lemyektüm … ve geri kalanı arabındır.”  dediği  bilinmektedir[79].

             Atatürk'ün dil politikası olarak tasfiyecilikten vazgeçildiğinin en sağlam belgesi, 24-31 Ağustos 1936  günlerinde toplanan  Üçüncü Dil Kurultayı’nın  son günü Kurum Genel Sekreteri İbrahim Necmi Dilmen tarafından Atatürk'ün de bulunduğu toplantıda okunan "Kurultay Raporu"dur.   Bu raporda şöyle denilmektedir:

 

            “Güneş-Dil Teorisi, şimdiye kadar dilimize yabancı sanılan dillerdeki varlıkların Türk kaynağından geldiğini ispat etmekle amelî sahadaki dil çalışmalarımıza büyük bir genişlik ve kolaylık vermiştir. Halkın bildiği, manasını anladığı kelimelerin yabancı dilden geliyor sanılarak fedâ edilmesi zarureti bu teori ile ortadan kalkmış bulunuyor.”[80]

 

            1936’dan itibaren  Atatürk’ün ölümüne kadar  Türkiye’de Güneş-Dil Teorisi’ne dayanan , tasfiyecilik ve uydurmacılığı reddeden bir dil politikası takip edilmiştir.  Atatürk’ün sağlığında Güneş-Dil Teorisi, “Tarih, Dil,Coğrafya Fakültesi”nde, Hasan Reşit Tankut, İbrahim Nemci Dilmen ve  Abdülkadir İnan tarafından   ders olarak okutulmuştur.  Bu konuda basılmış ders kitapları vardır.[81]  Naim Hazım Onat,  Güneş Dil Teorisi anlayışı ile  bütün Arapçanın  Türkçeden  doğduğunu ispatlamak gaye ve gayretiyle,  İkici  Kurultay’da, sunduğu “Türk Dilinin Sami Dillerle Münasebeti”  konulu bir tebliğinde Arapçanın Türkçeden türemiş bir dil olduğunu(!)  şöyle anlatıyor:

          “Görüyorsunuz ki Arap dili çok eski zamanlardan beri türlü Türk lehçelerinin tasrif ve tasarrufundan doğmuştur. Dünyada en yaygın dillerden sayılan Arapça, Türkçemizin hemen hemen tasrifîleşmiş daha doğrusu ezilmiş, bozulmuş bir şeklinden başka bir şey değildir.

         Tarihin en eski varlığı olan bizler, bütün dünyaya dil vermiş, medeniyet vermişiz; bununla ne kadar övünsek yeri vardır.”[82]

         Bu çalışma daha sonra,   “Arapçanın Türk Diliyle Kuruluşu”  adıyla bir kitap olarak da  yayımlanmıştır.

         

           1938 -  1983   Dönemi            

         Atatürk’ten Sonra Türk Dil Kurumu           

 

           Atatürk'ün sağlığında, bazı aşırı denemelerden sonra bilhassa 1936 yılı başlarından itibaren  dilimiz, normal tabiî gelişme yolunu bulmuştur. Ancak Atatürk'ün ölümünden bir süre sonra, özellikle 1942'den sonra, tekrar  Atatürk döneminde denenip bırakılan, tasfiyecilik ve ırkçılık anlayışına dayanan dil politikasına  dönülmüştür.[83] Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün desteği ve Türk Dil Kurumu’nun öncülüğünde Atatürk’ün ölümünden sonra tekrar başlatılan tasfiyeci-uydurmacı dil anlayışı, 1960’lardan sonra hızlandırılarak “Öz Türkçecilik”, "Arı Türkçecilik", “dilde ilericilik”  veya “devrimci görüş”  gibi adlarla sürdürülmeye başlanmış; konu Türkçe ve dil meselesi  olmaktan çıkarak sosyalist ideoloji göstergesi haline gelmiştir. 

           Atatürk döneminde  “dili özleştirme”,  “Türkçeleşme”  adına yapılan  “tasfiyecilik” ,  Osmanlı  Devri Türkçesi  aleyhtarlığı  ve aşırı bir Türkçülük anlayışına dayanıyordu.  Dil ve Tarih tezlerine göre neredeyse bütün dünya dil ve medeniyetlerinin kaynağı  Türklük  idi. Ancak bu Türklük anlayışının içinde,  İslâmî kaynaklardan beslenen  değerler eksikti. Daha çok İslâm öncesi Türklük  esas alınmaktaydı. Bu anlayış da bazı  İkinci Meşrutiyet devri  Türkçülerinden geliyordu. Bu anlayışta  Ziya Gökalp’ın Cumhuriyet devrine yansıyan tesirleri de vardır.  Millî kültürün  devamlılığı düşünülünce, bugün  tutarlı bir dil-kültür anlayışı olarak görülemeyecek olan   Atatürk devri  Türkçü-tasfiyeci  dil ve kültür anlayışı,  ümmet devrinden millet devrine geçişin  aşırılıkları olarak görülebilir ve bir deneme olarak  hoş karşılanabilir.  Zaten  Atatürk’ün,   “Dil İnkılâbı”   olarak başlattığı  bir çeşit  kültür hareketinin  gayesi, Cumhuriyet’in temeli saydığı  millî kültürümüzü geliştirmek, insanımızda  milî duygu ve şuur uyandırmaktı.  Atatürk’ün  Türk  tarihi ve  Türk  dili ile uğraşmasının sebep ve gayesi,   nesiller arasında kültür  kopukluğuna yol açmak değil,  tersine  millî kültürün devamlılığını sağlamak; Türk milletine  kendi kimliğinin  derinliğini ve büyüklüğünü hatırlatarak  bir güven duygusu aşılamaktı.             

         Türkçenin  araştırılıp geliştirilerek zengin bir edebiyat ve ilim dili haline getirilmesi, dilde Türk kimliğinin ortaya çıkarılması, milletleşme döneminde millî duyguların canlandırılıp geliştirilmesi  vs   için   Atatürk’ün direktifleri ile kurulan  Türk Dil Kurumu,          Atatürk’ün  ölümünden sonra  giderek  kuruluş gayesinden uzaklaşmış, özellikle 1960’lı yıllardan sonra   adeta  Marksist-Sosyalist   ideolojik   bir merkez haline gelmiştir.

         Atatürk döneminde  Kurum’un  kuruluşunda ve  çalışmalarında  görev alan  Falih Rıfkı, Abdülkadir İnan,   Afet İnan  gibi şahsiyetlerin görüş ve ikazları  dikkate alınmamıştır. 1960 – 1980 arası  yıllarda  Kurum’da görev alan akademisyenler  (yetkili dilciler),  Kurum’un tasfiyeci-uydurmacı   dil anlayışına  karşı çıktıkları için   Kurum dışında bırakılmışlardır.  

          Kurum’un  dil-kültür politikaları, Atatürk’ün miras bıraktığı dil politikası yerine, uydurmacılığın öncüsü Nurullah Ataç’ın yoluna saptırılmıştır.  1898  doğumlu Nurullah Ataç, İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı döneminde Cumhurbaşkanlığı tercümanlığına getirilmiştir (1945). Bu yıllara kadar, “dilde devrimci”(!) olmayan Ataç, bu yıllardan sonra, “Özleştirme hareketindeki ileri akımın başlatıcısı olmuştur.”[84] N. Ataç, tasfiyecilikte sınır tanımamasının yanında,“Ben uydurdum” , “Ben Uydururum”  diyecek kadar da  açıkça uydurmacılık taraftarıydı. Ancak Ataç’ın uydurmacılığı savunduğu ilk yıllarda  Türk Dil Kurumu, Ataç’tan  ayrı görüşteydi. Kurum yetkilileri, Ataç’ın sınır tanımayan tasfiyeci-uydurmacı   anlayışına  taraftar görünmüyorlardı. Nitekim, Kurum’a Başkanlık da yapmış bulunan Agâh Sırrı Levend,   İlk baskısı  1949’da  Kurum  tarafından  yapılan    “Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Safhaları”  adlı eserinde,   Nurullah Ataç için  “Kendisine katılan yoktur, fikrini tek başına savunmaktadır.”   dediği halde  1968’e gelindiğinde  Ataç, Kurum’un Türk Dili dergisinde,  “Türk edebiyatının ustası, büyük devrimci, dil devriminin unutulmaz savaşçısı” olarak tanıtılmaktadır.[85]  Kurum’un  fikir ve dil anlayışındaki değişmeye uygun olarak  A.S. Levend de    “Türk Dilinde Gelişme ve sadeleşme  Evreleri”    adıyla üçüncü baskısı 1972’de yine Kurumca yapılan  aynı eserinde, Ataçla ilgili  söz konusu cümleleri çıkarmıştır.   Çünkü  tasfiyeci- uydurmacı  Nurullah Ataç, Kurum’un  ideal rehberi haline gelmiştir. Kurum’un “Genel  Yazman”ı  Ömer Asım Aksoy, Nurullah Ataç için  “Atatürk’ten sonra Türk Diline en çok hizmet etmiş  kişi”  derken başka bir Kurumcu  Emin Özdemir de,  “dil devriminin inançlı işçisi”  demektedir.[86] Kurum ayrıca, Nurullah Ataç’ın  uydurduğu veya yazılarında kullandığı  kelimeleri, “Ataç’ın Sözcükleri”  adı altında,  “Türk Dil Kurumu Tanıtma Yayınları”  dizisi içinde kitap olarak yayımlanmıştır. [87]

          1980  öncesi Türk Dil Kurumu’nun,  özellikle 1960’tan sonraki  yayınları,  verdiği ödüller, savunduğu görüşler,  Atatürk’ün milliyetçi dünya görüşünden ve miras bıraktığı dil politikasından  tam anlamıyla uzaklaştığını göstermektedir.  Bu değişmeyi  en iyi gösteren örneklerden birisi de,  ilk baskısı  1945’te yapılan Türkçe Sözlük’tür.   

          Türkiye’de   1980’den veya  Sovyetler Birliği’nin dağılmasından (1990) önceki  siyasi-ideolojik fikir kavgasının temelinde   Komünizm  ve Faşizm  terim veya kavramları  önemli bir yere sahipti. Bu iki  temel  terim, Kurum’un  hazırladığı Türkçe Sözlük’te   Kurum yöneticilerinin  değişen   zihniyetine  uygun olarak  Komünizm  lehine  fakat Faşizm aleyhine derece derece  şöyle  değiştirilmiştir:

           

           1966 baskısında,    

           Komünizm : “Topluluk içinde  kişilerin her türlü iyelik (mülkiyet)  haklarını, aile kuruluşunu,  dini kaldırıp her türlü mala kamuyu ortak kılmayı güden öğreti.”

          

            Faşizm: “İtalya’da 1922’de kurulan, meslekleri temsil esasına dayanan, devlet sınırlarını genişletme isteğini güden,  tek yetkili devlet yönetimi. Faşizm, 1943’te yıkılmıştır.”

 

 1974   baskısında,

            Komünizm:  “Topluluk  içinde kişilerin her türlü iyelik haklarını kaldırıp, her türlü mala kamuyu ortak kılmayı güden öğreti.”

 

             Faşizm: “1922’de İtalya’da kurulan ve 1943’te yıkılan, meslek kuruluşlarına dayanan, devlet sınırlarını genişletme  isteğini   güden,  yetkinin tek elde toplandığı devlet yönetimi.”           

      

             Ve  1977  baskısında,

             Komünizm: “Sosyalizmin evrimiyle gerçekleşen, ilkesi, ‘herkesten yeteneğince almak, herkese  ihtiyacına göre  vermek olan’   sınıfsız toplum düzeni.”  

 

             Faşizm:  “Emperyalist burjuvanın en saldırgan kesimlerinin çıkarlarını savunan,  aşırı ve saptırılmış bir ulusçuluk anlayışına dayanan  ve her türlü demokratik  özgürlüğe düşman olan, son derece gerici, ırkçı düzen.”

          

            Türkçe Sözlük’ün  değişik baskılarındaki   Komünizm ve Faşizm tarifleri,  Dil Kurumu’nun,  Türkiye’de ideolojik  çatışmaların arttığı  1966- 1977 arasındaki on yılda  nasıl değiştiğini açıkça göstermektedir.   1966 baskısında  Komünizm, “mülkiyete”, “dine” ve “aileye”  karşı   olduğu belirtilirken, biden bire  en ideal dünya görüşü gibi  takdim edilmiş;  1943’te yıkıldığı  belirtilen Faşizm ise, biden canlandırılıp,  milliyetçilikle de ilgi kurularak saldırgan, anti demokratik,  gerici,  ırkçı  bir dünya görüşü  oluvermiştir.  On yıl içinde değişen,  Komünizm veya Faşizm değil,  Kurum yöneticilerinin zihniyetidir.  !980’e gelindiğinde, en  büyük Türk milliyetçisi Atatürk’ün  mirasından pay alan  Türk Dil Kurumu, tam anlamıyla  Türk milliyetçiliği karşıtı bir  zihniyet ve anlayışın  hakimiyetine girmiş bulunuyordu.

          Böylece  Kurum’un 12 Eylül 1980 öncesi dil politikası,  tamamen  Marksisit - sosyalist ideolojinin emrinde,  "uydurmacılık”  ve "dil ırkçılığına”   dönüştürülmüş; Türkiye’de kültür ihtilâli gerçekleştirme tolundaki  yıkıcı faaliyetlere ortam hazırlanarak, yürütülen ideolojik savaşın  bir parçası  olmuştur.[88]

                       

            Atatürk'ün dil ve kültür anlayışında "ırkçılık" ve "tasfiyecilik"; dünya görüşünde de Marksist- Sosyalist  anlayış    söz konusu değildir.  Atatürk,  kendisinin “fikir babası” olarak   gördüğü  Gökalp’ın ifadesiyle  “Türk milliyetçiliğinin en büyük adamıdır.”   Yine  Ziya Gökalp’ın ifadesiyle,  Atatürk“Türk milliyetçiliğini  devlet hayatında uygulamaya koyan”  devlet adamıdır.[89]     

           Atatürk’ün  Türk milliyetçisi olduğu, Türkiye Cumhuriyeti’nin de  Türk milliyetçiliği felsefesiyle kurulduğu   bütün belge ve uygulamalarla gün ışığı gibi  ortadadır. Nitekim,  Atatürk’ün  Türk Tarih Kurumuna  hazırlattığı  ve resmî ders kitabı olarak da okutulan  dört ciltlik Tarih  kitabının  dördüncü cildinde   şu ifadelere yer verilmektedir:

            “Türk milliyetçiliği ancak Millî İdare’den sonra, her sahada bütün vuzuh ve şumulü ile hakiki mana ve delâletini bulmuş, siyasî, iktisadî,  idarî,  harsî(kültürel) bir devlet sistemi halini almıştır. Halk Fırkası, milliyetçiliği en ehemmiyetli umdelerinden birisi edinmiştir.”[90]

           Halbuki  Türkçe’yi  ideolojik tartışma konusu haline getiren  "tasfiyeci-özleştirmeciler",  ne  Türk  milliyetçisi  ne de Gökalpçidirler.  Onlar,  dil aracılığı ile  “kültür devrimi” (kültür ihtilâli)  hedeflemişlerdir.   Aslında “öz Türkçeci”   olmak için   önce “öz Türkçü” olmak gerekir.  Türk milliyetçiliğine karşı olup da  Türk milletinin dilinde  ırkçı bir anlayışa sahip olmak başlı başına bir tezattır.  “Dilde devrimcilik”, “Öz Türkçecilik”  adı altında “tasfiyecilik- ırkçılık”  politikası güdenlerin  başlıca iki temel hedefi vardır:

 

           1- Millî kültürün  devamlılığını kesintiye uğratıp  Türk nesilleri arasında kültür kopukluğu meydana getirerek, Türkiye Türklüğünü, hafızasını kaybetmiş bir topluluk haline getirmek;

           2 -  Türkiye Türklüğünün,  Türk dünyası ile bağlarını koparmak; 

 

            Dilde  özleştirmecilik   adına,  bir taraftan  istiklâl, vatan, millet, hürriyet vb  kelimeler bile değiştirilerek kavramların içi boşaltılmakta,  diğer taraftan da  yeni Türk nesilleri  en temel  eserleri bile anlayamaz  duruma getirilmektedir.  

             Türk dünyasında  ortak olan  kelimeler   değiştirilerek, Sovyet Rusya politikalarıyla zaten parçalanmış olan  Türk dünyası dil-kültür  bütünlüğü  iyice parçalanmaktadır.  

           Türk Dil Kurumunun  öncülüğünü yaptığı   dil politikasının, Atatürk’ten sonraki durumunu  Türk Dil Kurumu Başkanı Prof. Dr. Şükrü Halûk Akalın  şöyle değerlendiriyor:

            “Atatürk’ten sonra Türk lehçelerinden söz alışı yok denecek düzeye inmiştir. Üstelik, Türk lehçeleriyle ortak bazı sözlerimiz de dilimizden çıkarılmaya çalışılmıştır. Böylece Türk lehçeleriyle Türkiye Türkçesi arasındaki bağlantı da koparılmıştır. Özellikle 1960’tan  sonra dilde tasfiyecilik hareketi hız kazanmıştır. Ne yazık ki, böyle bir uygulama yapılmıştır.” [91]

            Burada,    Atilla İlhan’ın,   Kurum Başkanı  Ş.H. Akalın’ın  görüşlerini  destekleyen  bir  tespitini aktaralım: 

            “… 60 yıl sonra Orta Asya’daki ‘atalarımızın’ cumhuriyetleri bağımsızlığına kavuşup da Türkiye ile temasa geçer geçmez, gördüğümüz nedir? Türkçenin çeşitli lehçelerini konuşuyorlar ama, dillerinin yapısı Osmanlıcadan farklı sayılmaz; başka türlü söylersek,  Kazak ya da Özbekle konuşurken kolaylıkla anlayabildiğimiz kelimeler, Osmanlıcadan  mevcut olup da sonradan  ‘özleştirmecilik’ merakına düşüp Türkçeden kovmaya kalkıştığımız  kelimeler:  istiklâl  dedik mi anlıyorlar, bağımsızlık dediğimiz zaman  anlamıyorlar.

           Meğerse bizim ‘dil devrimi’nin gerekçesi fasafisoymuş… kısacası Türkçemizi ata diline yaklaştıralım derken bir güzel uzaklaştırmışız.” [92] 

            Marksizm’in “sürekli devrim”  anlayışına dayanan tasfiyeci-uydurmacı  dil devrimcileri  öyle ki  bazen Türkçe kelimeleri bile değiştirilmekte:   bütün-tüm, ev-konut vb gibi. Bazen de bir yabancı menşeli yerleşmiş kelime bırakılarak başka bir yabancı menşeli fakat yerleşmemiş kelime ortaya atılıp, kullanılmaya yaygınlaştırılmaya   çalışılmaktadır: şehir–kent,   macera–serüven, mecburiyet-zorunluluk,  şeref–onur,   gaye-amaç,  ahlâk-etik,   millet- ulus vb  gibi.   Bu konuda şu cümleler  dikkat çekici  ve çarpıcı örnektir:

         "Türk milleti, başka deyişle Müslüman Türk anlamına gelir (…)  ‘Millet’ gibi oturmuş bir sözcük varken ulus gibi İslâm öncesi hatta Moğol kökenli bir sözcüğü arama gereksemesi bu sıkıntıdan doğmuştur.” [93]

           Türkiye’deki  mozaikçi-Anadolucu  görüş  savunucularından  olan yazar,  kısaltarak aldığımız cümlelerinde,  millet kelimesinin  İslâmiyet’i hatırlattığını  bunun da kendilerinde “sıkıntı”  yarattığını ifade ederek,  bu sıkıntıdan kurtulmak için   İslâmiyet’i  hatırlatmayan  bir  “sözcük”  bulmak  ihtiyacı duyduklarını ve Moğolca bile olsa ulus kelimesini tercih ettiklerini açıklıyor.

        Dilin yapı ve işleyişine, dil ilminin gerektirdiği ölçülere ve millî kültürün devamlılığına uymayan bu dil anlayışı ve hareketi, Atatürk’ün dil anlayışı ve ulaşmak istediği dil hedefi ile asla bağdaştırılamaz.  Atatürk,  dili, millî duyguları ve millî kültürü geliştirici, millî birliği kuvvetlendirici bir unsur olarak görmüştür. Fakat,  daha önce  de belirttiğimiz gibi,  1940-1980 arası   tasfiyeci-uydurmacı  dil anlayışı ile Dil Kurumu, tam tersine bir  tutumla  dili bir ideolojik kavga  konusu haline getirmiştir.

          Böylece kuruluş gayesinden  ve Atatürk’ün hedeflediği  yoldan sapan  ve  1983’e kadar bir dernek yapısında   faaliyetini sürdüren  Türk Dil Kurumu,  12 Eylül 1980 askerî  harekâtını düzenleyen  askerî idare tarafından kuruluş gayesine  ve  Atatürk’ün mirasına sadık kalmadığından dolayı   bazı derneklerle birlikte çalışmaları durdurulmuş;   kuruluş  yapısı, 1982  Anayası’na göre yeniden   düzenlenmiştir.     

         

 

        1940’tan   sonra

        Türk Dil Kurumu  Dışındaki  Gelişme ve Tartışmalar

 

          Hükümetlere Göre Anayasa Dili 

         Anayasa  Dilinin   Değiştirilmesi ve Tartışmalar

 

         Atatürk’ün  ölümünden sonra gelen  İsmet İnönü  devrinde (1938-1950), Türkiye Cumhuriyeti’nin  temel kültür politikalarında  önemli değişiklikler olmuştur. Atatürk’ün “Türk Kültürü temeline”  ve “Türk milliyetçiliği dünya görüşüne”   dayanan   politikaları  yerini  “Grek-Lâtin  kültürüne”   dayanan  “Batıcı- hümanist dünya görüşüne”  bırakmıştır.[94] İsmet İnönü’nün kendisini “Millî Şef”   ilân ettiği, Hasan Ali Yücel’in Millî Eğitim Bakanı olduğu  bu dönemde, Atatürk devrinde yazdırılan ders kitapları  öğretimden kaldırılmış;  Atatürk devri millî kültür politikasının temeli olan “Türk Tarih Tezi”   ile  Türk Dil Tezi    demek olan  “Güneş Dil Teorisi”   bırakılmıştır.

Paraların üzerinden ve devlet dairelerinden  Atatürk resimleri kaldırılmıştır.  İnönü politikalarına uygun olarak  Türk milliyetçileri,  1944’te  “ırkçı-Turancı” suçlamasıyla tutuklanarak tabutluklara konulmuşlardır.   Kısacası  Atatürk’ün  Cumhuriyet’in kuruluş felsefesi olarak  yerleştirdiği  “Türkçü-milliyetçi” anlayış,  Millî Şef İsmet İnönü  döneminde bırakılmış  veya  Türkçülük- milliyetçilik  kavramının içi boşaltılmıştır.  İnönü döneminden günümüze,  Atatürk devrinin  milliyetçi  felsefesi  bir daha devlet politikalarına hakim olmamıştır.  Türk milletinin  devlet ve millet hayatında karşılaştığı pek çok sıkıntının kaynağı  İnönü dönemindeki  derin değişikliklerdir.  Bugün Anadolu’da Türkiye Türklüğünü yok saymaya kadar giden  “Mavi Anadolucu”, “Mozaikçi-etnikçi Anadolucu”  görüşlerin temeli,  İnönü döneminde  devlet felsefesine yerleştirilen  Grek-Lâtin kültürüne dayalı  “Batıcı- hümanizm”in uzantılarıdır.         

          Atatürk’ün ölümünden sonra,  İsmet İnönü’nün  döneminde Türkiye Cumhuriyeti’nin kültür politikalarında uygulamaya konulan değişiklikler, dil anlayışında da kendisini gösterdi. Bu dönemde, Atatürk’ün  1935 sonlarından  ölümüne kadar sürdürdüğü  dil politikası bırakılarak,  1933-1934 yıllarında deneyip bıraktığı  tasfiyeci  dil anlayışına dönüldü.  Daha da ileri gidilerek  tasfiyeci  anlayışa bir de  uydurmacılık  eklendi.  Daha sonraki yıllarda  dili bir ideolojik kavga haline getiren  “Tasfiyeci-uydurmacı”   anlayışın kökleri de  Atatürk dönemine değil, İnönü dönemine dayanır.     

          İsmet İnönü döneminde Millî Eğitim Bakanlığı ve Türk Dil Kurumu Başkanlığı yapan  Prof. Dr.  Tahsin Banguoğlu, İnönü dönemini ve  İnönü’nün  dil  anlayışını  şöyle  anlatıyor:

          “Atatürk’ün ölümünden sonraydı. Güneş-Dil Teorisi bir tarafa bırakılmış, fakat ondan ilham almış gibi görünen uydurmacılığa  yeni bir hız verilmişti. Herkes Atatürk’ün dilde aşırı bir denemeden sonra tabiî gelişmeye yer verdiğini biliyordu. Fakat bu davada onun yalnız adı vardı. Köşkün alaylı dil bilginleri, ‘kral öldü, yaşasın kral’  havası içindeydiler. Millî Şef (İnönü) ise gözü kapalı bir ‘tasfiyeci’ idi ve yeni kelimelerin Türkçesinden bilmem ama, uydurmasından hoşlanıyordu.” [95]     

          İşte bu genel hatları ile tanıtmaya çalıştığımız   Millî Şef  İsmet İnönü döneminin dil  politikası açısından en önemli  uygulaması  anayasa dilinin değiştirilmesidir.

          Adı  “Teşkilât-ı Esasiye Kanunu”  olan  1924  Anayası’nın  dilinin değiştirilmesi ile ilgili ilk  girişim 1942’de olmuştur.  Bu tarihte bazı taslaklar hazırlanarak ilgililere dağıtılıp görüşleri sorulmuştur.  Görüşü sorulanlardan birisi de  Türk tarihçiliğinin ve Türk edebiyatı tarihçiliğinin kurucusu ünlü bilgin Fuad Köprülü’dür.  O tarihte  milletvekili bulunan  Ord. Porf  F. Köprülü,  “hiçbir muayyen usule riayet edilmediğini”, “okuma yazma bilmeyen halkın bile anladığı kelimelerin yerine, yeni kelimelerin uydurulmasını doğru bulmadığını” vs  belirterek  bu dil değiştirmeye taraftar olmadığını açıkladı.  Bir süre geciktirilen bu hareket  14 Kasım 1944’te Cumhuriyet Halk Partisi  Meclis Grubu’nun aldığı  bir kararla kurulan komisyonun hazırladığı taslak 10 Ocak 1945’te  Meclis’te kabul edilerek uygulamaya konuldu.  Böylece Anayasa’nın dili değiştirildi. Tasfiyeciler,  anayasa dilinin değiştirilmesini, “devlet dilinin Türkçeleştirilmesi”  olarak görmekte ve yorumlamaktadırlar.  1924’te hazırlanan “Teşkilât-ı Esasiye Kanunu”nun dili, hukuk dili olması sebebiyle  yaşayan dilden farklılıklar  gösteriyordu.  Bazı  kavram ve terimlerin  sade anlaşılır  bir Türkçe ile değiştirilmesi  normal görülebilirdi. Fakat yapılan işlem, en ileri bir tasfiyecilik hatta uydurmacılık  anlayışını yansıtıyordu.  Başta Meclis’in adı “kamutay”a,  milletvekili’nin adı “saylav”a, çevrilmişti.  Uray, ilbay, şarbay  vb  kelimelerin Türkçeleştirme ile  bir ilgisi yoktu.  Fuad Köprülü,  Anayasa dilinin siyasî bir kararla ve baskı ile değiştirilmesini, “Düzme  devlet dili”  ve  “resmî argo”  alarak vasıflandırmıştır.[96]  Teşkilât-ı Esasiye’nin dilinin Türkçeye değil ama uyduma dile çevrilmesi çalışmalarında, Üniversite öğretim üyelerine de bizzat Millî Şef İsmet İnönü tarafından  nasıl baskı yapıldığını, o yıllarda  İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde çalışan Prof.Dr Ali Fuat Başgil de “Dil Meselesi”  adlı eserinde bütün açıklığı ile anlatmaktadır.  

           10 Ocak 1945’te  İsmet İnönü’nün baskısı ile değiştirilen Anayasa dili,  1950’de Demokrat Parti’nin iktidara gelmesinden sonra, 24 Aralık 1952’de  tekrar yaşayan Türkçeye çevrilmiştir.  Tartışmalı konuşmaların yapıldığı Meclist’e,  Fuad Köprülü, Halide Edip Adıvar, Hamdullah Suphi Tanrıöver  yaşayan Türkçe lehinde önemli konuşmalar yapmışlardır.  Bunlardan Hamdullah Suphi’nin konuşmasındaki, “Arap kelimelerini kendi kelimeniz addediniz.  Çıkarmak ister misiniz, ‘devlet’ kalmaz, ‘meclis’  kalmaz.  Çok tehlikelidir, ‘maliye’   kalmaz,  ‘hazine’  kalmaz,  ‘kanun’  kalmaz.”   ifadeleri ile Türkçenin ahenginden bahsettiği bazı ifadeleri, onun Türkçeleşmenin hatta Türkçenin  aleyhinde olduğu şeklinde  gösterilmektedir.[97]  Ömrünü  Türkçülüğe  adamış  ünlü Türk Ocağı  Başkanı ve Hatip  Hamdullah Suphi’yi böyle suçlamak abestir. Bu suçlamalarda, konuşmasının bütünü göz önüne alınırsa, onun  millî kültürün ve dilin devamlılığını anlatmaya çalıştığı açıkça anlaşılır. Nitekim Türk Ocakları  yayın Organı Türk Yurdu  dergisi,   Mart 2001’de yayımladığı “Türkçeye Saygı” özel sayısında Hamdullah Suphi’nin konuşmasını,  “Tarihimizin derinliklerini anlatan harika bir konuşma yapmış, dil devriminin(!)  hangi baskılar altında yapıldığını izah etmiştir.”  yorumuyla  tam metin olarak tekrar vermiştir.[98]

            Anayasa’nın dili,  27 Mayıs 1960 askerî hareketinden sonra  1961’de yeniden değiştirilmiştir.  Yeni hazırlanan 1961 Anayasası’nda  ne   1945’teki  dil  ne de Teşkilât-ı Esasiye’nin dili  tercih edilmiş; orta yol bulunmuştur.  Ancak   Millî Birlik Hükümeti, Kurum’un tasfiyeci dil anlayışına destek olmaya başlamış, okullarda “arı dil kolları” kurdurulmuştur. 1960 askerî darbesinden sonra kurulan Millî Birlik Hükümeti’nin  Dil Kurumunun  anlayışını desteklemesini, “siyaset” olarak  değerlendirilmeyip, 1950’de iktidara gelen Demokrat Parti Hükümetlerinin, Kurumu’nun  “tasfiyeci-uydurmacı” dil  politikalarını tasvip etmeyişini, “dilin politikaya alet edilmesi” şeklinde değerlendirilmesi, ilmî değil siyasî bir yorumdur.  Hükümetlerin  dil politikası  ile  ilgilenmesi, siyasetse her iki durum da siyasettir.   

 

         Tasfiyeciliğe  İlk  Ciddî  Muhalefet

         Muallimler Birliği  Birinci Dil Kongresi (1948)

  

         Türk Dil Kurumunun  Atatürk’ün ölümünden sonra Millî Şef İsmet İnönü’nün de desteklediği ve teşvik ettiği    tasfiyeci-uydurmacı  dil  politikasına  ilk  güçlü sivil muhalefet, Türkiye Muallimler Birliği  adlı kuruluştan gelmiştir.  Muallimler Birliği, “Birinci Dil Kongresi”  adıyla  23 Ekim 1948’de başlayan ve  9 gün süren  bir dil kongresi toplamıştır.  Dr. Adnan Adıvar’ın Başkanlık yaptığı Kongre’ye Halide Edip Adıvar, İsmail Habip Sevük, Sadri Maksudi Arsal, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, Hıfzı Tevfik Gönensay, Cavit Orhan Tütengil,  Nihat Sami Banarlı, Nurettin Ergin, Burhan Apaydın  gibi tanınmış ilim ve fikir adamları katılmıştır.  Tasfiyecilik- Uydurmacılık  anlayışına sert tenkitlerin yöneltildiği  Kongre’de  Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu’nun, tasfiyeci-uydurmacıları   “ruh hastası”  olarak nitelediği konuşması basında  büyük yankı   yapmıştır.     

          Muallimler Birliği  Birinci Dil Kongresi’ne sunulan tebliğlerde şu görüşler üzerinde durulmuştur:

          1- Dilimizin sadeleşmesine daha fazla müdahale edilmemesi,

          2-Yeni yapılan kelimelerin, ilim ve teknik terimlerinin yetkili kişilerce dilimizin yapısına uygun olarak yapılması,

          3-Ders kitaplarına kadar giren uydurma kelimelerin eğitimi aksattığı, böyle bir uygulamaya meydan verilmemesi,

          4-Hızlı ve aşırı özleştirme ile yeni Türk nesillerinin millî kültür kaynaklarımızdan mahrum bırakılmasının mahzurları,

          5-Dile politikanın karıştırılmaması,

 

            Muallimler Birliği Birinci Dil Kongresi,  Kongre sonucunu, “Umumî Dil Meselesi Hakkında Rapor”   başlığı  ile   kamu oyuna duyurmuştur.[99]

            

          1965 Adalet Partisi İktidarında

         Tercüme Bürosu  İstifaları  ve Meclis’te Dil Tartışması

          

         Adalet Partisi iktidarı döneminde,  Millî  Eğitim Bakanlığına bağlı  “Tercüme Bürosu”  üyelerinden bir kısmı (13 kişi),  20 Ocak 1967’de  topluca istifa etmişlerdir. Bu toplu istifanın sebepleri basında ve Meclis’te tartışmalara  sebep olmuştur.  İstifa eden Tercüme Bürosu üyeleri,  Türk Dil Kurumunun  öncülüğünü yaptığı  tasfiyeci-uydurmacı  dil anlayışını savunmakta ve  Millî Eğitim Bakanlığının  yaptırdığı  daha çok Batı klâsikleri  ile ilgili  eserleri,  “arı Türkçe” vb adlar verdikleri  uydurma dille tercüme etmektedirler.  Tercüme Bürosu üyeleri,   genel olarak, Millî Şef İnönü’nün ünlü Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel zamanında  bu büroya yerleşen  Sosyalist dünya görüşüne sahip kimselerdir.  Bu sebeple bazı tercümeleri,  Zeki Baştımar, Hasan Ali Ediz, Nazım Hikmet, Sabahattin Ali   gibi  “azılı komünistler”e yaptırarak onlara devletin parasından yardımda bulundukları da  basında yazılanlar arasındadır.    

          İşte bu özellik ve yapıdaki  Tercüme Bürosu  çalışmalarına ve  tercümelerde kullandıkları uydurma dile,  zamanın Millî Eğitim Bakanlığı Kültür Müsteşarı  Adnan Ötüken (dolayısıyla iktidar) müdahalede bulunmuş, tercümelerin  yaşayan Türkçe ile yapılmasını istemiştir.  Bunu üzerine bazı üyeler,  topluca istifa etmiş;  Hükümet’e muhalif Cumhuriyet, Milliyet Ulus gazeteleri  durumu yaygara yaparak baş manşetten haber yapmıştır.

          Arkasında  doğrudan  dil  meselesi   olan  Tercüme Bürosu  istifaları, basında  olduğu gibi  Meclis’te  de  sert  tartışmalara sebep olmuştur.  Tartışmaların  ana  konusu   ise “ dil” dir.

          1967 yılı bütçesi görüşmeleri sırasında,  Millî Eğitim Bakanlığı bütçesi görüşülürken muhalefetin, Bakan Orhan Dengiz’e  Tercüme Bürosu istifalarını sorması üzerine başlayan tartışmalarda, Millî Eğitim ve Maliye Bakanları ile  Cumhuriyet Senatosu üyeleri  Dr. Fethi Tevetoğlu ve Prof . Dr. Tahsin Banguoğlu   Tercüme Bürosu  ve  dilde uydurmacılık  üzerine konuşmalar yapmışlardır.

           Millî Eğitim Bakanı  Orhan Dengiz,  uydurma dilden örnekler verdiği konuşmasında, “Bir Bakan olarak ve Cumhuriyet çocuğu olarak  hiçbir zaman Osmanlıca diye tutturmuyoruz. Ama şu konuştuğumuz dil Osmanlıca ise mesele yoktur. O zaman hepimiz Osmanlıca konuşuyor, Osmanlıca yazıyoruz, demektir.”

         “Biz, Millî Eğitim Bakanlığı olarak dilde zorlamayı doğru bulmuyoruz.”   ifadelerine yer  vermiştir.

          Maliye  Bakanı Cihat Bilgehan ise,  Muhalefet Lideri C H P Genel Başkanı İsmet İnönü’ye  cevap olarak yaptığı konuşmada  görüşlerini şöyle açıklamıştır:

          “Biz iddia edildiği gibi dil devrimini bir komünist taktiği gibi anlamış insanlar değiliz. Yalnız biz Türk dilini bu kadar alışılmış, sadeleşmiş şekline aykırı olan davranışlara hakikaten karşı bulunmaktayız. Atatürk, Türk dilinin yerine, bunun kaldırılması suretiyle yeni bir dilin konulmasını hiçbir zaman arzu etmemiştir.”

          Maliye Bakanı  Cihat Bilgehan,  tercümelerde kullanılan  “erkece, savutlar, eytişim, yönsem, tepizlemek, açınım, görgütçü, koşuk”  gibi uydurma kelimelerden örnekler vererek  “bunları Atatürk’ün de anlayamayacağını”  söyledikten sonra, Türkçenin ne hale geldiğini göstermek üzere,   Atatürk’ün  “Gençliğe Hitabesi”nin    hem asıl metnini hem de   uydurma dile çevrilen metnini okuyarak  konuşmasını bitirmiştir. 

          Bütçe görüşmeleri sırasında, (16.2.1967) Cumhuriyet Senatosu’nda   “Dil ve Tercüme Bürosu”  hakkında  sert bir konuşma yapan Dr. Fethi Tevetoğlu [100], “Her çeşit anarşinin ve anarşizmin karşısında bulunduğumuz gibi, Türk dilinde yaratılmak istenen dil anarşisinin de karşısındayız.”   dediği konuşmasında şu ifadelere yer vermiştir:

           “Biz devlet radyosundan (o zaman tv yok), devlet parasıyla basılan kitaplardan bu büyük milletin olmayan uydurma bir dille bu millete hitap edilmesine taraftar değiliz ve buna tahammül edemiyoruz.  Kuş dili konuşan kuşlar kendi aralarında ötüşebilirler. Ama bu uydurma kuş dilini bu millete ana dili olarak kabul ettirmeye hiç kimsenin hakkı yoktur. Ve Hiçbir Türk evlâdı buna zorlanamaz. (…) Ana dilimizin, hedefi Türk dilini tahripten silip süpürmekten ibaret bir kültür bolşevizmi plân ve programının  tatbikatı cümlesinden Türk ve Türkçe olmayan bir takım uydurma, casus kelimelerle doldurulup bozulmasına, anlaşılmaz bir dil haline, maskaralar dili haline sokulmasına ve yok edilmesine bizim en millî ve en tabiî Türklük ve insanlık hakkımız olarak razı değiliz  ve şiddetle karşıyız.”

            Adalet Partisi Samsun Senatörü Dr Fethi Tevetoğlu,  konuşmasında Atatürk’ün Nutuk’unun  tahrip ve tahrif  edilmesinden,  Tercüme Bürosu üyelerinin  tercümelerinden örnekler verdiği konuşmasını  şöyle  bitirmiştir:

       

       “Biz Türkçüyüz, Türk’ten yanayız. Ve bu itibarla da Türkçeciyiz ama Ziya Göklap’ın açtığı yolda, Atatürk’ün bayraktarlığını ettiği Atatürkçeciyiz;  yoksa  Ataç Türkçecisi değiliz.”

      

        Dr. Fethi Tevetoğlu,   Tercüme Bürosu  üyelerinin toplu istifasının tartışmalarının devam etmesi üzerine, Senato’da  24.2.1967  günü yaptığı ikinci konuşmada da  şunları söylemiştir:

           “Muhterem arkadaşlarım,müseccel komünistlere eser tercümesini ihale ederek bunları yıllardan beri beslemişler ve besleyenler de maalesef  yine bu heyettir. Bir-iki misal vereyim; hapishanede yatarken  Nazım Hikmet’e eser tercüme ettiren bunlardır. Bugünkü Türkiye Gizli Komünist Partisinin (adı gizli de merkezi dışarıda görünüyor) genel sekreteri olarak yakın zaman önce  Moskova’da yapılan Komünist Kongresinde, Türkiye Komünist Partisi lideri olarak takdim edilen Zeki Baştımar’a  eser tercüme ettirenler yine bu heyettir.” [101]

 

           Millî Eğitim Bakanlığı Tercüme Bürosu üyelerinin  toplu istifası  dolayısıyla   1967 yılı bütçe görüşmeleri sırasında başlayan  dil tartışmalarında,   kendisi de bir dilci olan  Prof. Dr Tahsin Banguoğlu[102],  24.2.1967 günü,  doğrudan dil meseleleri ile ilgili  uzun bir konuşma yapmıştır.  Prof. Dr. Banguoğlu,  Atatürk  devri  dil çalışmaları ve Türkçenin sadeleşmesi konusuna  bugün de ışık tutacak belge değerindeki konuşmasına,  dilcilik adına sitem ederek  şöyle başlamıştır: 

“Bizim ihtisas sahamız bir parça nankör bir sahadır. Şu itibarla, eğer bir sağlık meselesi bahis konusu olursa, doktor sen ne dersin diye sorarlar. Bir hukuk meselesinde bir hukukçu arkadaşa, sen ne dersin diye sorarlar. Bizim maarif sahasında, hususiyle bu kavgalı dil sahasında bize bir şey sorulmaz ve  herkes bizden daha iyi bilir.”  

           Bu  sitemli girişten sonra,  Türkçenin sadeleşme tarihinden, Atatürk’ün yol göstericiliğinden, terimlerin nasıl yapılacağından,  bahseden Tahsin Banguoğlu,  sözü  1940’lı yıllardan sonra ortaya çıkan  uydurmacı dil anlayışına getirerek   özetle şunları söyler:

    

          “Ben kırk yıldır dilcilik hareketinin içindeyim. İki defa Türk Dil Kurumu Başkanlığını yaptım.   Birincisinde iki sene,  ikicisinde üç sene. Bu işlerin mutfağının nasıl işlediğini bilirim. Bir arz ettiğim gibi kelime yapıcılığı vardır. Bir de uydurmacılık vardır.  Uydurmacılığın bir türlüsü hiç mana, gramer kaidesi ve dil zevki tanımaksızın bir kökü bir eki alıp  getirip kelime yapmak ve bunu tutturmağa çalışmaktır. ”

       “Memleketimizde kaynağı iyi bilinmeyen bir ikinci sınıf uydurmacılık da hüküm sürmektedir.Bu uydurmacılık Moskova’dan geliyor.”

       “Demek ki burada uydurma, soysuz kelime yapma teşviki Rusya’dan gelmektedir. Bu propaganda bir günlük emir gibi  yayılmıştır. Ve pek çok gençler bilmeyerek, eminim ki bilmeyerek  uydurma kelimeleri yazma ve söyleme yoluna gitmişlerdir. Bugün de Türkiye’de solcu propaganda bu yoldadır. En çok uydurma kelime kullanan yazarlara dikkat ediniz, hepsi solcu yayınlar yapanlardır.” [103]

          “Ben 40 yıldır dilcilik  hareketinin içindeyim.”  diyen  Prof. Dr. Tahsin Banguoğlu,  yurt dışında ihtisas yapmış, Atatürk’ün sağlığında (1936), Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’ne “Dil Doçenti”  olarak tayin edişmiş; 1948-1950 arasında Millî Eğitim Bakanlığı ve Dil Kurumu Başkanlığı yapmıştır. Böylece dil çalışma ve tartışmalarının içinde bulunmuş bir  ilim ve siyaset adamı olarak söyledikleri  bugün tarihî belge değerindedir.

 

 

       İlkinden Yirmi yıl Sonra

       Muallimler Birliği İkinci Dil Kongresi (1968)

 

        Türkiye  Muallimler Birliği,  1948’de toplanan  dil kongresinden  yirmi yıl sonra  1968’de  “İkinci Dil Kongresi”ni  toplamıştır.  Muallimler Birliği İkinci Dil Kongresi, o tarihte Türkiye Muallimler Birliği Başkanlığını yürüten Prof. Dr. Faruk K. Timurtaş’ın   öncülüğünde  27-28 Nisan 1968  günlerinde toplanmıştır.  25 Nisan 1968 günü yapılan basın toplantısında,  gazetecilere verilen metinde, “Türkiye Muallimler Birliği dil meselesinde sadeleşmeye, özleşmeye taraftardır.”   denildikten sonra,  Kongre’nin  toplanma sebebi şöyle açıklanmaktadır:        

          “Dili özleştirme cereyanının dilde uydurmacılık halini almasını endişe ile karşılayan Türkiye Muallimler Birliği, bu hale daha fazla gecikmeden bir çare bulunmasını istemektedir. İşte ‘İkinci Dil Kongresi’ bu görüşle tertip edilmiştir.”         

         Aralarında,

         Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü,

         Türk Ocakları Genel Merkezi,

         Türkiye Edebiyat Cemiyeti,

         Milliyetçi   Öğretmenler  Federasyonu,

         İstanbul Fetih Derneği,

         Komünizmle Mücadele Dernekleri,          

         Millî Türk Talebe Birliği 

gibi   kuruluş ve derneklerin bulunduğu  Kongre’ye  20 kuruluş ve dernek katılmıştır.  Kongre,  basında da büyük ilgi görmüştür.  Devrin Millî Eğitim Bakanı  İlhami Ertem de  Kongre’ye bir kutlama mesajı  göndermiştir. 

          Muallimler Birliği İkinci Dil Kongresi’ne  tebliğ sunanlar arasında, Prof. Dr. Faruk K. Timurtaş, Refiî Cevat Ulunay, Prof. Sabri Esat Siyavuşgil,   Prof. Dr. Tahsin Banguoğlu, Nihat Sami Banarlı, Prof. Dr. Mümtaz Turhan , Prof.Dr. Ayhan Songar,   Ord. Prof. Dr. Zeki Velidi Togan,  Ord prof. Dr. Fahri Fındıkoğlu,  Mahir İz,  Adnan Ötüken, Halit Fahri Ozansoy,  Prof. Abdülkadir İnan,  Doç.Dr. Muharrem Ergin,  Dr. Necmettin Hacıeminoğlu, Samiha Ayverdi, Dr.Osman Sertkaya  gibi   devrin tanınmış  ilim  ve  fikir   adamları ve  edebiyatçıları  vardır.

         İkinci Dil Kongresi’nde, en  çok  dilde sadeleşmenin “tasfiyecilik-uydurmacılık”   hareketine  dönmesi, bunun    millî kültürümüze ve  Türkçeye verdiği zarar üzerinde durulmuştur.  Uydurmacılık  anlayışının  önlenmesi için de  ilmî çalışmalar yapacak bir dil akademisi kurulması istenmiştir.   Kongre’ye sunulan tebliğler içinde   dikkat çekici olanlardan birisi de Dr. Osman  F.  Sertkaya’nın  “Atatürk’ün Dil Politikası”   adlı tebliğidir.  Osman F. Sertkaya’nın tebliği,  Atatürk’ün dil politikalarını   belgeler ışığında  bütün açıklığı  ile ortaya koymuştur.     

        Kongre sonunda, “11. Dil Kongresi Tebliği” adıyla hazırlanan ve   Muharrem Ergin tarafından okunan  sonuç bildirisinde özetle şu görüşlere yer verilmiştir:

        

1- Dilde sadeleşme hareketi 1908’den hemen sonra hedefine ulaşmış ve Ziya Gökalp, Atatürk ve büyük edip ve şairler zincirinin fikrî icraatı ve aşkı ile ortaya çıkan millî edebiyat devri,  modern Türkçenin  en mükemmel şeklinin tam bir aynası olmuştur.  Bugünün Türkçesi budur. Bu Türkçenin hiçbir müdahaleye ihtiyacı yoktu ve yoktur.  Türkçe Türk milletinin konuştuğu dildir.       

2-Sade Türkçe hedefine ulaşıldıktan sonra,  oradan uydurmacılık cereyanına geçilerek son zamanlarda  sadeleşme hareketi dejenere edilmiştir.  Özleştirme , arılaştırma  gibi adlarla yürütülen ve uydurma kelimeler ile devrik cümle kullanmak ve bunu zor kuvvetiyle  yapmak demek olan bu uydurmacılık akımı, Atatürk’e ihanet ve Türkçeye karşı bir suikasttır.

3- Türk  kültürünün ve  Türk milletinin geleceğini tehlikeye atan bu akımın durdurulması için  duruma devlet el koymalıdır.

4- Uydurmacılık hareketi, tamamen aşırı solun bir silahı haine gelmiştir.

5- Resmî  kurumların ve  devlet radyosunun  uydurma dili kullanması,  kanunlara aykırı ve suçtur. (o tarihte tv yayını yoktu)

6- Dile yapılacak tek müdahale,  dili uydurmacılıktan kurtarmaktır. Bunun için  Dil Akademisi bir an önce kurulmalıdır.

           

            İkinci Dil Kongresi Tebliğleri,  basında  Kongre ile ilgili  çıkan yazılarla birlikte  Prof. Dr. Faruk  K Timurtaş  tarafından  “İkinci Dil Kongresi ve Akademi”   adıyla bir kitapta toplanmıştır.[104]  1960’lı yıllardaki  dil tartışmaları  ve dilimizin  uğradığı  yıkımı  göstermesi bakımından   belge değerinde  önemli bir kitaptır.

 

         

Ses Getiren Bir Muhalefet

          Tercüman’ın “Yaşayan Türkçemiz”  Hareketi 

 

          12 Eylül 1980 öncesi Türkiye’sinde,  kanlı ideolojik çatışmalara  paralel olarak  “dil anarşisi”  de  alabildiğine artmıştı.  Öyle ki  karşımızda  iki dilli bir Türkiye  tablosu vardı. Siyasîlerin,  yazarların,  ilim ve fikir adamlarının,  öğrencilerin hatta sokaktaki vatandaşların milliyetçi  (bazılarınca sağcı!)  veya   sosyalist  (bazılarınca  solcu)   görüşlere sahip  olduğunu,  pek az yanılma payı ile   kullandığı   kelimelerden anlamak mümkün hale gelmişti.      

Gerçekten,  Türkçenin  sadeleştirilip   geliştirilmesi   ve zenginleştirilmesi   çalışmaları,  özellikle 1960’lı yıllardan başlayarak   Türk Dil Kurumunun  yönlendiriciliğini yaptığı  ideolojik bir  tasfiyecilik- uydurmacılık  anlayışıyla    kültür ihtilâli    hareketi halini alıp  millî kültür tahripçiliğine  yönelmişti.     

           Türkiye’nin  böyle bir  dil anarşisi içinde bulunduğu günlerde,  Tercüman gazetesi,   “Yaşayan Türkçemiz”[105] adıyla bir  yazı kampanyası, bir  Türkçecilik  hareketi   başlatmıştır.  Gazete’nin  19 Aralık 1979  tarihli nüshasında  “Türkçeci” imzasıyla  başlatılan bu  “Yaşayan Türkçe”   hareketi  halka  şöyle duyurulmuştur:

 

           “Yayımı aylar sürecek bir zaman kesiminde sunacağımız bu sayfada Türkçemizin bütün meseleleri, ilim, sanat ve zevk ölçüleriyle ele alınacaktır. Dilimizin içine düşürüldüğü açmazlar, kısırlıklar, saptırmalar, yanlışlar ve doğrular, üniversitelerimizin Edebiyat Fakültelerine mensup dil bilginleri tarafından ortaya  konulacaktır.”

           “Hepsi de aslında uydurmacılık  demek olan ‘arı Türkçecilik’ , ‘öz Türkçecilik’ , ‘özleştirmecilik’ , ‘tasfiyecilik’  gibi ilim ve ciddiyetten uzak zorlamaların, öğretim, fikir, edebiyat ve devlet hayatımızda nasıl bir kültür bozgununa  ve anarşiye yataklık ettiği anlaşılacaktır.” 

Tercüman-Yaşayan Türkçemiz hareketi,  1983 öncesi Türk Dil Kurumunun durumunu da  şöyle tespit ve tasvir etmektedir:

            “Türkçeyi bozma ve kısırlaştırma ‘çaba’ larının  deneme istasyonu olan  Merkez, yıllardan beri hiçbir ilme, sanata ve dürüstlüğe katlanamayan bir  ‘alaylılar’  kurumudur. Atatürk’ün ancak bir dil akademisine bıraktığı kendi el yazısıyla bilinen ‘miras’ını, eş-dost arasında paylaşıp harcamaktan başka bir şey düşünmeyen Kurumcular, külliyetli ve manalı olan mirası, Türkçemizi harcamak için kullanıyorlar.” [106]

 

          Tercüman gazetesinin başlattığı Yaşayan Türkçemiz   yazı kampanyasında,  Türkçenin içinde bulunduğu durumu  ortaya koyan pek çok yazı yayımlanmıştır.  Bu yazılar içinde özellikle, Prof. Dr. Zeynep Korkmaz, Prof. Dr. Tahsin Banguoğlu, Prof.Dr. Faruk K. Timurtaş, Prof. Dr. Hasan Eren, Doç.Dr. Necmettin Hacıeminoğlu, Doç. Dr. Ahmet Bican Ercilasun, Dr. Osman Sertkaya   imzaları ile yayımlanan yazılar  dikkat çekici  olmuştur.  O günlerde  henüz Kurum üyesi bulunan  Prof. Dr.  Zeynep Korkmaz,  Yaşayan Türkçemiz sayfalarında yazı yazdığı için,  Kurum tarafından “Genel Yazman Cahit Külebi”  imzasıyla  hakkında soruşturma başlatılması üzerine 4 Şubat 1980’de  Açık Mektup yayımlayarak   Kurum’dan istifa etmiştir.[107]

          “Tercüman-Yaşayan Türkçemiz”  sayfalarında yayımlanan yazılar,  aynı isimle  1981’de  3 cilt kitap halinde yayımlanmıştır.  Yayımlanan yazıların içinde  uydurma  kelimeler  yanında yanlış kullanılan kelime ve ifade şekilleri ile ilgili pek çok örnek yer almaktadır.

 

           Askerî İdare Döneminde Güçlü Bir Ses

           SİSAV’ın  Türk Dili  Toplantısı (26.12.1980)

 

           Türkiye’nin  1970’li yılların ikinci yarısında  siyasi-ideolojik anarşi içine sürüklenmesi üzerine,  12 Eylül 1980’de  Ordu  yönetime el koymak durumunda kalmıştır.  Askerî idarenin kurulmasından   kısa  bir süre  sonra   Tercüman-Yaşayan Türkçemiz”  hareketinin de devam ettiği günlerde   kısa adı  SİSAV  olan  “Siyasî  ve Sosyal Araştırmalar Vakfı”  26 Aralık 1980’de  İstanbul Tarabya Oteli’nde  “Türk Dili Semineri”  adıyla  bir  dil toplantısı düzenler. Toplantının  açış konuşmasını yapan Prof. Dr. Muharrem Ergin,  konuşmasında şu  görüşlere yer verir:

        “Uydurmacılık cereyanının millet hayatında yarattığı tehlikeyi, 12 Eylüle gelinceye kadar ilgililere ve yetkililere yıllarca ve yıllarca bir türlü anlatmak mümkün olmamıştır. 12 Eylül, dil davasında akılcı, ilimci ve Atatürkçü çözüm için şimdi yeni bir ümit kapısı olarak yükselmek istidadındadır. Devlet başkanı ilk defa nesiller arasındaki bağların çözülmemesine işaret buyurmuştur. İnşallah bu cemiyeti bu işaretin ışığında, nihayet dil davasını  doğru çözüme bağlamak imkânını bulur.” 

            Prof. Dr. Muharrem Ergin konuşmasında   dil davasında  çözüm yolu olarak  bir dil akademisinin  kurulmasını gösterir.

          SİSAV Dil Semineri’nde  “Atatürk ve  Türk Dili”  üzerine bir konuşma yapan  Prof. Dr. Zeynep  Korkmaz, “İnkılâpların Atatürk’ün düşünce sistemindeki yeri”,  “dil İnkılâbının gerekçesi”, “Atatürk’ün Türk dili ile ilgili görüşleri ve Atatürk devrindeki  dil  çalışmaları”, “dil davasının bilim temeline oturtulması gerektiği” üzerinde durur.  Prof. Dr. Zeynep Korkmaz,  konuşmasının sonunda  dil inkılâbının,  Atatürk’ün çizdiği hedeften ve yoldan saptığını  şu cümlelerle açıklar:

          “Özleştirme hareketi,  ‘tasfiyecilik’  ve ‘uydurmacılık’  yolu ile çığırından çıkarılarak yeni bir çıkamaza daha sürüklenmiştir.   Hem de o kadar sürüklenmiştir ki,  bugün artık ‘Dil Devrimi’  ile, büyük kurtarıcı Atatürk’ün gerçekleştirmek istediği  ‘Dil İnkılâbı’ arasında, bunların kelime ve terim anlamlarından başlayarak, metotlarına ve fikir  yapılarına kadar  hiçbir bağ kalmamıştır.  1932 yılında  1.Türk Dil Kurultayı’nda  kabul edilen Çalışma Programı’nı  gerçekleştirmek şöyle dursun, Program’dan ve Atatürk’ün çizdiği araştırma yolundan büsbütün uzaklaşılmıştır.” [108]             

 

          Devlet Başkanı  ve  Başbakan’ın da birer telgraf gönderdikleri  SİSAV’ın  “Türk Dili Semineri”ne,    Prof. Dr. Tahsin Banguoğolu, Prof. Dr. Hasan Eren, Prof. Dr. Faruk Timurtaş, Doç.Dr. Ahmet Bican Ercilasun  gibi tanınmış   dilciler  de katılmıştır.    Bunlardan  Hasan Eren,  henüz  Dil Kurumu üyesi bulunduğu için  Seminer’e  Türk Dil Kurumu adına değil kendi adına katıldığını açıklamıştır.

           SİSAV’ın düzenlediği  Dil Semineri’ne  birçok kuruluş gibi Türk Dil Kurumu  (eski yapıdaki Kurum)   da davet edilmiştir.  Davete  icabet etmeyen Kurum,  o dönemdeki Başkanı  Şerafettin Turan İmzasıyla  SİSAV  Başkanına şöyle bir telgraf  göndermiştir:  

          

         “Vakfınızca düzenlenen Seminer’de ele alınan konular ve konuşmacılar açısından  ‘Kültür Devrimi’nin karşısında bir tutum yansıtmaktadır. Bu nedenle Dil Devrimimizin geliştirilmesiyle görevli Kurumumuzun katılmasına ve temsilci göndermemize olanak görmediğimizi bildirir, saygılar sunarım.”

  

          Türk Dil Kurumu  Başkanının telgrafında da görüldüğü gibi,  1983 öncesi  yani eski yapıdaki Kurum,  “kültür devrimi”   hedefiyle çalışmaktaydı.  Prof. Dr. Zeynep Korkmaz’ın  ve pek çok ilim adamının tespit ve ifade ettiği gibi,  millî kültür,  ilim ve Atatürk  yolundan çoktan sapmıştı. İşte bu sebeple de   1983’ten itibaren yeniden yapılandırıldı.

 

 

 

Tasfiyecilik - Uydurmacılık  ve  Yozlaşmaya   Karşı

Yaşayan   Türkçeci  Bazı   Kuruluşlar

 

        1983  öncesinde  eski yapıdaki Türk Dil Kurumunun öncülüğünü yaptığı tasfiyeci-uydurmacı  dil anlayışı,  sadece  dil meselesi ile sınırlı  kalan bir hareket değildir.  Türkiye  Cumhuriyeti,  Türk  milleti ve Türk kültürü üzerinde oynanan  siyasî-ideolojik  bir  oyunun  görünen yüzüdür.  Tasfiyeci-uydurmacı   dil anlayışı, Türkiye’de bir komünist  ihtilali  yaparak  Marksist-Leninist bir düzen kurmak isteyen  siyasî  ideolojinin  bir aracı  olarak yürütülmekteydi.  Bu durum,  Rus emperyalizmi   demek olan  Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği   1990’da  yıkılıp dağıldığı için  şimdiki gençler tarafından  tam idrak edilememektedir.  Tasfiyecilik-uydurmacılık  hareketinin   kaynağının  Sovyet dönemi Moskova’sı  olduğu  çeşitli ilim ve fikir adamlarınca açıklanmıştır.  1990 öncesi  Marksist-Sosyalistlerin  (şimdiki eski solcuların)  “arı  Türkçe” , “öz Türkçe”   gibi parlak ve aldatıcı  isimler altında  uydurma  kelimeleri kullanmalarının  sebebi  budur. 

             Türkçecilik, Türk milletini ve Türk kültürünü  koruma, yaşatma ve savunmanın bir cephesi olarak Türkçülerin  yani  Türk milliyetçilerinin   davasıdır.   İste bu sebeple,  kuruluşunda Türk milliyetçiliği   fikrini esas alan  bazı sivil toplum kuruluşları da,  kuruluş maksatları ölçüsünde  çeşitli  yayınları ve toplantıları ile “Tasfiyeci- uydurmacı”  dil anlayışına ve Türkçe’nin yozlaşmasına  karşı “Türkçecilik tartışmaları” nın içinde  yer almışlar; Yaşayan Türkçe’yi savunmuşlar ve savunmaktadırlar.  Daha  önce çalışmalarından söz ettiğimiz  “Türkiye Muallimler Birliği”  ve   “SİSAV”   bu kuruluşlardandır.  Ancak bunların  Türkçecilik ve dil tartışmalarına   katıldıkları  süreli yayınları yoktur.      

            Burada,  Türkçecilik ve dil tartışmalarına süreli veya diğer yayınları ve toplantıları ile katılan ve kamu oyunca  bu yönleri ile   tanınan   “Türk Ocakları”,  “Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü”,   “Aydınlar Ocağı” ,  “Türk Edebiyatı Vakfı”,  “Kubbealtı Akademi Cemiyeti”   gibi  bizce önemli  bazı  sivil toplum  kuruluşlarının görüşlerinden ve çalışmalarından  da bahsetmek istiyoruz. 

 

            

Türk Ocakları

 

           Türk Ocakları,  kuruluşu  Cumhuriyet’ten önceye (1912)  uzanan ve Türkiye’nin en eski, en köklü  Türk milliyetçisi  sivil toplum  kuruluşudur.[109]  Cumhuriyet’in kuruluşunda da önemli rolü olmuştur.  Türk Ocakları,  Türk milliyetçisi bir kuruluş olarak  daha ilk tüzüğünde  “Türk ırk ve dilinin kemaline çalışma”  gaye edindiği belirtilmiştir.  Atatürk’ün   Türk dili ile ilgili  “Millî his ile dil arasındaki bağ  çok kuvvetlidir.” diye başlayan ve özel olarak  el yazısıyla yazdığı  çok ünlü   sözlerini de,  “Türk Dili İçin”  adlı  Türk Ocakları  yayını  bir  kitaba yazmış olduğu hatırlanırsa  durum daha iyi anlaşılır.  Kısaca,  kuruluş gayesi  Türk milliyetçiliği olan  Türk Ocakları,  her devirde  Türkçecilik ve dil tartışmalarının  içinde  yerini  almıştır.         

         Türk Ocakları’nın  Türkçe ve dil anlayışı,  Ömer Seyfettin ve Ziya Gökalp gibi  ünlü  Türk   milliyetçilerinin başlattığı  “Genç Kalemler-Yeni Lisan”  hareketine dayanmaktadır.  Çünkü onlar da Türk Ocaklı ve  Ocak’ın  yayın organı Türk Yurdu  dergisi   yazarlarındandır. 

         Türk Ocaklarının, Türkçe  ve dil meseleleri ile ilgili görüşleri,   çeşitli toplantılarda ortaya konulmakla beraber,   daha çok    kuruluşundan günümüze Ocak’ın yayın organı olan  Türk Yurdu dergisinde  yayımlanan yazılarla ortaya konulmuştur; konulmaya devam edilmektedir.

         Türk Ocakları,  millî kültürümüzün  eksiksiz bir ifade vasıtası olarak zengin, sade ve yaşayan Türkçe  taraftarıdır.  Bu sebeple,  “öz Türkçe”, “arı Türkçe” , “dil devrimi”   vb adlar altında  yürütülen  “tasfiyeci-uydurmacı”   dil anlayışına  karşıdır.  Bu anlayışla  Türk Yurdu sayfalarında   1912’den   günümüze   yüzlerce yazı  yayımlanmıştır. Türk Dil Kurumunun yeniden yapılandırılması da dikkate alınarak   Türk Yurdu’nda  Türk Ocaklarının görüşü  şu cümlelerle ifade  edilmektedir:

         “Milletin  dili ile oynanmış, geçmiş ilim, sanat ve fikir eserlerinin yeni nesiller tarafından anlaşılmasını önlemek üzere dilde Marksistler’in  ‘sürekli devrim’  ilkesine uygun olarak mütemadi değişikliğe gidilmiş; uydurmacılık, dilciliğin tabiî bir unsuru haline getirilmişti.(…) Şimdi  ‘yaşayan’ , ‘doğru’  ve ‘güzel’  Türkçe’nin yerleşmesi, dilde bozgunculuğun  son bulması  için kanunî düzenlemeler yapılmış,  Devlet bu maksatla müesseseler kurmuştur.” [110]          

         Türk Ocaklarının ve yayın organı Türk Yurdu  dergisinin   her zaman  savunduğu  dil politikası da  şu cümlelerde ifadesini  bulmaktadır:

          “Sade, anlaşılır, zengin ve ahenkli bir Türkçe, Türk Yurdu’nun  değişmez ve vazgeçilmez bir meselesidir. Bu hususun, top yekun  ilim, fikir, sanat ve siyaset hayatında hakim kılınmasına kadar, Türkçe baş mesele olmak vasfını koruyacaktır.” [111]    

            Günümüzde   Türkçenin   karşılaştığı   tehlike    sadece  tasfiyecilik-uydurmacılık  değildir. Bu tehlike, 1983  sonrası  belli bir oranda   önlenmiş görünmektedir.  Fakat  Özellikle  1990’lı yıllardan sonra,   Türkçe,   İngilizcenin adeta  istilâsı  ile karşı karşıya kaldı. Bunda yabancı dille öğretimin yaygınlaşması, bir kısım basın organlarının ve televizyonların  millî kültür hassasiyeti taşımaması, bazı aydın geçinenlerin millî şuurdan  nasip almamış olması, İş adamlarının ve esnafın  yabancı isimler kullanma merakı vb sebepler önemli rol oynamaktadır.   İşte  bu,  bir çeşit  kültür emperyalizminin  karşında   Türkçenin   önde gelen savunucularından birisi  yine Türk Ocakları’dır.  Türk Ocakları,  tehlikeye dikkat çekmek için çeşitli toplantılar ve basın açıklamaları  yapmaktadır.  Türk Ocakları Genel Başkanı Nuri Gürgür, Türkçenin son yıllarda karşılaştığı tehlikeleri dikkat çekmek için yayımladığı  “Türkçeyi Koruyalım” başlıklı basın açıklamasında durumu “çılgınlık”  olarak vasıflandırmakta ve şu görüşlere yer vermektedir:

          “Bilinmelidir ki Türkçe meselesi ruhsuz,  hissiz, kültür emperyalizminin kuklası ve ne yaptığını bilmez bir duruma gelmiş insanların insafına, keyfî ve ciddî  olmayan varsayımlarına ve menfaat hırslarının tatminine bırakılacak kadar basit değildir.” [112]

            Fakat  Türk Ocaklarının Türkçe konusunda   son yıllardaki  en kalıcı çalışması,  Türk Yurdu- Türkçeye Saygı  özel sayısıdır.[113] “Türkçe giderse her şey gider”  anlayış  ve şuuru içinde,  “Türkçeye Saygı”   sayısının niçin hazırlandığı  şöyle açıklanmaktadır:

            “… İşimiz zordur. Zor olmasına rağmen milliyetçiler, Türkçenin yaşatılması görevinde öncülük görevini bıkmadan usanmadan yerine getirmelidirler. İşte bu amaçla Türkçeye saygı sayısını hazırladık.” [114]

             Türk Ocaklarının,  büyük Türkçü  Gaspıralı İsmail’in  “dilde, fikirde, işte birlik” ilkesiyle   yayınladığı   Türk Yurdu dergisinin   “Türkçeye Saygı”  sayısı, Türkçenin dünkü ve bugünkü  durumunu,   karşı karşıya bulunduğu tehlikeleri   gözler önüne seren  önemli bir yayındır.  Bu  büyük boy 480 sayfalık  sayıda,  Türkçeye  gönül vermiş  98 ilim ve fikir adamının yazısı yer almaktadır.[115]

            Kısaca Türk Ocakları,  yüzyıldır Türkçeyi  Türk milletinin varlık sebebi  bilip her devirde her türlü  tehlikeye ve yozlaşmaya karşı savunmuş ve  savunmaya devam  eden  Türk milliyetçiliğinin en büyük sivil  toplum   kuruluştur.

           

           Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü         

 

         20 Ekim 1961’de kurulan Türk Kültürünü araştırma Enstitüsü’nün  kuruluş gayesi,  “Türlerin tarih ve kültürleri, bugünkü varlıkları ve meseleleri üzerinde ilmî araştırmalar yapmak”tır.  Zamanın Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’in himayesinde kurulmuştur. Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü,   başta   dil ve tarih olmak üzere Türk dünyasını bir bütün olarak”  düşünüp,   Türk  kültürünün her alanında   ilmî    araştırma  ve  yayınlar yapan bir  kuruluştur.  Enstitü,  1962’den itibaren  yayımlanan  aylık  Türk Kültürü  dergisi,  Türkiye’deki dil tartışmaları ile ilgili yazılara sayfalarında önemli yer ayırmaktadır. 

          Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü’nün   dil tartışmaları ile ilgili  en önemli yayını ise, “Türk Dili İçin”  adı altında topladığı   6 ciltlik  makaleler ve yazılar külliyatıdır.  1966-1967-1968 yıllarında yayımlanan   “Türk Dili İçin –Türk Basınında Çıkan Türk Dili İle İlgili Makaleler”   külliyatı,  toplam 1122 sayfa tutmaktadır.  Türk Dili İçin  adıyla toplanan makale ve yazılarda, “tasfiyeci-uydurmacı” anlayışa karşı  “yaşayan Türkçe” savunulmaktadır.   Birinci cildin   Önsöz’ünde  yayınla ilgili olarak şu görüşe  yer verilmektedir:

         “Dil meselesindeki samimi ve menfaat gütmeyen tutumumuz, bazı zümre ve şahıslar tarafından  ‘devrim aleyhtarlığı’  şeklinde gösterilmek istenmekte ise de, böyle bir iddianın asla yerinde olmadığını önümüzdeki yazıları okuyanlar açıkça göreceklerdir. Bizim tek gayemiz, bilhassa son yıllarda  yanlış   bir   mecraya   sokulmuş olan  ‘Türk Dil İnkılâbı” na ( devrimi değil)  doğru bir yol  verilmesinin lüzumunu  belirtmek ve  bu doğru yolun ne olabileceğini açıklamaktı.”

         “Bu gibi araştırma ve açıklamaların neticesine bakılarak denilebilir ki, Dil İnkılâbımızda aksaklık, bilim yolunun ihmal edilmesinden ve ‘devrim’   perdesi altında millî menfaatlerimize uygun düşmeyen bir yol tutulmasından ileri gelmektedir. Ayrıca bu devrime aziz Atatürk’ün adı  da  karıştırılarak, zihinler bulandırılmakta ve bilhassa yakın tarihimizi iyi bilmeyen genç dimağlar arasında şüphe ve tereddüt uyanmaktadır.” [116]

 

        Türk Kültürünü  Araştırma Enstitüsü’nün altı cilt  Türk Dili İçin  adlı makaleler külliyatı,  1962 – 1967  yılları arasındaki  dil tartışmalarını yansıtması açısından zengin bir kaynaktır.

        Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, 1964’ten itibaren de ilmî makalelerin yer aldığı “Türk Kültürü Araştırmaları” adlı  dergiyi yayımlamaktadır.

         Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü’nün   1976’da yayımladığı “Türk Dünyası El Kitabı”,   başta Türkiye Türkçesi, Türk  lehçe ve şiveleri  olmak üzere  Türk  kültürü ile ilgili  toplu bilgi veren   önemli bir kaynak eserdir.

 

Aydınlar Ocağı  

        

            Aydınlar Ocağı,  1967’de “Milliyetçiler Semineri”nin ve  1969’da  “Milliyetçiler İlmî Kurultayı”nın  düzenlenmesine öncülük eden  Porf. Dr. Mümtaz Turhan, Prof. Dr. Ali Nihat Tarlan, Prof.Dr. İbrahim Kafesoğlu, Doç.Dr. Nurettin Topçu, Nihat Sami Banarlı  gibi seçkin ilim  ve fikir adamlarının  “varlığı tehlikeye düşen Türk’ün cesur bir hamle ve imanlı bir harekete ihtiyacı” olduğu  inancıyla,  14 Mayıs 1970’te kurulmuştur.  Aydınlar Ocağının kuruluşunda 31’i üniversite öğretim üyesi olmak  üzere  56  aydın yer almıştır. İlk başkanlığını  ünlü tarihçi ve fikir adamı  Prof. Dr. Kafesoğlu’nun    yaptığı   Aydınlar Ocağının  Tüzüğünde kuruluş amacı şöyle  belirtilmiştir:

           

2. Madde:

            “Derneğin amacı, Millî kültür ve şuuru geliştirmek  suretiyle Türk milliyetçiliği fikrini yaymak, millî bünyemizi sarsan fikir buhranı ve mefhumlar anarşisi ile mücadele ederek,  millî varlığımızı meydana getiren unsurları yaşatıp kuvvetlendirmektir.”

           

Dernek amacını gerçekleştirmek için:

a) Millî ve manevî değerlerimizi yıkıcı ve bozucu akımlara karşı, Türk ahlâk ve geleneklerini, Türk dilini ve sanatını müdafaa eder.

            b)  Memleket meselelerine ve millî davalara Türk milliyetçiliği açısından bakarak millî menfaatlerimize en uygun çözüm yolarını araştırıp bulur ve yayar.

            c) ……”

 

            Aydınlar Ocağı, çalışmalarını  tüzüğünde belirtilen millî kültür ve memleket meseleleri  üzerine  çeşitli  konularda  açık oturumlar  ve  konferanslar  düzenleyip,   yayınlar  yaparak  sürdürmektedir.  

            Aydınlar Ocağı’nın süreli yayını  -dergi vb-  bulunmamakla beraber,   düzenlenen  açık oturumların   ve  konferansların   metinleri  kitapçıklar halinde  yayımlanarak kamuoyuna sunulmaktadır.  

            Milletimizin varlık sebebi ve millî  kültürümüzün temel unsuru olan Türkçenin, karşı karşıya bulunduğu   meselelerle  yakından ilgilenen   Aydınlar Ocağı,  Türkçenin  meselelerini şu açılardan  değerlendirmektedir:

a-      Millî kültürün zenginleşip gelişmesi,

b-      Millî birlik ve bütünlüğün güçlenmesi,

c-      Türkçenin, özleştirme veya arılaştırma  adı altında yozlaştırılıp  fakirleştirilmesi,

d-      Türkçenin Batı dillerine  -yabancılaşmaya-  karşı  savunulması,

e-      Yabancı dille eğitimin Türkçeye ve millî kültürümüze verdiği zararlar,

 

“Yabancı dil öğretimi” ile “yabancı dille öğretim”in birbirine karıştırılmaması gerektiğini savunan  Aydınlar Ocağı, eğitimin her kademesinde yabancı dille öğretime  karşıdır. Aydınlar Ocağı, “Yabancı Dille Öğretimin Zararları”nı, düzenlediği açık oturumlarda  çeşitli yönleriyle ortaya koymuştur. Dilin, bir milletin bayrağı gibi istiklâl sembolü olduğu şöyle ifade edilmektedir:

 “Bir milletin  kendi dili, onun millî bayrağı gibidir. O dili eğitim kurumlarından dışarı çıkarmak, bayrağı göklerden indirmeye benzer.” [117] 

 Türkçe konusunda  millî hassasiyeti bulunan  Aydınlar Ocağının,  Türkçenin meseleleri ile ilgili görüşleri,  21-23 Mayıs  2004’te Trabzon’da toplanan  25. Şûra  sonunda   yayımlanan  Sonuç Bildirgesi’nde   “Türkçeye Saygı”  başlığı altında  şöyle açıklanmaktadır:

 

- Herkesi ve bilhassa özel radyo ve televizyonları, resmî kurumları Türkçeye saygıya davet ediyoruz.  Yer ve kuruluş adlarındaki yabancılaşma önlenmelidir.

-  Türkçe ve Türk Dili ve Edebiyatı konularının üniversite giriş sınavlarında katsayısı artırılmalıdır.  

-  Küresel aydın bağımlılığının aracı olan yabancı dille eğitim ve öğretim yanlışından bir an önce vazgeçilmelidir. Eğitim kurumlarımız, çok uluslu şirketlerin pazarı olmaktan çıkarılmalıdır.

-  Türkiye’nin Türk dünyası ile olan ilişkileri geliştirilmeli, engeller küçümsenmemeli ve karşılıklı dayanışma içinde sürdürülmelidir.

-  Eğitim süreci içinde, güzel Türkçe konuma ve yazma becerisi  kazandırılmalıdır.

-Radyo ve televizyon kanallarında dış dayatmalarla millî birliği ve bütünlüğü zedeleyecek şekilde mahallî diller öne çıkarılmamalıdır.

-Türk milletinin taşınır ve taşınmaz   kültür varlıkları, çağımızın en uygun iletişim araçlarından olan internette Dünyaya en çok kullanılan dillerde tanıtılmalıdır.[118] 

 

Türk Edebiyatı Vakfı

 

Türk Edebiyatı Vakfı,  1970’te  Ahmet Kabaklı’nın öncülüğünde  kurulan Türk Edebiyatı Cemiyeti’nin  bir devamıdır.  Türk Edebiyatı Cemiyeti, “Türk milletinin fikir, sanat ve edebiyat sahasında millî çizgiler içinde gelişmesine çalışmak ve genç kabiliyetlere öncülük etmek”   gayesi ile kurulmuştur.  Cemiyet,  çalışmalarını,   1978’de  kurulan “Türk Edebiyatı Vakfı”  ile birleştirmiştir.

          Türk Edebiyatı Cemiyeti,  “Türk Edebiyatı”  adlı aylık dergi yayınını başlattı. Dergi, daha sonra  Vakıf tarafından devam ettirildi.  Türk Edebiyatı dergisi, Türk tarih ve edebiyatını bir bütün olarak gören,  dilde “Yaşayan Türkçe”yi savunan  bir  fikir ve sanat dergisidir. 1983 öncesi Türk Dil Kurumunun öncülüğünde yürütülen  tasfiyeci-uydurmacı  dil anlayışının, Türk kültürüne büyük zarar veren yıkıcı bir hareket olduğu,  Türk Edebiyatı dergisinin  Türk Dili Akademisi Özel Sayısı”ında  şu ifadelerle açıklanır:

        “Dildeki yıkıcılığın ilimle ifadesi, sadeleşmenin ve Türkçeleşmenin soysuzlaştırılarak uydurmacılık haline getirilmesidir. Böylece Ziya Gökalp ve Ömer Seyfettin’in öncülük yaptıkları  ‘Türkçe’cilerin, Halide Edip, Yakup Kadri, Reşat Nuri ve Falih Rıfkı’ların geliştirdikleri ‘Millî Edebiyat’ın ve Atatürk’ün millî bir harekâtı, rayından ustaca saptırılarak gayri millî ve yıkıcı bir cereyan durumuna sokulmuştur.”[119]    

        Türk Edebiyatı dergisi,  Türkiye’deki uzun ömürlü  edebiyat dergilerinden birisi olarak yayınına devam etmektedir.

        Türk Edebiyatı Vakfı, aylık Türk Edebiyatı dergisinin dışında “Türk Edebiyatı Yayınları”  adıyla da  yayınlar yapmaktadır. Bunlar arasında, ünlü şair ve  yazar  Yavuz Bülent Bakiler’in  “Sözün Doğrusu-1”  ve “Sözün Doğrusu-2”   adlı eserleri,  günümüzde “Türkçenin nasıl yozlaştırıldığını” , Türkçeyi  “doğru” ve “güzel” kullanmanın inceliklerini   göstermesi bakımından  Türk Edebiyatı  Vakfı’nın önemli yayınlarıdır.

         

 

        Kubbealtı  Akademi   Cemiyeti

 

       2 Mart  1970’te Kubbealtı Cemiyeti bünyesinde  kurulan  Kubbealtı Akademi Cemiyeti“ilimde, dilde, fikirde ve güzel sanatlarda tamamıyle akademik ve millî bir hizmet gayesi ile kurulmuştur.” [120]    Cemiyet bu gayeye ulaşmak için   ilim,  fikir ve sanat  kuruluşu olarak  Türk dil ve kültürü ile ilgili çeşitli toplantı ve yayınlar yapmaktadır.

            Kubbealtı  Dil ve Edebiyat Akademisi, ilk sayısı  Ocak 1972’de yayımlanan  “Kubbealtı Akademi Mecmuası”   adlı  üç  aylık  bir dergi yayımlamaktadır.  Kubbealtı Akademisi’nin  gayesi ve çalışma programı,  Nihat Sami Banarlı’nın kaleme aldığı ve Mecmua’nın ilk sayısında yayımlanan   uzun ve geniş kapsamlı  “Beyannâme”  ile Türk milletine açıklanmıştır. Türk dil, edebiyat ve  sanatına  (müzikten mimarîye kadar)  bütüncü bir anlayışla bakılan  Beyanname’de, “dil”  anlayışı ile ilgili  görüş ve teklif şöyle açıklamaktadır:

           “Edebiyatta dil olarak, Türk milletinin yarattığı ve asırlarca işleyerek güzelleştirdiği Türkçe’yi  kullanınız. Milletinizin, bu asırlar içinde, aynı işleyişle Türkçeleştirdiği kelimeler de, vatanımız gibi, sizindir. Târihsiz, mûskîsiz, zevksiz ve uydurma kelimelere iltifat etmeyiniz.

            Dilimize, Türkçeyi soysuzlaştırmak isteyenlerce yerleştirilmek istenen devrik cümle, ters cümle gibi cümle çeşitlerine yüz vermeyiniz.  Biliniz  ki  dünyanın en güzel ve en mantıklı söz tertîbi,  fâil- mef’ul- fiil (özne-tümleç-yüklem) şeklindeki hâlis Türk cümlesidir.”    

             1972’den itibaren   “Kubbealtı Akademi Mecmuası”  adıyla yayımlanan üç aylık  dergide, Türkçe ve dil tartışmaları ile ilgili pek çok yazı  ve makale  yer almaktadır. Bu  yazı ve makalelerin  içinde  Nihat Sami Banarlı,   Prof.Dr. Faruk K. Timurtaş  ve Prof.Dr.Tahsin Banguğolu’nun  dil tartışmalarına açıklık getiren öğretici yazıları vardır.  Prof. Dr. Faruk K.Timurtaş’ın   “Uydurma Kelimeler”   ile  Prof. Dr. T. Banguoğlu’nun  “On Yabancı Dilden Öztürkçe Kelimeler !”   yazı dizileri  tasfiyecilik ve uydurmacılığı   en açık örneklerle anlatan  belgeli yazılardır.

          Kubbealtı Akademi Cemiyeti, Tasfiyeci-uydurmacı  dil anlayışına karşı, yaşayan Türkçeyi, “Türkçeleşmiş Türkçe”yi  savunan bir kuruluştur. Bu konuda önemli yayınlar yapmıştır.  Bunların başında, Büyük edebiyat tarihçisi ve Türkçe ustası  Nihat Sami Banarlı’nın  ilk baskısı İstanbul Fetih Cemiyeti’nce yapılan  “Türkçenin Sırları”(1972)  adlı eseri gelmektedir.[121]   Türkçenin Sırları,  hem Türkçenin zenginliğini, güzelliğini, inceliklerini  hem de Türkçenin tasfiyecilik-uydurmacılık anlayışıyla nasıl bozulup yozlaştırıldığını bütün çıplaklığı  ile anlatan  yazılardan meydana gelir.  Asırların içinden süzülüp gelen Türkçeyi  sevdirmede,  adeta bir el kitabı olarak büyük hizmet   görmüş ve görmeye devam etmektedir.

           Kubbealtı Cemiyetinin  Türk dil tartışmaları konusunda   bir başka önemli  yayını, Porf. Dr. Tahsin Banguoğlu’nun   “Dil Bahisleri” (1987)  adlı eseridir.  Bu önemli eserde, Türkçenin  ve “Dil İnkılâbı”nın   çeşitli meseleleri  ile  tasfiyecilik- uydurmacılık  hareketinin iç yüzü anlatılmaktadır.    

             Kubbealtı Cemiyeti’nin  Türk diline en büyük hizmeti ise,  otuz yılı aşkın bir sürede hazırladıkları  ve 2005’te  yayımlanan  “Misalli Büyük Türkçe Sözlük” tür.  Kubbealtı Cemiyeti,  “Misalli Büyük Türkçe Sözlük” ün hazırlanmaya başlandığını,  Akademi Mecmuası’nın ilk sayısında  (Ocak-1972)   şöyle haber veriyordu:

           “Akademi ilmî Heyeti, derhal faaliyete geçerek, tamamıyle ilmî mahiyette, büyük bir Türk Lûgati hazırlamaya koyulmuş; ciddî bir Türk dili grameri tesis edebilmek için gerekli çalışmalara başlamıştır.”   

            Kubbealtı Akademisi’nin  yayımladığı, “Misalli Büyük Türkçe Sözlük” ün   çalışmasını başlatan  Akademi üyelerinin ömrü, Sözlük’ün basıldığını görmeye yetmemiştir. Sözlü, Cemiyet  Başkanı  İlhan Ayverdi ve Prof. Dr. Ahmet Topaloğlu’nun büyük gayretleri ile yayımlanmıştır.

        

Yarım Asırlık Bekleyiş           

1983  Sonrası Türk Dil Kurumu

        

        Atatürk’ün   emri ile 12 Temmuz 1932’de  hukukî  bakımdan  bir dernek  yapısında  kurulan Türk Dil Kurumu,  12 Eylül 1980 Askerî  idaresi zamanında    yine Atatürk’ün  kurdurduğu  Türk Tarih Kurumu  ile birlikte,    1982 Anayasası’nın 134. maddesinde kurulması öngörülen Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu  çatısı altında  bir anayasa  kuruluşu haline getirilmiştir. 

             1982 Anayasası’nın  “Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu” kurulmasını öngören  ilgili maddesi şöyle düzenlenmiştir:

            

              “Madde 134-  Atatürkçü  düşünceyi, Atatürk ilke ve inkılâplarını, Türk kültürünü, Türk tarihi ve Türk dilini bilimsel yoldan araştırmak, tanıtmak ve yaymak ve yayınlar yapmak amacıyla; Atatürk’ün manevî himayelerinde, Cumhurbaşkanının gözetim ve desteğinde, Başbakanlığa bağlı; Atatürk Araştırma Merkezi, Türk Dil kurumu, Türk Tarih Kurumu ve Atatürk  Kültür Merkezinden oluşan, kamu tüzel kişiliğine sahip “Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu” kurulur.

           Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumu için Atatürk’ün vasiyetnamesinde belirtilen malî menfaatler saklı olup kendilerine tahsis edilir.

          Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumunun; kuruluşu, organları, çalışma usulleri ve özlük işleri ile kuruluşuna dahil kurumlar üzerindeki yetkileri kanunla düzenlenir.”      

         

           1982 Anayası’nın  134. maddesine göre kurulması  öngörülen Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu ve bağlı kuruluşlarla ilgili olarak, 11.08.1983 tarih ve  2876 sayılı  kuruluş  kanunu kabul edilmiştir.   Türk Dil Kurumu da bu kanuna göre çalışmalarını devam ettirmektedir. 

          11.08.1983 tarihli ve 2876 sayılı kanunla kuruluşu  yeniden düzenlenen  Tük Dil Kurumu’nun amacı  kanunda şöyle tespit edilmiştir:

          

          “Madde  36-  Türk Dil kurumu’nun amacı, Türk dilinin öz güzelliğini ve zenginliğini ortaya çıkarmak; onu yeryüzü dilleri arasında değerine yaraşır yüksekliğe eriştirmektir.”  

         İlgili kanunda Türk Dil Kurumu’nun görevleri de şöyle belirtilmiştir:

            

             Madde  37- Bu kanun ilkeleri doğrultusunda Türk Dil Kurumunun  görevleri şunlardır:

            a)  Yazılı kaynaklardan Türk dili ile ilgili derleme ve taramalar yapmak, 

b)Türk kültüründeki gelişmeye paralel olarak, Türk dilinin özleşmesine, zenginleşmesine ve etimolojisine yarayacak inceleme ve araştırmalar yaparak yazım ve imlâ kılavuzları ve  sözlükler hazırlamak, bunları yazmak ve yayımlamak

               c)  Türkçe  dil bilgisi üzerinde araştırma ve incelemelerde bulunmak, buna dayalı olarak Türk dilinin yapısına uygun dilbilgileri ile  Türkçenin tarihî ve karşılaştırmalı  dilbilgilerini hazırlamak, bunları yazmak ve yayımlamak,  

               d) Bütün bilim, sanat  ve teknik terim ve  kavramlarını karşılayacak Türkçe terim ve kavramların  bulunmasına yönelik   araştırma ve incelemelerde  bulunmak,

               e)Millî varlığın temel unsurlarından biri olan Türk  dilinin  kuşaklar arasında birleştirici ve bütünleştirici  özelliklerini göz önünde tutarak,  yeni nesillerde  Türk dili sevgisini ve bilincini  kökleştirecek, geliştirecek ve yaygın hale getirecek her türlü tedbirleri almak,  araçları hazırlamak,  bunları kamu kurum ve kuruluşları ile resmî özel eğitim-öğretim kurumları ve kuruluşlarının, basım ve yayım organlarının hizmet ve yararına sunmak, bu konuda gerekli her  türlü işbirliğinde bulunmak,  

         (……..)

            Türk Dil Kurumu’nun, 20’si Atatürk, Dil ve Tarih Yüksek Kurulunca; 20’si Yüksek Öğretim  Kurulunca seçilen  40 asıl üyesi vardır. Bu üyeler altı yıllığına seçilir.

           Türk Dil Kurumu, bu yeni yapılamasıyla,  40  asıl   üyeye sahip  ilmî bir kuruluştur. Bu yapısıyla Atatürk’ün  Tarih ve Dil Kurumlarının  “akademiler halini alması temennisi” de   yerine getirilmiştir.      

                 Türk Dil Kurumu’nun  devlete bağlı   “kamu tüzel kişiliğine sahip”   bir   kuruluş  haline getirilmesini,  1983 öncesi  kurum yapısı taraftarları,   Atatürk’ün vasiyetine ihanet  olarak  görmektedirler.  Yeniden düzenlemenin elbette Atatürk’ün vasiyetine ihanetle bir ilgisi yoktur.  Çünkü  Türk Dil Kurumu,  1951’deki  Olağanüstü  Kurultay’dan   itibaren  defalarca tüzük ve yapı değişikliğine  uğramıştır.  Kurum’un 1951’den önceki  yapısında  Kurum Başkanı Millî Eğitim Bakanı  idi. Böylelikle Kurum  devlete bağlı yarı resmî bir kuruluş olarak çalışıyordu.[122]    Dolayısıyla, Atatürk’ün vasiyetine ihanet   söz konusu değildir.

            Türk Dil Kurumu, 1983’teki yeniden düzenlenen yapısından sonra,  Kurum olarak, Marksist- Sosyalist ideolojiye hizmet eden  tasfiyeci-uydurmacı  dil anlayışını  bırakmış;  millî kültürün devamlılığı  ilkesine ve Atatürk’ün miras bıraktığı dil politikasına uygun olarak  Türkçenin araştırılıp incelenmesine ve geliştirilip zenginleştirilmesine  yönelik çalışmalarına devam etmektedir. [123]

           Türk Dil Kurumunun çalışmalarını  başlıca şu başlıklar altında toplamak mümkündür:[124]

           -  Süreli  yayınlar

            -  İmlâ kılavuzu çalışmaları,

           -  Genel  sözlük  ve terim sözlükleri  hazırlama

 çalışmaları,

           -  Dil bilgisi (gramer) çalışmaları,

           -  Türkiye dışı Türk lehçe, şive ve ağızlarıyla ilgili

 yayın  çalışmaları

           -  Temel kaynak eser yayını  çalışmaları,

           -  Araştırma ve inceleme  eserleri  yayını

  çalışmaları,

           -  İlmî toplantı, (sempozyum,konferans vb)

çalışmaları,

           -  Türkçenin sadeleştirilip geliştirilmesi;  yabancı

dillere karşı korunması  çalışmaları,

           -  Türkçe ve Türk dünyası ile ilgili uzun  süreli 

proje çalışmaları,

           -  Çeşitli  teşvik ödülleri,     

           -  Türk dili  çalışmalarının,  genel Ağ’a

(internet’e) aktarılarak yaygınlaştırılması çalışmaları,

 

           Türk Dil Kurumu, son yıllardaki,  -özellikle  2001’den itibaren- çalışmalarını  her yılın sonunda   aylık Türk Dili  dergisinde  kamu oyuna  duyurmaktadır.  Biz burada  Türk Dil Kurumunun bütün çalışmaları  üzerinde  değil,  imlâ kılavuzu, sözlük, dil bilgisi ve Türkçenin yabancı diller karşısında korunması  vb çalışmaları üzerinde durmak istiyoruz.  

           

         İmlâ Kılavuzu  Çalışmaları

 

         İmlâ, bir dilin belli kurallara göre yazıya geçirilmesi  demektir. Dilin yazıya geçirilirken  veya  yazılırken   uyulacak kuralları, kelimelerin, özel adların, sayıların, kısaltmaların  nasıl yazılacağını   alfabe  sırasına göre topluca gösteren kitaplara da  imlâ kılavuzu  adı verilir.  Türk Dil Kurumunun  temel görevlerinden birisi de  Türkiye Türkçesi’nin  imlâ kılavuzunu hazırlamaktır. 2876 sayılı kanunun 37. maddesiyle  bu görev Kurum’a  verilmiştir.                                                                                                                                       

          Türkiye Türkçesi’nin  imlâsını  tespit  ve imlâ kılavuzunu hazırlama çalışmaları,  1 Kasım 1928’de  1353 sayılı kanunla kabul ettiğimiz  Yeni Türk Alfabesi  ile başlamıştır.  İlk imlâ kılavuzunu,  Alfabe çalışmalarını  yürüten  ve bugünkü alfabemizi tespit eden  “Dil Encümeni”  hazırlamıştır.  Dil Encümeni’nin   hazırladığı  kılavuz    1929’da  “İmlâ Lügati”  adıyla basılmıştır.   Hazırlanan  İmlâ Lügati’nde, alfabeyi  tespit ve kabul  ederken göz önünde bulundurulan anlayışa bağlı  olarak   söyleyişe bağlı  imlâ düzeni esas alınmıştır. Bu imlâ anlayışında, kelime türetme ve  çekim eki aldığı sırada veya  zaman içinde  kelimede meydana gelen ses değişmeleri yazıda gösterilir.    Ses  imlâsında   söylendiği gibi  yazılmak  esas  olmakla beraber, ağızlardaki farklı söyleyişler değil, genel söyleyiş esas alınır. Ancak, zamanla bu imlâ  uygulamasında da gelenekleşmeler olmaktadır. Yüzde yüz söylenişi esas alan bir imlâ  uygulaması mümkün değildir. 

         Henüz Türk Dil Kurumu kurulmadan önce,  “Dil Encümeni”  tarafından hazırlanan “İmlâ Lügati”,  bazı yetersizlik veya eksikliklerine rağmen   1941’e kadar 12 yıl  hiç değişiklik yapılmadan kullanılmıştır.  1932’de kurulan Türk Dil Kurumu da yeni bir kılavuz hazırlamamış; Dil Encümeni’nin hazırladığı  kılavuzu esas almıştır. Atatürk’ün kullandığı kılavuz da budur.   1929’da basılan İmlâ Lügati,  1941’de  Türk Dil Kurumu tarafından genişletilmiş ve  adı da  İmlâ Kılavuzu  olarak değiştirilmiştir.  İmlâ Lügati’nin genişletilmesiyle  hazırlanan  İmlâ Kılavuzu, “Türk imlâsının birçok  sorununu çözmüş ve imlâda sorun olabilecek birçok konuyu istikrara kavuşturmuştu.” [125]  1941’den  1965’e kadar 36  yıl  değiştirilmeden  kullanılmasıyla da  bir imlâ geleneği  meydana gelmişti.  Ne var ki özellikle  160’lı  yıllardan itibaren   Türk Dil Kurumunun  yönetici ve üyelerindeki  siyasi ve ideolojik  zihniyet değişikliğine paralel olarak  Türkçede başlayan istikrarsızlık  imlâ konusunda da kendisini göstermiştir.  

           Türk Dil Kurumu  1965’te,  başına  “yeni”  sözü eklenip  “1. baskı”  olduğu belirtilerek  “Yeni İmlâ Kılavuzu”   adıyla bir kılavuz hazırlayarak,  dilde olduğu gibi  imlâda da   günümüze kadar  sürecek   istikrarsızlığı ve tartışmaları başlatmıştır.             

           “Yeni İmlâ Kılavuzu”  ile  imlâmızda başlayan  istikrarsızlık  veya  imlâ  tartışmaları, kendisini  daha çok 1928’de  Harf İnkılâbı  ile  imlâ sistemimize giren   düzeltme işareti   “^ ” ve birleşik kelimeler   konusunda göstermiştir.[126]   

           “Düzeltme işareti”,   Harf İnkılâbı   ile kabul edilen   Lâtin  harfli  yeni “ Türk Alfabesi” nin  uygulamaya konulması ile  1928’den itibaren   imlâmızda kullanılmaya başlanmıştır.  Nerelerde kullanılacağı da  alfabeyi hazırlayan Dil Encümeni’nin hazırladığı ilk imlâ kılavuzumuz olan  İmlâ Lügati’nde gösterilmiştir. 29 harfli alfabemizin uygulamasına bağlı olarak  dilimizin ihtiyacından doğan  düzeltme işareti,  1983 öncesi Kurum yöneticilerinin değişen zihniyeti yönünde  1965’te  lâstik, plân, lâmba, reklâm  gibi  Batı kökenli kelimelerden; 1970’te  lâtif, telâffuz gibi  doğu kökenli kelimelerden;  1977’de de  millî, resmî, dinî, askerî  gibi kelimelerde  kullanılan  nispet “î”si üzerinden kaldırılmıştır.

           .         

           1983  öncesi Kurumcuların ve belli ideolojik yapıdaki  taraftarlarının, düzeltme işareti konusunda   nispet “ î”sine  özellikle karşı oluşları dikkat çekicidir.  Bu karşı oluşun sebebi bizce   nispet  “î”sinin  yabancı kökenli oluşu değil, özellikle  “Arapça kökenli” oluşu ve daha çok da  “mill kelimesinde kullanılmasıdır.  Daha çok  dilimizdeki Arapça ve Farsça kökenli kelimelere  düşmanlık şeklinde ortaya çıkan  tasfiyeci-uydurmacı  dil anlayışını savunan 1983 öncesi Kurumcular ve aynı siyasi-ideolojik dünya görüşünü  savunanlar,  dilimize yabancı  gördükleri  nispet (mensubiyet)  “î”sinin  yerine   Lâtice-Fransızca  kökenli  “-sal, -sel; -al,-el; - l” şeklinde kullanılan başka bir nispet ekini   ısrarla kullanmaktadırlar.  Bu  -sal,-sel  ekini, Arapça veya Farsça kökenli kelimeler dahil her eşit kelimeye getirdikleri yetmiyormuş gibi  Türkçe’nin   isim  ve  sıfat  tamlamalarını  bile bozacak şekilde kullanmaktadırlar:  Tarih-sel sözlük, kent-sel ulaşım,  ahlâk-sal  davranış,   sözlük-sel   anlam, tarım-sal kredi,  ulus-al  kültür, para-sal sorun, duygu-sal insan vb. Bunlar Türkçe  söz dizimine aykırıdır.

         1983 öncesi  eski yapıdaki   Kurum’un hazırladığı  kılavuzlardan  derece derece  kaldırılan  düzeltme “^”  işareti,  1983’ten sonra 1985, 1996 ve 2005’te hazırlanan   kılavuzlarda yerini almıştır.    

          Türk Dil Kurumunun son döneminde hazırlanan  imlâ kılavuzları içinde  gerek genel kurallar gerekse  düzeltme işareti,  birleşik kelimeler  ve diğer  tartışılan  hususlar bakımından  en geniş ve  doyurucu olanı  1996’da  Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun’un başkanlığında   hazırlanan  İmlâ Kılavuzu’dur.  İmlâ Kılavuzu’nun  1996  baskısında,  “Hiçbir konunun açıkta kalmamasına, sorun oluşturan her  uygulama ve  sözcüğün kılavuzda yer almasına özen gösterilmiştir. Kurallarla ilgili bölümde dikkat çekilmesi gereken noktalar “uyarı” notuyla ve çeşitli örneklerle açıklanmıştır.” [127]  1996’da basılan İmlâ Kılavuzu, gözden geçirilerek 2000’de tekrar basılıp  2005 sonlarına kadar yaklaşık  on yıl  kullanılmış ve imlâmıza  yeni bir istikrarlı dönem  yaşatılmıştır.

           Türk Dil Kurumunun  genel  dil politikasında  değişiklik  görülmemekle beraber,  imlâ konusunda  2001  sonrası  Başkan ve yönetiminde  farklı  anlayışların ortaya çıktığı anlaşılmaktadır.  Türk Dil Kurumunun  40 kişilik Yönetim Kurulu   üyelerinin de  seçilememiş  olduğu   bu 2001 sonrası dönemde,  “tartışmaların sona erdirilmesi”, “dilde birliğin sağlanması”, “birleştirici bir kılavuz hazırlanması”[128]   gibi gerekçelerle,  1996’da hazırlanan  İmlâ Kılavuzu’nun adından başlayarak  istikrarsızlık konularının başında gelen  düzeltme “ ^”   işaretinin kullanılmasında  ve bazı  birleşik yazılmalarda  yine değişiklikler  yapılmıştır.  Kurumun,  yeniden yapılandırılmasından sonra  hazırlanan kılavuzların 1985,  1988,  1993, 1996   ve  2000’deki baskılarında    “İmlâ Kılavuzu”  adı kullanılmasına karşılık,  2005  baskısında  “Yazım Kılavuzu”  adına dönülmüştür.

          Türk Dil Kurumunun   2001 sonrası  yönetimi  öncülüğünde hazırlanan  ve  2005’te  “24. Baskı”  olduğu belirtilerek basılan  “Yazım Kılavuzu”nda,  düzeltme işaretinin kullanıldığı  yerlerin   mümkün olduğu kadar daraltılmaya çalışıldığı  anlaşılmaktadır.   1996 baskısında  düzeltme işareti için konulan, “Arapça ve Farsçadan dilimize giren birtakım kelime ve eklerde  g, k, l ünsüzlerinin  ince okunduğunu göstermek için, bu ünsüzlerden sonra gelen  a  ve  u  sesleri üzerine düzeltme işareti konur.”   şeklindeki  kuraldan  l  ünlüsü   çıkarılmış; kural maddesinin sonuna,  “Kişi ve yer adlarında ince  l  ünsüzünden sonra gelen a  ve  u  ünlüleri de düzeltme işareti ile yazılır.”   şeklinde  bir ekleme yapılmıştır.  

          Düzeltme işaretini,   ince  den  sonra gelen  a  ve  u  ünlülerinin üzerinden  kaldıran bu kurala göre,  mesel⠓ahlâk”  kelimesinin  -lâk  hecesi,  “salak”;  istiklâl – hilâl  kelimelerinin[129] -lâl   hecesi,  hamal;    mahlûk   kelimesindeki –lûk hecesi   kum-luk  kelimesindeki  gibi  yazılacağına göre öyle de  söylenebilir.  İnce  ünsüzünün sadece  kişi ve yer  adlarında  belirtilmesinin karışıklığa sebep olacağı apaçık ortadadır.  Çünkü  hem özel ad hem de  genel sözlük kelimesi olarak kullanılan pek çok kelime  vardır.  Halûk   kelimesinde belirtilen ince  l ünsüzünün  mahlûk  kelimesinde gösterilmemesi, bu kuralın, Kurum başkanının adından dolayı konulduğu  kanaatini vermektedir.      

             “ Yazım Kılavuzu”nda,  düzeltme işaretinin kullanıldığı  “nispet  î’si   için de  kullanım  yerlerinin daraltılması  anlayışının hâkim olduğu  görülmektedir. 1996 İmlâ Kılavuzu’nda  “Nispet î’sini göstermek için düzeltme işareti kullanılır.”   şeklindeki  kural, değiştirilerek  “Nispet î’sinin belirtme durumu ve iyelik ekiyle karışmasını önlemek için kullanılır.” şeklinde   tespit edilmiştir.  Böylece,  durum ve iyelik ekleriyle karışmayacak yerlerde kullanılması istenmemiş olmaktadır.       

          Türk Dil Kurumunun  2005’te basılan “Yazım Kılavuzu”nda,  düzeltme işareti için konulan,  “Batı kökenli kelimelerde de L  ünsüzünün ince okunduğunu göstermek için düzeltme işareti kullanılır: klâsik, lâhana, lâik, lâmba, Lâtin, melânkoli, plâk, plâj, plân, reklâm.”   şeklindeki  kural  ile  “Ses yansımalı kelimelerde de l  ünsüzünün ince okunduğunu göstermek için düzeltme işareti kullanılır: lâpa lâpa, lâkırdı, lâppadak.”   şeklindeki  kural   bütünüyle kaldırılmıştır.  Halbuki,  2005 baskılı  “Yazım Kılavuzu”nu hazırlayan  Türk Dil Kurumunun başında bulunan  Prof. Dr. Şükrü Halûk Akalın,  “Türk Dil Kurumu Başkanı” sıfatıyla   “Türkler” adlı eserin 18. Cildine  yazdığı   “Cumhuriyet Döneminde Türkçe”  başlıklı  uzun makalede  Batı kaynaklı kelimelerde düzeltme işareti ile ilgili olarak  şöyle diyordu:  

           “Batı kaynaklı sözlerde düzeltme iminin kullanılışı konusundaki ayrılığın da üzerinde durulması gerekir. Klâsik, plân, gibi sözlerde ince okunuşu göstermek üzere düzeltme imine gerek vardır.” [130]

            2002’de  gerekli  olan işaret,  2005’te gereksiz mi oldu? Hem İmlâ Kılavuzu’nda  ve  hem  “Yazım Kılavuzu’unda  terim olarak  “ ^ ”  işareti için  “düzeltme işareti” adı kullanılırken    Kurum Başkanı’nın   “düzeltme imi”  demesi de  dikkatimizi çekmiştir.    

 

          Ayrıca  1996  İmlâ Kılavuzu’nda,  düzeltme işareti   ile kullanılan kelimeleri gösteren  liste de Kılavuz’dan çıkarılmıştır.

          Yazım Kılavuzu’nda,  birleşik kelimeler  konusunda da değişikliğe gidilmiştir. İmlâ Kılavuzu’nda, “Ev, ocak  ve  yurt  kelimeleriyle kurulan   birleşik kelimeler ayrı yazılır.” kuralı,  2005  Yazım Kılavuzu’nda   ocak ve yurt kelimelerinden bahsedilmeden “Ev kelimesiyle kurulan birleşik kelimeler bitişik yazılır: aşevi, orduevi, yayınevi,…”  şeklinde değiştirilmiştir.  Ocak ve yurt kelimeleri  ile kurulan birleşik kelimeler  ise  Dizin bölümünde sağlık ocağı, öğrenci yurdu örneklerinde olduğu gibi  ayrı  yazılarak gösterilmiştir.          

          1996 İmlâ Kılavuzu’nda  hane  kelimesi ile kurulan birleşik kelimelerle ilgili olarak, li  yazılış örnekleri verildikten sonra  “Dershane,  eczahane, hastahane, postahane, gibi sözlerde  hane kelimesindeki nin yazılmaması doğru değildir.”  “uyarı”sı  yapılmasına karşılık,  “Yazım Kılavuzu”nda, tam tersi bir anlayışla, “kullanımdaki yaygınlık dolayısıyla eczane, hastane, pastane, postane  biçiminde yazılmaktadır.”    denilerek hane ile ilgili kural belirsiz duruma getirilmektedir.    

           Türk Dil Kurumunun,  Türkçenin imlâsını tespit ve düzenleme çalışmalarında  Başkan veya yöneticiler değişince  bazı kuralların da  -özellikle  bazılarının kanlı bıçaklı düşman olarak  gördüğü düzeltme işaretinin kullanılması ile ilgili kuralların-  değişmesi, bize 1983 öncesi  istikrarsız duruma dönülme endişesi vermektedir.  Çünkü 1965’te de  giderek  istikrarsızlığa yol açan değişiklikler  böyle başlamıştı.      

           İmlâ  konusunda  yüzde yüz birlik sağlanması mümkün değildir.  Özellikle  söyleyişin  ve dilde meydana gelen  ses değişmelerinin  yazıda gösterilmesi esasına dayanan “ses imlâsı”nın  uygulamasında  birlik sağlamak daha da zorlaşır. Diğer taraftan,  Türkiye’de  dil ve imlâ,    uzun yıllar   siyasî- ideolojik   bir kavga  konusu haline getirilmiştir.   Dilde ve imlâda   birliğin sağlanmasının önündeki asıl engel de budur.  Bu sebeple “birleştirici”  olmak gerekçesiyle  birilerine yaranmak için  Kılavuz’da  adından başlayarak değişiklikler yapmanın sonu  gelmez.  Her değiştirme yeni bir istikrarsızlığa yol açar.  Kurum Başkanları değiştikçe bazı imlâ kurallarının da değişmesi gerekmez.   

         Her şeye rağmen İmlâ   bir kabuldür; esas olan  ortak yazmaktır.

 

 

          Sözlük ve Terim Sözlükleri  Çalışmaları

 

           Türk Dil Kurumu,   1932’de kuruluşundan   bir süre sonra  sözlük çalışmalarına  başlamıştır.  Kurum’un  ilk  sözlük çalışmaları,  Tarama ve Derleme   sözlükleri olarak ortaya konulmuştur.  Türkçe’nin  genel sözlüğünün  “Türkçe Sözlük”  adıyla ilk baskısı  1945’te yapılabilmiştir.  İlk baskısı  1945’te yapılan bu Türkçe Sözlük’te, ancak   15.000  (on beş bin) civarında  madde başı  kelime veya söz bulunmaktadır.  Şemsettin Sami’nin 1901’de basılan “Kamus-ı Türkî” adlı sözlüğünde  26.000 (yirmi altı bin) madde başı söz veya kelime bulunduğu  göz önüne alınırsa, aradaki  45 yılda  Türk Dil Kurumunun tasfiyeci dil politikası sonucunda dilimizin nasıl fakirleştiği açıkça anlaşılır.

           Türk Dil Kurumu, sözlük çalışmaları  bakımından da 1983 sonrasında  daha verimli bir döneme girmiştir.   Türkçe Sözlük’ün 1998’de  dokuzuncu baskısı yapılmıştır.  Dokuzuncu baskıda  uygulanan farklılıklar, Onuncu baskının sunuş yazısında şöyle belirtilmektedir: 

 

        “Edebî ürünlerin, ortaöğretim kitaplarının, gazete ve dergilerin taranması; değişik alanlardaki bilim terimlerinden genel dile girmiş olanların  aktarılmasıyla Türkçe Sözlük’ün zenginleştirilmesi  yoluna gidilmiştir. TDK Yabancı Kelimelere Karşılık  Bulma  Komisyonu tarafından önerilen  karşılıklar da dokuzuncu baskı Türkçe Sözlük’ün söz varlığına katılmıştır. Sözleri yazımı açısından 1996 yılında yayımlanan İmlâ Kılavuzu ile büyük ölçüde uyumun sağlandığı sunuşunda belirtilen dokuzuncu baskı Türkçe Sözlük’te söz, terim, deyim, ekve anlamdan oluşan 98.107 söz varlığı bulunmaktadır. Bunlar içinde madde başı 60.152, madde içi 13.555  söz bulunmaktadır.” [131]

 

          Türkçe Sözlük,    dokuzuncu  baskısında  bilgisayar’a da aktarılmıştır. Dokuzuncu baskıdaki  söz varlığının bilgisayar verilerine göre,  dokuzuncu baskıdaki söz varlığının kökenlerine göre dağılımı da ortaya çıkmıştır.  Bu döküme göre Türkçe sözlükte  yirmi dilden 14.224  yabancı kökenli kelime bulunmaktadır.[132] Bu yabancı kökenli kelimelerin ortalama  %10’u Arapça-Farsça, % 9’u  Fransızca ve diğer Batı dillerindendir.  

           Türkçe Sözlük’ün onuncu baskısı tek cilt olarak 2005’te yapılmıştır. Türkçe Sözlük’ün  onuncu  baskısında  63.818 madde başı, 13.589  da madde içi olmak üzere  77.407 söz  bulunduğu;  söz, deyim, terim ve anlamdan  oluşan  104.481  söz varlığının yer aldığı Kurum Başkanı tarafından   “Sunuş” yazısında  ifade  edilmektedir.  Sunuş yazısında   onuncu baskının “yüce Türk ulusuna armağan” edildiğini görüyoruz.[133]   Biz Türk milletine  armağan ederdik.  Bunu da Kurum’daki anlayış değişikliğinin  küçük bir işareti  olarak görüyoruz.[134]        

           Türk Dil Kurumunun  kuruluşunda  kendisine verilen önemli görevlerden birisi  lehçe sözlüklerinin hazırlanmasıdır.  Kurum, beklenen lehçeler sözlüğünü de 1983 sorası dönemde hazırlayabilmiştir.  Lehçeler sözlüğü konusunda hazırlanan  önemli eser, “Karşılaştırmalı Türk Lehçeleri Sözlüğü”  adıyla  1993’te  2 cilt olarak yayımlanmıştır.  Bu değerli  eser, Prof Dr.  Ahmet Bican Ercilasun  yönetimindeki bir  heyet tarafından hazırlanmıştır. 

          Türk Dil Kurumu  genel ve lehçeler sözlüklerinden başka  çeşitli  alanlara ait  terim sözlükleri  de yayımlamaktadır. Eski ve yeni yapıdaki Kurum’un, en geniş yayın alanlarından birisi, terim sözlükleri  çalışmasıdır.    Terim Sözlükleri’nin başında,  Prof. Dr. Zeynep Korkmaz tarafından hazırlanan  “Gramer Terimleri Sözlüğü, TDK, Ank. 1992, 2003”   gelmektedir.  İçinde 1152 maddenin yer aldığı  Gramer Terimleri Sözlüğü, “Türk Dili çalışmalarının sağlıklı ve birleştirici bir terim sistemine kavuşturulması” ve  Türk  dil  bilgisi öğretiminde  birlik  sağlanması  açısından  önemli bir adım olmuştur.

          Türk Dil Kurumunun terim çalışmaları  konusundaki önemli bir  yayını da   Prof. Dr. Hamza Zülfikar’ın  hazırladığı,  “Terim Sorunları ve Terim Yapma Yolları, TDK, Ank.1991”  adlı eseridir.  Hamza Zülfikar, bu eserinde, terim konusunu bütünüyle değerlendirmiştir.

        

 

         Türk Dil Bilgisi (Gramer) Çalışmaları

       

         Birinci Türk Dil Kurultayı’nda  hazırlana çalışma programında,  “Türk sarfı, nahvi tez elden yapılmalıdır.”   denilmesine rağmen, Türk Dil Kurumu  son yıllara kadar  Türk Dil Bilgisi konusunda önemli bir  çalışma ortaya koyamamıştır. Kuruluşundan 1940’lı  yıllara kadar, Kurum mensupları  daha çok    tarama–derleme çalışmalarına  yönelmişler; Türkçe’nin eskiliği  ve   Sami, Hint-Avrupa  dilleri gibi eski dillerle ilişkileri  üzerinde   durmuşlardır.

          Türk Dili ile ilgili çeşitli yayınlar yapan Kurum,  1945’te  Ahmet Cevat Emre’nin hazırladığı  “Türk Dil Bilgisi”  adlı eseri yayımlamıştır.  1950’den sora da  “Ana Gramer”  veya      “Kılavuz Gramer”   hazırlanmasına karar veren Kurum yönetimi,   yarışma açmış açılan yarışmaya üç  eser  katılmıştır.  Aranan özellikler bulunmamasına rağmen, Tahir Nejat Gencan’ın   “Dilbilgisi” adlı eseri, 1966’da Kurum tarafından  yayımlanmıştır.[135]  Bu konuda  Eski Kurum Başkanlarından Agâh Sırrı Levend, şu bilgiyi veriyor:  “Yarkurulca incelenen bu üç eserde aranan nitelikler bulunmadığından,  Tahir Nejat Gencan’ın  eseri Kurumca bastırılmıştır.” [136]     

           1983 öncesi eski yapıdaki Kurum,  1970’li yıllarda da    Prof. Dr. Doğan Aksan’ın rehberliğinde   “Türkiye Türkçesi’nin  Temel  Dilbilgisi Programı  Dizisi”   çerçevesinde  bazı yayınlar yapılmıştır. 

           Eski Kurum’un yayımladığı  önemli eserlerden birisi de,  Doğan Aksan’ın “Her Yönüyle Dil, Ana Çizgileriyle Dilbilim”  adlı   3 ciltlik eseridir.  Bu eser, 1983  sonrasında da tek cilt olarak  Kurum tarafından bastırılmıştır.

           1983  sonrasında Türk Dil Kurumu, Türkçe’nin  çeşitli yönleri, tarihî devirleri ve  Türk Şiveleri ile ilgili  çeşitli dil bilgisi (gramer) çalışmaları yayımlamıştır.  Türkiye Türkçesi dil bilgisi  olarak ise, Prof. Dr. Tahsin Banguoğlu’nun ,    ilk baskısı  1974’te  Kurum dışında yapılan  “Türkçenin Grameri”  adlı  eseri,  1995’te   Kurum  tarafından yayımlanmıştır.  Kurum’un son yıllarda dikkat çeken bir dil bilgisi yayını ise,  Prof. Dr. Zeynep Korkmaz’ın  hazırladığı  “Türkiye Türkçesi Grameri: Şekil Bilgisi, TDK, Ank. 2003”   adlı   geniş çaplı  eseridir.      

 

        Temel Kaynak Eser Yayını Çalışmaları

 

        Türk Dil Kurumu,  1983  öncesi ve sonrası yapısıyla,  Türkçe’nin temel kaynak eserleri  konusunda önemli yayınlar yapmıştır.  Kurum,  Türkçe’nin  temel kaynak eserlerini  yayınlamaya 1930’lu yılların sonunda başlamış, günümüzde de devam etmektedir. 

       Kurumun yayımladığı bazı  temel kaynak eserler  şunlardır:

 

      Kâşgarlı  Mahmut,  Divanü Lügati’t Türk,  4 cilt halinde,  çev. Besim Atalay, TDK, 1939-1943.

        Hüseyin Namık Orkun,  Eski Türk Yazıtları,  4 cilt, TDK,  1939-1941.

        Ali  Şîr Nevaî,   Muhakemetü’l Lügateyn,   Türkiye Türkçesine çev. İshak Refet Işıtman, 1941.

        Yusuf Has Hâcip,  Kutadgu Bilig (Metin),  haz.  Reşit Rahmeti Arat, 1947.

        Edip Ahmet Yüknekî,   Atabetü’l Hakayık,  haz.  Reşit Rahmeti Arat,  1954.

        Dede Korkut Kitabı,   haz. Muharrem Ergin,  1958.

 

         Türk Dil Kurumu,  ilk temel kaynak eserlerden sonra,  günümüze kadar pek çok  divan ve diğer kaynak eserleri yayımlamış ve yayınlamaya devam etmektedir. Bu yayınlar Kurumun Yayın Kataloğu’nda görülmektedir.

 

          Türkçenin Yabancı Dillere Karşı Korunması Çalışmaları

 

          Türk Dil Kurumunun  temel çalışma alanlarından birisi de, Türkçenin geliştirilip  zenginleştirilmesi ve  yabancı   dillere karşı korunmasıdır.  Bu çalışmalarda,  Atatürk’ün, 2.9.1930’da  Sadri Maksudi’nin eserinin kapağına  yazdığı sözler bir yol gösterici  ilke  olarak kabul edilmektedir. Bu sözler şöyledir:

            “Millî hisle dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir.Dilin millî ve zengin olması, millî hissin inkişafında başlıca müessirdir. Türk Dili dillerin en zenginlerindendir. Yeter k i   bu dil şuurla işlensin.

         Ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.” [137]

   

          Elbette,  başta Türk Dil Kurumu olmak üzere, her  kuruluş ve şahsın “Türk dilinin istiklâlini korumak”   millî bir görevidir.  Çünkü, Türk demek, Türkçe demektir.  Bu konudaki her çalışma Türk milletine hizmettir. Ancak burada,  üzerinde  birleşilmesi   gereken  konu,  “şuurla işlenme”   ve  “yabancı diller boyunduruğundan kurtarma”  dan  ne anlaşılması gerektiğidir.  “Dilin şuurla işlenmesi”,  dilin  “bilgiyle ve milliyetçi bir görüşle ele alınması, ilmî metotlar ve yollarla incelenmesi” demektir. “Yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarılması”  ise, “başka dillerden girmiş   dil bilgisi  şekil ve kurallarını dilimizden atmak”; “dilimizde karşılığı bulunan Türkçeleşmemiş yabancı kökenli kelimeleri kullanmamak”  anlamına gelmektedir. “Diller arasında çeşitli sebeplerle meydana gelen kelime alış verişi ‘yabancı boyunduruğu’   sayılamaz.   Her medenî  dile başka dillerden kelime girmiştir.”[138]   1983 öncesi Türk Dil Kurumu ve taraftarlarının savunduğu  tasfiyeci-uydurmacı  anlayış, “millî kültürün devamlılığını”, “dilin sosyal gerçekliğini”  ve  “dilin ilmî metotlarla incelemesini”   bir tarafa bırakarak, dilde ırkçı bir anlayışla kökeni yabancı olan her kelimeyi dilden  atmak  ilkesini benimsemiştir. Dilden attığı kelimelerin yerine de  “devrimci yöntem kuralların tutsağı olmaz.” anlayışıyla  kelime uydurma yoluna gitmiş, böylece   kural tanımazlık  kural haline getirilmiştir. “Arı Türkçecilik”, “dilde ilericilik”, “devrimci görüş” gibi adlar altında sürdürülen dil politikası, Atatürk’ün “millî dil” anlayışına değil, “Marksist ideolojinin gereği olarak dilde sürekli devrim anlayışına” dayanmaktadır. Bu anlayışta, “kökeni Türkçe olmayan her kelimeyi dilden atma ilkesi yatar.” [139]         

         1983  öncesi Kurum taraftarları ve tasfiyeci-uydurmacı  dil anlayışını savunanlar,nedense  Atatürk’ün  Sadri Maksudi’nin  kitabına   el yazısıyla  yazdığı,  “Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. ...”  cümlesiyle başlayan ifadelerinin  daima “ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti dilini de yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmalıdır.” şeklindeki  son bölümünü  dikkate alırlar. Bu da konuyu çarpık anladıklarının bir göstergesidir.     

            1983 sonrası Türk Dil Kurumu,“Türkçeyi yabancı diller boyunduruğundan kurtarma”  ve “Türkçeyi yabancı dillere karşı koruma”  çalışmalarında,  “Marksist ideolojiye dayanan  ırkçı-tasfiyeci-uydurmacı”   dil anlayışını bırakmıştır.   Bugünkü (1983 sonrası) Türk Dil Kurumu  anlayışına göre,  kelimelerin   “yabancı” veya  “millî”  sayılmasının ölçüsü, sadece köken (ırk)  bakımından yabancı olup olmaması değil, “tabiî”  veya “Yaşayan Türkçe”  olmasıdır.  Kurum  üyelerinden  Prof. Dr. Zeynep Korkmaz, kelimelerde Türkçe sayılmanın ölçüsünü  şöyle açıklamaktadır:

           “Bir kelimenin Türkçe sayılıp sayılmamasının ölçüsü, onun kökeni değildir. Ses yapısı, zevk ölçüsü, kullanılış şartları ve anlam bakımından o kelimenin dilde yerleşmiş ve herkes tarafından anlaşılır olup olmamasıdır.”         

           “Dilimizdeki kelimeler, dilbilimindeki ölçülere göre,  Türkçe  kelimeler,  alıntı  veya ödünçleme kelimeler  ve yabancı  kelimeler olmak üzere  üçe ayrılır. Her dil gibi Türkçe de  çeşitli  tarihî,  sosyal ve kültürel şartlara bağlı  olarak varlığı boyunca  hem kendisi Arapça, Farsça, Rumca, Macarca, Bulgarca, Sırpça gibi dillere kelimeler vermiş hem de Çince, Soğutça,  Hintçe, Arapça, Farsça, Rumca, İtalyanca ve Fransızca  gibi dillerden kelimeler almıştır.” [140] 

           2001’den itibaren Türk Dil Kurumu  Başkanlığını yürüten  Prof. Dr. Şükrü Halûk Akalın,   1960 sonrası dönemi değerlendirirken dil politikasıyla ilgili görüşlerini şöyle açıklamaktadır:  

 

        “1960’tan sonra hızlanan tasfiyecilik hareketi ne yazık ki Osmanlı döneminde olduğu gibi dede ile torunun birbirini anlayamayacağı  veya yazı diliyle konuşma dilinin farklı olduğu durumu ortaya çıkarmaya başladı. Her etkinin bir de tepkisi oluyor. O dönemde tasfiyeciliğe karşı çok şiddetli  eleştiriler  yapıldı.  Bu durum da ne yazık ki dilde çayışma ortamını doğurdu.  En kötü şey, dilin söz varlığındaki sözlere kilit vurulmasıdır. İster Türkçe kökenli olsun, ister dilimizin söz varlığına girmiş ama yabancı kökenli olsun bütün bunlar Türkçenin söz varlığını oluşturmaktadır.   İstiklâl, millî, illet, hürriyet, izmihlâl, sözleri bizim sözlerimizdir. (…)”

            “Dil canlı bir varlıktır; değişir, gelişir… Böylece dilin söz varlığından bazı sözler kullanımdan düşer ve kaybolur. Ama birkaç kişinin bir araya gelerek, edebî metinlerimize girmiş, İstiklâl Marşı’mızda  yer  almış, herkesin bildiği anladığı sözleri dilden çıkarması tasfiyeciliktir.” [141]

 

          Türk Dil Kurumu Başkanı insanların kullanacakları kelimeleri serbestçe tercih etmeleri gerektiğini,  “İnsanların dillerine kelepçe vurarak bazı kelimeleri kullanmayın demek yanlış bir uygulamadır.”  cümlesiyle ifade ediyor.[142]   Bu anlayış, elbette  dilin tabiî gelişmesine müdahale edilmeyen  şartlarda  geçerli ve  doğru  bir anlayıştır.  Ancak, Türkçeye olduğu gibi dile ideolojik müdahalelerin yapıldığı şartlarda  bizce tam isabetli değildir. Çünkü  Türkiye’de dil meselesinin hatta dil kavgalarının iç yüzünü bilmeyen pek çok insan  “arı Türkçe”  veya “öz Türkçe”   sözlerinin çekiciliğine aldanmıştır. İnsanlarda tabiî halde  bulunan millî duygu,  bu çekici sözlerle sömürülmüştür.  Diğer taraftan,  basın-yayın organlarının bilerek bilmeyerek yaptığı  “küresel propaganda”  sebebiyle pek çok kişi,  Batı kaynaklı kelime kullanma  özentisine kapılmaktadır. Bu sebeplerden dolayı,  ister tasfiyeci-uydurmacı ister  Batı kökenli  kelime kullanma özentisi içinde olsun her iki durumda da  Tabiî, yaşayan ve doğru Türkçenin kullanılması konusunda  insanların uyarılmaya ihtiyacı vardır.  Gerek  millî kültürün akışına   ve devamlılığına  gerekse   Türkçenin bozulmadan   kendi tabiî işleyişine ve gelişmesine  uygun  ve  doğru dil anlayışının öncülüğünü   başta Türk Dil Kurumu  yapacaktır;  yapmalıdır.  Ayrıca biz bunun yapıldığına da inanıyoruz.  Prof. Dr. Hamza Zülfikar’ın  aylık Türk Dili dergisinde  seri halde devam eden “Doğru Yazalım, Doğru Konuşalım”  başlıklı yazıları bunun en güzel uygulamalı örneklerindendir.             

         Türk Dil  Kurumunun kurulduğu yıllarda  Arapça veya Farsçadan  dilimize girmiş  konuşma dilinden çok yazı dilinde kullanılan  kelimelere karşılık bulma ihtiyacı  vardı. Dilimizin  artık   bu yönde bir çalışmaya ihtiyacı kalmamıştır.  Esasen  o zamana kadar  dilde hiç   bilinmeyen   nesne ve kavramları  karşılamak üzere,  dilin yeni kelimelere ihtiyacı vardır.    Dilde  var olan ve kullanılan kelimeleri  değiştirmek   için   karşılıklar bulmak,  dile bir şey kazandırmaz.   Nesne ve kavramların   insan zihnindeki ses  şifresi olan  kelimeleri  değiştirerek  sadece şifreleri değiştirmiş oluruz. Bu   da  dilin,  nesiller ve insanlar arasında  kurduğu  bağların kopmasına yol açar.  “Dil devrimcileri”  işte bunu   yapmışlar ve yapmaktadırlar.  Milletulus, imkânı olanak,   ihtimalolasılık  kelimesiyle değiştirmek  dile hiçbir  zenginlik kazandırmaz.  

          Dilimizin, özellikle 1970’lerden itibaren -artık  dilimize Arapça ve Farsçadan kelime  ve kural  girme durumu olmadığına göre-  Batı dillerinden ve özellikle İngilizceden girmekte olan  kelime ve kurallara  karşı korunması ihtiyacı doğmuştur. Bu ihtiyaç bugün daha da artmıştır.

         Türk Dil Kurumunun Yabancı Kelimelere Karşılıklar   çalışması da bu yönde sürdürülmektedir.   Bu arada Türk Dil Kurumunun bulduğu karşılıkların birer teklif  olduğu da  unutulmamalıdır.

         Türk Dil Kurumu,  son yıllarda   alış veriş ve  iş yeri adlarında artan  bir hızla süren yabacılaşmaya karşı da  hummalı bir çalışma içindedir. Bunun için toplantılar düzenlenmekte, afişler bastırılmakta,  Türkçe  adlar kullanan iş yerlerine teşvik ödülleri  verilmektedir.  Dilde yabancı özentisinin en çok görüldüğü   iş yeri isimlerinin Türkçe verilmesi için   belediyelerle iş birliği çalışmaları yapıldığı gibi, zaman zaman konu ile ilgili  kanun hazırlanması için  çalışmalar  da yapılmaktadır.

         Kısaca   Türk Dil Kurumunun   Türkçenin  korunup geliştirilmesi konusunda   ilmî  ve  millî   bir  tavrı,  bir politikası vardır ve  olmalıdır. Bu, Kurumun varlık sebeplerindendir. 

        

         Türk Dil Kurumunun Yürüttüğü Projeler       

 

         Türk Dil Kumru,  Türkçenin ve  dolayısıyla Türk kültür varlıklarının ortaya konulması açısından önemli  projeler yürütmektedir.  Bunlardan bazıları şöyledir:

 

-   Karşılaştırmalı Türk Lehçe ve Şiveleri Sözlüğü,

Grameri Saha araştırma Projesi,

-   Göktürk (Runik) Yazılı Belge, Yazıt ve Anıtların

 Albümü Projesi,

-   Türkiye Türkçesi Sözlükleri Projesi,

-   Türkiye Türkçesi ve Tarihî Devirler Yazı Dilleri

Projesi,

-   Türk Dünyası Destanlarının Tespiti, Türkiye

Türkçesine Aktarılması Projesi

-   Diğer  çeşitli yayınlar projeleri

 

         Türk Dil Kumru, bu projelerle ilgili  bazı çalışmalarını tamamlayıp yayımlamış, bazılarının  hazırlanması çalışmalarına devam  etmektedir.

 

         Süreli Yayınlar  ve  Diğer Çalışmalar

 

         Türk Dil Kurumunun  “Türk Dili dergisi”,    “Türk Dünyası Dil ve Edebiyat Dergisi” ,

“Türk Dili araştırmaları Yıllığı-Belleten”   olmak üzere üç  süreli yayını ile  çeşitli araştırma ve inceleme yayınları devam etmektedir.

         Türk Dil Kurumu her yıl  yurt içinde ve yurt dışında  Türkçenin    çeşitli  konularını  gündeme getiren pek çok  toplantı ve konferans  düzenlemektedir.[143]

         Türk Dil Kurumu,  1932 -1983  döneminde  (51 yılda)  toplam 435  eser yayımlamışken,  1983-2005  döneminde (22yılda)600  civarında eser yayımlamıştır.[144]

         Türk Dil Kurumunun bir çalışması da, çalışmalarının  Genel Ağ’a (İnternet’e)  taşınmasıdır.  Türk Dil Kurumunun hazırladığı  Güncel Türkçe Sözlük, Yazım Kılavuzu, Kişi Adları Sözlüğü, Terimler Sözlüğü, Doğru Yazalım Doğru Konuşalım  gibi  başvuru kaynakları ilgililerin hizmetine sunulmuştur.

                                                             

                                                ***

 

 

 

          

 

           

 

            Türkçenin Bugünkü durumu

            TÜRKÇENİN GÜNÜMÜZDEKİ GENEL GÖRÜNÜŞÜ

 

 

 

 

           Türkçenin   Dünya  Dilleri İçindeki Yeri

 

           Yeryüzünde  ilkel kabile dillerinden  en  gelişmiş  ilim-kültür  dillerine  kadar  üç binden  fazla dil olduğu bilinmektedir.  Uzak lehçe ve lehçeleri (şiveleri) ile Türkçe,  tarihî  derinliği, coğrafî yaygınlığı,  konuşan insan sayısı,  zenginlik ve gelişmişliği,  yapısının düzenliliği  vb bakımlardan    dünyanın önde gelen dillerinden biridir.  Dünyanın doğusunda Arapça, Farsça, Çince, Hintçe; batısında Almanca, Fransızca, İngilizce, İspanyolca; kuzeyinde Rusça   önemli  gelişmiş yaygın dillerdir. Türkçe ise,  bütün kolları ile birlikte  dünyanın hem doğusunda hem batısında  köklü ve yaygın bir dil olarak varlığını sürdürmektedir.         

     

        Türkçenin Yaşı ve  Eskiliği

       

        Türkçe yaşayan dünya dilleri içinde, en eski tarihe sahip dillerin başında gelmektedir.  Bugün bilinen en eski  yazılı metinlerimiz, 6.-8. yüzyıllara ait  Yenisey-Orhun  Kitabeleridir. Fakat  bu metinlerimizdeki  işlenmiş, gelişmiş dilden hareketle  ve  diğer tarihî  verilere dayanarak  Türkçenin tarihinin  en az  2500-3000  yıl gerilere götürülebileceği  dil  tarihçileri tarafından ifade  edilmektedir.[145] 

          Bazı Avrupalıların, “Şark meselesi”  çerçevesinde,  Türkler’in Anadolu’dan da  atılması gerektiği fikrine  karşı,  1930’lu yıllarda Atatürk’ün öncülüğünde   Anadolu’nun ezelî Türk Yurdu olduğunu  ortaya koymak  gibi bir  gayeyi de içinde  taşıyan “Türk Tarih Tezi”  geliştirildi. Türk Tarih Tezi’nde  eski Anadolu kavim ve medeniyetlerinin,  kökeni Orta Asya olan  Türklükle ilişkisi  bulunduğu  iddia ediliyordu.  Bu çerçevede Tarih Tezine paralel  ve onu destekleyici bir de “Türk Dil Tezi”  (sonra  aynı yönde  Güneş-Dil Teorisi) geliştirildi.  İşte bu  Türk Tarih ve Dil Tezi  istikametinde  Türkçenin  Eti ve Sümer  dilleriyle akrabalık ilişkisi  araştırılmaya başlandı.  Atatürk devrinde  bu konuda dikkate değer bir sonuç elde edilmemişti.[146]  

         Uzun yıllar,  Sümer ve Türk  dillerinin ilişkisini inceleyen  Prof. Dr. Osman Nedim Tuna,  iki dil arasında  168  ortak kelimenin varlığını ortaya koydu.  Bu tespitten hareketle Türkçenin Sümerce ile dil alış verişi  yaptığı ve Türkçenin Sümerce ile akraba olmasa bile çağdaş olduğu  kesinleşti.  Böylece Türkçenin  tarihinin de   da  en az   5-6 bin yıl  geriye gittiği  ortaya çıktı.  Prof. Dr. Osman Nedim Tuna, “ Altay Dilleri Teorisi”  ve  “Sümer ve Türk Dillerinin Tarihî İlgisi ve Türk Dilinin Yaşı Meselesi”   adlı araştırmalarına  dayanarak Türkçenin yaşını  “8500”  yıl olarak tespit etmektedir.[147] 

          Prof. Dr. Osman Nedim Tuna’ya göre, “Türkçe yaşayan dünya dilleri arasında en eski yazılı belgelere sahip dildir.”

        Araştırmacı Kâzım Mirşan  da,   Türkçenin  tarihini  Fransa’daki “Glozel Kitabeleri”ne dayanarak  4500 yıl geriye götürmektedir.[148]   

         Sümerler ve Sümerce   ile ilgisi bir tarafa, Türkler ve  Türkçenin Anadolu’da da  kökü 4. yüzyıla dayanan bir tarihi vardır.   Bilindiği gibi Türkler Anadolu topraklarına  1071 Malazgirt zaferinden  çok önceleri gelmişlerdir.  Anadolu’ya  Türk kimliği ile geldiği bilinen  ilk Türkler,  Hun Türkleri’dir. Hun Türkleri  395’te Anadolu’ya  gelmişlerdir.[149] Daha sonra Bulgar Türkleri(530),  Avar Türkleri (620), Hazar Türkleri (946), Peçenek Türkleri (10.yy)  Anadolu’ya çeşitli sebep ve şekillerde gelmişlerdir.  Anadolu’yu en son ve ebedî Türk vatanı yapanlar ise “Bugünkü Türkiye Türkleri”nin dedeleri  “Oğuz Türkleri” dir.[150] 

 

 

            Türkçenin  Coğrafyası  ve Konuşulma  Yaygınlığı

       

            Türkçe,  dünyada yaşayan  (halen konuşulmakta olan)   dilerin en eskilerinden olduğu gibi, coğrafyası en geniş dillerinden birsidir.  Doğuda  Moğolistan ve Çin içlerinden  batıda  Avrupa içlerine (Bosna’ya kadar); Kuzeyde  Sibirya ve Kazan’dan  güneyde  Bağdat’tan Kıbrıs içlerine kadar  uzanan geniş bir coğrafyada  Türkçe  konuşulur. Bu Coğrafya, kuş uçuşu doğudan Batıya  6-7 bin, kuzeyden   güneye  3 bin kilometrelik bir alanı kapsar.  Bu coğrafî genişlik ortalama  12 milyon  kilometrekaredir.[151]  “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne”   ifadesi de Türklerin, dolayısıyla Türkçenin yayıldığı alanın genişliğini  anlatmak için kullanılır.

            Günümüzde Türklerin yaşadığı, dolaysıyla Türkçenin konuşulduğu başlıca ülkeler şunlardır: Türkiye, Moğolistan, Çin, Rusya, Afganistan, İran, Irak, Suriye,  Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Kazakistan, Özbekistan, Azerbaycan, Türkmenistan, Kırgızistan, Yunanistan, Bulgaristan, Sırbistan, Hırvatistan, Arnavutluk,  Romanya, Polonya, Finlandiya, Litvanya, Moldavya, Ukrayna, Gürcistan, Ermenistan.  

          Türkçe,  Türkiye Cumhuriyeti, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti  ile Orta Asya Türk Cumhuriyetleri,   Azerbaycan, Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan ve Türkmenistan’da resmî dildir.  Tacikistan, Ukrayna, Moldava ve Gürcistan’da  remî azınlık dili; Rusya Federasyonu’nun  12  özerk cumhuriyeti’nde  Rusça ile birlikte  resmî veya kanunî dil  olarak kullanılmaktadır.  Türkçe  Bulgaristan, Yunanistan, İran, Irak, Afganistan ve Çin’de  de  yazı ve edebiyat dili olarak kullanılmaktadır.

         Türkçe,  Çeşitli Avrupa ülkeleri  ile Avustralya ve Amerika’da da, işçiler ve göçmen olarak yerleşen Türkler tarafından    göçmen dili  olarak  kullanılmaktadır. [152] 

          Günümüzde   Türkçenin  yirmi  lehçesi, müstakil

“yazı dili”  olarak kullanılmaktadır. Çarlık Rusyası ve Sovyet  Rusya döneminin politikaları sonucu  ortaya çıkan bu durum, 19. yüzyıldan itibaren uygulanan “bütün Türklük”  anlayışını parçalama  siyasetidir.  Bu siyasete bağlı olarak,  Sovyet  idaresinde de kalmış olan  Orta Asya Türk toplulukları,  “Türk” ve “Türk dili”  adı yerine mahallî boy ve topluluk adlarını  kullanmaya başlamışlardır.  Sovyet  idaresi yıkıldıktan sonra da bu  tesir devam etmektedir.  Ancak  1990’lardan itibaren “ortak alfabe”  çalışmaları  da sürmektedir.[153]   

           Türk  dili, çeşitli   uzak lehçe,  lehçe ve ağızları ile birlikte konuşan insan sayısı bakımından  dünya dilleri içinde  ilk 10 dil içindedir.  Hatta, 1980’lerde UNESCO’ya göre  5.  sırada yer almaktadır.[154]  Kesin sayımlar olmamakla birlikte Türkçeyi dünyada 200 milyonu aşkın insan konuşmaktadır.  Bu sayının  ortalama  75 milyonunu, Türkiye Türkçesini konuşan Türkiye Türkleri, Balkan Ülkeleri ile Kıbrıs’ta yaşayan Türklerle   çeşitli sebeplerle  Avrupa ve  Amerika’da yaşayan Türkler meydana getirmektedir. (Türkiye’nin 2006 nüfusu 73 milyon olarak açıklanmıştır.)        

         Dünyanın en eski ve yaygın dileri  içinde yer alan Türkçe,  Japonya’dan  Amerika’ya kadar  birçok ülkenin üniversitelerinde okutulmakta, üzerinde araştırmalar yapılmaktadır.

 

         Türkçenin  Zenginliği

 

         Diller  için   fakirlik-zenginlik   veya  ilkellik-gelişmişlik  kavramlarından bahsedilir. Ancak dil, bir imkânlar alanı olarak  kendi kendine  ne zengin ne fakirdir. Bu sebeple, diller için kullanılan  fakirlik-zenginlik kavramları, aslında dilin kendisine ait değil; dili kullananların düşünme ve görmelerinin, hayat karşısındaki tavırlarının, zihin faaliyetlerinin fakirlik ve zenginliğinin  dile yansımasıdır. 

         Dilleri zenginliği,  kelime zenginliği ve şekil zenginliği olmak üzere iki açıdan incelenmektedir.[155]

         Kelime zenginliği,  müşahhas (somut)  veya  mücerret (soyut) kelimelerin zenginliği şeklinde kendisini gösterebilir.  Mücerret (soyut) kelimelerin zenginliği, dilin ve dili kullananların zihin gelişmişliğini gösterir. Bundan dolayı dillerdeki asıl zenginlik  göstergesi,   mücerret (soyut) kelimelerdir.      

         Şekil zenginliği,  dilin   yeni karşılaştığı  varlık ve kavramların  (nesnelerin) karşılığı, adı olmak   üzere ihtiyaç duyduğu  yeni kelime  veya sözleri  türetebilme  yeteneği demektir. Türetme ve yeni   kelime  yapma  dilin dayandığı  asıl sermayesi  veya  hayat kaynağıdır.  Şekil zenginliği,  kelime türetme  ve  kelime birleştirme  (terkip)  olmak üzere  iki yönlü  imkânlar alanıdır.

           Bir dilin  kelime ve şekil  zenginliği,   kavaram zenginliği  ve  somut-soyut  kelime çokluğu, dolayısıyla anlatım rahtlığı  ile kendisini gösterir.  Sadece kelime sayısının çokluğu, dilin zenginliği için yeterli ölçü değildir.  Dilde önemli olan, her nesne ve kavram için, hatta bunların ince farkları  (nüansları) için ayrı ayrı kelimelerin  bulunmasıdır.  Bir dilde, bir nesne  için birden fazla kelime varsa zenginlik; buna karşılık, bir kelime birden fazla nesnenin karşılığı ise fakirlik söz konusudur.

         Dilin zenginleşmesi, yeni nesne ve kavramların veya bunların ince farklılıklarının  çoğalması, üretilmesi  ile mümkündür.  Bilinen nesnelerin veya kavramların  karşılığı olan kelimelerin  yeni kelimelerle değiştirilmesi, dile bir zenginlik katmaz.  Çünkü dil görmek, bulmak  ve düşünce üretmekle  ve üretilenlere yeni kelimeler, ifadeler bulmakla zenginleşir. Dilde var olan kelimeleri değiştirmek, dilin zenginliğine bir şey katmaz.  İmkân yerine olanak, millet yerine ulus, kitap yerine okungaçgözlük yerine görgeç, istiklâl yerine bağımsızlık, hürriyet yerine özgürlük vs demek  sadece  dili kullananların zihnindeki yerleşmiş  kavramları  boşaltmak ve değiştirmektir. Böyle bir uygulama  kelimelerin anlam çağrışımlarını kısırlaştırır hatta yok ederek, dilin kültür taşıyıcılığını ve kültürün devamlılığını engeller.  Dolayısıyla  millî kültüre  zarar verir.

          Türkçe,  yaşayan dillerle karşılaştırıldığında   kelime  ve  kavram zenginliği  bakımından  pek çok dilden zengindir.  Ancak  ilim ve teknikte gelişmiş  Alman, Fransız, İngiliz  dillerine göre  ilim, teknik  terimleri  ve  soyut  kavramlar bakımından daha az zengindir.  Şekil  zenginliği bakımından ise,  söz konusu dillerden daha   yetenekli ve  zengindir. 

           İngilizce  dünyanın kelime  sayısı   bakımından en zengin dili olarak bilinmektedir.  Redhouse (1968)  sözlüğünde  160 bin kelime vardır. Almanca bazı sözlüklerde, 110-120 bin; Fransızca  sözlüklerde de 60- 85 bin   civarında  kelime bulunmaktadır. Meselâ Fransızca “Dictionnaire Du Français, Hachette Paris, 1987”  adlı sözlükte  58 bin kelime bulunmaktadır.      

           Türkçe sözlüklere gelince,  Kaşgarlı Mahmud’un  X1. yüzyılda hazırladığı  Türkçenin ilk ve en eski sözlüğü  Divanü Lügati’t Türk’te  8.000  civarında kelime vardır.  Bu  durum, çağdaşı  dillerle kıyaslandığında  herhalde  büyük zenginliktir. Türkiye Türkçesi’nin önemli sözlüklerinden  olan Şemsettin Sami’nin  1901’de yayımladığı Kamus-ı Türkî adlı  sözlüğünde   26.000  kelime bulunmaktadır.  Eski Türk Dil Kurumunun  1945’te  ilk baskısını yayımladığı Türkçe Sözlük’te  15.000  kelime vardır.[156]  (Dilimizin  tasfiyecilik yoluyla fakirleştirilmesinin en iyi belgesi).  Türk Dil Kurumunun,  tasfiyecik-uydurmacılık  anlayışının en yaygın  olduğu dönemde  yayımladığı (1977)  Türkçe Sözlük’te 27.800 kelime bulunmasına karşılık,  Kurum’un yeni yapılanmasından sonra   yayımlanan Türkçe Sözlük’ün  1998 baskısında  60 bin madde başı, 15 bin madde içi  olmak üzere  75 bin;   2006  baskısında ise, toplam 77.400  söz bulunmaktadır.    

          Günümüzün sözlükçülerinden  Mehmet Doğan’ın hazırladığı Büyük Türkçe Sözlük’ün   1981’de yapılan  ilk baskısında  55 bin civarında kelime bulunmaktadır.  Büyük Türkçe Sözlük’ ün    2003’te  yapılan   genişletilmiş 16. baskısında ise  75 bin kelime ve 18 bin deyim terkip  bulunduğu belirtilmektedir.[157]   

           Kısaca Türkçe  zannedildiği gibi fakir bir dil değildir. Ancak, bugünün nesilleri, “zengin dilin fakir kullanıcıları” durumuna getirilmiştir. Bunun da tasfiyecilik-uydurmacılıktan  Millî Eğitime  ve  basından küreselleşmeye uzanan çeşitli sebepleri vardır.

 

 

           Türkçenin Yapısındaki Düzenlilik ve Ahenklilik 

 

           Türkçe,   yapısındaki (gramerindeki)  işleyiş düzenliliği  ve ahenkliliği bakımından dünya dilleri içinde  seçkin bir yere sahiptir.  Türkçenin dil bilgisi kurallarının hemen  hemen istisnası yoktur. Dünyanın birçok  yaygın ve gelişmiş dilinde  asıl kurallar kadar da istisna kurallar vardır.   Türkçe,  düzenli  işleyişi ve ahenkliliği ile, yabancı ilim adamlarının dikkatini çekmiştir.  Türkçe üzerinde çalışan yabancı ilim adamları, bu konuda millî gururumuzu da okşayacak  ifadeler kullanmışlardır.  Bunlar içinde en ünlüsü  Alman  Max Müller  (1813-1900), Türkçenin düzenliliğini şöyle dile getirmektedir:

 

         “Türkçe dil bilgisi kitabını okumak, bu dili öğrenmek niyetinde olmayanlar için bile zevktir. Dil bilgisi kurallarının belirtilmesindeki ustalık, isim ve fiil çekimindeki düzenlilik, dilin yapısındaki saydamlık, kolayca anlaşılabilme yeteneği, insan zekâsının dil aracılığı ile beliren üstün gücünü kavrayabilenlerde hayranlık uyandırır. (…) Dilin iç yapısı, billur bir arı kovanı yapısını seyrediyormuşuz gibi ortadadır. Türk dili, seçkin bir bilginler kurulunun uzun bir çalışması ile yapılmış sayılabilecek düzgünlüktedir.”

         

         Max Müller’den  başka,  20. yüzyılda Türkçenin en geniş ve güvenilir dil bilgisi kitaplarından birini yazan Fransız  Jean Deny (1879-1963)  de  Türkçe hakkında şu ifadeleri kullanmaktadır:

         “Türkistan bozkırları ortasında kendi başına kalmış insan zekâsının, sadece kendi yaratılışından gelen içgüdülerle yarattığı bu dili, hiçbir bilginler kurulunun yaratması düşünülemez.”

   

       Yine,  1988’de  Babil  Dünya  Dil Ödülü’nü  kazanan  Johan Vandavella da  Türkçenin yapı işleyişini  satranç  oyununa benzetmiştir. [158]

        Türk Dil bilginlerinden  Prof. Dr. Muharrem Ergin de, Türkçenin yapısı için  “Türk dili belki de dünyanın en matematik dilidir. Onun yapısını incelerken, kaidelerini gözden geçirirken, insan hep matematik ölçülerle karşılaşmış gibi olur.”   demektedir.[159] 

 

         Türkçe, ses güzelliği bakımından da dikkat çekici bir dildir. Bir dilin ses güzelliği, ünlülerinin zenginliği ile kendisini gösterir. Türkçe, ünlüleri zengin bir dildir. Türkçede en az 8 ünlü  vardır. Bu  8 ünlü 21 ünsüzle birlikte kullanılarak daha kelime başında  160 çeşit temel ses elde etmek mümkündür. Buna ses uyumları da eklenince Türkçenin ses güzelliği ve ahenkliliği ortaya çıkar.

 

          Türkçenin  Alışveriş Çeşitliliği ve Zenginliği

 

           Dil alışverişleri,  farklı diller konuşan insan toplulukları arasındaki    bilgi alışverişine dayanır.  Her  insan topluluğu (millet) diğerinden bir şeyler öğrenir ve diğerine bir şeyler öğretir.  Bu öğrenme ve öğretme dil sayesinde ve dil aracılığı ile  olur. Böylece başka topluluklardan bir şey  öğrenen,  öğrenirken öğrendiği şeylerin adını da diline taşır. Dünya üzerinde, bu şekilde  bilgi  alışverişi (dolayısıyla dil alışverişi)   yapmamış insan topluluğu bulmak zordur.    Bu sebeple yeryüzünde “saf”,“arı”, “öz” bir dil yoktur.[160]  Bir insan topluluğunun dilinin “saf”, “arı”  veya  “öz”  olması için,  o dili konuşan topluluğun  kendisi dışında bir toplulukla  hiçbir ilişki kurmamış olması gerekir. Dillerin, diğer dillerle ilişkileri arttıkça,  bir taraftan  yaygınlaşıp zenginleşmekte bir taraftan da  “saflık”, “özlük” oranları azalmaktadır. Bu sebeple, dünyanın en ilkel dilleri,  en az alışveriş yapan;  en zengin ve yaygın dilleri de  en çok alışveriş yapan dillerdir. Bugün dünyanın en yaygın dillerinin başında gelen İngilizcenin  söz varlığının % 50’si Lâtin, %15’i Grek (Eski Yunanca), %10’u diğer olmak üzere  % 75’ten fazlasının başka dillerden alındığı yani yabancı kökenli olduğu, bildirilmektedir.[161]  Yine başka bir bilgiye göre de İngilizcede  en çok kullanılan 20 bin kelimenin %60’ı Romantik dillerden  (Fransızca, İtalyanca, İspanyolca, Romence)  ve  Grekçe  köklerden  meydana gelmektedir.[162]       

           

             Diller arasındaki alışverişler, tabiî olarak  en geniş anlamıyla bilgi alışverişine dayanır.  Ancak  diller  arasında zaman zaman,  tabiî   öğrenme ihtiyacından doğmayan  “özenti alışverişleri” de  olmaktadır. Öğrenme ihtiyacına dayanmayan “özenti alışverişleri” ,  dinî, siyasî, iktisadî, askerî vs. sebeplere dayandığı gibi, dili kullananların  psikolojik  ihtiyaçlarına da  dayanabilir.  Öğrenme ihtiyacına dayanmayan ve dile hiçbir zenginlik katmayan  özenti alışverişleri,  dillerin tabiî gelişmelerine zarar verir. Özenti alışverişleri, kendi dillerinde karşılıkları olduğu halde yapılan   bir çeşit “moda”  alışverişlerdir.  Modası geçince alışveriş de biter; fakat izleri kalır.  Türkçe, 15.-19. yüzyıllar arasında böyle bir durumla karşılaşmış;  gerek dinî gerek edebî gerek başka   sebeplerle  Arapça ve Farsçadan   çok sayıda kelime, ek ve  söz dizimi   unsuru  almıştır. I9. yüzyıl ortalarından günümüze doğru  da  artan bir oranla  özenti veya moda alışverişi, önceleri Fransızca sonra da İngilizce olmak üzere   Batı dillerine yönelmiştir.    

          Diller arası  alışverişler açısından Türkçe,  zengin bir çeşitlilik gösterir. Türkçe, uzun tarihi boyunca,  yayıldığı geniş coğrafya’da   pek çok dille karşılaşmış, karşılaştığı dillerden kelime ve dil unsurları aldığı gibi, aldıklarından fazlasını da vermiştir. Ancak, Türkçenin  diğer dillerle ilişkileri konusunda genellikle, başka dillerden   özellikle  de Arapça ve Farsçadan aldıkları üzerinde durulmuş; böylece Türkçe sadece“alıcı dil” gibi düşünülmüştür.  Bu yanlış anlayış da başka dillerin   “arı” veya “öz”, Türkçenin ise “istilâ edilmiş bir dil” olduğu  gibi yanlış  bir kanaatin yayılmasına sebep olmuştur.  Böyle bir yanlış  kanaat veya anlayış,  diller hakkında yeterli bilgisi olmayan millî duygu sahibi insanlarımızda   bir çeşit aşağılık  veya eziklik duygusu  uyanmasına sebep olmuştur.  Halbuki diller arasında tek taraflı  bir ilişki söz konusu değildir.  Yer yüzünde 12 milyon kilometrekare gibi geniş bir  coğrafyaya yayılan ve  en eski tarihe sahip dillerden olan Türkçe,  sadece Arapça ve Farsçadan değil  birçok dilden kelime ve dil unsurları almış; fakat aldıklarından daha fazlasını da vermiştir. Bazı araştırmalara  göre Türkçe  20 dilden kelime almasına karşılık  30’dan  fazla dile kelime vermiştir.[163] 

           Türkçenin  diğer dillerle alışverişleri  konusunda, büyük çoğunluğu yabancılar tarafından hazırlanan   100’den fazla kitap, 1000’in üzerinde  makale yayımlanmıştır.[164]

          Yerli ve yabancı araştırmacıların yaptığı çalışmaların  sonuçlarından hareketle,  Türkçenin komşu ve diğer dillere verdikleri  hakkında genel bir fikir vermek üzere şu bilgileri verelim:

          Türkçe  bugünkü bazı araştırma  sonuçlarına göre,

 

            Çinceye ……… ..307,

            Farsçaya ……..... 2545,

            Urducaya…….. .. 227,

            Arapçaya……..... 941,

            Rusçaya………...1500,

            Ukrayncaya …..   747,

            Ermeniceye……. 4262,

            Macarcaya …......1500, 

            Finceye…………118,

            Rumenceye…......1700,

            Bulgarcaya….. …3500, 

            Sırp-Hırvatçaya.. .8742,

            Çekçeye…………248,

            İtalyancaya…….. 146,

            Arnavutçaya……  3000,

            Yunancaya …….. 3000,

            Almancaya……... 166,

            İngilizceye……… 470 

 

kelime vermiştir.  Türkçe bu dillerin dışında  başta  Moğolcaya olmak üzere  Toharcaya, Lehçeye, Fransızcaya  ve başka dillere de kelime ve dil unsurları  vermiştir.  Ancak bu diller üzerinde  henüz yeterli çalışmalar  yapılmamıştır.[165]   

           Diğer taraftan, diller  arası alışverişler olup bitmiş değildir. Tarihin akışı içinde, iletişim araçlarının gelişmesine paralel olarak  hızlı bir artışla devam etmektedir.  Çeşitli araştırmalarda tespit edilen  yukarıdaki sayılar da kesin değildir. Ancak, Türkçenin sadece  “alıcı dil” olmadığını, Türk milletinin de başka millet ve topluluklara  bir şeyler öğrettiğini göstermesi bakımından önemlidir. Zaten bizim bunlardan bahsetmemizin sebebi de budur.  Türk milletinin ve Türkçenin insanlık tarihinde önemli bir yeri vardır.  Yirminci yüzyılda Batı dillerinin, özellikle İngilizcenin yaygınlık kazanması, bizde “aşağılık duygusu”  uyandırmamalıdır.  Şairin dediği gibi, “Her devir bir âşığın devranıdır.”   

            Türkçenin diğer dillerden aldıklarına gelince:  Türkçe  de tarihi boyunca  yakın veya  uzak komşularının dillerinden  başta  dinî  sebepler olmak üzere  pek çok sebeple  kelime ve dil unsuru almıştır.  Türkçenin  diğer dillerden aldığı  kelime ve dil unsurları, tarih içinde Türkler’in yaşadığı  coğrafyaya,  dinî, siyasî, askerî, ticarî  ilişkilere,  çağın ürettiği mal ve hizmetlere,  girilen medeniyet dairelerine göre devirden devire  değişiklik göstermektedir.[166] Biz burada, Günümüz Türkiye Türkçesi’nde, kullanılan yabancı kökenli kelimelerin oranı   hakkında bir fikir vermek üzere, Türk Dil Kurumunun yayımladığı  Türkçe Sözlük’ün   9. baskısı  (1998)  üzerine yapılan bir çalışmanın sonuçlarını  vermek istiyoruz.  Türkçe Sözlük’ün  1998 baskısında  75 bin   söz varlığı (kelime-deyim)  vardır.  Bunların 7789’u  (yaklaşık  %  11’i)  Arapça ve Farsça,  6435’i (yaklaşık % 8’i) Batı kökenli ve diğer  olmak üzere    toplam  14.224’ü  yani  %19’u yabancı kökenlidir. Türkçe Sözlük’teki  yabancı kökenli 14.224 söz varlığının dağılımı da şöyledir:[167]  

 

            Arapça …………..6426,

            Fransızca ………. 4645

            Farsça …………. 1363

            İtalyanca ………...622

            İngilizce……………446

            Yunanca …………383 

            Lâtince …………..93

            Almanca …………84

            Rusça …………….38

            İspanyolca ……….37

            Macarca …………18

            Slavca ………… .. 17 

            Moğolca ………….15

            Ermenice…………...14

            Bulgarca ………… 8

            İbranice (İsrail dili).8 

            Portekizce…………..3

            Japonca …………...2

            Arnavutça ………...1

            Norveççe ………….1  

 

           Bu  çalışmada da görüldüğü gibi,   Günümüz Türkiye Türkçesi sözlüğünde  20 yabancı dilden kelime bulunmaktadır.         

            Günümüzde,  Türkçedeki  Arapça ve Farsça dışında kalan yabancı kökenli kelimeleri kapsayan   “Yabancı Kelimeler”  sözlükleri de hazırlanmaktadır. Bunlardan  Mustafa Nihat Özön’ün hazırladığı  “Türkçe-Yabancı Kelimeler Sözlüğü”nde  kelimelerin kökeni ile ilgili  11 yabancı dile işaret edilmiştir.[168]  Özön’ün sözlüğünde 8 bin civarında kelime vardır.  Ali Püsküllüoğlu’nun hazırladığı  “Türkçedeki Yabancı Sözcükler Sözlüğü” nde  Arapça ve Farsça hariç 17 yabancı dilden  10 bin civarında  kelime bulunmaktadır.[169]

            Dillerin başka dillerden  kelime alması, yani bir dilde yabancı kökenli kelime bulunması, pek çoklarının zannettiği  gibi veya zannettiği kadar korkulacak kötü bir  dil hareketi değildir. Belirttiğimiz gibi  “bilgi alıntıları”  veya “kültür alıntıları”   dediğimiz ihtiyaçtan doğan “alıntı kelimeler”  dili yozlaştırıp  yabancılaştırmaz,  dile anlam ve anlatım yönünden  zenginlik katar.[170] 

           Dilin temel  “anlamlı”  ögesi “kelime”dir; ancak dil sadece kelimelerden ibaret  bir yapı değildir. Dil, bir  kelime listesi değil,  bir sistemdir.  Her dilin,   kendisine göre bir yapısı ve işleyiş  sistemi  (dil bilgisi-grameri)  vardır. Dili bir kelime listesi, bir sözlük kitabı gibi düşünemeyiz.   Bir dilin asıl  yapı ve işleyişini, söz dizimi  yani  bu dizimi sağlayan kelime sırası , işletme veya çekim ekleri sistemi  belirler.   Dilin asıl yapısı, “kelime grupları ve cümle”yi içine alan “söz dizimi” sisteminde kendisini gösterir.[171]   Tek tek kelimeler,  ister öz ister alıntı olsunlar bu işleyiş sitemi  içinde sadece birer dil malzemesidirler. Bunu, bir plâna göre örülmüş duvarın içindeki tuğlalara benzetebiliriz. İstenilen plâna göre örülmüş bir duvarın içinde  tuğlaların “markası”  neyse, söz dizimi içinde yerini almış  “öz” veya  “alıntı”  kelime de odur.  Bu sebeple,  dillerin birbirinden kelime alması veya yabancı kökenli kelime dilin yapı ve işleyişini  bozmaz.  Bir ifadenin “Türkçe”  veya “yabancı”  olmasının ölçüsü, içindeki kelimelerin  “kökeni”  (markası) değil, kelimelerin  hangi kökenden olursa olsun cümle ve kelime grubu (söz dizimi) içinde sıralanma, birbirine bağlanma ve aralarındaki ilişki kurma şeklidir.  Halk  ve Banka   kelimeleri  köken olarak Türkçe değildir. Fakat bu iki kelimeden,   Türkçenin işleyiş sistemine göre  meydana getirilecek “ Halk Banka-sı”   şekli, dünyanın her yerinde  Türkçedir. Buna karşılık,  aynı kelimelerle meydana getirilecek  “Halk Bank”  şekli  ise  Türkçe değil, yabancıdır.        

         Dünyanın  her gelişmiş medenî dilinde yabancı kökenli kelime bulunur. Dünyada öz bir dil yoktur. Ancak dil, aldığı yabancı kelimeyi söyleyiş  ve yazılış (bazen de anlam) bakımından kendi yapısına uydurmalıdır. Böylece yabancı kelime “millîleşmiş”  olur.  Yabancı kökenli kelimeyi, geldiği dildeki  söyleyiş ve imlâsıyla değil, milletin söyleyiş ve imlâsıyla kullanmak  gerekir.  Büyük Türk milliyetçisi fikir adamı Ziya Gökalp’ın “Türkçeleşmiş Türkçe”  dediği de budur.  Böylece, fethedilmiş toprakların vatan oluşu gibi, kelimeler de dilimizin malı olur.

          Bir dil için en iyisi ve güzeli, ihtiyaç duyduğunda  kendi dil varlığından -kök ve eklerden- kendi yapısına uygun doğru ve güzel kelimeler türeterek  yabancı kelime akınını önlemektir. Atatürk’ün dediği gibi, “Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir.”  Özellikle okumuş insanlarımızda “millî his”  zayıfladıkça, diğer alanlarda olduğu gibi  dilde de  yabancı kelime  ve yabancı ifade şekillerini kullanma özentisi artmaktadır.  Bir dil için kötü  ve zararlı olan budur. Ancak,  yabancı kökenli  fakat dilin malı olmuş kelimeleri dilden çıkarmak  için, dilin  kurallarına aykırı  kelimeler türetmek  yani kelime  uydurmak da  dili  fakirleştirip  yozlaştırmanın başka bir yoludur. Dildeki  “bütün yabancı kelimeleri atmak”  anlamına gelen  ve   “pürizm” adı da  verilen  temizcilik- tasfiyecilik,  “kelime hazinesinin zenginliğini sağlayan eş anlamlılık temel prensibine aykırıdır.”  Ayrıca  “dilin mecazlar ve deyimler sistemini pasif bir kullanılmaya iter ve onun millî  kültüre  bağlı olan iplerini koparır.” [172]   Böylece  dili fakirleştirir.     

         Dil alışverişlerinde, Türkçenin yabancı dillere karşı  korunması,  şimdiye kadar dilimize  yerleşip Türkçeleşmiş  kelimelerin dilden çıkarılması ile değil,  henüz yerleşmemiş veya yeni girmekte olan kelimelere  karşılık bulmak  şeklinde olmalıdır.  Kelimelerin “yerli” veya  “yabancı”  oluşunun ölçüsü sadece “köken”  değil,   aynı zamanda “kullanılış” tır.  Yüzlerce yıllık  çağrışım yükü taşıyan kelimeleri  dilden çıkarmaya çalışmak,  dili  temizleme  gibi görünen  fakat dili fakirleştiren  bir  harekettir. Türkçe bunu, “özleştirme”   vs adı altında 1980’lere kadar   çok hızlı yaşamıştır.      

 

 

*

         

 

          Dilimize Yönelen Tehditler

          Günümüz  Türkçesinde Yozlaşma ve Yabancılaşma

         

            Günümüzde Türkçenin varlığına yönelen tehdit ve tehlikeler, biri diğerini besleyen iki yönde kendisine göstermektedir: 1.  Yozlaşma,   2.  Yabancılaşma

         

            1.  Yozlaşma

             

             Her dil, kendisine göre bir yapı ve işleyiş düzenine sahiptir. Dilin bu yapı ve işleyiş düzenine, “dil bilgisi” veya “gramer”  adı verilmektedir. “Yozlaşma”  kavramını, dilin işte bu kendi yapı ve işleyişinde görülen bozulmaları, düzensizlikleri  anlatmak üzere kullanıyoruz.

           Dilde yozlaşma, dilin  işleyiş  özellikleri  olan geçerli kurallarını  bir tarafa atıp  dili gelişigüzel kullanarak,  yapı ve işleyişindeki kuralların  işlemez hale getirilmesi, dilin  işleyiş özelliklerini  kaybedip  bozulmasıdır.

           Günümüzde, başta görüntülü ve yazılı basında olmak üzere, hemen her seviyeden insanın konuşma ve yazılarında, Türkçenin, sanki hiçbir kuralı yokmuş gibi sorumsuzca kullanıldığını görüyoruz. Türkçe, kelime seçimi, kelimelerin söylenişi (vurgu ve telâffuz), yazılışı (imlâ),  kelime grubu ve cümle kurma (söz dizimi) bakımından   yapı ve işleyiş özellikleri (dil bilgisi kuralları-grameri) önemsenmeden veya sorumsuzca gelişigüzel kullanılarak veya yabancı dillerin anlatım kalıpları –yabancı dillerin mantık yapısı ve söz dizimi-  taklit edilerek bozulup yozlaştırılmaktadır. Türkçeyi doğru ve güzel kullanmak, bazılarının  zannettiği gibi  sadece  kullanılan kelimelerin seçiminde yerli veya yabancı  kökenli oluşuna dikkat etmek değildir. Dili doğru ve güzel kullanmak, doğru ve uygun kelime seçmek,  kelimeleri  doğru söyleyip ve yazmak, doğru kelime grubu ve cümle kurmak yani dilin iç işleyiş düzenine uymak demektir. Yabancı kelimeler, dilin dış yapısı ile ilgili bir konudur. Yabancı dillerle ilişkiler, çağın özelliklerine göre değişiklik gösterir.   Dilimizin karşı karşıya bulunduğu asıl tehlike, kendi iç  yapı ve işleyişindeki bozulmalardır.

           Türkçenin  bozulup yozlaşmasının temelinde elbette birden çok sebep bulunmakla birlikte,  Atatürk’ün Türk milliyetçiliği anlayışıyla başlattığı “dil inkılâbı”nın hedefinden saptırılması temel sebeplerden birisidir.  Atatürk’ün başlattığı  “Dil İnkılâbı”,  genel olarak 1945’ten (özellikle de 1960’lı yıllardan) 1980’li yıllara kadar, “Arı Türkçecilik”, “Öz Türkçecilik”  adı altında sürdürülen “dilde sürekli devrim” anlayışına dayanan ideolojik bir zihniyetin eline geçmiştir.[173] Bu yıllarda Türkçenin sadeleştirilmesi,  1980 öncesi Kurum mensuplarınca, “Devrimci görüş kuralların tutsağı olmaz.”  metotsuzluğu ile yürütülmüştür.  Millî kültürün devamlılığı ilkesine ve ilim metotlarına aykırı bir zihniyetle sürdürülen bu devrimci dil anlayışı, tasfiyecilik-uydurmacılık halini alarak dilde fakirleşmeye ve düzensizliğe yani dilin anarşiye sürüklenmesine sebep olmuştur.[174] Dilde “uydurmacılık yolu” açılınca da herkes kendi tasarrufuna göre  keyfî olarak kelime uydurmaya yönelmiş; kendisini bu konuda yetkili görmüştür. Bir taraftan Türkçenin malı olmuş,  anlam sınırları ve çağrışımları bilinen kelimeler, dilimizden  tasfiye edilirken diğer taraftan hangi kavramın karşılığı olduğu  bilinmeyen veya anlam sınırları ve çağrışımları  belirsiz  uydurma kelimeler dile sokularak, bugün dilde yaşadığımız  kavram kargaşasına yol açılmıştır. Uydurulan kelimelerin, -hatta bazen doğru türetilmiş kelimelerin bile- hangi kavramın veya neyin karşılığı olduğu açıkça bilinemediğinden,  aynı kelime  birden çok  kavramın veya nesne karşılığı olarak kullanılmaya başlanmıştır.   Böylece  Türkçe, yüzyılların birikimi olan  kelime zenginliğinin sağladığı “anlam ve anlatım incelikleri”ni  kaybederek hem kelime ve kavramca fakirleştirilmiş hem de bu fakirleşmenin sonucu  “anlam ve anlatım  boşluğu” ile karşı karşıya kalmıştır. Yüzlerce yıldan beri dilimize yerleşmiş, dilimizin malı olmuş anlam ve kavram sınırları belli kelimelerin, Öz Türkçecilik  gibi  çekici bir  propaganda ile zihnimizden silinerek  yerine konulmak istenilen uydurma veya  ihtiyaç yokken türetilen  yeni  kelimeler, zihnimizdeki kavramları tam karşılayamamıştır. Bu yüzden ortaya çıkan anlam boşluğu, yabancı kelimelerle doldurulmaya başlanmış; Böylece dilde “yabancılaşma”ya davetiye  çıkarılmıştır.

            Özetlemek gerekirse,

            -Politik ve ideolojik  anlayışa dayanan  “tasfiyeci-uydurmacı”  dil anlayışı,

            -Millî  duygu ve şuur  eksikliği,

            -Okullarımızdaki Türkçe  eğitim ve öğretiminin  yetersizliği,

            -Basın–yayın organlarının  dili önemsemeyen tutumları, 

            -Yabancı dil hayranlığı ve yabancı dille öğretim,

            -Yabancı kültürlerin baskısı,

gibi  birbirine bağlı pek çok sebeple  günümüzde   Türkçede,   kendi yapı ve işleyişine uygun olmayan  kullanışlar yaygınlaşmaktadır. Bu durum, bir taraftan dilin bozulup yozlaşmasına sebep olurken diğer taraftan da yabancılaşmasını kolaylaştırmaktadır. Böylece Yozlaşma ve yabancılaşma,  birbirini  beslemektedir.      

 

            Günümüz Türkçesindeki yozlaşmayı ve sebeplerini şu başlıklar altında toplamak mümkündür:

           

            a) “Türkçeleşme”  Adına Kelime Uydurmacılığı

            b)  Kelimelerin Uygun ve Doğru Seçilmemesi

            c)  Bazı Yardımcı Fiillerin Yanlış Kullanılması

            d) Bazı kelimelerin söyleniş ve İmlâsındaki Yanlışlıklar

            e)  İsim ve Sıfat Tamlamalarının Bozulması

 

 

 

 

            a) “Türkçeleşme” Adına Kelime Uydurmacılığı        

 

           

 

            b)  Kelimelerin Uygun ve Doğru Seçilmemesi  

 

           Dili doğru ve güzel kullanmak, kelime seçimi ile başlar. Dildeki her kelime bir  nesne veya kavramın karşılığıdır. Her kelimenin zihnimizde  ayrı  anlamı ve  çağrışımları vardır. Bu açıdan dildeki eş anlamlı veya yakın anlamlı kelimeler, benzerlerinden farklı anlam incelikleri taşır. Bazı kelimeler,  sözlüklerde aynı anlamda gösterilseler bile  kullanılış yerleri farklıdır. Onun için  kelimeleri,  anlamını ve kullanılış yerini bilerek kullanmak gerekir.  Kelimelerin anlam  ve kullanılış inceliklerine dikkat etmeden birini diğerinin yerine kullanmak, kavram kargaşasına, anlam  ve anlatım belirsizliğine  sebep olur.

            Meselâ ,

             - besili iyi bakımlı, semiz hayvan için kullanılır, insan için kullanılmaz. Biraz önce içeriye besili bir  delikanlı  girdi,  şeklinde kullanılmaz.

            - yağız,  “esmer, kara, doru”  demektir.  Türkçede  insan çehresi  ve at rengi için  kullanılır: 

            “Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı”  gibi. 

            Yine   yağız kelimesinin  sözlük anlamına bakıp,  yağız bir elbise aldım, diyemeyiz.

            -Baş, kafa, kelle  kelimeleri yakın anlamlıdır. Fakat  her birinin dildeki kullanılış yeri ayrıdır. Birini diğerinin yerine kullanmak  doğru olmaz.  Başçavuş  yerine kafaçavuş;  ustabaşı  yerine ustakafa;   kelle çorbası yerine  baş çorbası veya  kafa çorbası; köşe başı yerine köşe kafası  demek saçmalık olur.  Kafası çalışmıyor yerine  başı çalışmıyor; kafası bozuk  yerine başı bozuk denilmez, denilse de aynı anlamı taşımaz.

            Dikmek, fidan için;  ekmek,  tohum için kullanılır.

             Miyavlamak,  kedi için; havlamak, köpek için; melemek, koyun kuzu için; kişnemek, at için  kullanılır.  Hepsi  de hayvanların  çıkardığı  sesleri anlatır  diye birini diğerinin yerine kullanamayız.  Meselâ  at, miyavladıkedi meledi; kuzu kişnedi  denilmez. Bu kelimelerin hiç birisi insan  için kullanılmaz. Kullanılırsa  ya hakaret veya başka bir maksatla kullanılır. Burada verdiğimiz açık örnekler, bütün kelimeler için geçerlidir. Dildeki her kelime, kendisine yüklenen kavramı, anlam değerini ifade için kullanılır veya kullanılmalıdır.   

         Günümüzde Türkçenin içine  düştüğü sıkıntı veya  yozlaşma  yönlerinden birisi,  zihnimizde canlandırıp anlatmak    istediğimiz nesne veya kavramı, tam olarak karşılayacak kelimenin seçiminde gösterilen  dikkatsizliktir. Bazı kelimeler, kesin anlamları düşünülmeden veya bilinmeden farklı kavram veya nesnelerin karşılığı olan başka kelimelerin yerine kullanılmaktadır. Özellikle bazı kelimeler, modalaştırılarak “maymuncuk kelime” veya “çanta kelime” durumuna getirilmekte ve  olur olmaz  yerde kullanılmaktadır. Anlam inceliklerine, nüanslarına dikkat edilmeden birden çok kelimenin yerine kullanılan veya yanlış kullanılarak  birden çok kelimenin  anlamı  yüklenilen kelimelere “maymuncuk kelime” veya “çanta kelime” denilmektedir. Maymuncuk kelime kullanmak, insan zihnindeki kavram fakirliğinden, kelime darlığından  veya dili doğru ve güzel kullanmayı bilmemekten ortaya çıkmaktadır. Birbirinden farklı, birden  çok  kavram ve nesne  için  tek bir    kelimenin  kullanılması,  hem insanın duygu ve düşünce dünyasını daraltmakta hem de dili  fakirleştirip yozlaştırmaktadır. Maymuncuk kelime kullanmanın, kelimelerin  anlam ve çağrışım zenginliğini gösteren mecaz ile bir ilgisi yoktur.  

          Günümüzde Türkçe, kelime seçimi açısından  doğru ve güzel kullanılmamaktadır. Hatta dilimizi  yozlaştıracak kadar da kötü  kullanılmaktadır.  Zihnimizdeki  kelime  fakirliği veya kavram kargaşası sebebiyle,  bazı  kelimelerin,  anlam ve kullanılış inceliklerine dikkat edilmeden  yanlış olarak  birçok kelimenin yerine kullanılması, hem anlam belirsizliğine hem  dilimizin  kötü kullanmasına  sebep olmaktadır.  Günümüzde genellikle yanlış kullanılan  “maymuncuk”  veya  diğer adıyla  “çanta”   kelimelere   bazı  örnekler verelim:

 

            Aşama

           

            Dil bilgisi bakımından  yapısı uydurma olan bu kelime, “merhale, kademe, basamak, safha, hamle, derece, rütbe, mertebe, kerte, evre,  paye, seviye, gelişme, iyileşme vb”  kelimelerinin her biri yerine kullanılmaktadır. Öz Türkçecilik  adına sürdürülen tasfiyecilik-uydurmacılık anlayışının tipik bir örneğidir.[175]   Tarama Sözlüğü’ndeki  “mağlubetmek”   ve  Derleme Sözlüğü’ndeki “yemek yemek”  anlamlarında  gösterilen  aşamak  fiilinin yukarıda sıraladığımız  kelimelerin  anlamları  ile bir ilgisi yoktur.  Tarama ve Derleme Sözlüklerindeki aşamak  fiili,  “aş”  isminden  kan-a-, yaş-a-   örneklerindeki  -a  fiilden isim yapma eki  ile yapılmış bir fiildir. Bu fiilden tekrar yapılan  aşama<aş-a-ma fiil ismi de  “yemek yeme”  anlamında olabilir.[176]  Aşama,  aş- (mak)  fiilinden yapılmış  ise, o zaman da uydurma olur: gel-eme, yaz-ama,koş-ama  vb gibi. Fakat biz burada kelimenin yapısı ile değil kullanılışı ile ilgileniyoruz.  Aşama  kelimesinin kullanıldığı cümlelerde  anlam bulanıktır. Yani hangi kavramın karşılığı olarak  kullanıldığını  ancak kullanan bilmektedir:

           

            -Futbol millî takımımız iyi bir aşama kaydetti.

 

            Sorun

 

            “Mesele, problem”   karşılığı uydurulan  sorun, dava, dert, tasa, kaygı, konu, iş vb  birçok kelime yerine uluorta kullanılmaktadır:

            Önemli değil> sorun değil. 

            Aramızda  bir anlaşmazlık yok >  Aramızda sorun yok.

            Paraya  ihtiyacım var> para sorunum var.

            Yemeğimi yedim> yemek sorunu tamam

            Son yıllarda  bir de “sorun yaşamak”  ifadesi moda oldu.  “Bilgisayarım  arıza yaptı.” yerine “Bilgisayarda  sorun yaşadım.”   vb  cümlelere sık sık rastlamaya başladık.

            Gerekli gereksiz  her kavram veya durum,  “sorun”  kelimesine bağlanabilmektedir.     

           

            Beğeni

 

            TDK  Özleştirme Kılavuzu’nda   zevk  karşılığı  gösterilen   beğeni  kelimesi, sık sık takdir yerine de kullanılmaktadır. Bazen de “Sunucu olarak seyircinin beğenisini alabilmeliyim.” gibi hangi anlama geldiği bilinmeyen kullanışları  da görülmektedir.  Halbuki  zevk, takdir  ve beğenmek  dilimizde eskiden beri kullanılan  ve ayrı ayrı kavramların karşılığı olan kelimelerdir.  İnsan zevk almadığı veya beğenmediği  bir şeyi, durumu, eseri, davranışı, takdir edebilir.  Bu ayrı kavramların karşılığı olan kelimelerden  birini diğerlerinin yerine tercih ederek  kullanmak,  hem yanlıştır hem de dilin fakirleşme  ve yozlaşma sebebidir.

 

            Keyif

 

            Sözlüklerde, “Kendini iyi hissetme ve yaptığı şeylerden hoşlanma hissi, neşe; iç rahatlığı; alkol ve uyuşturucu maddelerin doğurduğu hafif sarhoşluk”  anlamları verilen  keyif  kelimesi, daha çok, “biyolojik veya maddî haz”  ifadesi için kullanılır.  Son yıllarda moda haline getirilerek yerli yersiz kullanılan  tipik çanta kelimelerdendir.   Keyifli kitap, keyifli maç, keyifli meslek, keyifli söyleşi,  keyifli yazı, keyifli program; keyif aldım, keyif verdi; çok keyifli … vb.   Farklı kelimelerle ifade edilebilecek bunlar ve benzeri  kullanışlar  sadece keyif  kelimesine yüklenmektedir.

         Keyif kelimesi, dilimizdeki   zevk  ve  zevkle ilgili ifade şekillerini de unutturarak dilimizi zevksizleştirmektedir. Dilimizde  “keyif”in,  keyif sürmek,  keyfi bozuk, keyfi yerinde, keyfî davranış, çakır keyif, keyif çatmak, keyiflenmek vs gibi  yaygın ve zengin bir kullanılış alanı vardır.[177]  Ancak bunlar, yukarıdaki yanlış kullanışlardan farklıdır. Beğenilen, takdir edilen, hoşa giden, haz duyulan, heyecan veren  iyi ve olumlu bulduğumuz her  durum, iş ve nesne için  keyif’in kullanılması yersiz  ve  yanlıştır.  

 

            Onur

 

            Fransızca  “honneur-onör” den  Türkçeleştirilen  kelime, sözlüklerde  “şeref-haysiyet”  karşılığı  gösterilmektedir. Ancak, gurur, kibir, itibar, izzetinefis karşılıklarında da kullanılmaktadır.

            Şeref, haysiyet, gurur, kibir, itibar, izzetinefis kelimelerini “Arapça”  kökenli diye kullanmayanlar, bu altı kavramı bir kelimeye yükleyerek  hem  dilimizi fakirleştirmekte hem Türk milletini şeref, haysiyet ve itibar’dan mahrum bırakmaktadırlar. Özleştirmecilik adına yapılan bu tercih, aynı zamanda dilimizi yabancılaştırmaktadır.  Ayrıca  “fahrî” yerine de “onur-sal”    -fahrî başkan gibi-  kullanılması   konunun bir başka yönüdür.   

        

            Kuşku

 

            Sözlüklerde  “vehim, vesvese, işkil”  anlamları verilen kuşku dilimizde eskiden beri kullanılan kelimelerdendir. Günümüzde yanlış olarak  “şüphe, tereddüt, endişe, korku”  yerine de kullanılmaktadır. Kelimenin, bunlardan başka sözün gelişine göre ayrım yapılmadan  tasdik ifadesi olarak,  elbette, kesinlikle, muhakkak, mutlaka, herhalde  vb  ifadeler yerine de kullanılması, dilimize zarar vermektedir. 

 

            Söylem

 

            Sözlüklerde,  “söyleyiş, telâffuz, ifade tarzı,  üslûp, klişeleşmiş söz”  anlamları verilen bu kelimenin anlamı bulanıktır. Kullanıldığı cümlelere  bakıldığında  şu kavram ve kelimelere  karşılık olduğu anlaşılmaktadır:  Fikir, iddia, teori, görüş, söylenti, program, bakış, anlayış, felsefe, dünya görüşü,  slogan  vs.     

           - Sizin söyleminize karşı benim söylemim  şöyle. 

           -  Biz bu seçimde kamuoyunun önüne şöyle bir söylemle çıkmıştık.

           -  Bir söyleme göre …     ; - Bugünkü siyasi söylem…

           - Beyitlerdeki altı çizili sözcükler, İstanbul Türkçesinde olmayan; ama halkın tercih ettiği söylemlerdir.

            Yukarıdaki örneklerde  söylem  kelimesinin  hangi anlamda kullanıldığı belli olmamaktadır.

           

 

            Etkin / etkinlik

 

           Sözlüklerimizde etkin, “aktif, faal; etkinlik, “faaliyet, aktivite”  anlamları verilen bu kelimeler,  et-(mek)  yardımcı fiilinden türetilmiştir.  Yardımcı fiiller, anlamdan çok çekimle ilgili iş görürler.  Yardım etmek> yardımlaşmak  gibi. Bu  özelliklerinden dolayı yardımcı fiillerle kelime türetilmesi uygun değildir. Ayrıca  etmek fiili (kelimesi), “bazen halk ağızlarında, zikredilmesi uygun olmayan veya ayıp sayılan kelimelerin yerini tutmak üzere kullanılır. Meselâ, büyük ve küçük abdestini yapmak, etmek kelimesiyle anlatılır.”[178] “İçine etmek, üstüne etmek”  ifadelerinde de bu anlam vardır.  Ancak biz burada kelimelerin dil bilgisi bakımından doğru-yanlış türetilmesi  üzerinde  değil,  doğru anlamla uygun  kavramın karşılığı olarak kullanılması üzerinde duruyoruz.

          “faal-  faaliyet, aktif- aktivite”   kelimelerinin karşılıkları (anlamları), “canlı, hareketli, çalışan, işlerlik”tir. Etkin ve etkinlik  de uygun olmamakla beraber  bu anlamlar için  türetilmiştir. Fakat,  maymuncuk kelime olarak,  “program”, “şenlik”, “çalışma”, “eğlence” vs yerine de kullanıldığı sık görülmektedir. “19 Mayıs spor etkinlikleri”, “Üniversite bahar etkinlikleri”, “anma etkinlikleri” , “kutlama etkinlikleri” “Dernek etkinliklerine sınırlama getirildi.” gibi. Bazen de tesirli, müessir yerine, “gücünü gösterme”, “bir işe ağırlığını koyma”  anlamlarıyla “Etkin bir göreve getirildi.”, “Etkinliğini arttırdı.”, “Maça etkinliğini koydu.”  “Etkin kararlar alındı.” gibi  kullanılmaktadır.  Kısaca neredeyse  her  türlü  çalışma ve hareketi, etkin ve etkinlik  kelimelerine yüklemeye başladık. Ayrıca  faal ve aktif  kelimeleri de dilimizde her zaman aynı kavramı ifade etmemektedir.        

 

            Yürek

           

            Yürek, kalp, gönül,  hatta  vicdan  insanın iç dünyası ile ilgili  birbirine yakın kelime ve kavramlardır.  Sözlüklerde  karşılıkları  geniş olarak açıklanmaktadır. Yürek ve  kalp, maddî olarak  insandaki kan dolaşımının hareket merkezi olan organ adıdır.  Gönül, insandaki manevî  inanç ve  duygu merkezi vb; vicdan, iyiyi kötüden ayıran iç duygusu temel anlamlarını ifade  eder.  Mecazî olarak  yürek, cesaret; kalp, duygu; gönül, istek anlatır: Yürekli-cesur, yüreksiz-korkak; kalpsiz-duygusuz;  gönüllü-istekli,  gönülsüz-isteksiz gibi.  Ayrıca bu kelimelerin kullanıldığı zengin bir deyimler dünyamız vardır.

          Fakat son yıllarda ne hikmetse, her ağzını açan, sakatat  dükkânı gibi  “yürek”ten  dem vurmaktadır. Yürek de bizim güzel kelimemizdir.  Fakat   kalp ve gönül, özellikle gönül kelimesine düşmanlığımız varmış gibi, her fırsatta bu güzel kelimelerimizin kullanılacağı yerlerde ısrarla  yürek  kullanılmaktadır.  Halbuki  gönül kelimesi, en eski Türkçe metinlerden beri var olan bir Türkçe kelimedir. Üstelik Batı dillerinde karşılığı bulunmadığı da belirtilmektedir. Belki de bu sebepten bazıları gönül düşmanlığı yapmaktadır. Radyolardan dinlediğimiz şu cümlelerde bunun örneklerini görüyoruz:

         -Aralarında yürek bağı vardı.  (gönül bağı, demek istiyor.)

         -Hepsinin yüreğinde bir dilek vardı Cumhurbaşkanından.  (gönlünde ..)

         -Yüreğinizin sesini dinleyin. (vicdanınızın, demek istiyor)

         -İnsanın yüreğinin güzel olması önemli. (içinin, kalbinin  temiz olması,  demeliydi)

         -Yüreği güzel olanın güzelliği yüzüne de yansır. ( Ne olduğunu ben de bilmiyorum.)

         -Nalân Altınörs’ü dinlerken yüreğinizle baş başa kalacaksınız. (duygularınızla …, vicdanınızla …?)

         -Yüreğinize sağlık, çok iyi söylediniz. (Çok iyi söylediyse, diline  veya ağzına sağlık denir.)

         -Yüreğimi sana verdim, yüreğim sizinle... (Kalp veya gönül verilir.Gönlüm sizinle,denir.)

         -Bırakın insanlar yüreği ile davransın.  (İçinden geldiği gibi … denir.)

         -Yüreğimden mısra düzdüm.

         -Yüreğini ortaya koydu;    yüreği varsa… ;   yüreği yetiyorsa…vd. (Varlığını veya canını …;  cesareti varsa …, gücü yetiyorsa …  denilmelidir.)

         Karacaoğlan’ın  “uslanmayan deli gönül”ü  bile  “deli yürek” haline getirildikten sonra ne söyleyelim.

 

            Yoğun

 

            Yoğun  kelimesine, en eskisinden  en yenisine kadar Türkçe sözlüklerde, “kalın, koyu, kaba”,  “hacmine göre ağırlığı  çok olan, kesif”, “koyu, ağır, kalın”,  ”şişman, iri”, “yontulmamış, terbiyesiz”  anlamları veriliyor.  Yoğun,  güzel bir Türkçe  kelime. Ne var ki bu kelime de,  modalaştırılıp  “maymuncuk”   kelime haline getirilmiştir. Yerli yersiz  kullanılmaktadır: 

           

            İşim çok                     yerine        çok yoğunum,

            Büyük ilgi                     “              yoğun ilgi

            Trafik sıkışıklığı           “              yoğun trafik

            Kalabalık topluluk        “              yoğun kalabalık

            Şiddetli  kış                   “              yoğun kış  

            Büyük  aşk                     “             yoğun aşk

            Sürekli yağmur              “             yoğun yağmur

            Sıkı veya hızlı çalışma   “            yoğun çalışma

            İşim başımdan aşkın,  başımı kaşıyacak  vaktim yok,   çok meşgulüm, çok doluyum, derslerim çok sıkı  veya  derslerim çok  ağır  vb  yerine  hep  yoğun  kullanılmaktadır.  Yoğun  eskiden  daha çok fizik- kimya terimi olarak kullanılırdı: civanın yoğunluğu, yoğunluğu hafif … gibi.

          Modaya uyarak  “çok yoğunum” diyen bir insan,  ne demiş oluyor ?  Her halde,  “Çok kalın veya kabayım; şişmanım.”

          Kısaca   yoğun  olmayan bir şey yok,  artık her  şey yoğun.  Yavuz Bülent Bakiler’in dediği gibi  “çaya çorbaya yoğun.”[179]      

          

            Gerçekleşmek /gerçekleştirmek

           

            Türkçe sözlüklerde, “gerçek, varlığı inkâr edilmeyen, var olan; sahte olmayan, asıl, temel”, “hakikat” ;  “gerçekleşmek, gerçek hale gelmek,  düşünce ve hayal olmaktan çıkmak, tahakkuk etmek”   anlamları  verilmiş.

         “Gerçek”,  “gerçekleşmek” ,  “gerçekleştirmek”, “gerçekleştirilmek”  vd.  Türkçenin  güzel kelime ailelerinden biri. Fakat son yıllarda   “güzel Türkçe” den  “yozlaşan Türkçe”ye  aktarılan  kelimelere dahil edilmiş.  

          “Gerçekleşmek” ,  olması, ulaşılması  çok istenilen,  elde edilmek istenilen  ve sonunda  sabır veya çalışma ile elde edilen  olumlu durumları ifade için kullanılır.  Olumsuz, istenmeyen veya sıradan  durumlar için   özellikle de  olumsuzluk anlatan  durumlar, sonuçlar için hiç kullanılmaz.   Meselâ,  “Yemek  yedim.”  yerine  “Yemek yemeyi gerçekleştirdim.”; “Bir kaza yaptım.” yerine de  “Bir kaza gerçekleştirdim.”,   denilmez.  

           Fakat son yıllarda, bu güzel Türkçe kelimemiz de sorumsuzca kullanılarak  yozlaştırılmaktadır.  Televizyonların haber programlarından ve basından    derlediğimiz örneklerden bazıları şöyle:

            - Edremit yolunda bir kaza gerçekleşti. Kazada üç kişinin ölümü gerçekleşti.

            - Açılışı yapılan  … okulu  … liraya gerçekleşti.  (… liraya mal oldu; … lira harcandı, denilmeliydi.)

            -Karadeniz’de sel baskını gerçekleşti. (Sel baskını oldu veya Sel felâketi  meydana geldi,  denilir.)

            -Hizbullah mevzilerini sekiz gündür vuran İsrail, dün en kanlı saldırısını  gerçekleştirdi ve 70 sivil öldürüldü.(atv)

 

Bu son  cümle ile, “Oh! çok iyi oldu, sevinebilirsiniz”  mesajı verilmektedir.  Eğer böyle değilse,  “… kanlı saldırı yaptı, saldırıda bulundu; 70 sivil hayatını kaybetti “  vs,  denilmeliydi.

            -Teröristler,  … polis karakoluna bombalı bir saldırı gerçekleştirdi.”  

Bu cümleyi haber programında kullanan televizyon kanalı,  olayı, Türk milletinin veya devletinin bakış açısından değil, teröristlerin bakış açısından  vermiş olmaktadır. Çünkü  böyle bir olay, terörist  açısından plânlanıp uygulamaya konulmuş bir başarı, bir ‘gerçekleşme’dir.       

 

            -Cumhurbaşkanı dün iki açılış gerçekleştirdi. ( açılış yaptı.)

 

            -Milan takımı, üç  oyuncu hakkını da  gerçekleştirdi, sayın seyirciler. (TRT-I). ( üç oyuncu değiştirme hakkını da kullandı, denilir.)

 

            -Yugoslavya’da görünen odur ki, halk verdiği oyların neticesini zorla gerçekleştirdi. (Kenan Akın, Türkiye gazetesi, 7.10.2000)  (Bu cümlede gerçekleşmek’in yeri var mı?)

 

             -Öte yandan yazarla doğru iletişim kurmak, yani metnin mesajını çözmek, metinde kullanılan kelimelerin, terimlerin iyi anlaşılmasına, cümle içindeki görevlerinin ve yazarın ona yüklediği anlamların bilinmesiyle gerçekleşir.(Ş. Aktaş - O.Gündüz, Yazılı ve Sözlü Anlatım,s.75.)    (Bu cümlede, gerçekleşmek  kullanılmaz.  “… anlaşılmasına, … bilinmesine  bağlıdır.”   veya   “ … anlaşılmasıyla, … bilinmesiyle  mümkündür.”   denilebilir.)

 

            Şans

           

            Türkçe Sözlük’te (TDK) şans, baht, talih, felek.       

            Fransızca  kökenli bu kelime de  “maymuncuk”  kelimelerin başında gelmektedir. Meraklılarınca,  fırsat, imkân, ihtimal, hak, yetki, seçenek, çare, çıkış yolu, çözüm vb  gibi tespit ettiğimiz en az dokuz kelime veya ifadenin yerine kullanılarak dilimiz, hem fakirleştirilmekte  hem de yabancılaştırılmaktadır. 

             -Hakan, yakaladığı bariz gol şansını değerlendiremedi. (Bu cümlede fırsat  kullanılır. Çünkü fırsat, gelip geçici uygun, elverişli  şart veya zaman anlamındadır.)

             - Füzeler, hedeflere kilitlenmiş durumda. Bu füzelerin ıskalama şansı yok. (Savaş Süzal, atv, 16.2.1998)  (ihtimal yerine kullanılmış.  İhtimal, bir şeyin olabilirliği)

             - Beyler, bu sefer hata yapma şansımız yok. (Deli Yürek dizisi, 26.3.2002) (Burada  pay  yerine kullanılmış olsa gerek. Hata yapmak şans olur mu?) 

            - Türkiye bizim ülkemiz, ondan vazgeçme şansımız yok. (TRT-2, 23.8.1999) (seçenek, lüks ? olabilir. Daha doğrusu, …  ondan vazgeçemeyiz, denilmeliydi.)

            -Yolsuzlukla mücadelede, hiç kimseye taviz verme şansımız yok. (Sadettin Tantan, Kanal D, 2.11.2002) (Burada belki hak veya yetki denilebilir. Ancak,   açık ve doğru Türkçesi, Taviz veremeyiz, olabilir.)

            -Yeni yönetmelikle bir sınav şansı daha verildi. (hak veya fırsat)

            -Böyle pahalı bir araba alma şansım yok.  (imkân)

            -Size baş vurmaktan başka şansım kalmadı. (çare, seçenek, çıkar yol  vs)

            -Bol şans veya  şansınız bol olsun denilmez; talihiniz veya bahtınız açık olsun denilir.

Şans, kelimesinin değişik anlamlarda  ve yanlış  kullanılışına her gün  şahit oluyoruz. 

           

            Olay

            Türkçe sözlüklerde ve Özleştirme Kılavuzu’nda “vaka, hadise, vukuat, fenomen”   karşılıkları verilmektedir.  

            Dil bilgisi bakımından  Türkçede olmayan ve isim veya fiil köklerine, ayırt etmeden  getirilen “–ay,-ey,-y” ekleriyle yapılmış   yap-ay, dene-y,  uza-y, bir-ey   (dur-ay,  yaz-ay, beş-ey, bin-ey, gid-ey)  vb gibi    uydurma  kelimelerden  biridir.  Ancak,  tasfiyeci-uydurmacıların beyin yıkama  propagandası  sonucu   diğerleri gibi   yaygın olarak   kullanılmaktadır.  Dilde bu tür yaygın yanlışlara  “galat-ı meşhur” (meşhur yanlış)  adı verilir. Biz bura kelimenin uydurulduğu hadise,vukuat vs  anlamında kullanılıp kullanılmaması ile değil,  “maymuncuk kelime” olarak kullanılmasıyla ilgileniyoruz.    

            Olay, son yıllarda yerli yersiz pek çok kelime ve ifadenin yerine  kullanılmakta, böylece  dilimizin fakirleşmesine ve çirkinleşmesine sebep olmaktadır. Hangi anlamda  kullanıldığı  bile  belli olmayan  kullanışlardan bazı örnekler verelim:         

            -Bu sinema olayı önemli  bir olaydır. Ben sinema olayını öncelikle yönetmen olayı olarak görüyorum.

            - Üniversiteye girme olayı oldukça zor.

            -Rüzgârlı havalarda deniz olayı iyi olmuyor.

            -Okulda yemek olayı iyi gidiyor.

            -Benim olayım, para olayı değil.

           

 

            Paylaşmak

 

            Sözlüklerde,pay  ve paylaşmak  kelimelerine şu anlamlar verilmiş: pay, “taksimde düşen hisse, kısım, parça”; paylaşmak, “pay etmek, bölüşmek”

            Son bir iki yıldır  modalaşan kelimelerden birisi de paylaşmak. Anlatmak, açıklamak, aktarmak, bildirmek, nakletmek, izah etmek, göstermek vb kelimelerinin yerine  yaygın şekilde kullanılması  dikkat çekmektedir. Birçok kelimenin yerine   olur olmaz  kullanılması,  dilimizin anlatım zenginliğine zarar verdiği gibi, kelime anarşisine sebep olmaktadır:

            “-Bilgilerinizi bizimle paylaşır mısınız?”  değil, “Bu konuda bilgi verir misiniz?, Açıklama  yapar mısınız?;

            “ -Orada ne olup bittiğini bizimle paylaşır mısınız?”  değil,  “bize anlatır mısınız” veya “Bize aktarır mısınız?”  

            “-Şimdi bu resimleri ekranda seyircilerimizle paylaşalım.”   değil,  “…seyircilerimize gösterelim.”

           

            Geçtiğimiz

 

            Geçtiğimiz kelimesi de  yerinde kullanılmayan  veya yanlış  yerde  kullanılan  Türkçe kelimelerden birisidir.  Türkçede  “geçtiğimiz yol”, “geçtiğimiz köprü”, “Geçtiğimiz sokak” vs  denilebilir. Fakat zaman  ifade eden kavramlar için  “geçtiğimiz gün”, “geçtiğimiz hafta” , “geçtiğimiz ay”  vs  denilmez. Çünkü “geçen”   biz değiliz, zamandır. Doğru Türkçesi, “geçen hafta”, “geçen yıl” dır.

 

            Artı  ve  gibi

 

            “Artı” ve “gibi” kelimelerinin kullanılışı da dilimize musallat edilen yanlış kullanışların tipik örneklerindendir.  İkisi de Türkçe kökenli olan bu kelimelerin  yanlış kullanılışı, dilimizin ifade zenginliğini köreltmektedir.

          Meselâ, “yemek yedim artı çay içtim.”   denilmemesi gerektiği gibi,  “otobüse bindim artı yerime oturdum.”   da denilmez.  Fakat çevremizde her gün bu tür  lüzumsuz  kullanışlara kulak misafiri oluyoruz.  Halbuki  “artı”  yerine dilimizde sözün gelişine uygun olarak,  “sonra, ayrıca, üstelik, üstüne üstlük, bir de, diğer yandan, fazladan, ilâve olarak vs”  gibi  zengin ve farklı anlam  incelikleri  taşıyan  ifade şekillerimiz vardır.   

           

            “Gibi”, Türkçenin  benzetme edatlarından birisidir.  “Benzetme” anlamı ve    kastıyla  sık kullanılan bir edattır.  Son yıllarda  özellikle  “saat” ve “zaman” bildiren ifadeler  için  yaygın olarak yanlış kullanılmaktadır:  “saat  üç gibi gelirim.”, “ sekiz gibi giderim.” vb   şeklindeki ifadeleri  sık sık duyuyoruz. Bu tür saat ve zaman bildiren ifadeler Türkçede, “doğru, civarında, sularında, sıralarında, …kala, …geçe vb”  kelimeleri ile kullanılır.  Gibi’nin yanlış kullanılışına sebep olan ifadelerin doğrusu, “üçe doğru, üç civarında, üç sularında, üç sıralarında”  veya   doğrudan  “üçte, beşte”  vb   şeklindedir.   

            Türkçenin doğru  ve güzel kullanılması,  kelimelerin kökenine göre  (Türkçe kökenli-yabancı kökenli) seçim yapılıp kullanılmasından çok, zihnimizdeki kavramları tam karşılayan uygun  kelimelerin  seçilip cümle içinde de olması gereken  yerde kullanılmasına  ve  doğru  söylenip yazılmasına  bağlıdır. Dilin anlam incelikleri  ve  anlatım zenginliği  her  nesne veya kavrama uygun kelimenin seçilip kullanılması ile ortaya çıkar.  

 

            c) Bazı Yardımcı Fiillerin Yanlış  Kullanılışı

 

            Türkçede bazı   yardımcı fiiller,  ya yerinde kullanılmamakta ya  birden çok yardımcı fiilin yerine  veya  başka bir  fiilin yerine  kullanılmaktadır. Meselâ  “yapmak”  yardımcı fiili,  başka yardımcı fiillerin  veya  fiillerin  yerine de yerli yersiz kullanılmaktadır:

 

            Kahvaltı  etmek       yerine      kahvaltı  yapmak

            Park etmek              “              park  yapmak

            Konuşmak                “             konuşma  yapmak

            Beklemek                  “             bekleme  yapmak

            Yıkanmak                 “             banyo  yapmak         (bazen almak)

            Çay demlemek         “              çay   yapmak

            Yemek pişirmek        “             yemek yapmak     

            Sevişmek                   “             aşk  yapmak

            Çocuk doğurmak

            Çocuk sahibi olmak   “            çocuk yapmak

            Seyahat etmek           “            seyahat  yapmak

            Hatırlatmak               “            hatırlatma yapmak

 

             

           

 

            d) Bazı Kelimelerin Söyleniş ve İmlâsındaki Yanlışlıklar

 

 

 

           

            e)  İsim ve Sıfat Tamlamalarının Bozulması

 

           Günümüzde Türkçenin yapı ve işleyişine yönelen  tehdit veya  tehlikeler değişik şekillerde ortaya  çıkmaktadır. Türkçenin yapı ve işleyişine yönelik tehdit ve tehlikelerin belki de en  tahrip edici olanı, kelime gruplarında (söz diziminde)  görülen  bozulma  ve yozlaşmadır.  Dilimize yönelen  asıl tehdit ve tehlike de budur. Dilin anlamlı veya görevli müstakil  varlıkları kelimelerdir. Kelimeler, dilin asıl  unsurları olarak son derece önemlidir.  Çünkü dilde tek tek varlık, kavram ve hareketler kelimelerle temsil edilirler. Ancak, dil anlamlı en küçük dil  unsuru  olan  kelimelerden meydana gelmekle birlikte, sadece  tek tek kelimelerden ibaret  değildir. Dilin asıl yapı ve  işleyiş  karakteri, kelimelerinde değil kelimelerin  birbiriyle  belirli kurallar içinde ilişkiler  kurarak   meydana getirdikleri  söz diziminde kendisini gösterir. Bundan dolayı aynı kelime farklı dillerde kullanılabilmektedir. Dil, tek kelimeyle karşılayamadığı nesne ve kavramları karşılamak   için veya  kelimeden  daha geniş anlamları ifade etmek için birden çok kelimeyi  belirli  kurallar içinde sıralayarak söz dizimini  meydana getirir. Herhangi bir dili,  o dilin  kelimelerini  arka  arkaya tek tek (sözlük kelimesi halinde) okul, kalem, defter, gelmek , yazmak, hava, su, cam, duvar,  şeklinde  sıralayarak konuşamayız.  Dil bir kelime listesi değil,  kelimeler ve onları işleten eklerin meydana getirdiği bir  anlam  örgüsüdür. Bu örgüye, dilin  söz dizimi diyoruz. Söz diziminde kelimeler,  belirtme veya  hüküm  anlatmak üzere  belli kurallar içinde arka arkaya dizilerek  bir kelime topluluğu meydana getirirler.  Bu dizilme ve işleyiş her dilde farklıdır. Söz diziminde  belirtme ifade  eden kelime topluluğuna   kelime grubu;  hüküm ifade edenlere de cümle diyoruz. Mesel⠓geniş / yol”   belirtme ifade eden sıfat tamlaması  adını verdiğimiz  bir kelime grubudur;   “ Yol geniş(tir.)”  ise  cümle  adını verdiğimiz  bir hüküm grubudur.      

         Kelime grubu,   bir nesnenin, bir kavramın veya bir hareketin  karşılığı olmak üzere belirli kurallar içinde bir araya getirilmiş, yapı ve anlam bütünlüğü  taşıyan   bundan dolayı tek kelime gibi iş gören kelime topluluğudur.  Dil, tek kelime ile karşılayamadığı anlamları,  kelimeleri belirli kurallar içinde  bir araya getirerek  yani kelime grubu kurarak  karşılar.   Meselâ  kitap kelimesi tek başına  bütün kitapları  veya herhangi bir kitabı  karşılayan belirsiz  bir anlam ifade  eder.  Fakat  ciltli kitap  ifadesi,  artık   bütün kitapları   veya herhangi bir kitabı ifade etmez, sadece ciltlenmiş olanları kapsayan  belirli bir anlam  ifade eder.  İsmail-in  kitab-ı  ifadesinde de  kitabın kime ait olduğu veya hangi kitap olduğu belirtilerek anlam, sınırlı ve belirli hale getirilir.  Kelime gruplarında, kelimeler bir araya getirilirken arka arkaya dizilmesi, belli kurallara bağlıdır. Kelime grubunu meydana getiren kelimelerin  öncelik-sonralık sırası,  ekli veya eksiz olması, hangi kelimenin hangi eki alması  gerektiği önemlidir. Ciltli kitap  yerine kitap ciltli;  okul-un  kitab-ı  yerine de,  kitab-ı okul-un, okul kitap, kitap okul, okul-sal kitap, kitapsal okul; kapı kol-u yerine kapı kol,  kol kapı,  kol-u kapı, kapı-sal kol veya  kol-sal kapı; mas mavi yerine mavi mas; bem beyaz yerine beyaz bem   diyemeyiz.  Dediğimiz zaman  kastettiğimiz  anlam  ya değişir ya bozulur; fakat istediğimiz anlam olmaz.        

         Kısaca,  kelimelerin sıralanışında ve birbirine bağlanışında her dilin  kendisine göre bir yapı ve işleyiş düzeni (dil bilgisi, gramer kuralları) vardır.[180] Bu yapı ve işleyişe (söz dizimine) uyulmadığı  zaman dil, bozulup yozlaşmış olur. Günümüzde Türkçe böyle bir tehdit veya tehlike ile karşı karşıyadır. Bu tehlike en çok  isim ve sıfat tamlamalarında kendisini göstermektedir.

            Türkçede sıfat tamlaması, bir sıfat unsuru ile bir isim unsurundan meydana gelir. Bu tamlamada  önce sıfat  yani varlık veya kavramın herhangi bir  özelliğini belirten  kelime veya kelime grubu,  sonra  özelliği belirtilen  varlık veya nesnenin adı olan kelime veya kelime grubu (isim)   getirilir.  Kitap  nesnesinin bir özelliğini söylemek istersek,   önce özelliğini (sıfatı)  sonra  kitap nesnesini (ismi) söyleriz: Ciltli kitap, kalın kitap, faydalı kitap, çok okunan kitap, İsmail Acar’ın yazdığı kitap   gibi. Örneklerde görüldüğü gibi  sıfat veya varlık adından herhangi birisi, tek kelime olabileceği gibi, birden çok kelimeden meydana gelen bir kelime grubu da  olabilir:  Meselâ   yazı tahta-sı, bir nesnenin adıdır. “Küçük”, “eski”,  “dikdörtgen”, “yeşil boyalı”, “derslerde üzerine yazıp çizdiğimiz” vs. gibi özellikleri belirtilmek istendiğinde,  bunları  “yazı tahtası”  nesnesinden  (isminden) önce  getiririz:

 

            “Eski / yazı tahtası”, 

            “yeşil boyalı / yazı tahtası”

            “derslerde  üzerine yazıp çizdiğimiz / yazı tahtası”   gibi.

           

             Buradaki  “eski” , “yeşil boyalı”  veya  “üzerine yazıp çizdiğimiz”  özellikleri  yani  sıfatları,  sadece “yazı”ya veya  sadece “tahta”ya değil;  bütün olarak  “yazı tahtası”  kelime grubuna (isim tamlamasına) aittir.  Çünkü “yazı tahtası”, meydana getirdiği yapı ve anlam bütünlüğü ile “bir tek kelime” değerindedir. “yazı tahtası”  tek bir nesne adı olarak,  tek tek yazı ve tahta  nesnelerinden başka bir nesnedir.  Bundan dolayı  bir tek nesne adı olan “yazı tahtası”  kelime grubuna ait  sıfatları,  tek kelime değerinde olan  kelime grubunu bölerek, 

            “yazı  eski tahtası” ,

            “yazı   yeşil boyalı   tahtası”,

            “yazı  derslerde üzerine yazıp çizdiğimiz  tahtası”

 şeklinde,  belirsiz isim tamlaması kalıbındaki   grubun  arasına  sokamayız.      

            Son yıllarda, Türkçenin yapı ve işleyişine aykırı olarak  yukarıdaki örneklerde olduğu gibi, sıfat  unsurunun, bir kelime grubu olan  isim tamlamasının arasına sokulduğu görülmektedir:

           

            Millî Eğitim Eski Bakanı,

            Ankara Eski Valisi,

            Genelkurmay Eski Başkanı vb gibi. 

           

            Özellikle eski sıfatının kullanılışında görülen bu yanlışlık, kelime grubunun yapı ve anlam bütünlüğü ile grup vurgusunun dikkate alınmayışından veya bilinmeyişinden   kaynaklanmaktadır. Bunu yapanlar,  sıfat tamlaması kalıbındaki  kelime grubunu,

 

            Eski Millî Eğitim / Bakanı,   

            Eski Ankara / Valisi   

            Eski Genelkurmay / Başkanı

 

gibi düşünmektedirler.  Eski / Millî Eğitim Bakanı, Eski / Ankara Valisi, Eski/Genel kurmay Başkanı  birer sıfat tamlamasıdır. Bu tamlamalarda  “eski Millî Eğitim” “eski Ankara”   veya  “eski Genelkurmay”   söz konusu değildir.  Sıfat tamlamaları  bir sıfat  ve bir isim unsurundan meydana gelir. Burada grupların sıfatı “eski” , isim unsuru da Millî Eğitim Bakan-ı ve Ankara Vali-si  şeklindeki belirsiz isim tamlamalarıdır. Dolayısıyla burada eski  sıfatı,  Bakan’ın veya vali’nin değil, Millî Eğitim Bakan-ı   ve  Ankara Vali-si  kelime gruplarına aittir.  Bir de sıfat tamlamasında vurgu  sıfat üzerindedir. Bundan dolayı  doğrusu,   Eski / Millî Eğitim Bakanı ,  Eski / Ankara Valisi   şeklindedir.  Türkçede  belirli ve belirsiz olmak üzere  iki tür isim tamlaması vardır.  Belirsiz isim tamlamaları, kalıcı  isimler yapar ve  arasına başka bir unsur girmez.  Millî Eğitim Bakanı   ve  Ankara Valisi   kelime grupları da  birer belirsiz isim tamlamasıdır.

          Diğer taraftan, Türkçede sıfat  sadece “eski”  kelimesinden ibaret değildir. Sayılamayacak kadar sıfat söz konusudur. Ayrıca sıfat  tek kelime olabileceği gibi birden çok kelimeden meydana gelen bir kelime grubu da olabilir.  Eski / Ankara Valisi  şeklinde  sıfat tamlaması olabileceği gibi, 1995- 2000 yılları arasındaki / Ankara Valisi , Çok faydalı çalışmalar yapan / Ankara Valisi  şeklinde  bir sıfat tamlaması da olabilir. Bu sıfat tamlamalarını da,   “Ankara  1995-2000 yılları arasındaki  Valisi”,  “Ankara çok faydalı çalışmalar yapan   Valisi”   şeklinde söyleyemeyiz.

 

        Sıfat tamlamalarında  “eski”  sıfatı ile başlayan  yanlış kullanış, 1980’den sonra  bazı Bakanlıkların kuruluşunda yer alan “il” veya “ilçe” müdürlüklerinin adında da  görülmektedir. Türkçe konusunda diğer kurumlara örnek olması gereken Millî Eğitim Bakanlığının,  il ve ilçelerdeki   müdürlüklerinin adı, Türkçenin  yukarıda açıkladığımız yapısına aykırı  ve yanlış olarak  resmîleştirilmiştir. Aynı Bakanlıkta bir taraftan doğru olarak  “İlçe / Millî Eğitim Müdürlüğü” şekli kullanılırken, diğer taraftan yanlış olarak  “Millî Eğitim İl Müdürlüğü”  şekli kullanılmaktadır.  Bu durum diğer kurumlarda da görülmektedir. Böylece  Türkçenin   yapı ve işleyişi,    adeta  devlet eliyle  bozulup yozlaştırılmaktadır.[181]  

 

             bozuk /  kapı kolu                           yerine          kapı bozuk kolu

             Yeni / Türkiye Cumhuriyeti            yerine          Türkiye Yeni Cumhuriyeti

             yoğurtlu / patlıcan kızartması        yerine           patlıcan yoğurtlu kızartması   

             kırık / pencere  camı                      yerine           pencere kırık camı

 

demek  nasıl yanlışsa “Millî Eğitim İl Müdürlüğü”, “Dışişleri Eski Bakanı”, “Belediye Eski Başkanı”, “Ankara Eski Valisi”    ve  benzeri örnekler  de  Türkçenin yapı ve işleyişine  aykırı ve  yanlıştır.   Dolayısıyla   dilimizin işleyişini  bozup yozlaştıran   kullanışlardır.  

         

          Sayın  hitap kelimesinin zaman zaman yanlış  kullanıldığını görüyoruz.  Türkçede hitap unsuru olarak kullanılan sayınsıfat tamlamasında olduğu gibi,  isim tamlaması, birleşik isim veya sıfat tamlaması kalıbındaki unvan gruplarından önce  kullanılması gerekir.[182]  Ancak “Balıkesir Sayın Valisi”  , “Prof. Dr. Sayın Ali Duymaz”, “Mühendislik Fakültesi Dekanı Sayın Prof. Dr. Şerif Saylan”  vb örneklerinde gördüğümüz gibi isim tamlamasının  veya  sıfat tamlaması kalıbındaki  unvan grubunun arasına sokularak kullanıldığı sık sık görülmektedir. Bu tür kullanışlar  da sıfatların isimlerden önce gelmesi ve kelime grubu bütünlüğü kuralına aykırı olduğu için  yanlış  bir kullanış şeklidir.  Doğrusu,

 

             Sayın/ Balıkesir Valisi,

             Sayın / Prof. Dr. Ali Duymaz ,

             Sayın / Mühendislik Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Şerif Saylan 

 şeklindedir.

 

            Türkçenin kelime gruplarını yapı ve işleyişinde görülen bir başka bozulma ve yozlaşma da  isim tamlamalarında  görülmektedir.  İsim tamlaması,  Türkçenin en işlek, en güzel ifade şekillerinden ve anlatımda zenginlik kaynaklarından birisidir.  Türkçede iki isim unsuru,  iyelik-sahiplik-mülkiyet- aitlik- mensupluk,  nispet ifade etmek üzere “isim tamlaması”  kalıbında birbirine bağlanır.  

            “Bir nesnenin başka bir nesnenin parçası olduğu”,

            “bir nesnenin başka bir nesneye  ait olduğu”,    

  veya

            “bir nesnenin başka bir nesne  ile tamamlandığı”

anlatılmak istendiğinde  “isim tamlaması” kurulur.  Bu dil birliğini (kelime grubunu) kuran Türkçe ekler, “iyelik ekleri”dir. Yani isim tamlaması, iyelik ekleriyle kurulan ekli bir birleşmedir. Kapı, kol veya kitap, çanta  kelimeleri tek tek  kullanıldığında, sadece karşılıkları oldukları nesneleri karşılar, aralarında bir bağ yoktur. Fakat  bu  kelimeleri (isimleri)  iyelik sistemi içinde  “kapı kol-u”  ve “kitap çanta-”  şeklinde iyelik ekiyle birleştirirsek,  hem  “kol”un “kapı”ya,  “çanta”nın  “kitap”a ait olduğu anlatılmış olur hem  yeni bir nesne adı türetilmiş olur. 

           Türkçenin bu  güzel işleyiş sistemi, son yıllarda biraz da  yabancı dillerin tesiri ile,

 

            -İyelik ekleri kullanılmayarak

            -Hem iyelik ekleri kullanılmayıp hem kelime sırası ters çevrilerek

            -Fransızca nispet-aitlik eki  ve  şekli (-sal,-sel)  kullanılarak

 

 bir kaç  şekilde bozulmaktadır.

            İsim tamlamalarındaki  iyelik eklerinin  kullanılmamasından doğan  bozulma ve yozlaşma,   özellikle  kuruluş, iş yeri, semt,  sokak, yemek vb  isimlerinde  çok sık görülmektedir.  Türkçe bu açıdan  (iyelik ekleri kullanılmayarak)  dikkat çekici şekilde yozlaştırılmaktadır. Önceki yıllarda, Edirne Kapı-sı>Edirne Kapı, Paşa Bahçe-si>Paşa Bahçe, Top Kapı-sı> Top Kapı  gibi birkaç  örnekte  kalıplaşmış olarak görülen bu bozulma, genellikle banka isimlerinden başlayarak gittikçe yaygınlaştırılmaktadır.  Cumhuriyet’in ilk yıllarında  Sümer Bank (doğrusu  Sümer Banka-sı), Eti Bank, (doğrusu Eti Banka-sı), Deniz Bank (Doğrusu Deniz Banka-sı)[183]  isimleri  ile başlatılan yanlış  kullanış,  son yıllarda  diğer banka isimlerine de geçmiştir.  Koç Bank, İnter Bank, Vakıf Bank vs.  Yakın  yıllarda güzelim Türkçe “Halk Bankası”  adı  da  bu  bozulma ve yabancılaşma  modasına uyularak  Halk Bank   yapılmıştır.    

          

          Dilimizin önemli  yapı ve işleyiş özelliklerinden olan bu iyelik sistemi veya isim tamlaması kalıbındaki  bozulma  son yıllarda  resmî kurum ve kuruluş isimlerinde de görülmeğe başlamıştır:  Trafik Denetleme şube Müdürlüğü, Asayiş Şube Müdürlüğü, Sağlık Kültür Daire Başkanlığı, İstihbarat Daire Başkanı,  Başbakanlık Merkez Bina vb  gibi.  Bu isimlendirmelerin doğrusu,

            Trafik Denetleme Şube-si Müdürlüğü,

            Asayiş Şube-si Müdürlüğü,

            Sağlık Kültür Daire-si Başkanlığı,

            İstihbarat Daire-si Başkanı,

            Başbakanlık Merkez Bina-  

şeklindedir.    

 

            İsim tamlaması  veya iyelik sisteminde görülen  bozulma  ve yozlaşmadan  yemek isimleri de  nasibini almaktadır.  Değişiklik veya yabancı özentisiyle isim tamlaması  kalıbında söylenmesi gereken  yemek isimlerimizi, ezogelin çorba,  mercimek çorba, yayla çorba,  Ankara tava,  İnegöl köfte,  vb şekillerde  iyelik eklerini kaldırarak  sıfat tamlaması  kalıbında  daha doğrusu yabancı dillerin söz dizimine uydurarak  söylemeye başladık. Bu  tür yemek isimlerinin doğru  Türkçesi, ezogelin çorba,  mercimek çorba, yayla çorba,  Ankara tava, İnegöl köftesi    şeklindedir.  İsim tamlaması  kalıbında   olan bu isimler,  iyelik ekleri kaldırılarak Türk mantığına,  Türkçenin yapı ve işleyişine aykırı olarak görünüşte   sıfat tamlaması  kalıbına sokulmakta  fakat aslında yabancı dillerin yapı ve işleyişine uydurulmaktadır. Böyle olunca mesel⠓ezogelin”  veya “yayla”  adı, “çorba”nın; “İnegöl” adı, “köfte”nin sıfatı (özelliği) durumuna geçmiş olmaktadır. Halbuki “çorba” nın “ezogelin” veya  “yayla” olması, “İnegöl”ün  de “köfte”  olması mümkün değildir.  Burada  “ezogeline  ait çorba” (ezogelinin çorbası)  ve  “İnegöl’e ait, İnegöl’e has, İnegöl’ün köftesi”  söz konusudur.             

 

          Türkçe isim tamlamasını, dolaysıyla Türkçenin işleyişini bozan bu uygulama, semt, cadde, sokak, işyeri  ve çeşitli kuruluş isimlerinde  görüldüğü gibi, Türkçeleştirme adına yapılan yeni terimlerde de görülmektedir: Toplum bilim, dil bilim, ruh bilim, demir oksit, bakır sülfat, sözcükbilim  vb  gibi.  Bunların doğrusu,  toplum bilim-i,  dil bilim-i,  ruh bilim-i,  demir oksid-i, sözcük bilim-i  şeklinde  olmalıdır.

 

            Türkçenin  isim tamlamasındaki  daha ileri derecede  bir başka bozulma ve yozlaşma da  hem iyelik eklerini kullanmamak hem de kelime sırasını ters çevirmekten doğan   bozulma ve yozlaşmadır: Otel Basri, Eczane Gülay,  Cafe Değirmen, Villa Oruç vb gibi.  Tam anlamıyla İngilizcenin  tesiriyle ortaya çıkan  bu bozulma ve yozlaşma şeklinde hem iyelik sistemi bozulmakta hem de kelime sırası  ters çevrilmektedir. Otel Basri, Eczane Gülay, Cafe Değirmen  isimleri,  isim tamlaması  kalıbında olması gerekirken sıfat tamlaması kalıbına sokulmuşlardır.  Otel,  eczane ve Cafe  kelimeleri, Basri,  Gülay ve Değirmen isimlerinin   sıfatı gibi kullanılmıştır. Böyle bir vasıflandırma ise mantıksızdır. Çünkü “Basri”nin “otel” olması, “Gülay”ın “eczane”  olması söz konusu olamaz. Bu  ifade şekillerinin doğrusu ve Türkçesi, Basri Oteli, Gülay Eczanesi, Değirmen kahvesi, Oruç Villası  şeklinde isim tamlaması olmalıdır.  Bu tür ifadeleri veya isimleri  “Türkçe”  veya “yabancı”  yapan  kelimelerin kökeni değil, söz dizimidir.

 

          Türkçe isim tamlaması veya iyelik şeklindeki bir bozulma da, Türkçeye adeta musallat  edilen Lâtince-Fransızca -l,-al,-el,(-sal,-sel) aitlik-nispet ek ve dil bilgisi şekillerinin kullanılmasından ortaya çıkmaktadır. Türkçede  iyelik, mülkiyet, aitlik ve mensupluk  ifadesi için kullanılan  en yaygın ve işlek  dil bilgisi (gramer)  şekli,  yukarıda  da açıkladığımız  “iyelik grubu”  veya  “isim tamlaması”  kalıbıdır.   İyelik ekleri kaldırılarak,  hem iyelik ekleri kaldırılıp hem kelime sırası ters çevrilerek bozulan isim tamlaması kalıbı, bir de Türkçeyi  “öz güzelliğine kavuşturmak” adına başlatılan  tasfiyecilik hareketi  ile dilimize sokulan Fransızca ek ve ifade kalıbı –sal,-sel’li şekillerle  bozulmaktadır.  Arapçadan dilimize girmiş, millî, dinî, askerî, ahlâkî, siyasî  örneklerindeki aitlik veya  nispet sıfatları yapan  -î (şapkalı i) ekini dilimizden atmayı düşünenler, bunun yerine de dilimize  Fransızcadan  girmiş  aktüel, kültürel, orijinal, nasyonal  kelimelerinde gördüğümüz  bir başka yabancı  -l,-al,-el,-sal,-sel  ekini getirmişler veya  bir başka ifadeyle,   Arapça nispet –î’sini,  Fransızca  -al,-el,-sal,-sel ekleriyle tercüme etmişlerdir. Fakat “tasfiyeci-özleştirmeciler”, bu kadarla da kalmayıp bu Fransızca eki ve ifade kalıbını,   “Öz Türkçecilik”  adına  alabildiğine kullanıp yaygınlaştırarak,  Türkçenin  iyelik ekleri ile kurulan  isim tamlamasını bile  bozup işlemez duruma getirmişlerdir. Bu anlayış ve uygulamalarla dilimiz hem yozlaştırılmakta hem  yabancılaştırılmaktadır:

            “Bir dildeki anlamsal ve yapısal değişikliği belirgin bir biçimde ortaya koyan ölçütlerden biri, sözlüksel düzlemdeki yeniliklerdir.” [184]   

            Türkçe  üzerine yapılan bir   araştırmadan aldığımız  yukarıdaki  cümlede,  kullanılan –sal, -sel’ li  ifade şekillerinin hiç birisine   Türkçenin  ihtiyacı  yoktur.  Bu cümledeki,

 

            Anlam-sal   değişiklik   yerine     anlam değişikliği,

            yapı-sal değişiklik        yerine     yapı değişikliği,

            sözcük-sel  düzlem        yerine     sözcük düzlemi,     

 

şeklinde  isim tamlamaları  kullanılarak, söz konusu cümle şöyle  kurulabilirdi:

            “Bir dildeki  anlam  ve yapı değişikliği(-ni) belirgin bir biçimde ortaya koyan ölçütlerden biri, sözlük düzlemindeki yeniliklerdir.”

             

            Türkçeyi “özleştirmek”(!) adına, Arapça  nispet –î’sine karşılık olmak üzere Fransızcadan  alınıp kullanılan bu –sal,-sel eki ve onunla yapılan Fransızca söz dizimine uygun sıfat tamlamalarına  pek çok örnek gösterebiliriz: Yapısal bozukluk, bilimsel yayın, sözlüksel anlam,  duygusal insan, anayasal düzen, kentsel ulaşım, tarımsal kredi, parasal durum, eleştirel düşünce, doğal denge vb gibi. Bu   ifadelerin hiç birisi Türkçenin yapı ve işleyişine  uygun değildir.  Örneklerini verdiğimiz  bu  ifade kalıplarının,  hem eki yabancı hem kalıbı meydana getiren söz dizimi (kelime grubu) şekli yabancıdır.   -Sal,-sel’li örneklerin  istisnasız hepsi,  Türkçenin yapı ve işleyişine  uygun olarak  Türkçenin iyelik sistemi ile isim tamlaması  şeklinde , yabancı bir  ek ve  yapıya ihtiyaç duyulmadan  şöyle ifade edilir:  

 

            yapısal bozukluk   değil    Yapı bozukluğu,

            bilimsel yayın        değil    bilim yayını  veya  bilimlik yayın, 

            sözlüksel anlam     değil    sözlük anlamı,

            doğal denge          değil     doğa dengesi,

            duygusal insan      değil    duygulu insan,

            anayasal  düzen    değil    anayasa düzeni,

            kentsel ulaşım       değil    kent ulaşımı,

            tarımsal kredi       değil     tarım kredisi,

            parasal durum      değil     para durumu            

            kamusal görev      değil     kamu görevi       vb.

 

            Türkçede  “-l,-al,-el,-sal,-sel”   şeklinde nispet-aitlik  anlatımı taşıyan ek veya ekler yoktur.  Lâtincedeki “-alis”  ekine dayanan bu ekler,  dilimize Fransızca kanalıyla girmiştir.[185]  Fransızcadan  alınıp dilimize musallat edilen bu ekler, önceleri  sadece  isimlere  eklenirken  daha sonraları  isim veya fiil ayrımı yapılmadan  her tür kelimeye getirilmeye başlanmıştır: Eğit-sel kol, gör-sel  bozukluk, yönet-sel  politika, gör-sel basın   vb gibi.  Öyle hale gelmiş ki, “Öz Türkçe” adına nispet –î’sinin  kullanıldığı  Arapça-Farsça kelimelerde bile Fransızca   nispet eki –al,-el, -sal,-sel’i kullanınca kelimenin Türkçeleştirildiği  sanılıyor: Ahlâksal, tarihsel, ruhsal, zihinsel, parasal, hukuksal  vb gibi. Hiçbir kural  tanımaksızın  herkes, her istediği kelime veya  dil  bilgisi  unsuruyla  bu ekleri  kullanmaktadır.  “-Sal,-sel” eklerini  bir kelimenin kuyruğuna eklediniz mi  ifade,    anında  “Öz Türkçe” (!) oluveriyor.  

            Yabancı  kökenli (Arapçadan gelme) olduğu için dilimizden  atılmak istenen  aitlik veya  nispet -î’si  yerine  Türkçenin  aitlik şekillerini işletip  kullanmak gerekirken, başka bir yabancı kökenli (Fransızca) dil unsurunu almak, dilimize bir şey  kazandırmadığı gibi, dilimizi bozup yozlaştırmaktan başka bir şey değildir. Böyle bir uygulamanın bir de  Türkçecilik  adına yapılmasının hiçbir açıklaması olamaz.  Çünkü Türkçe, Arapça nispet -î’si ve Fransızca -l,-al,-el,-sal,-sel nispet eklerine ihtiyaç duymadan da   aitlik-nispet-mensupluk  anlatımını karşılayacak özelliklere sahiptir. İyelik ekleri  yanında Türkçe,  –lı,-li,-lık,-lik; -ca,-ce; -cı,-ci; -dan,-den  vb ekleriyle de  mensupluk-aitlik anlatımını karşılayabilmektedir: 

           

            Vatanî   görev       yerine   vatan görevi              (vatan-sal  görev   değil)

            Askerî   hastane    yerine    asker hastanesi         (asker-sel hastane    değil)

            Kasdî   hareket         “        kasıtlı  hareket

            Asabî  bir insan         “       sinirli  bir insan        

           Asabî  rahatsızlık       “       sinir rahatsızlığı        (sinir-sel rahatsızlık  değil)

            Hissî   davranış         “       duygulu  davranış      (duygu-sal  davranış  değil)

            Hesabî                       “       hesapçı

            Tamburî  (Cemil)       “       Tamburcu  Cemil

            insanî   davranış        “       insanca  davranış      (insan-sal davranış değil)               

            Mahallî                      “       yerli  veya bölgelik    (yer-el, bölge-sel  değil)  

            Kalbî                          “       kalpten              gibi.

 

            Türkçe hassasiyeti  olmayan  pek çok kişi,  bilmeden veya hiç düşünmeden,  modalaştırılan bir ifadeyle, “duygusal insan”, “kamusal alan”, ”sözcüksel anlam”   diyebiliyor.   “Kravatsal  insan”, “akılsal insan”, “bilgisel insan” , “görgüsel insan”, “Cumhursal Başkan”  vb ifadeler  nasıl yanlışsa benzer ifadeler de aynı şekilde yanlıştır.  Bunların  doğru Türkçesi için , Fransızca –sal,-sel’i  veya Arapça nispet –î’sini kullanmaya  lüzum da ihtiyaç da yoktur.  Bu tür ifadeler  Türkçe sıfat  tamlaması veya isim tamlaması kalıbı ile kolayca  anlatılır:  Duygulu insan, kamu alanı, sözcük anlamı, kravatlı  insan,  akıllı insan,  bilgili inan, görgülü insan, Cumhur Başkanı,  vb gibi.

            Son yıllarda sık kullanılan  “Türkî  Cumhuriyetler”  ifadesi de Arapça nispet î’si ile yapılan  “anlamca” yanlış  bir kullanıştır.  Doğrusu,  “Türk Cumhuriyetleri”  veya “Orta Asya Türk Cumhuriyetleri”   şeklindedir.

            Türkçenin aitlik-mensupluk  anlatımı için  pek çok imkânı vardır.  Dilimize Arapçadan gelen ve bin yıldır  kullanılan  nispet –î’sini  “yabancı kökenli”  diye  dilimizden atıp   yerine  Lâtince-Fransızca  kökenli  -l,-al,-el,-sal,-sel  eklerini kullanmanın Türkçe sevgisi ile   bir ilgisi yoktur.  Bize göre,  “Türkçeleştirme”  adına “-l, -al,-el, -sal, -sel”  şekillerinde kullanılan  Fransıca nispet ekine  sarılanların  en rahatsız olduğu kelime, herhalde   Arapçadan gelen  nispet  -î’sinin kullanıldığı “millî”dir.  Türk milliyetçiliğine  taraftar olmayan veya muhalif olanların  “ulus-al”  kelimesini tercih etmelerinin de başka bir gerekçesi  olamaz. Çünkü,  Arapça   “millet”  ve “millî”  kelimeleri  dilimize  yabancı ise, Moğolca “ulus”  ve  Moğalca-Fransızca karışımı  “ulus-al”    kelimeleri   iki kere  yabancıdır. 

            Dilimizde  Arapça kökenli nispet eki ile yapılan nispet şekillerinin  nasıl Türkçeleştirilebileceğini  göstermek üzere, 1943’te Ülkü dergisinde, “Arapça Nispet Sıfatlarını Nasıl Türkçeleştirebiliriz”  başlığı  altında  bol örnekli geniş bir inceleme yayımlayan Prof. Dr. Tahsin Banguoğlu, Tasfiyeciler  ve   nispet –î’si ile ilgili  şu tespitte bulunuyor:

            “Gariptir ki dil temizliği ile meşgul olanlar, dilimizdeki yabancı teşkil kalıplarından yalnız bu nispet şeklini görüyorlar ve yalnız onunla uğraşıyorlar. Onlara göre dilimizde bir tek yabancı düşman  ve bir tek millî noksan vardı: Nispet sıfatları. Bunun bir çaresini bulsak her şey hallolacaktı.”

            Nispet sıfatlarının nasıl Türkçeleştirilebileceği  konusunda  daha 1943’te  üç inceleme yazısı yayımlayan  Prof. Dr. Tahsin Banguoğlu,  22  yıl sonra   Dünya gazetesinde  “Nispet Sıfatları ve –Sal,-Sel”  başlığı ile  konuyu yeniden  işleyen dört yazı daha yayımlamıştır. Banguoğlu, bu yazısının başında da, “-sal,-sel’li kelimelerin uydurma olduğunu”  tekrarlamıştır.[186]

           

            Türkçeye musallat edilen bu Fransızca  -sal,-sel’li kullanışlar  ve  uydurma  kelimeler  için Ünlü Şair Necip Fazıl,  şöyle demişti:

           

            Ruhsal,  parasal,  soyut,  boyut,  yaşam,   eğilim,

            Ya bunlar Türkçe  değil,   yahut  ben  Türk  değilim.

            Oysa halis  Türk benim,  bunlar  işgalcilerim.

            Allah Türk’e   acısın,   yalnız  bunu   bilirim.           

                                                                                                 Necip Fazıl

 

 

 

 

 

           2.  Yabancılaşma

            

            a)   Yabancılaşma  ve  “Türkçelik- Yabancılık”  Ölçüsü

 

            Yabancı kelimesine Türkçe sözlüklerde, “yerli olmayan”, “alışılmış olmayan, yadırganan”, “başka cinsten olan”, “bilinmeyen, tanınmayan” ; yabancılaşma  için de, “yabancı hale gelme”, “insanın kendi beninden uzaklaşması, kendine yabancı olması”  karşılıkları  verilmektedir. Yine sözlüklerde  yabancı dil, “anadili, bir ülkenin resmî dili veya yaygın dili dışındaki dil” demektir. Sözlüklerde “yabancı”, “yabancılaşma”  ve “yabancı dil” kavramlarının açık ve anlaşılır karşılıkları verilmekte,   tarifleri yapılabilmektedir. Zaten bu  kavramlar üzerinde bir anlaşmazlık da yoktur. Ancak,  “dilde yabancı kelime”  ve “dilde  yabancılaşma”, kavramları üzerinde tam bir anlayış birliği bulunmamaktadır. Bu kavramlar, üzerinde anlayış birliği  sağlanamayan bulanık kavramlardır. “Türkçenin sadeleştirilmesi”  veya “özleştirilmesi” ve “başka dillere karşı korunması” çalışmalarında,  önce “Türkçe kelime”, “yabancı kelime” ve “dilde yabancılaşma”   kavramlarının  açıklığa kavuşturulması gerekir.  

            Bize göre dilde yabancılaşma, dilin kendi yapı ve işleyiş kurallarının bırakılıp yerine başka dillerin yapı ve işleyiş kurallarının geçmesi, hakim olması; dilde karşılığı bulunan veya  kullanılmakta olan kelimelerin yerine yabancılarının kullanılmaya başlanması; dile bir ihtiyaç karşılığı giren yeni yabancı kökenli kelimelerin  de yabancı söyleyiş ve yazılışıyla kullanılmaya başlanmasıdır.    

            Milletimizin  varlık sebebi olan dilimizin  sadeleşmesi, Türkçeleşmesi,  ve yabancı dillere karşı korunması demek olan  Türkçecilik  tarihinde,  dilin yapı ve işleyişini sağlayan  ve dilin varlık özellikleri olan   yapım ve çekim ekleri ile dilin işleyişinde kelime sırasını belirleyen söz dizimi kurallarının  yerine  yabancı ekler ve yabancı söz dizimi kuralları kullanmanın, dilimizi yozlaştırıp yabancılaştırdığı konusunda ortak bir görüş vardır. Ancak,  bir ihtiyaç karşılığı dilimize girmiş  “kökeni yabancı”   fakat  dilimizde  sadece sözlük kelimesi olarak  kullanılan  kelimelerin,  “Türkçe”  veya “yabancı”  sayılması konusunda görüş birliği yoktur.

            “Türkçenin sadeleştirilmesi” veya “Türkçecilik” ile ilgili görüşlerin ortaya çıktığı  Tanzimat Devri’nden günümüze,  özellikle “dilde yabancı kelime” ile  “yabancı olmayan kelime” , “yerli” veya “millî kelime”  anlayışları yani  dilde “Türkçelik ölçüsü”,  dil tartışmalarının asıl sebebi ve odak noktası olmuştur; olmaya da devam etmektedir. Dilimizdeki kelimelerin, “Türkçelik ölçüsü”,  başka bir ifade ile kelimelerin  “yabancı”  veya “millî”  yani  “Türkçe”   sayılması konusunda  biri,  “kelimenin kökenini” veya “kelimenin ırkını”   diğeri de  “kelimenin bilinip kullanılır olmasını”  ölçü  alan  “köken”  veya “kullanılırlık”  olmak  üzere iki görüş bulunmaktadır. 

 

            “Köken”   veya “ırk”ı  “Türkçelik  ölçüsü” alan görüşe göre,  “köken”i  başka bir dile dayanan, dilimize başka bir dilden gelmiş  “bilinir, anlaşılır  ve kullanılır olmasına bakılmaksızın” her çeşit kelime “yabancı”dır. 1930’lu yıllardan itibaren, “Türkçenin sadeleşmesi”, “Türkçeleşme”  veya “Türkçecilik”  konusunda, 1983 öncesi eski yapıdaki Türk Dil Kurumu  mensuplarının  ve aynı  dil anlayışını savunanların; başka bir ifadeyle     kendilerini   “dil devrimcisi”, “Arı Türkçeci” , “Öz Türkçeci”, “Özleştirmeci” vb  olarak tanımlayanların  kelimelerde “Türkçelik - yabancılık” ölçüsü,  “kelimenin kökeni” veya “kelimenin ırkı” dır.  Dolayısıyla bu görüşte olanlara göre, Türkçedeki    kökeni yabancı dile dayanan[187]  her kelime, “yabancı”dır;  dilimizi   boyunduruk altına sokmakta ve yabancılaştırmaktadır.  O halde  dilimizden atılması gerekir.  Bu dil anlayışına,  “pürizm”, “temizcilik” veya yaygın olarak  “tasfiyecilik”  adı verilmektedir.[188] Tasfiyeciliğin kökleri, 1890’lı yıllara kadar uzanır; fakat  1940’lı  yıllarda  “devrimcilik !”  adına özellikle Arapça kökenli kelimelere düşmanlık şeklinde başlatılan  devrimci-tasfiyeci anlayış, ideolojik gaye bakımından  öncekilerden farklıdır.

            Bir çeşit  “dil ırkçılığı”   demek olan “kökencilik”  anlayışını  savunanlardan  “dil devrimcisi”  Emin Özdemir, “Dil Devrimimiz”  adlı kitabında   bu konudaki  görüşlerini şöyle bir örnekle açıklıyor:

            “Köklerini bilmediğimiz sözcüklerin anlamlarını  kavrayamadığımız gibi, onlarla açık seçik düşünemeyiz de. Örneğin istiklâl sözcüğünü ele alalım. Neyin nesidir bu sözcük? Kökünü, kökenini bilmeden kullanageliriz, onunla ilgili öbür sözcükleri de anlamayız. Ama, bu sözcüğün Türkçesi olan bağımsızlık’ı anlamakta bir güçlük çekmeyiz. Sözcüğün kökü olan bağ’ın anlamı içinde onu kavrayabiliriz. Aynı yolla bağımlı, bağımsız gibi kavramları da kolayca anlayabiliriz. O halde, Türkçe düşünme, Türkçe sözcüklerle olur.”[189]

             Emin Özdemir, eski yapıdaki Kurumun yürüttüğü “devrimci dil anlayışını” savunmak için yazdığı kitapçığında,“tasfiyecilik” suçlamalarına,“Özleştirmecilik, tasfiyecilik değildir.”; “Hiç bir dil yüzde yüz arı olmaz.”  diye cevap veriyor. Fakat, “özleştirme”   anlayışını  da  şöyle açıklıyor:

            “Dilimizdeki yabancı sözcüklere Türkçe karşılıklar aramak, dil devriminin temel ilkelerinden biridir. Özleştirme çabaları, bu ilkeye göre yürütülmektedir.”[190]    

            Görüldüğü gibi, bu ifadelerdeki “yabancı sözcükler” için  hiçbir açıklama veya sınır getirilmiyor. Burada  “yabancı sözcük” ten  kastedilen  kökeni yabancı dillere dayanan her çeşit  kelimedir. Yoksa, Türkçeye yerleşmemiş, halka mal olmamış  veya Türkçede karşılıkları olan  kelimeler değildir.  Çünkü dil devrimcileri,  dilimizde kullanılan kelimelerin  -özellikle Arapça kökenli olanların- dilimize yerleşmiş  olup olmaması  gibi bir ölçü tanımaksızın  “yabancı” kabul edilerek atılmasını savunmaktadırlar. Nitekim1983 öncesi Kurum’da yıllarca “Genel Yazmanlık” yapan Ömer Asım Aksoy da, Kurum’un “dil devrimciliğini” savunmak için yazdığı kitapçıkta, atılan veya atılmakta olan kelimelere şu örnekleri vermektedir:  Millet, millî,  istiklâl, hürriyet, vatan, hayat, sene, fikir, diğer, hariç, ihtimal, imkân, gayret, şart, meselâ, eser, müfettiş, çare, casus, heykel, cinayet, sanat, memur, miras, izin, kelime, defter, meslek, saha, huzur vb.[191]

            “Özleştirmecilik” anlayışında, sınır tanımayan ve1945’ten sonra Türk Dil Kurumunun  ve “dil devrimcileri”nin öncüsü olan  Nurullah Ataç da,  “Türkçelik”  ölçüsünü, “kökenini kendisinin bile bilmediği” kelimeleri dahi “yabancı” sayıp değiştirecek kadar ileri götürmüştür. “Genel Yazman”  Ömer Asım Aksoy’un  ifadesiyle  “en geniş anlamıyla arıtıcı” olan Nurullah Ataç, bir yazısında  şöyle diyor:

            “Önce konuşma diliyle yazmağa özendim… Konuşma dilini sevdiğim için çokluğun, kamunun konuşurken kullandığı kelecileri de severdim, bizim midir, elin midir pek aramazdım… Sonradan anladım yanıldığımı… Konuşma dilimizin sıcaklığı kelecilerde olmadığını anladım. Bir yandan da dilimizin öz köklerine dönmesi gerektiği anlamıştım… Direneceğim bu yolda: Şey’i, kadar’ı, nasıl’ı bile kullanmadan, yalnız Türkçe kelecilerle yazmağa çalışacağım. Gene de yazılarımda yabancı keleciler bulunuyorsa, bilisizliğimdendir. Onları Türkçe sanıp kullanmışımdır; göstersinler, onları da bırakırım.” [192]

            Yukarıdaki  ifadelerinden  de anlaşılacağı gibi Nurullah Ataç’a göre, dilimizdeki kelimelerin,  “bizim” (Türkçe)  veya “elin”  (yabancı)  sayılması için, “halkın konuşma diline girmiş olması” ; hatta  “kendisinin kökenini bilemeyeceği kadar”  dilimize yerleşmiş olması  bile  yeterli değildir; yine “yabancı”dır.  Zaten Ataç ve  yandaşlarının “özleştirme”de  gayesi, “herkesin anladığı ortak bir Türkçe” değildir. Özleştirmeciler asıl gayelerini  şöyle açıklamaktadırlar:

 

            “Türkçeyi özleştirme, sözlüksel düzeyde kalan bir olgu değildir. Dilimizin söz varlığını yenileştirme yolu ile Türk toplumunun düşünsel  ve duygusal evrenini değiştirmektir.” [193] 

            Ataç’a göre  de, “Bir ulus  medeniyetini değiştirdi mi dilini de değiştirmek zorundadır.” [194] 

            Türk milliyetçilerinin (Türkçülerin), milliyetçiliğin bir gereği olarak başlattıkları dilde kültürde Türkleşme, Türk’e dönüş  hareketi, 1940-1980 arasında Türk Dil Kurumuna hakim olan Tasfiyeci-Özleştirmecilerde, “Dil devrimi sürekli bir devrimdir.”  anlayışıyla  bir “kültür ihtilâli”ne dönüştürülmüştür. Bundan dolayı, kendilerini “dil devrimcisi”  olarak tanımlayan ve genellikle Marksist ideolojiyi savunan   “Özleştirmeciler”, Türkçeleşmiş kelimeleri  hatta kökeni Türkçe olan kelimeleri bile değiştirmekten çekinmezler. “Yabancı”  kabul edilerek değiştirilmesi teklif edilen bazı kelimelerden örnekler: Âdet>alışkı,  akıl>us, aşk>sevi, bahşiş>sevinmelik, cani>kıyacı, cefa>üzgü,  cinayet> kıya, cümle>tümce,  delege>seçilmen, devlet>erkyurt, edebiyat>yazın, eser>yapıt, gaye>amaç, hamam>ısıdam, harf>yazaç, hayal,>imge,görsü, hayat>dirim, hukuk>türe, ırk>anasoy, iflas>batkı, ilaç>em, kabir>gömüt, manevî>tinsel, masal>öyküce, millet>ulus, mühendis>ölçmen, nutuk>söylev, özür>bağışıt, parça>bölecik, sabır>katlantı, sebep>neden, selâm>esenleme, seyirci>izleyici, şair>ozan, şehir>kent, şeref>onur, şiir>koşuk,  takip>izlem,  taksi>taşınca,   taksit<bölünç,    tam>tüm, tehlike>çekince,  ticaret>tecim,  ücret>çalışmalık,  zafer>utku, zarar>dokunca, zeki>varışlı,   zengin >vasıl,    vb.[195]

            Dilimizde kullanılan  fakat   “yabancı”  oldukları   gerekçesiyle değiştirilmesi yani dilimizden atılması teklif edilen örnek kelimelere verilen karşılıkların  bir kısmı zaten dilimizde kullanılan kelimelerdir. Geri kalanın bir kısmı  uydurma,  bir kısmı da,  amaç,  ulus, onur, kent, tüm, ozan   gibi “yabancı kökenli”  kelimelerdir.

           

            Günlük yaşayışında evinde, sokakta,  işinde gücünde Türkçe konuşan  hangi vatandaş, konuştuğu kelimelerin kökünü, kökenini düşünür ?  Manavdan bir kilo  ıspanak, bir demet marul; kahveciden bir bardak çay isteyen bir  Türk,  ıspanak, marul, bardak, kahve, çay  kelimelerinin kökünü kökenini (bunların kökeni Türkçe mi değil mi diye) düşünerek mi konuşur?  Elbette hayır.  Dil, bir sesli semboller sistemidir. Nesne ve kavramların karşılıkları olan kelimelerkarşılıkları oldukları nesnelerin tarifi değil, işaretidirler.  Bu sebeple insanlar, bir dili kullanırken, kelimelerinin köklerini veya kökenlerini düşünmezler. Buna lüzum da yoktur. Dünyanın en ünlü dilcisi bile olsa günlük  konuşmalarında kelimelerin kökünü  veya kökenini düşünmez. Sadece  meramını anlatmak üzere konuşur. 

            Özetlersek,  “Türkçelik-yabancılık”  ölçüsü olarak  kelimelerin  kökenini  ölçü alanlara göre, dilimizdeki  kökeni yabancı bir dile dayanan  her kelime “Türkçe” değil, “yabancı”dır. Bu ölçüye göre, dilimizdeki her yabancı kökenli kelime dilimizi yabacılaştırmaktadır.  Yer yüzündeki hemen bütün medenî diller, başka dillerden kelime aldığına göre,  her medenî dil, aldığı kelimeler oranında  yabancılaşmaktadır. Böyle bir ölçü kabul edildiğinde ,   en çok yabancılaşan diller de her halde,  İngilizce ve Fransızcadır.

            Kısacası, Dil Devrimcileri’nin  “Türkçelik-yabancılık” ölçüsünde yalnız “köken”i ölçü almaları, samimi değil  görünüşten ibarettir. Genel olarak dünya görüşünde Türkçü-milliyetçi olmayan hatta buna karşı olanların, dilde ırkçı olmaları büyük bir çelişkidir. Diğer taraftan, teklif edilen karşılıkların içinde işaret ettiğimiz gibi “kökeni yabancı”  olan kelimeler de vardır.   Türkçeyi Türk milletine  “yabancılaştıran” da “şeref”i  “onur, “ahlâk”ı  “etik”, “millî” yi  “ulusal”, “talih”i “şans”,  “Nutuk”u “Söylev”, “kâtip”i “sekreter”, “şehir”i “kent”, “nazariye”yi “teori”  hatta Türkçe “bütün”ü “tüm” yapan da  bu  anlayıştır. Bu anlayışın Türk milliyetçiliği ile bir ilgisi yoktur.

 

            “Bilinir - anlaşılır - kullanılır” olmayı “Türkçelik ölçüsü”  alan görüşe  göre ise,  bir kelimenin “Türkçe” veya “yabancı” sayılmasının ölçüsü, sadece  “kelimenin kökeni”  değil, Türkçenin  yaygın sözlüklerine girmiş  olması veya  “bilinip-anlaşılır-kullanılır”  olmasıdır.  Bu görüşe göre, büyük Türk milliyetçisi  fikir adamı Ziya Gökalp’ın   ifadesiyle, “Türk halkının bildiği ve kullandığı her kelime, Türkçedir. Halk için alışılmış olan ve yapmacık olmayan her kelime millîdir.”[196]   1911’de Selânik’te  Genç Kalemler  dergisinde toplanıp “Türkçenin sadeleştirilmesi” veya “Türkçecilik”  tarihinde,  en kalıcı ve  sistemli çalışmayı  başlatan  “Yeni Lisan” hareketinin öncüleri  Ömer Seyfettin, Ali Canip ve Ziya Gökalp’tan  günümüze kadar, hemen  bütün Türk milliyetçisi  kuruluş  ve aydınlar bu görüşü savuna gelmişlerdir.[197]

            Ziya Gökalp, “bilinip, anlaşılır ve kullanılır”   olmayı  “Türkçelik   ölçüsü”  kabul ettiğini, daha 1916’da yayımladığı Lisan  şiirinde  şöyle açıklamıştır:

           

            Lisanda sayılır öz

            Herkesin bildiği söz,

            Manası anlaşılan

            Lügata atmadan göz. 

 

            Uydurma söz yapmayız,

            Yapma yola sapmayız.

            Türkçeleşmiş Türkçedir.

            Eski köke tapmayız.

 

            Ziya Gökalp,   yukarıya aldığımız  dörtlüklerinde “dilde öz sayılma”  yani “Türkçelik”  ölçüsünü, kısa kesin bir formül halinde ortaya koymaktadır. Ona göre   kelimenin Türkçe sayılmasının ölçüsü, “sözlüğe göz atmadan manası anlaşılan, herkesin bildiği söz” olmasıdır.  Görüldüğü gibi Ziya Gökalp,  kökeni  ölçü  alan görüşe katılmaz;  kökeni başka dile dayanan, başka bir dilden geldiği halde dilimize yerleşmiş ve halkın malı olmuş  kelimelere, “Türkçeleşmiş Türkçe”  adını verir  ve bu tür kelimeleri,   Türkçe kelime sayar.  Ziya Gökalp  bazı şiir ve makalelerinde parça parça  ortaya koyduğu “dil ve Türkçecilik”  konusundaki görüşlerini,  topluca  1923’te  basılan ve   Türk Ocaklılara ithaf ettiği  “Türkçülüğün Esasları” adlı ünlü eserinin “Dilde Türkçülük” bölümünde, Türk milliyetçiliğinin  Türkçecilik programı olarak ortaya koymuştur.[198]      

            Ziya Gökalp’ın ortaya koyduğu ve hemen bütün Türk milliyetçilerinin kabul ettiği ve savunduğu  “Türkçelik”  ölçüsüne göre, Türk milletinin bildiği ve kullandığı her kelime kökenine bakılmaksızın “Türkçe”dir.  Ancak,  söyleyiş ve imlâ bakımından geldiği dildeki özelliklerini koruyan ve dilimizde karşılığı bulunan her kelime dilimizde “fazlalık” ve “yabancı”  kabul edilir.  Dilimizin “fazlalık” ve “yabancı”  kelimelerden kurtulması gerekir. Bu tür kelimelerin dilimize hiçbir faydası yoktur:

            Aruz sizin olsun hece bizimdir.

            Halkın söylediği Türkçe bizimdir.

            Leyl   sizin,  şeb  sizin,  gece bizimdir.

            Değildir bir mana üç ada muhtaç.             (F.A.Tansel, Külliyat, s. 27)

 

             Ziya Gökalp ve aynı görüşte olanlara göre, dil, başka dilden kelime alabilir; fakat  ek   veya dil bilgisi kuralı alamaz.  Dili, “bozan”,  “başka dillerin boyunduruğu altına sokan”  ve  “yabancılaştıran”,  yabancı ekler ve dil bilgisi kurallarıdır.                                                

            Türkiye’de,   Atatürk’ün ölümünden sonra başlayan  dil tartışmalarında,  “dil devrimcileri”,  “Öz Türkçecilik”, “Arı Türkçecilik” vb adı altında dilde uyguladıkları “tasfiyecilik”   anlayışına,   Atatürk’ün   1930’da Prof. Sadri Maksudi’nin  “Türk Dili İçin”   adlı kitabının kapağına yazdığı  şu cümlelerin son bölümünü  gerekçe göstermektedirler.[199]

 

             “Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması, millî hissin inkişafında başlıca müessirdir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil, şuurla işlensin.

            Ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.” 

 

              Atatürk’ün bu sözlerindeki  “dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarma”   ifadesi, “Türkçelik ölçüsü”  olarak alınıp, “Kökeni Türkçe olmayan her kelime yabancıdır; dolayısıyla Türkçeden atılmalıdır.” diye yorumlanmaktadır. Atatürk’ün  bu sözleriyle gösterdiği hedef veya  gaye, kelimelerin kökeni  ile uğraşmak değil, milliyetçiliğinin bir gereği olarak dilin, millet  varlığındaki yerini ve önemini işaret etmektir. Özleştirmeciler, nedense bu sözlerin hep son cümlesini esas almakta ve asıl maksadı göz ardı etmektedirler.  Atatürk, “dilin şuurla işlenmesinden” de  bahsetmektedir.  Bir dilin başka  dillerden kelime almış olması,  bir dilin “boyunduruğu altına girmesi”   anlamına gelmez. Çünkü bütün diller, ihtiyaç duyduğunda başka dillerden kelime alır. “Dili yabancı bir dilin boyunduruğundan kurtarmak, başka dillerden girmiş olan gramer şekil ve kaidelerini (dilimiz bahis konusu olduğuna göre Arapça ve Farsça tamlamaları, birleşik şekilleri, çoğulları) atmak manasına gelmektedir. Diller arasında çeşitli sebeplerle meydana gelen kelime alışverişi, ‘yabancı boyunduruğu’ sayılamaz.”[200]   Bundan dolayı,  Atatürk’ün sözleri, dilde yalnız “köken”in “Türkçelik-yabancılık”  ölçüsü  alınmasına  ve “tasfiyecilik”  yapılmasına gerekçe  sayılamaz. Zaten  Atatürk’ün de böyle bir  değerlendirmesi yoktur.

            Atatürk,  1931’de  büyük bölümünü el yazıları ile yazdığı “Medenî Bilgiler”  kitabının dille ilgili bölümünde,   “Türk milletinin dili Türkçedir.”  diyor; “Öz Türkçedir.”  demiyor.

            Diğer taraftan,  Birinci Türk Dil Kurultayı’nda (1932)  seçilen Türk Dil Kurumu Yönetim Kurulu,  Kurultay’dan sonra yayımladığı bildiride,  Kurumun hedefini, “yazı dilinde Türkçeye yabancı kalmış  unsurları  atmak”; “temel unsurları öztürkçe olan bir dil yaratmak”  ifadeleri ile açıklamıştır.[201] Buradan da anlaşıldığına göre, Kurumun 1932’deki Yönetim Kurulu  da  “Türkçelik-yabancılık”  ölçüsü  olarak  “köken”i almamıştır. Eğer  böyle  olsaydı, “kökeni yabancı olan”  veya  “bütün unsurları Öz Türkçe olan”  ifadelerine yer verilmesi gerekirdi.  

 

            Günümüzün  dil ilmine ve dilcilerine göre de,  dilde  “Türkçelik” ve “yabancılık”  ölçüsü,  sadece “köken”  değil, “kullanılış” tır.  Bir dil, başka bir dilden kelime  alır ve  aldığı kelimeye söyleyiş veya imlâca  (hatta anlamca)   kendisine göre yeni bir kullanış şekli kazandırırsa, kendisine mal etmiş olur.  Artık o kelime  “yabancı” sayılmaz.  Çünkü  “Bir kelimenin Türkçe sayılıp sayılmamasının ölçüsü, onun kökeni değildir. Ses yapısı, zevk ölçüsü, kullanılış şartları ve anlam bakımından o kelimelerin dilde yerleşmiş ve herkes tarafından anlaşılır olup olmamasıdır.”[202]   

            D. Mehmet Doğan’ın “Büyük Türkçe Sözlük” ünde de, “yabancı kelime”ye  şu karşılık  verilmektedir:

            “Bir dilin esas kaynağından olmayan veya yaygın sözlüğünde bulunmayan kelime. Türkçeleşmiş kelimeler yabancı kelime değildir.” [203] 

           

           Tarih derinliği ve coğrafya  genişliği  sebebiyle her medeniyet ve kültür dili gibi,  Türkçe de -doğudan batıya, Çinceden İngilizceye- pek çok dille alışverişte bulunmuştur.  “Bilgi alışverişi”  çerçevesinde ve “kelime  ile sınırlı kalmak  şartıyla”  yapılan  dil alışverişleri,  diller için tabiî (normal) bir gelişme olarak  kabul edilebilir.  “Türkçenin Doğu’dan ve Batı’dan aldığı kelimelerle anlatım bakımından zenginleştiği kabul edilebilir bir gerçektir.” [204]   Yeryüzünde “alışveriş” yapmamış, başka bir dilden kelime almamış  “arı”, “saf” veya  “öz”  bir dil bulmak  mümkün değildir. Türkçe de tarihinin hiçbir devrinde  arı veya öz  olmamıştır.  Diğer taraftan  başka dillerden   “bilgi öğrenmeye”   yani “ihtiyaca”  dayanan   ve kelime  çerçevesinde kalan “alıntılar” , dilin yapı ve işleyişine zarar  vermediği sürece  dilin zenginleşmesine de katkıda bulunurlar.  Bundan dolayı  her dilde ve her devirde görebileceğimiz tabiî dil alışverişlerini, diller için  doğrudan  yozlaşmaya yol açan “yabancılaşma”  olarak değerlendiremeyiz. Daha önce  de belirttiğimiz gibi  Türkçe,  Orta Asya’dan  Anadolu’ya gelinceye  kadar  Çinceden, Sanskritçeden (eski Hint dili), Soğdçadan, Arapça ve Farsçadan; Anadolu’ya geldikten sonra da Arapça ve Farsçanın yanında,  Yunancadan (Rumca), İtalyancadan, Ermeniceden, Macarcadan, Rumenceden, Sırpçadan, Bulgarcadan  kelimeler almıştır. Bugünkü Türkiye Türkçesinde bu kelimeler,  yabancılığı hissedilmeden, dilimize mal olmuş birer “Türkçeleşmiş Türkçe” kelime  olarak kullanılmaktadır:

 

            aba <  yun. kapa  (kaba kumaştan yapılan manto, kebe)

            abluka<İt. A  blocco  (bir şehrin deniz yolunu kesecek şekilde çevirmek)

            Anadolu< Yun. Anatole, Anatolia,   (doğu yönü, doğudaki ülke)

            araka<Yun.arakas (iri taneli bezelye)

            avanak< Er. Avanog  (eşek sıpası,  Türkçde,  kolayca kanan)

            avlu<Yun. aule   (etrafı duvarla çevrili yer)

            badana<İt. Badigeon   (sulandırılmış kireçle duvar boyama)

            banka<İt.Banca,İng.Bank (ilk defa Osmanlı Bankası için  Bank Otaman şeklinde  kullanılmış)

            bavul< İt. Baule

            berber<İt. barbiere

            bezelye<İt. Psello (baklagillerden bir sebze türü)

            beze<Yun. maza,mazi (hamur topu)

            cacık<Er. cacıg

            cıvata<it. Chiavarda  (ucu somunlu çivi)

            çerez<Yun. skeros  (yemek dışında yenen yaş ve kuru yemiş)

            çete<Arn.  (silahlı eşkıya)

            dangalak< Er.

            domates<Yun. utomato (domates)

            efendi< Yun. atfendis  (başlıbaşına iş gören, ağa, sahip)

            evlek< Yun. aylaki    (tarlada  saban iziyle ayrılan bölümlerden her biri)

            haydut<Mac.  (silahlı soygun yapan)

            ızgara<Yun. eskhara, (üzerinde  ötberi kızartılan şey)

            Kanca<İt.  (ucu demir çengelli çubuk,  askı, çengel)

            kerevet<Yun. krebbatı  (tahta sedir)

            kilit<Yun. kleidi,kleidion  (kapamak, kapatmak)

            kuluçka<Bul.  (civciv çıkarmak üzere yumurtaları  üzerine yatmış kuş cinsi,tavuk)

            Levent<İt.  Leventino  (genç, yiğit, yakışıklı; Osm. donanmasında deniz eri)

            maydanoz<Yun. makedonasi  

            marul<Yun. marouli    (yeşil yapraklı salata bitkisi)

            petek<Er. 

            pırlanta<İt. brillanta  (parlak elmas)

            piliç< Bul.

            pund< Yun. appünto  (uygun zaman, fırsat, punduna getirmek’teki)

            sınır< Yun. sunaron    (uç, iki ayrı toprağı ayıran çizgi)

            simit>Yun.  semidalis  (halka biçiminde çörek)

            soba<Mac.

            Şıllık<Er.

            Tavla<İt. Tavola  (tavla oyunu)

            Temel<Yun. themelios  (bir yapının toprak altında kalan kısmı, taban)

 

             Günümüz Türkçesinde  kullanılan  çay, mantı, inci Çinceden; kent Soğdçadan kalma sözlerdir.  Fakat gerek Arapça ve Farsçadan gerek diğer dillerden olsun ortalama 15. yüzyıla kadar süren dönemdeki alışlar, dilimizin yapı ve işleyişinde yozlaşma  ve yabancılaşmaya  yol açmıştır, denilemez.   Ancak,  15. yüzyıldan sonra  başta dinî sebepler  olmak üzere  edebiyat anlayışı  ve diğer  sosyal ve siyasî sebeplerle, Arapça ve Farsçadan  bilgi öğrenmeye dayanmayan  “özenti alıntıları”,  dilimizi yabancılaştırmaya başlamıştır.

            Genel olarak 15. yüzyıldan 20. yüzyıl başlarına kadar, dilimizde karşılığı olduğu  veya  dilimizin imkânları ile karşılanabileceği halde,  Arapça veya  Farsça  kelimeler  almak veya bunlardan yeni kelimeler türetmek yoluna gidilmiştir. Bazen   her iki dilin  aynı anlamdaki  kelimeleri su, âb-mâ; et, güşt-lâhm; gece, leyl-şeb; ekmek, nan-huduz; güneş, şems- mihr-hurşid-âfitab; göz, ayn-çeşm; arslan, esed-gazenfer-şîr alındığı gibi, “işletme-çekim ekleri”  ve “dil bilgisi” unsurları  da (dilin yapı ve işleyiş sistemi olan şekil bilgisi ve söz dizimi, özellikle  tamlama şekilleri) alınmıştır.  Zaten dili yozlaştıran ve yabancılaştıran da bu lüzumsuz veya  fazlalık ,  özentiye dayanan  alıntı  kelimeler   ve dil bilgisi şekilleridir.  

            Arapça ve Farsça   bilgi veya özenti  alıntılarının dilimize adeta sınırsız bir şekilde girmesi, 15.yüzyıldan başlayarak  20. yüzyıl başlarına kadar sürmüştür. 20. yüzyıl başlarından itibaren Arapça ve Farsça unsurların dilimize girmesi durmuş; hatta daha önce girenler de sadeleşme veya Türkçecilik çalışmaları ile büyük oranda dilimizden atılmıştır.  Fakat   19.yüzyıl ortalarından itibaren   bir taraftan Arapça ve Farsçadan giren kelime ve  diğer  dil unsurlarının oranı giderek azalırken,  öte taraftan başta Fransızca olmak üzere Batı dillerinden –özellikle Fransızcadan- kelimeler ve dil unsurları dilimize girmeye başlamıştır. Türkçede bugün  görülen “Batı kaynaklı yabancılaşma” nın  kökenleri  de  bu döneme  uzanmaktadır. Bugün Türkçede, Ararpçadan sonra en çok Fransızca  kökenli yabancı kelime vardır. Bunlar genel olarak  19. yüzyılda dilimize girmiştir. [205]  İngilizcenin tesiri,  genellikle 1950’li yıllardan sonradır.

            19. yüzyıl ortalarında –Tanzimat Devrinde- başlayan “Türkçenin sadeleştirilmesi” veya “Türkçecilik”  çalışmalarında, dilimizde “fazlalık” ve“yabancı”  olarak  değerlendirilen Arapça ve Farsça  kelimelerle bu dillere ait dil bilgisi şekillerinden temizlenmesi hedef alınmış; fakat genel olarak 18. yüzyıldan sonra dilimize girmeye başlayan ve 19. yüzyıldan sonra hızı ve oranı artan  Batı kökenli özelikle Fransızca  kelimelerin  kapısı açık bırakılmıştır.  Belki de henüz tehlike görmedikleri için, “Türkçü Türkçeciler”  ve “Yeni Lisancılar” da, Türkçeyi sadeleştirme çalışmalarında  Batı kökenli kelimelere karşı bir tedbir düşünmemişlerdir.  Cumhuriyet devrinde  ise,  özellikle 1945’ten sonra Batılı kelimelerin dilimize girişi hızla artmasına rağmen, “arı dil”, “öz dil” diyen “Dil Devrimcileri”  özellikle  sadece  Arapça kökenli kelimeleri hedef almış; Fransızca ve İngilizce kelime ve  ekleri hatta ifade şekillerini  adeta “yabancı” saymamışlardır. Öyle ki,  Türk Dil Kurumu, ciddî olarak, ancak 1970’li yıllardan  itibaren “Batı kökenli”  kelimelere karşılık aramaya başlamıştır.[206]  Halbuki, “Arapça ve Farsçadan 1000 yılda alınan sözcüklerin toplam sayısına yakın Fransızca sözcük Türkçeye, 100 yıldan az bir sürede girmiştir.”[207]   

            Büyük dilci ve sözlükçü  Şemsettin Sami’nin 1901’de basılan  Kamus-ı Türkî  adlı Türkçe sözlüğünde  % 4 (1300)  olan Batı kökenli kelime oranı,   Türkçe Sözlük’ün 1969 baskısında    % 14.5  (4000) tir.[208]  Bu verilere göre, Günümüz Türkçesindeki Batı kökenli kelime sayısı,  68 yılda  % 10.5 (2700)  artmıştır.  Bu durum, Türkçe için çok hızlı bir yabancılaşmanın  işaretidir.        

            Genç Kalemler  dergisinde   1910’larda  “Yeni Lisan” adıyla  başlatılan  dili Arapça veya  Farsçadan gelme  fazlalık kelime ve dil bilgisi (gramer) unsurlarından  temizleme ve “Türkçeye dönüş” hareketi  ve devamında da 1930’larda Atatürk’ün öncülüğünde başlatılan “Dil İnkılâbı” ile, ilk yıllarda bazı aşırılıklar ve yanlış uygulamalar yapılmışsa da  bunların durulması ile  Türkçenin  sadeleşmesi sağlanmış, kendi yapı ve işleyişi ile gelişip zenginleşmesinin yolu  açılmıştı.  Ancak Türkçe, önüne açılan tabiî gelişme yolunu 1945’lerden  sonra takip edemedi. “Öz Türkçecilik”, “Arı Türkçecilik”  veya “dilde ilericilik” gibi isimlerle sürdürülen “dil devrimciliği” adına, “Devrimci görüş kuralların tutsağı olmaz.”  metotsuzluğu ile Türkçenin  yapı ve işleyişini göz önüne almadan  pek çok kelime türetildi. Dil davası, siyasi-ideolojik bir  mesele haline getirildi. Dilde ihtiyaç olmadığı halde   kelime türetmede (daha doğrusu kelime uydurmada)  herkes kendisini yetkili görüp kendi uydurduğu kelimeleri kullanmaya teşvik edildi. Böylece  ortaya çıkan  dil anarşisi, kavram kargaşası, anlatım  yetersizliği,  “anlam ve anlatım  boşluğu”na sebep oldu. İşte bu boşluğu Batı dillerinden kelimeler  ve  ifade şekilleri  doldurmaya başlayınca,  tek sebep bu olmasa da  günümüzdeki  yozlaşmaya  ve  yabancılaşmaya yol açılmıştır. Halk ifadesi ile “Bir kere kazık yerinden oynamıştır.”  Bundan dolayı günümüzün  Türkçesinde,  biri  “Yaşayan Türkçe”  biri “Yeni Türkçe” veya “Uydurma Türkçe”  biri  de  “Batı kökenli” olmak üzere  çok defa aynı anlam için üç kelime bulunmakta;  tabiî  “çağdaşlık !”  adına ve özenti ile özellikle basın-yayın organlarında “Batı kökenli”  kelimeler tercih edilmektedir.  Bu yolla dilimizi yabancılaştıran bazı örnekler  şunlardır:

 

            Matbuat……….   Basın……….  medya

            Usul ……………   yöntem …..   metot

            Faaliyet ………..  etkinlik…….  aktivite

            Mutabakat……… uzlaşı ……… konsensüs

            Mesele …………..sorun ………..problem

            İçtima……...toplumsal …..sosyal

            Meclis …………..Kamutay …….Parlamento

            Kâtip  ……………yazman  ……..sekreter

            Timsal …………..simge ………  sembol

            Teferruat  ………ayrıntı ……….detay

            Beyanname  ……bildiri ……….deklarasyon

            Mensucat ………dokuma ………tekstil

            Encümen ……….kurul ………… komisyon

            Fevkalâde ……..olağanüstü ...... süper

            Şekil     …………biçim ………….form

            Tarafsız ………..yansız …………nötr

            Taassup ……….bağnazlık………fanatizm

            Bedbin ………...kötümser………pesimist

            Mütehassıs....uzman ……..kompetan

            Delil ………..kanıt………...argüman

            Hasret ……...özlem ………nostalji

            Tecrübe….....deney ………test etmek

 

            Diller arasındaki alışverişlerde, dillerin  birbirinden   dil unsuru  olarak,  “kelime”,    “şekil bilgisi-yapım eki”, “işletme eki”   ve  “söz dizimi kuralı”  aldıkları  görülür.  Ancak   dil alışverişi en çok  “kelime”  alışverişi şeklinde  olmaktadır. Diller arasında kelime alışverişi, ihtiyaçtan doğan  bilgi alışverişi  sınırında  kaldığı sürece  tabiî, normal  bir dil hareketi sayılabilir.  Fakat hiçbir ihtiyaca ve bilgi öğrenmeye dayanmayan,  alıcı dilde karşılığı olduğu halde alınan  özenti alışverişleri  ile   her çeşit ek ve söz dizimi kuralı  alışverişleri, dillerin   varlığına, yapı ve işleyişine zarar verir. Bu tür alışverişler, dili, başka dilin boyunduruğuna sokar; dilin yozlaşmasına ve yabancılaşmasına yol açar. Onun için  tabiî karşılanamaz.  Karşılanmamalıdır. Türkçecilik de bu noktada başlar.

          Dillerin,  yeni bir  nesne ve kavramla karşılaştıklarında, yani yeni kelimeye ihtiyaç duyduklarında başvuracakları yollar  bellidir. Bunlar, kendi bünyesinden yeni kelime türetmek, kelime birleştirmek  veya  derleme-tarama yapmaktır.  Bu kaynaklarla  karşılık bulamadığı zaman da  başvuracağı  son  kaynak, son çare (veya çaresizlik)  yabancı kökenli kelimeyi  almaktır. İşte bu çaresizlik karşısında  Türkçecilik açısından yapılabilecek olan,  yabancı kökenli kelimeyi,  dilimizin  ses ve imlâ yapısına uydurarak   almaktır. Bundan dolayı,  dilde hiç olmazsa söyleyiş ve imlâca  yabancılaşmanın  önlenmesi için, “Yazım Kılavuzu”ndaki  “Alıntı Kelimelerin Yazılışı”  ve “Yabancı Özel Adların Yazılışı”  bölümleri  bu anlayışa göre yeniden düzenlenmelidir.  Yabancı kökenli bir kelimenin,   kendi  ses ve imlâsını  dilimizde de koruması, yabancılığını sürdürmesi anlamına gelir. Bu,  dilimizi yabancılaştıran bir uygulamadır. 

           

            Yabancı dillerden giren  kelimelerin ses-söyleniş ve özel imlâsını  koruması ve Türkçe söyleniş ve yazılışlarının yanlış kabul edilmesi, Cumhuriyet’ten önceki sadeleştirme ve Türkçeleştirme tartışmaları sırasında, Ömer Seyfettin, Ziya Gökalp, Yahya Kemal gibi  Türkçü-milliyetçilerin, “Türkçeleşmiş Türkçe”  anlayışına karşı, “Fesahatçiler”in   savunduğu bir anlayıştır.  Eski Fesahatçiler, yabancı  kökenli kelimelerin Türkçede  özellikle halkın dilinde aldığı yeni şekilleri,  “galat” (yanlış)  sayıp, asıl dillerindeki gibi yazıp söylemeyi savunurlardı. Bunlar Arapçacı-Farsçacı Fesahatçilerdi; günümüzde de Fransızcacı-İngilizceci Fesahatçiler  türedi.  Son yıllarda  biraz İngilizce öğrenenler, Türkçeye -hatta lüzumsuz- girmiş İngilizce kelimeleri,  İngiliz  söyleyişine göre söyleyip yazmayı,  övünme ve farklılık vesilesi saymaktadırlar. Bu yeni Batıcı Fesahatçi  anlayış da  yabancılaşmayı yaygınlaştıran sebeplerden biridir.    

            Burada yeri gelmişken, eski  Fesahatçilerin “galat” (yanlış), Türkçü-milliyetçilerin “millîleşmiş” veya “Türkçeleşmiş Türkçe”  saydıkları  ve bugün dilimizde  “yabancılıkları”  fark edilmeden kullanılan  kelimelerden bazı örnekler verelim:[209]

            âdem>adam                                         

            leymun>limon

            bilâ şey> beleş

            çep ü rast> çapraz

            âfet-i can>afacan

            cameşuy>çamaşır

            destgâh>tezgâh

            çeharçûbe>çerçeve

            govsale>kösele

            hâmir>hamur

            kallâş>kalleş

            cinaza>cenaze

            gûşe>köşe

            maktûp>mektup

            kassâp>kasap

            tebaşir> tebeşir

            zenbûrek> zenberek>zemberek

            riçal>reçel

            şurba>çorba

            bağçeban>bahçıvan

            harbuze>karpuz

            nerdüban>merdiven

                        Zmirnia>İzmir

            İkonyum>Konya

            Sangaryos>Sakaryos

            Scutari>Üsküdar

            Adriyamus> Edremit

 

            Dilimizde  Arapça ve Farsçanın yanında  başka pek çok dilden kelime de, zamanla söyleniş, yazılış ve anlamca değişikliğe uğramış,  mecazî anlamlar kazanmış  ve dilimizin malı olmuştur. Bu kelimelerin pek çoğu ile geldikleri dilde bulunmayan yeni deyimler yapılmıştır.  Meselâ dilimizde “akıl”  kelimesi ile ilgili bir çok deyim vardır:

            Akıl almamak

            Akıldan çıkmak

            Akıl defteri

            Akıl etmek

            Akıl hocası

            Akıl kârı olmamak

            Akıl sır ermemek

            Akıllara durgunluk vermek

            Akıllı uslu

            Akıl var yakın (izan)var

             Meselâ  yine Farsça  “gûşe”den  Türkçeleşen  ve dilimizin malı  olan   “köşe”   kelimesi ile  ilgili de  birçok deyim vardır:

            Köşe bucak

            Köşe kadısı

            Köşe kapmaca oynamak

            Köşesine çekilmek

            Köşeye sıkışmak

            Köşeyi dönmek

            Köşe başı tutmak

            Baş köşe

 

 Örneklerini çoğaltabileceğimiz  bu tür kelimeler, dilimizin zenginlikleridir.  “Akıl”ı  “us”la; “köşe”yi  “dönemeç” le  değiştirmeye kalkmak, dilimizi  bu zenginlikten mahrum etmektir.

 

           

            b) Yabancılaşma Yolları ve  Şekilleri 

 

            İnsanoğlunun bildiği, öğrendiği,  ürettiği, her bilgi  her varlık ve kavram, dilde ifadesini bulur. Fakat  insanoğlunun  bilgi üretme ve öğrenmesi  olup bitmiş değildir. Her an yenileri üretilmekte veya öğrenilmektedir. Bundan dolayı, bilgileri depolayan dil de olup bitmiş değildir. Hayatla beraber devam etmektedir.  Her üretilen veya öğrenilen bilgi, dilde yeni bir karşılık ister.  Bundan dolayı, dilin her zaman yeni kelimelere ihtiyacı olur. Dil, bu yeni  üretilen veya öğrenilen  nesne ve kavramları karşılama  ihtiyacını, ya kendi imkânları ile  yeni kelime türeterek  ya  var olan kelimelerinden  birleştirerek  karşılama yoluna gider. Kendi imkânlarından karşılayamayınca  da yabancı kelime almak   durumunda kalır.  Bilgiyi, nesneyi veya kavramı üreten millet,  ürettiği ürüne  adını da kendi dilinden verir veya vermesi gerekir.  Ne var ki son yıllarda, kendi ürettiklerimize de yabancı isimler  vermeye  başladık. Bu  yabancı özentisinin  ve  millî şuur  eksikliğinin  son haddidir

            Meselâ, Bedri Aydoğan, yaptığı  bir araştırmada  Yataş, İpek, İstikbal, Bellona  gibi Türk üretici kuruluşların  ürettikleri mal veya ürünlerine genellikle yabancı  adlar  verdiklerini tespit etmiştir.   Bu ürün adlarından bazıları şöyledir:[210]

            Koltuk kanepe adları:

            Bizon koltuk takımı

            Oscar koltuk takımı

            Arizona koltuk takımı

            Crystal koltuk takımı

            Argos kanape

            Modena kanape

            Karizma kanepe

            Former sehpa

           

            Desen adları: Federal, Kristal, İndigo,Orange, İndy Butter,

           

            Yatak adları: Alize, Ultra, Bela, Caprice, Sabrina     vb.

 

            Kendi ürettiklerimize  yabancı adlar vermek,  millî şuur eksikliğini veya  zihnimizin yabancılaştığını gösterir. Ürettiği ürüne yabancı adlar verenler, aslında zihin ve kültür yönünden millete yabancılaşanlardır.  Bilgiyi veya her çeşit nesneyi, ürünü kendimiz üretemediğimiz sürece, başkalarından almak, başka  dillerden öğrenmek  durumunda kalırız. Başka (milletlerden) dillerden öğrendiklerimizi bile kendi dilimizin imkânları ile karşılayabilmek  en iyisidir. Ürettiğimiz ürünlere yabancı dillerden adlar vermemiz  gerekse bile hiç olmazsa  kendi söyleyiş ve imlâmızla alınmalı; öğrendiğimiz yabancı kelimeye, kendi damgamızı vurmalıyız.  Bu da  alınan kelimeyi söyleyiş ve imlâca olabildiği kadar  dilimize benzetmekle olur.  Halbuki günümüzde dilimize giren  yabancı  kelimelerin, kendi imlâları  ile yazılıp  yabancı okunuşuna göre söylenmesi, giderek yaygınlaşmaktadır. Türk imlâ sistemine  de  aykırı  olan bu durum, dilin  yabancılaşma ve yozlaşma yollarından birisidir.

            Son yıllarda  Türkçesi bulunduğu veya bulunabileceği halde bazı kelimeler,  ısrarla geldikleri dillerdeki asıl şekilleri ile  söylenip yazılmaktadır. Bu tür kelimelerin, yabancı söyleniş ve yazılışı ile kullanılması ve yaygınlaştırılması dilimizin yabancılaşmasını hızlandırmaktadır.  Dilimizin ihtiyacı olmadığı halde dilimizde özenti alıntısı olarak, yabancı söyleniş ve yazılış   şekli ile ısrarla kullanılan  kelimelerden bazı örnekler:

 

            Bodyguard ………….     (muhafız,  korumacı,  koruma görevlisi)

            By-pas  (ameliyatı)…..... (damar eklemesi)

            Calculatör ……………... (hesap makinesi)

            Catering hizmetleri  ….  (yiyecek sağlama işi)

            CD-ROM – (si-di Rom).. (Compac Disc –Read Only Memory’nin kısaltması)

            Charter uçak seferi …....(kiralanmış, ucuz tarifeli)

            Chek-up (çekap)  …….. (genel sağlık kontrolü)

            Clip - ..……………........(müzik için hazırlanan kısa görüntüler  veya bir tv   

                                                                 programından alınan kısa görüntü.)

            Cola-  (kola)  ………… .( alkolsüz asitli içecek)

            Compact disc    ………  (müzik kaydedilen yuvarlak disk)

            Deep freeze- (dip firiz)   (derin dondurucu)

            Derby maç  ……………(aynı ilin iki büyük takımının yaptığı maç)

            Diskjokey (DJ) (Di-jey)  (radyolarda müzik plakları tanıtıcısı)

            Eurocard ………………(bir tür kredi kart)

            Fair play  ……………   (Baştan belirlenen kurallara uyma)

            Fas food  ………………(ayak üstü yiyecek)

            Free schop   ……………(gümrüklerdeki mağaza)

            Fuil oil   ……………… .(petrol yağı, yağ yakıt)

            Hot dog  …………………...( sosisli sandviç)

            Hyper  market  …………….( büyük alışveriş merkezi)

            Mega schow  ………………(büyük gösteri)

            Mega star  …………………( dünyada tanınmış sanatçı)

            Notebook …………………..(bilgisayar – çanta bilgisayar)

            Opsiyon …………………….(vade, süre)

            Part-time (part taym) …….. ( yarım gün)

            Play-back ………………….(görüntüye uygun  plak çalma)

            Pop corn-  …………………( patlamış mısır)

            Realyti schow  ……………..( gerçekçi olmaya çalışan tv eğlence programı)

            Schow-room  ………………( sergi yeri, teşhir salonu)

            Stand by  …………………..( kullanmaya hazır kredi)

            Tolk schow ………………...( tartışmalı gösteri programı)

            Top secret   ………………...( çok gizli)

            Walkman   …………………( kulaklık teybi)

 

            İstenildiğinde çoğaltılabilinecek  bu tür kullanışlar,  dilimizi yabancılaştıran örneklerdendir. Bu örneklerin pek çoğunun Türkçesi vardır; bulunmayanları da Türkçeleştirmek  mümkündür.  Hiç olmazsa Türkçede  söylendikleri  gibi yazılarak   Türk imlâsına uydurulmaları gerekir.

            Bu örneklerde en dikkat çeken yabancılaştırıcı ögeler  alfabemizde bulunmayan  “W”, “sch”  gibi yabancı harflerdir. 

           

            Türkçeyi kelime yönünden yabancılaştıran ve dikkatlerden kaçan bir durum,  Türkçe kökenli veya konuşma ve yazı dilimize mal olmuş kısaca Türkçeleşmiş kelimelerimizin yerine millî şuur  eksikliği,  Batı hayranlığı, basın-yayın organlarının tesiri,  özenti, değişik görünme, zihnimizdeki kavram boşluğu veya başka sebeplerle   Batı kaynaklı yani  yeni  yabancı kelimelerin dilimize sokularak kullanılmasıdır. Herhangi bir yeni bilgi, nesne veya kavramın karşılığı olmayan, bilgi öğrenmeye dayanmayan kelimeler giderek  yaygınlaştırılmaktadır. Bu tür Batılı kökenli yeni yabancı kelimeleri dilimize sokup ısrarla kullananlar,  bir taraftan  yabancı olduğu gerekçesiyle dilimizin malı olmuş  Arapça veya Farsça kökenli   kelimeleri dilimizden atmaya  çalışırken diğer taraftan  dilimizi Batı yönünde yabancılaştırmaktadırlar. Dilimizde  belki  bin yıldır kullanılan ve bütün Türkler’in  bildiği “ahlâk”  kelimesini  Yunanca  “etik”  ile değiştirmeye çalışmak ve basın yayın organlarında her fırsatta kullanmak bunun tipik örneklerindendir. Türkçesi veya Türkçeleşmişi bulunduğu halde Batı kökenli yani yabancısı   kullanılan ve bazılarınca özellikle tercih edilen bu tür kelimelerin  tespit ettiğimiz  bazı örnekleri  şunlar:   

 

            Ahlâk…………… etik     (ahlâksız   değil  etiksiz) 

                        Alelâde …… …...anormal

            Asgarî …………...minimum

            Asr…………modern

            Azamî…................maksimum

            Başlamak ……….start almak

            Bunalım………....kriz

            Başlık………….....manşet

                        Belde……………...site

            Destan……………epope

            Encümen…… …..komisyon

            Fırka………..........parti

            Fevkalâde………  süper

            Heyet …………....delege

            İçtima……...sosyal

            Nazarî …………...teorik

            Sargı ……………bandaj

            Şahadetname……diploma

            Şeref …………….onur    (ayrıca gurur, kibir, itibar,haysiyet  yerine)

            Mektep……..........okul     (ecole’den,  bizim ‘oku-mak’tan değil)

            İdadî ……………..lise

            Hekim………….....doktor

            Uzuv……………...organ

            Talih………........şans    (fırsat, imkân,hak, yetki,seçenek vs yerine)

            Faal ……….........aktif

            Gösteri…………...şov  (üstelik show imlâsı ile)

            Meclis…………….parlamento

            Yıldız……………...star

            Danışma……….....enformasyon  (İng. …………şeklinde söyleyenler de var)

            İtibar……………...prestij

            Destekçi……….....sponsor

            Bakanlar kurulu…kabine

            Basın-yayın……...medya

            Düzenleme……….dizayn

            Merkez  ………….centır     (kendi imlâsı ile yazmak daha makbul:  centr)

            Dokuma…………tekstil

            Sergi …………….galeri      (galeria   demek daha modernlik)

            Önder …………...lider

            Fevkalâde……….süper

            Seyahat …………turizm      

            Hizmet …………..servis

            Gidişat …………..trend

            Cankurtaran ……ambulans  (ambulance  elbette daha iyidir)

            Gecikme ………...rötar 

            İktisat …………...ekonomi

            Denemek………… test etmek

Aşama ……………etap

Bitiş ………………final

 

Türkçede yerleşmiş kelimeler varken  onları beğenmeyip   yerlerine özellikle Batı dillerinden  kelimeler kullanmak, “entel züppeliği” ve “özenti”  olarak başlayıp, basın yayın yoluyla özendirilerek yaygınlaştırılmaktadır. Bu durumun temel sebebi,  millî şuur  ve  Türkçe eğitimi  eksikliğidir.  Yine bazı  şahsiyeti gelişmemiş kişiler de  içinde bulundukları  eziklik duygusunu  gidermek veya farklı görünmek hevesiyle  yabancı veya  ortak dilin dışında kelimeler kullanmak yoluna sapmaktadırlar.  “Ahlâk” yerine  “etik” , “itibar” yerine  “prestij” , “gidiş-gidişat”  yerine  “trend”, “düzenleme” yerine “dizayn” ,”merhale” yerine “etap”, “denemek” yerine “test etmek”   demek, “özenti”  ve “entel züppeliği”nden başka bir şey değildir.  Fakat pek çok  kişi, bu tür  kelimeleri, basın-yayın  aracılığı ile duyup öğrenmekte  ve öyle konuşmanın daha   doğru ve güzel  olduğunu; daha kültürlülük veya çağdaşlık  göstergesi sanmaktadır. Aslında ise millî kültürden nasibini almamış olmanın göstergesidir.   Dilin şerefi, ortaklık unsuru veya ortak değer olmasındadır. Dilde  “herkes gibi”  konuşup yazmak önemlidir. Dili farklı ve  kendine has kullanmak,   bu şekilde  yabancı kelimeler  kullanarak yabancılaşmakla değil, üslûpla  sağlanır.

                        Son yıllarda, dilimizdeki  yabancılaşma  konusunda dikkat çeken  bir durum da dilimize  önce  Fransızcadan  girmiş ve artık yerleşmiş sayılabilecek  kelimelerin  yerine  ya aynı kelimelerin  İngilizce söyleniş ve imlâsıyla veya başka bir İngilizce kelime  kullanılıp yaygınlaştırılmasıdır:  Dilimize  Fransızcadan “kulüp”  söyleniş ve yazılışıyla giren kelime, bu defa  İngilizceden “clup”  yazılış ve “klap”  söylenişiyle;  “kupa”  kelimesi,  İngilizce “kap”   (Efes kupası> Efes Kap  gibi)  söylenişiyle;  Fransızca “plaj” (plage) yerine İngilizce “bîç” (beach)  kullanılmaktadır.  Yine  İtalyancadan  “mobilya”  yerine  Fransızcadan  “möble”  aynı şekilde katmerli yabancılaştırma örneklerindendir.

 

            Yabancılaşmanın  kelimeden daha ileri ve daha  farklı bir şekli de,  Türkçe anlatım şekillerinin  İngilizce  mantığına göre tercüme edilerek kullanılmasıdır.  Meselâ Türkçede değişik yardımcı fiillerle kullanılan anlatım kalıpları, İngilizce  “almak”  anlamındaki “take” (teyk)  fiili ile anlatılmaktadır:    

           

            Misafir almak      Türkçesi    misafir kabul etmek veya  misafir davet etmek

            İçki almak                “           içki içmek

            Çay almak                “           çay içmek

            Banyo almak             “          yıkanmak

            Sahne almak             “          sahneye çıkmak

            Karar almak             “          karar vermek, kararlaştırmak

            Duyum almak           “          haber duymak  (haber vermek, haber almak  ayrı)

            Yenilgi almak           “          yenilmek

              Start almak                “        başlamak

           

            Bazı ifade şekillerinde de yine İngilizce  “rigt” (doğru)  kelimesinin aynı kullanış mantığı ile tercüme edilerek kullanıldığını görüyoruz:

 

            “O sizin için doğru arkadaş değil”          (uygun, münasip… vs) 

             “Doğru zamanda geldiniz.”                    (zamanında, uygun …  vs)

             “Doğru kişiye  geldiniz.”,                        (aradığınız kişi … )

             “Doğru insanla karşılaştınız”

                        “Prelliye gelin, doğru lâstikle tanışın”    (Lâstik yuvarlak değil mi?)

 

            Bunlar ve benzeri kullanışlardaki “doğru” kelimesinin görünüşü Türkçe,  mantığı İngilizcedir. Türkçede bu ifadeler  için   “uygun”  veya  “münasip”   kelimeleri kullanılır.  “Soruya doğru cevap verdim.” , “Verdiğim adres doğru.”  cümlelerindeki Türkçe “doğru”  kelimesi  ile yukarıdaki  tercüme ifadelerde kullanılan  “doğru”  kelimesi aynı değildir. Bu tür ifadeler de dilimizin mantık yapısını değiştirip bozmakta ve  dolayısıyla  dilimizi  yabancılaştırmaktadır.  

 

            İngilizcedeki bazı kalıp ifadeler (söyleyiş şekilleri)  Türkçeye, kalıp halinde yabancı dil mantığı ile  tercüme edilmektedir:

 

            -Sizin için ne yapabilirim?          (What can I do for you)

            -kendine iyi bak                            (Take care of your self)

            -Mesele (sorun) nedir?                   (Wat is the matter)

            -Üzgünüm                                      (I am sory)

            -umarım                                         (I  hope)

            -korkarım                                       (I am afraid)

            -korkarım değil                              (I am afraid not)

            -Çok satan kitap                             (best seller)

           

 

            Görünüşte “Türkçe”  olan bu ifadeler, aslında  “Türkçe söyleyişe”   veya  “Türkçenin mantığına” uygun olmayan yabancı anlatım şekillerdir. Dilimizin anlatım mantığını  yabancılaştırmaktadır.  Meselâ,  okuyucusu çok olan  bir kitap için Türkçede çok  okuyan kitap  denilmez,   çok okunan kitap denilir.  Aynı şekilde Türkçede  kitap satmaz; fakat satılır. Dolayısıyla “çok satan kitap”  denilmez, “çok satılan kitap”  denilir.

 

            Yabancı dil özentisinin ortaya çıkardığı bir yabancılaşma şekli de,  Türkçe veya Türkçeleşmiş   işyeri adlarının  yabancı imlâ ile yazılmasıdır:

            kebabchi

            yemish

            Cafe berdush

            kitapchi

            Laila

            eskichi     vb   gibi.

 

            Türkiye’de pek çok dergi isimleri ile televizyon kanalı isimleri ve televizyon programlarının isimleri,  söyleniş ve imlâca  yabancılaşmaya  öncülük  etmektedir.     

            Dergi isimleri :  Star, Paparazzi, Dolce, Gala, Aktüel, PC Magazin   vs.

 

            Birçok televizyon kanalı ve radyo isimleri de hem söyleniş hem imlâca dilimizi yabancılaştırma  görevini (!)  eksiksiz yerine getirmektedirler:

           

               Show Tv ,   (Şov Tivi)  

            Star Tv,     (Star  Tivi)

            Flash Tv,   (Flaş Tivi)  

            CNN Türk  (Si eN eN )

            NTV           (eN- Ti- Vi )

            CNBC        (Si-eN-Bi-Si)  

            Süper FM   (Süper eF-eM)

            Number One FM    (Nambır van eF-eM)

           

            Bu televizyon veya radyo isimlerinin kısaltmalarında  harflerin Türk alfabesindeki adıyla söylenmemesi, hem Türkçenin yapısına hem 1353 sayılı Türk Harflerinin kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun’a  aykırı  olarak  yabancı adlarla okunmaktadır. Türkçede temel ses  özelliklerinden biri, hece kurmada ünsüzlerin daima kendisiden sonraki ünlüye bağlanmasıdır. Bu özellikten dolayı alfabemizde  ünsüz  sesleri gösteren harfler, önlerine bir e  ünlüsü getirilerek okunur:  be, ce, de, fe, me, ne, te, ve  gibi. Kısaltmalar da bu kurala göre  okunur. Atatürk’ün  sekiz inkılâp kanunundan birisi olan  1 Kasım 1928 tarihli ve 1353 sayılı “Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında kanun”  ile kabul edilen  bugünkü alfabemizin harf adları  da  bu ses özelliğine göre  adlandırılmıştır. Kanun metnine eklenen  alfabe “cetvel”inde de harflerin adı böyle gösterilmiştir. Okullarımızda da bundan dolayı böyle öğretilir. Be , ce  de,  fe, g gibi.  Harf adı ile okunan bütün kısaltmalar  da  buna göre okunur:  

            TRT      (Te-Re-Te)

            TC         (Te-Ce)

            TBMM   (Te-Be-Me-Me)

            İMF       (İ-Me-Fe)            gibi.  

            Buna göre

            Tv                 “Ti-vi”              değil      “Te-ve”

            NTV              “eN-Ti-Vi”       değil,     “Ne-Te-Ve” ,

            CNN              “Si-eN-eN”      değil      “Ce-Ne-Ne”

            Süper   FM    “Ef-Em”          değil      “Fe-Me”  

şeklinde  okunursa   Türkçe  söylenmiş, dilimiz yabancılaştırılmamış  olur.

 

            Son yıllarda yabancı dillerin tesiri ve özenti ile  alfabemizdeki özellikle  C, D,  F, H,  L, M, N, S, T, V  harflerini  yabancı alfabelere göre  C (si), D (di),  F (ef),  H (haş-aş), L (el), M  (em), N (en), S (es), T (ti), V (vi)  şeklinde  adlandırmak veya söylemek yanlış ve Türkçeye aykırıdır.  Bunlar, Fransız ve İngiliz alfabelerindeki harf adlarıdır. Bu harflerin Türk Alfabesi’ndeki  adı, yukarıda belirttiğimiz gibi Ce, De, Fe, He, Le, Me, Ne, Se, Te, Ve’dir.

 

            Bazı radyo ve televizyon  kanalı isimlerinin yapısı  da, söz dizimi bakımından Türkçeye aykırı ve yanlıştır. Bu  isimlendirme  şekli, dilimizi hem bozmakta  hem yabancılaştırmaktadır:

 

            Radyo FM  (Radyo eF-eM !)

            Radyo -5,

            Kanal – 7, 

            Kanal- D,

            Kanal- a  vs gibi. 

 

            Bunlar ve benzeri radyo ve televizyon  isimleri,

             FM Radyosu (Fe-Me Radyosu),  

            5. Radyo,  (Beşinci Radyo)

            7. Kanal, (Yedinci Kanal)

            D Kanalı, (De  Kanalı)

             a Kanalı   

şeklinde olursa Türkçe söz dizimine uygun olur.      

 

            Türkçe veya Türkçeleşmiş kelimelerimizin başına veya sonuna, Batı kökenli veya İngilizce  söz veya ekler getirilerek  yapılan    kelimeler de dilimizi  yabancılaştıran  başka bir uygulama şeklidir. Bu  uygulamanın ilk şekli 1930’lu yıllarda görülmüştür. 

           

            Almancadan  “-man,-men”             ekleriyle      öğretmen, eğitmen, okutman

            Fransızcadan  “-al,-el, -sal,-sel”     ekleriyle      siyas-al, ulus-al,  evren-sel

            Yunancadan    “gonia” (köşe-açı)   kelimesiyle  üçgen,  beşgen, köşegen    

gibi.

            Dil İnkılâbı’nın ilk yıllarındaki bu uygulama sınırlı kalmıştı. Ancak son yıllarda, yabancı şirketlerle yürütülen bazı hizmet alanlarında  hiçbir dil kaygısı güdülmeden  türetilen(!)  “ucube”  kelimeler   Türkçeyi  sarmaktadır:   

            The  Marmara,  Proto Türkçe,  duygusal,  Türkcell, Aycell, Yardımcell, Sim-cell,  para-matik, dokun-matik, CepTo Cep, vs.

 

              Batı dillerinden dilimize girip, dilimizi yabancılaştıran dil unsurları sadece “kelime”  ile sınırlı  kalmamaktadır. Bir dil için  yabancı kökenli kelimelerin girmesinden daha tehlikeli olan yabancı eklerin dile girmesidir. Nitekim dilimizi sadeleştirip Türkçeleştirme hareketlerinin en kalıcısı olan  Genç Kalemler dergisine başlatılan “Yeni Lisan”  hareketi de  dilimizden özellikle Arapça Farsçadan gelen  yabancı ekleri  dilimizden atmıştı. Bugün dilimizde bazı kalıplaşmış olanlar dışında Arapça veya Farsça yabancı ek kalmadı.  Fakat günümüzde de  dilimize Batı kökenli ekler musallat olmuştur.    Tanzimat devrinden beri  dilimize Batı kökenli kelimelerle birlikte bazı  ekler de girmekle beraber bunların sayı ve ağırlığı  dikkat çekmiyordu. Ancak 1950’li yıllardan sonra Batı kökenli kelimelerle birlikte yabancı ekler de dilimizde gittikçe yaygınlaşmakta, adeta dilimizi istilâ etmektedir. Dilimizin kelimeden öte yabancılaşmasına yol açan hatta gelişme yollarını tıkayan bu  Batı kökenli yabancı eklerden bazıları şunlardır: 

           

           

 

            Kelime sonuna gelen ekler

            -aj

            Ambalaj,  avantaj, averaj, bagaj, baraj, blokaj   vb

              -al,el:  Fransızcadan dilimize girmiştir. İlgili olma, aitlik, mensupluk  anlamı taşır. Türkçede –sal,-sel,-l  şeklinde de kullanılır. Kültür-el, aktü-el, endüstriyel, federal, fonksiyonel vb.

                        -er (Lâtinceden): Eklendiği kelimeye olan veya yapan anlamı verir.  Banker, otoriter, misyoner,

            -ete, -ite, …….   Türkçedeki –lık,-lik eki gibi  soyut adlar yapar.  Aktivite,  fizibilite, humanite (insanlık) , prodüktivite(verimlilik), realite (gerçeklik).  

            İf İlgili olma, vasıf  isimleri yapar.  Dekoratif, alternatif, kooperatif, sportif,  portatif  vb.

            -ik: Bir şeye ait olma, ilgili olma anlamı verir. Akademik, alfabetik, alkolik, ansiklopedik,   ekonomik, diplomatik, elektronik, sempatik,  teknolojik,

             -ist: Bir şeye alışkanlık veya düşkünlük anlamı verir. Meslek ve uğraşma  anlatır. Artist, Budist, egoist, ekonomist, feminist, finalist, komünist, realist, turist.

             -izm: İlgililik anlamı taşır. Akademizm, alkolizm, ampirizm,  anarşizm, ateizm, atletizm, sosyalizm, faşizm,  idealizm,  Nihilizm,   

             Batılı kelimelere benzeterek,  Kemalizm.

            -man

            Antrenman, apartman, departman,  deplasman, finansman,

            -ör: Yapan,eden anlamı taşır. Aktör, antrenör,  boksör, diktatör, direktör,  raportör,  rektör,

             -syon (-tion-siyon): İş ve oluş isimleri yapar.  Adaptasyon,  aksiyon, animasyon, dejenerasyon,  enflasyon, koleksiyon,  resepsiyon

            -ya: Yer ve ülke isimleri yapar. Almanya, Çekoslovakya, İtalya, Rusya.

           

            Kelime başına gelen ekler

            -a: Olumsuzluk ve yokluk anlamları verir. Ateist, asosyal, apolitik, ametal

            -ala: Eklendiği  gibilik,  benzerlik anlamı verir. Alaturka,alafranga, alagarson

            -anti: Karşı anlamında kelimeler yapar.  Antitez, antidemokratik, antipatik, antibiyotik,antifiriz

            -de: Yokluk veya zıtlık anlamı verir. Deforme, deşarj, deşifre, demode, deformasyon

            -re: Geri veya tekrar anlamı verir. Reaksiyon, reform, revizyon, redaksiyon,

            -tele: Uzak, uzaktan anlamı verir. Telemetre, teleferik, telefon, televizyon,  telesekreter, 

 

           

            -loji

            Arkeoloji,  astroloji, biyoloji, filoloji, jeoloji,  Türkoloji

           

             

           

             

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

             

 

 

 

            b) Yabancılaşma  Sebepleri

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Karamanoğlu Mehmet Bey'den Önce ve Sonra

 

DEVLET DİLİ TÜRKÇE

 

            Resmî  ve Resmî Dil

 

“Devlet dili” veya  “resmî dil” ifadelerini hepimiz duymuşuzdur. “Resmî” ve “Resmî dil”   kelime  ve terimine, sözlüklerde  şu karşılıklar verilmektedir:

Türkçe Sözlük: (TDK.1998)

Resmî:  1-    Devletin olan; resmî memur, resmî daire

2-    Devletin usûlünce olan; resmî muamele, resmî müracaat

 

Kamus-ı Türkî: (Şemsettin  Sami,1901)

Resmî:  Devlet tarafından veya devlet manasına olan; ilân-ı resmî, tevcihat-ı resmî

 

Doğan Büyük Türkçe Sözlük: (D. Mehmet Doğan, 2003)

Resmî: 1-    Devlet tarafından veya devlet manasına olan,

2-     Devlete ait,

3-     Devletçe tesbit edilen usûllere uygun şekilde yapılan.

Resmî dil: Bir devletin resmî yazışmalar ve öğreti sisteminde kullanılmasını kabul

ettiği dil.

Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi: (Dergâh yay.)

“Devlet dili, (resmî dil): Resmî yazışmalarda kullanılan ve çok defa hususî bir üslûba sahip bulunan  dile devlet dili denir.”

 

Sözlüklerimizdeki  “resm kelimesine  ve “resmî  dil”  terimine  verilen karşılık veya açıklamalardan hareketle  biz de  “resmî dil” terimini şöyle tarif  edelim:

“Resmî dil, millî sınırlar içinde devletçe varlığı kabul edilen, devlete ait yazışmalarda ve öğretimde kullanılma mecburiyeti bulunan ve bu mecburiyeti kanunla tespit edilen dildir”.

 

Göktürk ve Uygur  Devleti’nde

 

Türkçe, ilk yazılı metinlerimizin bulunduğu 8. yüzyıldan günümüze kadar Türk milletinin dili olarak, Türk devletlerinin resmî dili olma özelliğini korunmuş ve sürdürmüştür. Dilimizin ilk yazılı metinleri olan Göktürk Kitabeleri, zamanın büyük devlet adamları Bilge Kağan ve  Kültigin adına ve onların ağzından yazılmıştır. Kitabeler, bu büyük Türk devlet adamlarının,    Türk milletine  “ebedî  hitabı” dır  ve hattâ   “millete hesap vermesi” dir. Dolayısıyla Türkçe bu kitabelerde “devlet dili” veya  “resmî dil”dir.

Kitabelerde, “Türk beyleri, milleti, bunu işitin! Türk milletini toplayıp il tutacağını burada vurdum. Yanılıp öleceğini yine burada vurdum. Her ne sözüm varsa ebedî taşa vurdum. Ona bakarak bilin” denilmektedir.1     Burada, taşlara yazılan bilgileri “okuyup öğrenin” tavsiyesi yer aldığına göre, halkın yaygın şekilde okuyup yazma  bildiğini, dolayısıyla öğretiminin de bu dil ve alfabe ile yapıldığını düşünebilir, böyle düşünmekte de bir yanlışlık bulunmadığını söyleyebiliriz. Nitekim Azerbaycanlı Prof. Dr. Ali İsa Şükürlü de 8. yüzyıl Türkçesinin ve Göktürk alfabesinin çok geniş bir coğrafyada kullanıldığını ve okullarda öğretildiğini savunmaktadır.2

Türkçe, Göktürklerden sonra Uygurlar devrinde de varlığını gelişerek sürdürmüş, devlet dili olma özelliğini korumuştur.

 

Karahanlı Devleti’nde

 

İslâmiyet’in kabulünden önce, Göktürk ve Uygur devletlerinde “devlet dili” olarak kullanılan dilimiz, İslâmiyet’in kabulünden sonra  kurulan Türk devletlerinde de devlet dili olma özelliğini sürdürmüştür. İlk Müslüman Türk devleti olarak bildiğimiz Karahanlı Devleti'nde de Türkçe devletin dili, resmî dil olarak kullanılmıştır. Türk kültürünün temel eserlerinden Kutadgu Bilig’in yazarı, daha doğrusu şairi Yusuf Has Hâcip, devletin üst kademe idarecilerindendir. “Hâcip” veya “Has Hâcip” İslâm devletlerinde ve özellikle Karahanlı Devleti'nde önemli bir bürokratik unvandır. Kutadgu Bilig'in mütefekkir şairi Balasagunlu Yusuf, “eserini Balasagun'da yazmaya başlamış, sonra Kâşgar'a giderek orada tamamlamış ve Tavgaç Kara Buğra Hanlar Hanı'nın huzurunda okumuştur. Hükümdar, şairin kalem kudretini takdir ederek, ona iltifat etmiş ve yanına alarak “Has Hâcip” unvanını vermiştir. Bundan dolayı adı Yusuf Hac Hâcip veya Yusuf Uluğ Has Hâcip diye meşhur olmuştur.3 Yukarıda da belirttiğimiz gibi “Has Hâciplik”, Karahanlılar sarayında vezirlikten, ordu kumandanlığından sonra en mühim mevkidir.4            

   

Bütün Türk  kültürünün âdeta bir hazinesi olan Divanü Lügati't-Türk  adlı ünlü eser  de Kaşgarlı Mahmut tarafından Karahanlılar devrinde yazılmıştır. Bu eserin yazarı büyük Türk milliyetçisi ve dilcisi Kaşgarlı Mahmut,  eserinde  de belirttiği gibi “nesepçe Türklerin en ileri gelenlerinden”dir. Eserindeki bilgilerden Kâşgarlı Mahmut'un,  Karahanlı ailesin değilse bile, Karahanlı  ailesinin  çevresindeki yüksek Türk aristokrasisine mensup olduğu anlaşılmaktadır. 5 

Yusuf Has Hacip ve Kâşgarlı Mahmut gibi iki büyük Türk'ün eserlerinin ve şahsiyetlerinin Karahanlı Devleti içindeki  yeri ve  itibarları da gösteriyor ki Türk dili  Karahanlılar  devletinde de bu  devlet dilidir, resmî dildir.

 

Selçuklu Devleti’nde

 

Türkçe, devlet dili olma açısından Selçuklular devrinde bazı tarihî ve coğrafi olumsuzluklar, zaruretler yüzünden, bir süre sadece yazışmalarda  kullanılamamıştır. Bu durumu, Türkçe'nin “devlet dili olmadığı” veya “olamadığı” anlamında yorumlayanlar vardır. Bu yorumu yapanlar, Türkçenin ancak Karamanoğlu Mehmet Beyin 15 Mayıs 1277'de yayımladığı bildirilen fermanla “ilk defa”  devlet dili olduğu gibi yanlış bir kanaati yaygınlaştırmaktadır. Bazı kesimler, bu anlayışla 15 Mayıs 1277 tarihini “Türkçenin devlet dili olma bayramı !” olarak kutlamaktadırlar.(6)

Selçuklular devrinde devlet yazışmalarında Türkçenin kısa bir süre de olsa kullanılamamış olmasının birtakım sebepleri vardır. Durumu iyi ve doğru değerlendirmek için devrin siyasî, sosyal ve coğrafî şartlarını iyi anlamak gerekir. Eğer bunu yapamazsak, Anadolu'yu Türkleştirip vatanlaştıran ve bize miras bırakan atalarımızı, Türklüklerini, millî şuurlarını unutmak ve kaybetmekle suçlamış oluruz. Bu da tarihî bir haksızlık ve insafsızlık olur. Selçuklular devrinde devletin yazışmalarında bir süre Farsçanın kullanılmış olmasının sebebi, millî şuur zaafı değil, siyasî ve sosyal yapının getirdiği zaruretlerdir. Ünlü tarihçi Prof.Dr. Faruk Sümer, bu zarurî sebepleri şöyle izah ediyor:

 

“İran Selçuklu Devleti’nin mülkî teşkilâtında vezirlikten tahsildarlığa kadar bütün hizmetlerde İranlılar kullanılıyordu. Esasen Türk unsuru, yerli unsura nazaran sayıca az idi. Bu sebeple hükümdarlar Farsça öğreniyorlar ve mülkî devlet memurları ile daha ziyade bu dilde konuşuyorlardı. Bununla beraber, hanedan mensuplarının kendi ana dillerini unutmuş olduklarını düşünmek mümkün olmadığı gibi Türk geleneklerini de devam ettirmişlerdir. Esasen bir çoğunun annesi Türk olduğu gibi, kendilerini büyütüp terbiye eden atabeyleri de Türk'tü. Orduları ise, yeni katılan unsurlar ile daima Türk kalıyordu. Selçuklu devri Türkleri, dahil bulundukları İslâm medeniyetinin tesiri altında kalmış olmakla beraber işaret edildiği gibi, dillerini muhafaza etmekte ve geleneklerini yaşatmakta idiler. Bunlar ve diğer birçok hususlarda, onlar, Arap ve Acemlerden ayrılıyorlardı. Türklerin bu unsurlar ile yaşamaları, onlardaki kavmiyet şuurunu zayıflatmamış, belki de kuvvetlendirmişti."(7)

“Selçukluların gerek İran ve gerek Anadolu'da mülkî teşkilâtta yerli İranlıları kullanmaları resmî dilin Farsça olması, sadece amelî (pratik) gayelerle ilgilidir. Çünkü sultanlar kendi kavimlerinden (başka her zaman ve her yerde devletler için hayatî bir ehemmiyeti haiz buluna maîi saha olmak üzere) devletin mülkî teşkilâtında vazife görebilecek yeter derecede eleman bulamıyorlardı. Farsçanın sadece yazışmalarda, devlet dili olarak kullanılmasının, Türkçenin terk edildiği manasına gelmediğini de hemen hatırlatmalıyız. Yine başka kültür ve coğrafyalar üzerinde devlet kuran Moğollar ve Araplar da aynı yola başvurmuşlardır."(8)

Selçuklu sarayında yazışma dili olarak Farsça kullanılırken, devlet ve saray işlerinde, orduda sözlü olan her şeyin “Türkçe ile yürütüldüğünü”, Prof. Dr. Tahsîn. Banguoğlu “Devlet Dili Türkçe'' adlı tebliğinde şöyle açıklıyor:

“Kendileri de Türk olan hükümdarların, devlet adamlarının bir Türk memleketinde yabancı dillerde hükümet sürmeleri çok garip görünür. Ancak bu dillerin devlet dili olarak kullanılışını, oldukça dar bir manada almak gerekir... Sarayın ve ordunun konuşma dili Türkçedir.  Devlet kapısında sözlü olan her türlü muamele Türkçe görülür. Saray çevresinden uzaklaşıldıkça her türlü işin Türkçe olarak yürütüldüğünü, özellikle valilerin, beylerin halk ile olan bütün işlerini Türkçe gördüklerini tahmin edebiliriz. Bu arada Türkçe, resmî bazı yazılarda da kullanılmış olmalıdır."(9)

Selçuklu Sultanı Melişah'ın şahsî mektuplarını Türkçe yazdığını, yukarıdaki bilgilere eklersek durumu biraz daha aydınlatmış oluruz.(10)

 

Beylikler Devrinde

 

Türkçe, İran coğrafyasında kurulan “Büyük Selçuklular” devleti zamanında devlet yazışmalarında kullanılma açısından yine de bir sarsıntı geçirmiştir. Ancak 13. yüzyılda Anadolu sahasında bilhassa beylikler devrinde tam bir inkılâp havasında şahlanışa geçmiştir. Bunda yeni göçlerle nüfus yoğunluğunun artması, yeterli insan gücünün yetişmesi ve Türkmen beylerinin rolü olmuştur.

Türkçenin devlet dili olması konusunda, Karamanoğlu Mehmet Beyin fermanının sanıldığından daha geniş tesiri olduğu hatta Türkçenin “ilk defa devlet dili olduğu” ileri sürülüyorsa da, bu görüş tarihi gerçeği yansıtmamaktadır. Çünkü Türkçe, daha önce devlet dili olduğu gibi, sadece Karamanoğlu Mehmet Beyin fermanıyla da devlet dili olamazdı. Mehmet Beyin 1277'de yayımladığı bildirilen ferman, tek başına Türkçeyi devlet dili yapmaya yeterli değildir. Zira Mehmet Bey, kendisi merkezî otoriteye sahip bir Türk devletinin başında sultan veya hükümdar değildir. Onun için, söz konusu fermanının bütün ülkede yani bütün beyliklerde geçerli kabul edildiğini düşünemeyiz.

Türkçeyi “İlk defa devlet dili yaptı.” diye düşünülen Mehmet Bey'in, söz konusu fermanı tam bir millî şuurla yayımladığı da şüphelidir. Selçuklu tarihi sahasının ünlü tarihçisi Prof. Dr. Osman Turan bu fermanı değerlendirirken, “Esasen bu harekette millî  duygunun mu kültür durumlarının mı daha fazla rol oynadığını tesbit edecek bir delile de sahip değiliz. Bundan başka, Farsça devam edilen bütün devlet muamelâtının bir emirle ve derhal  Türkçeye çevrilmesi de kolay değildi.” demektedir.11

Millî şuur veya  millî duygu eseri olarak ortaya çıkıp çıkmadığı kesin olmayan bir fermanı dolayısıyla Karamanoğlu Mehmet Beyi, edebiyat tarihçisi Nihat Sami Banarlı’nın ifadesiyle, “idealist bir dil inkılâpçısı saymak aşırı bir görüştür.”(12)   Çünkü Türkçe, Mehmet Bey’den çok önce Konya Sarayı’nda kendini kabul ettirecek güçte idi. Prof. Dr. Fuat Köprülü’nün de belirttiği gibi, “Eğer Türkçe eskiden beri devlet işlerinde hiç kullanılmamış olsa, böyle bir teşebbüste bulunulması imkansız olurdu.”(13)   Nitekim II. İzzettin Keykâvus’un (1246-1261) o devirde halk tarafından sevilen  ve destanî   bir eser olan “Dânişmednâme”yi kendi yazıcısına Türkçe yazdırması, Konya Sarayı’nda Türkçeye verilen önemi gösteren dikkate değer bir harekettir.

Karamanoğlu Mehmet Beyin 15 Mayıs 1277’de yayımladığı bildirilen fermanın aslı bugün mevcut değildir. Böyle bir fermanın yayımlandığı, İbni Bibi’nin bir eserinden öğrenilmektedir. Yazar, “Al Avâmir-ül Alâiye” adlı Farsça eserinde, bu fermanın şöyle olduğunu bildirmektedir:

“Bâdel-yevm ber-divan, ber-dergâh, ber-barigâh, der-Meclis, der-meydan, çün be-zeban-ı Türkî,  zeban-ı diğer  nedâret.”

İbni Bibî'nin, eserinde naklettiği bu fermanı Yazıcı-zâde, “Tevârih-i Al-i Selçuk” adlı eserinde şöyle tercüme etmiştir:

“Şimdiden girü hiç kimse ne kapuda ve divanda ve meclis ve seyranda Türkî dilinden gayri dil söylemeye.”(14)

 

Karamanoğlu Mehmet Beyin Farsça ve Türkçe şekillerini naklettiğimiz fermanını, Prof. Dr. Zeynep Korkmaz da şöyle değerlendiriyor: “Fermanın yayımlanmış olması, Anadolu beyliklerindeki genel tutumu ortaya koyan bir davranıştır. Mehmet Bey, Türk dil ve kültürüne üstün değer verdiğini gösteren bu davranışı ile bütün Anadolu beyliklerinde kök salmış olan millî bir akıma tercüman olmuş ve öteki beyliklerin de temsilciliğini yapmış bulunmaktadır.  Eğer bütün Anadolu beyliklerinde böyle akım hâline gelmiş bir gelişme söz konusu olmasaydı geçici buyruklarla Türk yazı dilinin temelini atmak asla mümkün olmazdı.”(15)

Yine bu fermanın değerlendirilmesini yaparken Prof. Dr. F. Kadri Timurtaş da şu görüşlere yer vermektedir:

“Bu emir ve fermanın tarihi 10 Zilhicce 675'tir. Milâdî 15 Mayıs 1277 gününe tekabül etmektedir. Bu buyruğun nasıl tatbik, edildiği, daha doğrusu yürütülüp yürütülmediği pek de belli değildir. Çünkü Cimri ve Mehmet Beyin hükûmet sürmeleri çok kısa olmuştur. Esasen Türkçe böyle bir buyruk bugüne kadar ele geçmiş değildir. Bu sözler Farsça yazılmış tarihî kaynaklardan birinde zikredilmiştir.”(16)

Tarihî bir hadise olarak, Karamanoğlu Mehmet Beyin hareketi, geçici bir harekettir. Mehmet Bey, Konya'yı istilâ ederek “Cimri” adıyla tanınan sahte Selçuklu şehzadesini “Siyavuş Bin Keykavus” adıyla Selçuklu tahtına oturtmuş, bu adam adına hutbe okutmuş ve 20 gün kadar Selçuklu veziri olarak hüküm sürmüştür. Fermanı işte bu karışık günlerde Konya'ya karşı isyan ettirdiği göçebe Türkmenlerin Farsça bilmeyişlerini hesaba katarak çıkardığı da ileri sürülmektedir.(17) Gerçekten bu görüş kolayca reddedilemez. Çünkü Karamanoğlu Mehmet Beyin Konya isyanı bastırıldıktan sonra, fermanın geçerliliği kalmamıştır.

 

 

Osmanlı Devleti’nde

 

Türkçenin devlet dili olarak gelişmesi, Osmanlılar zamanında güçlenerek devam etmiştir. “Gerçekten bütün imparatorluk idaresinin muameleleri, yabancı devletlerde muhaberat ve dünyanın en zengin Türkçe arşivi Osmanlılara ait olduğu gibi Orhan Gazi, vakfiyelerini ilk defa Türkçe yazmakla vakıf dilinin Arapça olması kaidesi de kısmen değiştirilmiştir.”(18) Osmanlı Beyliği, Anadolu Türk birliğini kurmakla Batı Türkçesinin birliğini de sağlamıştır.

Fatih Sultan Mehmet, İstanbul'un fethinden (1453) sonra, devlet teşkilâtını yeniden kurarken hazırlattığı kanunları,  Türkçe yazdırdığı gibi, hazırlanması sırasında da dil konusuna özellikle dikkat edilmesini istemiştir. Kanun hazırlanmasını emreden bir fermanının başında, “Kanunnâme tahrir olunmak lazım gelmeğin, bu ahd-i hakîr feerman-ı celilleri üzre nazm ve inşâ idülüh ve herrkes mûstefid olmak içün ıstılâh ve ibaretten feragat olunub...” ifadeleri yer almaktadır. Fatih'in, kanunları Türkçe yazma konusunda açtığı bu çığır, sonraki padişahlar zamanında da sürüp gitmiştir.(19)

Osmanlı devrinde Türkçenin devlet dili olarak hâkim olmasının bir başka sebebi de “Enderûn Mektebi”dir. “Enderûn”, saray içinde bir okuldur. Sarayda, orduda ve hükûmet işlerinde çalışacak memurları ve hizmetlileri yetiştirmek bu okulun görevi idi. Fatih tarafından açıldığı bilinen bu okula, “acemi oğlanlar” arasından öğrenci seçilirdi. Enderûn’dan sadrazamlar, kaptan paşalar, yeniçeri ağaları, eyalet valileri, sancak beyleri, daha başka hizmetler için ünlü kişiler, ayrıca şairler, edipler, ressamlar, mimarlar, müzikçiler, tarihçiler ve daha bunlar gibi medresenin yetiştirmediği bilginler de yetişmiştir.

Askerlik, siyaset ve teknik konuların ağırlıklı olarak okutulduğu Enderûn okulunun temel özelliği, saray içinde bulunması ve bütün derslerin Türkçe  okutulmasıdır.(20)

Fatih kanunnameleri ve Enderûn mektebinin durumu da gösteriyor ki, Osmanlı devrinde Türkçeye devlet dili olarak gereken önem verilmiştir.

Türkçenin günümüzde anlaşılan şekliyle “resmî dil” olması, yani hukukî bir belge olarak anayasada “resmî dil” ifadesiyle belirtilmesi, 1876'da ilân edilen Kanun-ı Esasî'nin yürürlüğe girmesi ile mümkün olmuştur. Bilindiği gibi Kanun-ı Esasî, ilk Türk Anayasasıdır. 1876’da 2. Abdülhamid devrinde hazırlanmıştır. Bu ilk anayasamızın 18. Maddesi şöyle düzenlenmiştir:

“Teba-i Osmaniyenin hidemat-ı devlette istihdam olunmak için devletin Lisan-ı resmîsi  olan Türkçe'yi bilmeleri şarttır.”

 

Bu madde, devlet işlerinde çalışacak memurların Türkçe bilmeleri şartını getirdiği gibi, “Devletin lisan-ı resmîsi olan Türkçe”  ifadesine yer vermesi ile de önemlidir.

1876'da ilân edilen ve I. Meşrutiyet Anayasası olarak da bilinen Kanun-ı Esasînin, 57. Maddesi ile, “Parlâmentoda yapılacak konuşmaların Türkçe olması”68. Maddesi ile de, “milletvekili seçilebilmek için Türkçe bilme şartı” getirilmektedir.

 

Cumhuriyet Devrinde

 

Kanun-ı Esasî'nin Türkçe ile ilgili maddeleri, 1924 Anayasasının hazırlanmasına kadar yürürlükte kalmıştır. Çünkü 1921’de tam bir anayasa hazırlanmamıştır. Sadece 23 maddelik, temel ilkeleri belirten bir metin hazırlanmıştır. 1921 Anayasası olarak bilinen bu metnin 10. Maddesinde, “Kanun-ı Esasî’nin (1876 Anayasası) bu maddelerle çelişmeyen hükümleri tamamen yürürlüktedir.” denilerek 18., 57., 68., maddelerin de dahil olduğu birçok hüküm geçerli sayılmıştır.

Cumhuriyetin ilânından sonra hazırlanan 1924 Anayasasında Türkçenin “resmî dil” olduğu açıkça belirtilmiştir. Teşkilat-ı Esasî adını alan bu anayasanın 2. Maddesi şöyledir:

 

Madde - 2  “Devletin resmî dili Türkçedir”

 

1924 Anayasasından sonra hazırlanan anayasalarımızda Türkçe, resmî dil olarak aynı şekilde yerini almıştır. Bugün yürürlükte bulunan 1982 Anayasasının 3.Maddesi şöyle düzenlenmiştir:

 

Madde 3: “Türkiye devleti, ülkesi ve milleti ile bölünmez bir bütündür. Dili Türkçe'dir. (…)”

 

Yine 1982 Anayasasının 42. Maddesi de şöyledir:

Madde 42: “Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına anadilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez. Eğitim ve öğretim kurumlarında okutulacak yabancı diller ile yabancı dille eğitim ve öğretim yapan okulların tâbi olacağı esaslar kanunla düzenlenir. Milletlerarası anlaşma hükümleri saklıdır.”

1982 Anayasası’nın  2. ve 42. maddelerine dayalı olarak 1739 sayılı Türk Millî Eğitimi Temel Kanunu'nda da dilimizle ilgili hükümler bulunmaktadır. Bu kanunun 10. Maddesinin ikinci paragrafı şöyledir:

 

“Madde - 10: “..Millî birlik ve bütünlüğün temel unsurlarından biri olarak Türk dilinin, eğitimin her kademesinde özellikleri bozulmadan ve aşırılığa kaçılmadan öğretilmesine önem verilir. Çağdaş eğitim ve bilim dili hâlinde zenginleşmesine çalışılır. Bu maksatla Millî Eğitim Bakanlığı'nca gereken tedbirler alınır.”

 

Yukarıda zikrettiğimiz anayasa maddeleri ve kanunlarımızda Türkçenin, devletimizin resmî dili olduğu açık seçik hükme bağlanmıştır. Buna göre devlet, resmî dilini gözetip kollamak yetki ve sorumluluğuna da sahiptir. Bugünkü anayasanın giriş bölümünde “anayasanın sözüne ve ruhuna sadakat” şartı da getirilmiştir. Bu itibarla, devletin resmî yazışmalarında ve eğitim, öğretimde kullanılacak dilin ölçüsü de anayasada kullanılan dildir. Nitekim 29.09.1984 tarihi bir “Başbakanlık Genelgesi”  anayasa dilinin ölçü olarak alınmasını emretmektedir. Bu genelge istikametinde uygulamayı kolaylaştırmak üzere, 1982 Anayasasına göre kurulmuş bulunan Türk Dili Kurumu “Anayasa Sözlüğü” adlı bir kitap hazırlamıştır.

1739 Sayılı Kanunun 10. Maddesinde, “Türk dilinin eğitimin her kademesinde özellikleri bozulmadan ve aşırılıklara kaçmadan öğretilmesine önem verilir.” İfadeleri yer almaktadır. Bu ifadeler düşündürücüdür. Çünkü “özelliklerinin bozulması” söz konusu olmasa, böyle bir tehlike bulunmasa kanuna bu ifadelerin konulmasına  ihtiyaç duyulmazdı.

Yukarıda sözünü ettiğimiz Başbakanlık Genelgesi’nde, “Türkçenin yapısını ve güzelliğini zedeleyecek hareketlere izin verilmemesi, ana dilimizin tabiî seyri içinde gelişmesi gerektiği görüşündeyiz” denildikten sonra, “Kamu kurum ve kuruluşlarınca yapılan resmî yazışmalarda ve yayınlarda güzel Türkçemizin aşırılılıklardan kaçınılarak kullanılması; yapı, imlâ ve kelimelere dikkat edilmesi”   mecburiyeti getirilmektedir.

Dilimiz, tarih boyunca çeşitli milletlerin dilleri, kültürleri ile karşılaşmıştır.  Her medeniyet ve kültür dili gibi  Türkçe de  başka dillerden  kelime almış, vermiştir.  Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ifadesi  ile “değişerek devam etmiş, devam ederek değişmiş”tir. Türk adıyla bilinen ilk Türk devleti Göktürkler’den  günümüze  kadar kültür dili, edebiyat dili, ilim dili, devlet dili olarak varlığını sürdürüp gelmiştir. Değişerek ve gelişerek buna devam edecektir.

Hukuk devletinde kanunlara uymak, her vatandaşın görevidir. Anayasanın emrettiği dili kullanmak, dille ilgili kanun, yönetmelik ve genelgelerdeki resmî dile uymak , öğretim kurumlarında  Anayasa ve kanunlarımızdaki  ortak dili kullanmak  resmî görevlerimiz arasındadır.

Ancak kanun koyucuların da  hazırladıkları kanun metinlerinde Türk milletinin tarihinden süzülüp gelen,  ortak kültür ve yazı dilini kullanmaları, Türk dilinin yapı ve işleyişine uymaları gerekir. 

 

DİPNOTLAR

1-             Prof.Dr. Muharrem Ergin, Orhun Âbideleri, 1000 Temel Eser,İst.1070,

2.                          Prof. Dr. Ali İsa Şükürlü, Türkiye Gazetesi, 28.12.1993

3.                          Prof. Dr. R. Rahmetli Arat, Kutadgu Bilig-I Metia, Ank. 1947, s. 22

4.                          Nihat Sami Banarlı, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, C-I, s. 231, Prof. Dr. Saadet Çağatay, Türk Lehçeleri Örnekleri, Ank. 1963, s. 79

5.                          Besim  Atalay, D.L.T. Tercümesi C-I, 1941, Önsöz M. Şakir Ülkütaşır, Büyük Türk Dilcisi Kaşgarlı Mahmut, T.D.K. Ank. 1972, s. 17

6.                          Uluslar arası Yunus Emre, Nasrettin Hoca, Karamanoğlu Mehmet Bey ve Türk Dili Semineri Bildirileri, Konya 1977

7.                          Prof. Dr. Faruk Sümer, Oğuzlar (Türkmenler) Ank. 1972, s. 103

8.                          ………….., Oğuzlar, s. XII

9.                          Prof. Dr. Tahsin Banguoğlu, Dil Bahisleri, İst. 1987, içinde “Devlet Dili Türkçe” adlı tebliğ

10.                      Prof. Dr. Osman Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk İslam Medeniyeti, İst. 1969, s. 344

11.                      Prof. Dr. O. Turan, aynı eser s.348

12.                      Nihat Sami Banarlı, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi C-I, s. 299

13.                      Prof. Dr. Fuat Köprülü, Türk Edebiyatı Tarihi, İst. 1980, s. 251

14.                      ………. Karamanoğlu Mehmet Bey ve Türk Dili Semineri Bildirileri.

15.                      Prof. Dr. Zeynep Korkmaz, Anadolu Beylikleri Devrinde Türk Dili ve Karamanoğlu Mehmet Bey adlı Tebliğ, (Not 14 içinde)

16.                      Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş, Türkçemiz ve Uydurmacılık, İst. 1977, s. 263

17.                      Nihat Sami Banarlı, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi C-I, s. 299

18.                      Prof. Dr. Osman Turan, Türk Cihan Hakimiyeti Mefkûresi Tarihi C-2, İst. 1980, s. 352

19.                      Prof. Dr. Enver Ziya Karal, Bilim-Eğitim Dili Olarak Türkçe, Ank. 1978, içinde “Osmanlı Dil Sorunu”

20.                      Osman Ergin, Türkiye’de Maarif Tarihi, C-4, İst. 1977, s. 16

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kendi Gök Kubbemiz Şairi Yahya Kemal’in

SÜLEYMÂNİYE’DE BAYRAM SABAHI

ŞİİRİNİN TAHLİLİ

 

 

            Yahya Kemal’in   Süleymâniye’de Bayram Sabahı adlı  şiiri,   bütünüyle şairin bir bayram sabahı yaşadığı duyguları tasvir ve terennüm etmektedir.

            Bu şiirde geçen ve  kendi şiir kitabına isim olan “kendi gök kubbemiz”  hem Süleymâniye camii hem de Türk vatanıdır.

            Yahya Kemal, Aziz İstanbul adlı eserinde kendisine bu şiiri ilham eden Süleymâniye Camii’ni şöyle anlatıyor:

            “Milletimizin en büyük abidesi olan Süleymâniye'de kaderin her cihetten mehîb ve güzel tecellisini görmemek muhaldir. Mimarı Sinan gibi bir dâhî kemal yaşında olmasaydı bu eser vücut bulmazdı; lâkin bânisi Süleymân gibi fâtih ve zengin bir padişah o mimara, bir şaheseri yaratmanın hudutsuz imkânlarını vermeseydi  bu eser gene vücut bulmazdı. Genişleye genişleye, yüksele yüksele gitmiş uzun bir istilâ târihinin gene kemal devrinde bu sanat mucizesinin zuhur edişi insanı ne kadar düşündürür.”[211]

            Süleymâniye ölçüsünde bir sanat eseri olan Süleymâniye’de Bayram Sabahı şiirinde Yahya Kemal, milletine hissettirmek istediği “millî romantizmi” en yüksek seviyede ifade etmiştir. Yahya Kemal’in muhayyilesinde  Süleymâniye Camii, sadece bir mâbet, sadece büyük bir mimarî eser olmaktan çıkmış; Müslüman Türk milletinin hem maddî hem mânevî sembolü olmuştur.

            Millî romantizm, milletlerin dilde, sanatta ve kültürde kendilerine gelmeleri, kendilerini bulmaları kısaca kendi millî varlıklarının farkına varmaları, farkına vardıkları bu millî kimlikleriyle gurur duymaları  demektir. Şair, bize bunu hissettirmeğe çalışmaktadır. Şiirde, bütün Türklük, tarihi ile dini ile mimarisi ile  sanatı ve coğrafyası ile   Süleymaniye  sembolünde toplanmıştır. Süleymaniye,  Türk vatanıdır; Süleymaniye, bütün başarı ve zaferleriyle Türk tarihidir; Süleymaniye, Türk’ün sanat dehasıdır; Süleymaniye, Türk’ün cisimleşmiş imanıdır. Kısaca Süleymaniye, “kendi gök kubbemiz” altında  bütün  Türk varlığının toplanışıdır.

            Yahya Kemal, her şeyi milleti açısından ve milletine göre düşünen bir millî şairimizdir. Bir şiirinde:

           

            Cihan vatandan ibarettir itikadımca

 

deyişi bundandır.

             Yahya Kemal,  Süleymaniye’de Bayram Sabahı şiirinin, büyük bir mimarî eser olan  bir mabedin içinde  sadece bir  bayram namazı kılmaktan ve bayram namazı tasvirinden ibaret olmadığını; bu toplanmanın  tarihî, millî, dinî yönlerinin olduğunu ifade ederken  şöyle bir değerlendime  de bulunuyor: 

             “Süleymaniye’de Bayram Sabahı, dinî olmaktan ziyade millî bir şiirdir. Telif ederek söylemek lâzım gelirse, esasen Müslümanlık’tan beri, Türk Milliyeti, İslâm akideleriyle,  İslâm imanıyle yuğrulmuş, onunla hal-hamur olmuş yeni ve ulvî bir terkiptir. Müslüman Türk halkının milliyetini, yani bu vatana gaza maksadıyle gelmiş, bu maksadla asırlarca şehid olmuş, vatana minareler yükseltmiş, gök kubbeye ezan sesleri salmış bir milletin milliyetini, İslâmiyet’ten ayrı olarak düşünmeğe imkân yoktur.

            Süleymaniye’de Bayram Sabahı, Müslüman Türkler’in senede iki defa, öz mimarileri içinde birleşmelerini terennüm eder. Şiirde bahsedilen Türkler,  ayakları toprağa basan, yaşayan adamlar mıdır? Evet lâkin yalnız onlar değildir. Onlardan evvel yaşayıp şimdi ölmüş ve ruh orduları haline gelmişler de bu Türk camiasına dahildir. Süleymaniye’de Bayram Sabahı, işte Malazgirt Meydan Muharebesi’nden bu yana kadar Türkiye toprağında yaşamış bütün Türkler’in bu toplanışı ve topluluğudur.”

            Büyük şair, bu şiirinde Türklüğün yeni fethettiği, Müslüman Türk vatanı kimliği kazandırdığı  -başta Anadolu coğrafyası olmak üzere- topraklardaki ruh ve zevk   macerasını anlatır. Yahya Kemal’de özellikle de bu şiirinde  tarih teması esas olmakla birlikte Yavuz Selim hariç hiçbir hükümdâra mersiye söylemiş değildir. Çünkü onda tarih teması şahıs veya şahıslar konusu değil ruh meselesidir. Süleymâniye bütün ihtişamıyla  onun şiirine konu olurken   Muhteşem Kanunî  Süleyman’ın  adı bile geçmez.

            Yahya Kemal’in şiirinde bilhassa Osmanlı tarihi vardır. Ancak Osmanlı tarihinin hadiseleri ve insanları hükümdârlara bağlanmadan anılır.

            Süleymâniye’de  Bayram Sabahı’nda, tarihî bir hadise ve sınırlı bir mekân anlatılmaz. Bütün mazinin geniş bir coğrafyada alabildiğine yayılışı anlatılır. Önümüze tarihimizin bir zafer paftası açılmış gibidir. Tarihimizin zaferleri, eserleri ve büyük işleri,  Türk –İslâm tarihine yön veren ortak ruha, kolektif bir görüşe   mal edilir  irca edilir. Bu tesadüfî bir tavır değildir.

            Süleymâniye ile ilgili tarihî vesikalar elbette bilinmektedir. Süleymaniye’nin Mimarı Sinan, yaptırıcısı ise Kanunî’dir. Böyle bir tarih bilgisi, Yahya Kemal’in şiirinde bir hüküm ifade etmiyor. İstanbul’un fethi nasıl bir bilinmeyen  yeniçeriye mal edilmişse, Süleymâniye’yi meydana getiren de Malazgirt’ten bu yana Anadolu’ya Türk ruhunu hakim kılan, Türk mührünü vuran adı meçhûl bir Türk askeridir.

 

            Bir neferdir bu zafer mâbedinin mimârı

 

deyişi bunun ifadesidir.

            Şair bu adsız Türk askeri düşüncesi içinde Süleymâniye’de bayram namazı kılarken, asker kıyafetli birini görür. Onunla gerçeği yakalamış gibidir. Bu askeri,  Türk tarihinin ruhunu yapan, meçhul askerle birleştirir. O artık herhangi bir şahıs değildir. Tarih boyunca değişik sıfat ve rollerde tecelli etmiş tek bir cevherin   cisimleşmiş bir temsilcisidir.

            Şairin bu düşünce ve anlayışına göre, Malazgirt’ten Anadolu’nun fethine yürüyüp vatanı kuran asker ile bu camiin banisi ve mimarı aynı cevherin değişik görünüşlerinden başka bir şey değildir. Cevher ve öz bir olunca Süleymâniye’nin bânisi ve mimarı ile içinde namaz kılan asker ayrı ayrı fertler olmaktan çıkar. Bu anlayışta Türk-İslam dehâsının mimarî sahadaki sembolü olan Süleymâniye’nin yapılışında şu veya bu fertlerin, tarihî şahısların adının bilinmesi önemli değildir. Asıl olan bütün Türklüğün temsilcisi ve bu cevheri, Türk ruhunu  kendisinde taşıyan  her Türk’tür.

            Diğer taraftan Süleymâniye, serdarından askerine, mimârından  işçisine kadar bir  ortak ruhun el birliği ile ortaya koyduğu bir eser olarak görülmektedir.

            Çok değişik açılardan değerlendirilebilecek olan bu şiir, birbiriyle ilgili  din, tarih, millet, sanat, vatan, fert-millet ilgisi gibi çeşitli unsurları bir araya getiren derin ve zengin manalı bir şiirdir. Bu kavramları sırayla ve kısaca görelim:

            Din

           Yahya Kemal, dinin insanla insan ve insanla Allah arasında ilgi kurması özellikleri üzerinde durmakla beraber, dinin bilhassa millet hayatındaki önemi üzerinde durmaktadır. (Bu konuda Ezansız Semtler yazısını okumak faydalıdır.) Din, insanları birleştirici bir fonksiyona sahiptir. Buna bağlı olarak camii de insanları bir araya getirerek bir birlik duygusu ve şuuru yaratır. Zaten “cami” toplayan manasına gelmektedir.

 

            Dili bir, gönlü bir, imanı bir insan yığını

            Görüyor varlığının bir yere toplandığını

 

mısraları bunun ifadesidir. Dinin birleştirici rolünü ise bilhassa,

 

            Büyük Allah’ı anarken bir ağızdan herkes

             Nice bin dalgalı Tekbîr oluyor tek bir ses

 

mısralarında kuvvetle hissediyoruz.

           Şairimiz, dinin millet hayatındaki birleştirici rolünün yanında, millet varlığını devam ettirici rolünü unutmamıştır. Milletlerin sosyal yapısı durmadan değişmesine rağmen din, tarih içinde değişmeyen ebedî değerleri ifade eder. Dinî inançlarla beraber dinî merasimler de birleştirici ve devam ettirici bir unsur olarak millet hayatında önemli bir yer işgal eder.

           

            Kendi gök kubbemiz altında bir bayram saati

            Dokuz asrında bütün halkı bütün memleketi

            Yer yer aksettiriyor mavileşen manzaradan

 

mısralarında bu görüş alabildiğine derin bir anlayışla dile getiriliyor. Şair, bir zaman manasını anlayamadığı bu mabedin, maddî görünüşünün arkasındaki geçeği böyle bir bayram namazında yakalıyor.

 

            Ulu mâbed seni ancak bu sabah anlıyorum;

            Ben de bir vârisin olmakla bugün mağrûrum:

            Bir zaman hendeseden âbide zannettimdi:

            Kubben altında bu cumhûra bakarken şimdi,

            Senelerden beri rü’yada görüp özlediğim

            Ceddlerin mağfiret iklimine girmiş gibiyim

 

Bu mısralar,  Yahya Kemal’in gençlik macerasını  ve  rücu hislerini itiraftan başka bir şey değildir.1903’te Fransa’ya firar ettiği zaman,  “Pariste dinsizliğim arttı.” diyen Yahya Kemal,  1912’de Türkiye’ye döndüğünde artık “Süleymaniye’yi hendeseden âbide gören” Yahya Kemal  değildir. Milletinin değerleri ile barışıktır.   Ancak millî ruhtan mahrum olanlar, Süleymâniye gibi eserleri hâlâ    “hendeseden âbide” zannetmeğe devam ederler.

 

           Tarih

           Şiirde, tarih duygusu ve şuuru da büyük yer tutmaktadır. Şiirin örgüsünde din ve tarih âdeta iç içe girmiştir.

            Birinci bölümde bu millet ve vatan için asırlarca canlarını feda eden şehitlerin ruhları, Süleymâniye camiine yaşayanlarla beraber namaz kılmaya geliyorlar. Cami, eski seferlerden gelen hayaletlerle doluyor. Böylece mazi ve hal camide birleşiyor. İşte bu birleşme zamanında “Süleymâniye tarih” olmakta, bütün Türk tarihini  kendi kubbesi altında birleştirmektedir.

            Üçüncü bölümde camide toplanan cemaatin Tekbîr alışını tasvir eden şair, âdeta eski akıncıların sesini duyar gibi oluyor:

 

            Yükselen bir nakaratın büyüyen velvelesi

            Nice tuğlarla karışmış nice bin at yelesi!

 

Bu mısralarda bayram namazında alınan Tekbir sesleriyle  akıncı naraları birbirine karışıyor. Daha sonraki bölümlerde de büyük zaferler ve fetihler birer birer hatırlanıyor. Böylece Türk tarihi gözümüzün önüne seriliyor.

 

Millet

           Şiirde millet, “dili bir, gönlü bir insan yığını”  olarak tarif ediliyor. Ayrıca Türk milletinin tarihî ve millî bir  özelliğine dikkat çekilmektedir. Türk milleti, “ordu-millettir.”  Fakat aynı zamanda sanat kabiliyeti olan ince ruhlu,  Allah’a derin bir imanla bağlı  bir millettir.

           

            Ordu milletlerin en çok döğüşen, en sarpı

            Adamış sevdiği Allah’ına bir böyle  yapı.

           

           Sanat

           Türk milleti ordu-millet olmakla beraber, sanat sahasında da ince bir zevk ve ruh sahibi olduğunu eserleriyle göstermiştir. Bu sanatkâr ruhu besleyen   Türk milletinin  imanı yani dinidir.

 

            En güzel mâbedi olsun diye en son dinin

            Budur öz şekli hayal ettiği mimarinin

 

            Süleymâniye gibi bir mimarî şaheseri,  “nice bin işçi ve mimar” kafa ve gönül birliği edip el ele vererek “taşı yenmişler” ve öyle meydana getirmişlerdir. O sebepten böyle bir eseri meydana getiren, kimliği belli bir kişi değil, ortak ruh ve imandır.

            Yahya Kemal Süleymâniye’nin ifade ettiği ruh ve imanı âdeta bize tercüme edip duyurmaya çalışırken, bu büyük mimarî şaheserin ufuktaki görünüşünü de unutmaz. Gerçekten Süleymaniye, öyle bir tepeye inşa edilmiştir ki biz onu tepenin tabiî  bir  devamı gibi görürüz.  Eğer Süleymâniye olmasa o tepe yarım ve eksik kalmış olacaktır.

 

Vatan

           Süleymâniye’de Bayram Sabahı şiirinde  vatan, din, tarih, millet ve sanata bağlı bir varlık olarak görünür.

            Birinci bölümde vatan,    “kendi gök  kubbemiz”   altındadır.

            İkinci bölümde vatan, “hür ve engin”  olma vasıflarını taşır. Süleymâniye Camii, bu vatandan uhrevî aleme geçilen kapıdır.

           Dördüncü bölümde vatan, Malazgirt’ten bu yana bu toprakları vatan yapan Türk-İslam cevherinin taşıyıcısı “mü’min nefer” ile birleştirilmiştir.

 

            Hem büyük yurdu kuran hem koruyan kudretimiz,

            Her zaman varlığımız, hem kanımız hem etimiz,

            Vatanın hem yaşayan varisi hem sahibi o,

            Görünür halka bu günlerde teselli gibi  o..

 

          Şiirin diğer kısımlarında da bayram sabahı atılan toplarla,  tarihî zaferler birleştirilerek âdeta bir vatan coğrafyası  çizilmekte; coğrafyanın vatan oluşu ifade edilmektedir.

 

            Fert ve Millet

           Yahya Kemal, tarih anlayışına bağlı olarak bu şiirinde fertte milleti görür. Fertte yüksek değer olarak ne varsa millete aittir. Fert, ancak kendisini milletinin içinde gördüğü o değerleri milleti ile paylaştığını hissettiği zaman mutlu olur. Şair, böyle bir durumu Süleymâniye’de kıldığı bir bayram namazı sırasında yaşıyor:

 

           Ulu mâbede karıştım vatanın birliğine,

           Çok şükür Tanrı’ya gördüm, bu saatlerde yine

           Yaşayanlarla beraber bulunan ervâhı.

            Doludur gönlüm ışıklarla bu bayram sabahı

 

           Yahya Kemal,  bir bayram sabahı, yine bir bayram namazında,  millete ve vatanın birliğine karışma duygusunu  Aziz İstanbul adlı eserinde yer alan,  Ezansız Semtler  yazısında  çok duygulu bir üslûpla anlatır.      

                         

                                

 ***

 

 

.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ölümünün 40., Cumhuriyetin 75. yılı münasebetiyle

YAHYA KEMÂL’İN ESERLERİNDE MİLLÎ MÜCADELE

 

Millî Mücadele yıllarında Darülfünûn’da hoca olarak bulunan Yahya Kemâl, milletimizin acılı, bedbîn, yorgun günlerinde, önce çevresinden başlayarak, sohbetleriyle öğrencilerine ve çeşitli gazete ve dergilerde yazdığı pek çoğu günlük yazılarında bütün millete ümit ve istiklâl imânı aşılamıştır.

Yahya Kemâl, 1919-1922 yılları arasında yazdığı yüzü aşkın yazısında Millî Mücadele’ye fikir ve gönül desteği vermiştir. Böylece fikirleri ile bir çeşit vatan hizmeti yapmıştır. Yahya Kemâl’in Millî Mücadele devri yazılarında, bu yılları bütün safhaları ve teferruatıyle görüyoruz.

1- Nesirlerinde Millî Mücadele

İstanbul Dârulfünûn’u Edebiyat Fakültesinde Türk Edebiyatı Tarihî ve Medeniyet Tarihî dersleri veren, ayrıca edebiyat dünyasında ünlü bir şair olarak “üstâd” kabul edilen Yahya Kemâl’in, millî mücadele ile ilgili olarak yazdığı yazıların, Türk milleti üzerinde olumlu tesirleri olduğu muhakkaktır. O yıllarda Edebiyat Fakültesinde öğrencisi olan Ahmet Hamdi Tanpınar, daha ilk derslerde hocasının üzerlerindeki tesirini şöyle anlatır:

“Nedîm, Nef’î, Galib, Millî Mücadele, hürriyet ve istiklâl aşkı, Alfred de Vigny’nin şiirinin çerçevesinde, ıssız ormanda, ayışığında, yaralarını yalayarak sessiz ölen kurdun etrafında çok tabiî unsurlar gibi toplanmıştı. Bir şimşek parlıyor, biz Mustafa Kemâl’i; Anadolu dağlarında yorgun orduyu toplar görüyorduk; bir başka şimşek ışığı daha, ömründe bir kere bile gülmek fırsatını bulmamış kadınlar ve yetim çocuklar, bakımsız viran şehirler, işgal altında İzmir ve İstanbul, boyununu bükmüşler kurtarıcı bekliyorlardı. Ve böylece birbiri peşinden gelen parıltılar arasında insan talihine, insan haysiyetine, ölüme, aşka açılıyor, yıkılmış İmparatorluğun enkazı arasından yaralı vatana sarılıyorduk.”1

Yahya Kemâl, o yıllarda, derste anlattıklarını, sohbetlerinde dile getirdiği düşüncelerini “kendisini tekrarlamaktan” hiç çekinmeden “ayrı ayrı muhitlerde” açıkladıktan başka, makaleler haline getirip gazetelerde de yayımlamıştır. Tanpınar, Yahya Kemâl’in, derslerinden ve sohbetlerinden süzülüp gelen millî mücadele yıllarını ve tesirini şu cümlelerle ifade ediyor: “Kendisini tekrarlamaktan çekinmediği için aynı sohbeti ayrı ayrı muhitlerde yapardı. Ve daima buluş halinde olduğu için hiç de ilk şekliyle gelmezdi.

Bu konuşmalarını Millî Mücadele için gazetelere yazdığı makalelerde aynıyle görürdük. Bazen de bize verilen bir derste geçen bir cümlenin başkaları tarafından hattâ bir kaç imza tarafından geliştirildiğine şahit olurdu. Bu senelerde, İstanbul’da Millî Cephe matbuatı üzerinde feyizli bir rüzgâr gibi esiyor, durmadan bir yığın fikir ve duygu spermini oradan oraya taşıyordu.” 2

Yahya Kemâl’in 1919-1922 yıları arasında yazdığı Millî Mücadele’yi destekleyici, yol gösterici yazıları, zaman, ileri, Tevhid-i Efkâr ve Hâkimiyet-i Millîye gibi gazetelerde ve kendisinin kurucusu bulunduğu Dergâh mecmuasında yayımlanmıştır. Bu yazılarından Zaman Gazetesi’ndekiler hariç, diğerleri Nihat Sami Banarlı’nın öncülüğünde Yahya Kemâl Enstitüsü tarafından “Eğil Dağlar- İstiklâl Harbi Yazıları” adlı bir kitapta toplanmıştır.3

Yahya Kemâl, Türk milletinin dara düştüğü bu günler de yazdığı yazılarında hiç bir karamsarlığa ve ümitsizliğe düşmeden “millî hareket’i bütün varlığıyla desteklemiştir. Mücadele’nin başarıya ulaşacağından emindir. O, bu anlayışa sadece millî gururla, heyecanla değil, siyâset ilmini tahsil etmesinin verdiği imkânla varır. Bütün yazılarında milli birlik fikrini esas alır.

Millî Mücadele yıllarındaki çalışmalarını Yahya Kemâl, hatıralarında şöyle özetliyor:

“1918 mağlubiyeti fâciasından sonra Dârülfünûn’daki talebemle birlikte, daha ilk saatlerden itibaren Millî îstiklâl cidâline bağlandım. Bu senelerde çoğu Tevhîd-i Efkâr’da olmak üzere, gündelik gazetelerde, istiklâl cidâlini teşvîk ve takdîs eden neşriyâtta bulundum. Ayrıca Dergâh Mecmuasını çıkaran gençlere fikrî yardımda bulundum. Mühim bir kısım yazılarımı Dergâh’da neşrettim.” 4

Yahya Kemal, 30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi’nin imzalandığı günlerde Rum azınlıkların tutumlarını, canlı şahit olarak bütün çıplaklığı ile şöyle anlatıyor:

“Mütareke akdedilmeden bir gün önce düşman tayyâreleri güpegündüz bir daha İstanbul’u alt üst ettiler. Vatanın üstündeki şeâmet (uğursuzluk) dopdolu bir haldeydi.

Mütareke imzalanmış. O gece Şişli’deydim. Sabah Beyoğlu’ndan çıkarken, kapılara, pencerelere bayrak asan, bağırıp çağırışan, âdetâ nümayiş eden insanlar gördüm. Senelerden beri görmediğimiz İngiliz, Fransız ve bilhassa Yunan bayrakları, mağazalara, apartman pencerelerine yeni asılıyorlardı.

Sabah vapuruyla Ada’ya gittim; Rumlar, müteheyyiç, iskeleyi doldurmuşlardı. Bir Rum kadını âvâm saffetiyle lâkin pek müteheyyiç, sevinçle yanıma sokuldu; Rumca bir şey söyledi. Anlamadım. Yarım Türkçeyle, Beyoğlu’nda bayrakların asılıp asılmadığını sordu. Yüzüne baktım. Cevap vermedim. Kadına, orada bulunan bir Rum, Rumca, “O Türktür” dedi. Kadın hayretle yüzüme baktı; bir başkasına sormaya gitti.

Beyoğlu’nda bayrakların asıldığı haberi yayılmıştı. Ada Rumları zıplayarak, hoplayarak müttefiklerin bayraklarını çıkardılar; onlar da asmaya koyuldular. Henüz nümayiş falan yoktu. Yalnız hamdolsun harp bitti, sulh oldu diyorlardı. Ertesi gün İstanbul’da ilk Fransız zabitleri göründüler”5

İzmir’in işgali sebebiyle yazdığı bir yazıda İzmir’in işgalini “Kerbelâ faciası” olarak vasıflandıran Yahya Kemâl, hiç ümidini kaybetmeden “Güzel İzmir, pek yakında Türk bayraklarına kavuşacaktır” diyebilecek kadar ümitlidir. Bu ümidinin kaynaklarından birisi ona göre Türk milletindeki “îstiklâl fikri” dir:

“Hayır üç seneden beri en ziyâde telaffuz olunan bu istiklâl kelimesi, hürriyet ve meşrutiyet fikirleri gibi, Avrupakârî mektepten sızmış güzîde sınıfın telkini ile yapılmış, halkın kafasına neşriyât kuvvetiyle yerleştirilmiş bir fikir değildir. Bilâkis

yerli bir fikirdir. Bu itibarla bu millette istiklâl fikri fıtrî’dir; bu milletin asırlardan beri kalbinde sönmemiş ve sönmez bir meş’aledir.”6

Millî Mücadeleyi “milletin yaşama hakkı” olarak ifaden eden Yahya Kemâl’e göre İstiklâl Harbi “Bir fütûhat harbi değil, bir politika harbi değil, bir ittifâk harbi değil, yalnız ve yalnız bir İstiklâl Harbi’dir ve Türk vatanının istiklâli hâsıl olacağı gün hitam” bulacaktır.7

“Türk vatanının istiklâli hâsıl olacağı gün” biteceğini belirten Yahya Kemâl, millî hareketin de siyâsetinin de lüzumundan fazla “âşikâr” olduğu fîkrindedir. Ona göre Millî Mücadelenin gayesi: “Bu milletin kendi ekseriyetiyle kökleşmiş olarak oturduğu toprakta küçük bir devlet olmak; o devlette sulhe, âsâyişe, sükûna kavuşmak, cihan sulhünün âhengine karışmaktır.” Millî mücadele’nin bu gayesi, misak-ı millî ile program haline getirilmiştir. Millî hareketi yürütenler bu “siyâsî programı” Türk milletinden almışlardır. Millî mücadele yahut millî hareket “Bu gayeden hiç bir zaman inhirâf edemez. Millî hareketin vücûdu bu programla kaimdir”. 8

Yahya Kemâl, belli bir siyasî program halinde yürüdüğüne inandığı millî hareketin durumunu bir yazısında Türk milletine şöyle yorumlayarak duyurmaktadır:

“Her Türk bilsin ki millî hareket, ittihaz ettiği siyaset, kurduğu idâre ve edindiği teşkilât sayesinde bizim senelerdir gülmeyen yüzümüzü biraz güldürdü. Bugünse hedefe giden yolun yarısındadır. Şimdiye kadar böyle sûr’atle muvaffakiyeti temin eden o siyâsete, o idâreye, o teşkilâta bütün mefkûremizle itimâd etmeliyiz ki gayeye varalım. Bu gün Türklük tahlil devresinde değil, terkîp devresindedir”9

Yahya Kemâl’in ‘İstiklâl Harbi Yazıları’nda milli mücadeleyi bütün safhalarıyle bulabiliyoruz. Ankara hükümetinin düzenli ordularının ilk zaferi olan I.İnönü zaferinden sonra, Londra’da bir konferans toplanır. Yahya Kemâl, bu konferansla ilgili ‘Tûl-ı Emel’ ve ‘İki Yol’ başlıklı yazılarını yayımlar. Bu konferansta İzmir ve Edirne’nin alacağı şekil önemli bir mesele olur. Yahya Kemâl, konferansın sonuçsuz dağılması üzerine yazdığı yazı da:

“Yunanlılar bu iki Türk şehrinin üstüne oturmakla, bize öyle geliyor ki çok bahsettikleri “büyük rü’ya’yı görüyorlar. Bu rüyalardan son Londra Konferansı’nın ilk günlerinde uyanır olmuşlarken yine daldılar. Yalnız biz Türkler mutmainiz ki daldıkları yine rü’yadır ve yine uyanacaklar.

Onlar bu rûyaya bağlı oldukları gibi biz ‘tûl-ı emel’ e bağlıyız” diye görüşlerini belirtir.10

“Misak-ı milli” adlı yazısında. I.İnönü zaferi ile Dumlupınar zaferlerinden bahseden Yahya Kemâl, “Bütün bu muzafferiyetlerin ancak birer merhale” olduğunu belirttikten sonra “Asıl gaye İzmir’e ve Edirne’ye kavuşarak bir devlet olmaktır” Ona göre “Sonuca ulaşmadan gevşemek, zaferin rehavetine kapılmak büyük zaaf olur.”der

Yahya Kemâl, Millî Mücadele yazılarında İzmir ve Edirne’nin Yunanlılar’ın elinden kurtarılmasına çok önem verir. “İzmir ve Edirne, devlete kavuşmadan gevşemek” ona göre “bir Türk ve müslüman için küfürdür.”11 Bir başka yazısında yine

İzmir ve Edirne konusuna dönen Yahya Kemâl, fikirlerini şöyle açıklar: “Kuvâ-yı Millîye ve bütün millîyetperver Türkler ancak İzmir ve Edirne vatana kavuşup da devlet be-tekrâr teesüs Edinceye kadar bir sâniye gevşemiyeceklerdir. Türkler için sulh, İzmir’den ve Edirne’den son Yunan neferi çıktığı günden sonra başlayabilir”12

Yahya Kemâl, millî mücadele yıllarında yazdığı “Ramazanla Beraber” adlı yazısında İstanbul halkının “hazîn günlerimiz” deki “Canhır⺔ gafletine dikkat çeker. “Biraz İz’anı olan bir Türk’ü teesüründen verem” edebilecek olan bu gaflet şudur: “Maaş aldı mı hemen Yunan bakkallarına, Yunan mağazalarına” koşup, maaşlarının tamamı ile buralardan alışveriş yapmalarıdır. Bu bakkallar, mağazalar, “Yunanlılara cephane yetiştiren Yunan teşkilatını” beslemektedirler. Onlardan alış veriş yapan müslümanlar böylece farkına varmadan “Yunan ordusuna yataklık” etmektedirler.

Yahya Kemâl’e göre “hissen milletine pek bağlı olan İstanbul halkı fikren bu derekededir.” ‘Bu hakikati idrâk edenler, henüz edemeyenlere mahallelerde, câmilerde, mescidlerde telkin etse, bu cemati büyük bir günahtan kurtarmakla beraber bir sevaba da nail ederler.”13

İstiklâl Harbinin sona ermesinden sonra, anlaşma görüşmelerinin başladığı günlerde yazdığı Millî Mücadele yazılarında Yahya Kemâl, yeni Türk devletinin sınırlarının, Avrupalılar’ın veya Yunanlılar’ın isteklerine göre çizilemeceğini, “sulh teessüs ederse ancak şark muvazenesine hadim olacak bir haritayla teessüs” edebileceğini belirtir. Ona göre kurulacak devletin “bir ayağı Trakya, bir ayağı İstanbul, bir ayağı da Anadolu’dur”. 14

Nihayet Yahya Kemâl’in Millî Mücadeleye ne kadar gönülden bağlandığını, millî mücadeleyi nasıl desteklediğini ve millî mücadelenin Türk milleti için ne ifade ettiğini şu samimi duasından anlıyoruz:

“Gözlerimi semaya kaldırdım ve içimden şu duayı ettim:” Yarabbî bu harbin son harbimiz olmamasına biz râzı oluruz. Sen bu fâciada bize kıyma! Bizim vücudumuzu şu yer yüzünden kaldırma! Biz senin için eskiden de olduğu gibi, ikide birde böyle dâima harbederiz”15

2- Şiirlerinde Millî Mücadele

Nesirlerinden oldukça geniş olarak takip ettiğimiz Mütareke ve Millî Mücadele yılları, Yahya Kemâl’in şiirine aynı genişlikte yansımamıştır. Ancak Yahya Kemâl’in sanatkâr titizliği düşünülürse bu durum gayet tabiî karşılanır. Diğer taraftan “saf şiir” anlayışına sahip bir sanatkârdan bir vak’anüvis gibi tarihî hadiselerin her birine ‘Türkü yakar gibi” şiir söylemesi ve ısmarlama şiir söylemesi beklenemez.

Yahya Kemâl Mütâreke yıllarının millî acılarını, vatanın yer yer işgali karşısında duyduklarını bir şiirinde dile getirmiştir. Tam olarak hangi tarihlerde kaleme alındığını bilemediğimiz bu şiir, sadece “1918”başlığım taşır:

1918

“Ölenler öldü, kalanlarla muztarip kaldık.

Vatanda hor görülen bir cemâatiz artık

Ölenler en sonu kurtuldular bu dağdağadan

Ve Göz kapaklarının arkasında eski vatan

Bizim diyâr olarak kaldı tâ kıyâmete dek

Kalanlar ortada genç, ihtiyar, kadın, erkek

Harâb olup yaşıyor tâli’in azâbıyle;

Vatanda düşmanı seyretmek ıztırabıyle.

Vatanda korkulu rüya içindeyiz, gerçek.

Fakat bu çok süremez, mutlaka şafak sökecek

Ateş ve kanla siler, bir gün, ordumuz lekeyi,

Bu, insan oğluna bir şeyn olan, Mütareke’yi”

K.G.K. 79-80

Muhtevasından İnönü zaferlerinden önce yazıldığı anlaşılan bu şiirde Yahya Kemâl, o yılların vatan ve millet tablosunu gözlerimizin önüne seriyor. Balkan savaşları, arkasından I. Dünya Savaşı ve sonunda verilmiş binlerce şehit, geride kalmış bir o kadar perişan şehit ailesi, perişan ve bitkin bir millet. Üstelik vatan işgal edilmiş. Şehit kanlarıyla suladıkları, asırlarca sahibi ve efendisi olarak yaşadıkları vatan topraklarının ellerinden alınmak durumuyla karşı karşıya kalmanın verdiği ıstırap hepsi üst üste gelmiştir. Bu dayanılmaz ıstırap, ölümden daha beterdir. Çünkü ölenler hem şehitlik mertebesine erişmişler, hem vatanı eski haliyle vatan bilerek ölmüşler, hem de “vatanda düşmanı seyretmenin ıztırabı”ndan kurtulmuşlardır.

Ancak bütün bu olumsuz şartlar şaire göre geçicidir. Bir “insanlık ayıbı” olan, “insanlığın kara lekesi” olan mütareke şartlarını, kahraman Türk ordusu ortadan kaldıracaktır.

Yahya Kemâl, Millî Mücadele yazılarında millete aşıladığı ümidi, milletin istiklâline olan inancını bu şiirinde de tereddütsüz ortaya koymuştur. Onun inancı tamdır. “Mutlaka şafak sökecek” tir.

Yahya Kemâl bu şiirde işlediği duyguları, “Onların Çocukları” adlı bir yazısında da şöyle ifade etmiştir:

“Bu son on senenin muhârebelerinde vatanı müdafaa için şehid düşenler iki türlü bahtiyardırlar: Bir taraftan bir müslümana göre ölümlerin hem en mübâreği hem de en kolayı olan ölümle öldüler. Diğer taraftan da bizim gibi kalan bedbahtların her gün, her saat, her adım da gördüklerimizi görmemek için gözlerini müebbeden yumdular. Yalnız dinî bir görüşle değil, aklî bir görüşle de diyebiliriz ki o bahtiyar şehidler cennette, biz kalanlar bugün cehennemde yaşıyoruz.”16

Yahya Kemâl’in mütareke ve millî mücadele yıllarının acılı, duygularını işleyen bir şiiri de “16 Mart 1920” adını taşır. Bu şiire isim olan tarih, Yahya Kemâl’in çok sevdiği İstanbul’un işgali tarihîdir:

16 Mart 1920

Dil var mı kahr-ı dehr ile vîrân edilmedik Beytü’l-hazen mi kaldı perîşan edilmedik

Dûr olmasıyle rahmeti Hakk’ın bu ülkeden Yoktur şirisk katresi rîzan edilmedik

Gurbet yolunda bir eve uğrar mı bir garîb Gam sofrasında şâm-ı garîbân edilmedik

Aksâ-yı şebde zulmeti çâkeyleyen şafak

Bir yer görür mü çâk-i girîbân edilmedik

Bir gün dolarsa çilemiz ey Rabb-ı Zü’1-Celâl

Bir şer bırakma der-kef-i mîzan edilmedik”

                                                           E.Ş.R. s. 51

Şiirde, İstanbul’un işgali ile ilgili bir ifade geçmese de, herhalde bu işgalin, verdiği üzüntü apaçık anlaşılmaktadır. İçinde bulunulan  durum “ülkeden Hakk’ın rahmetinin uzaklaşmasıyle ortaya çıkan bir çile” dir. Bu çile bir gün dolacaktır. İşte o zaman şairin “Rabb-ı Z’ül-Celâl” den istediği, “hesabı sorulmadık....  hiçbir  şeyin bırakılmaması” dır.

Yahya Kemâl’in Millî Mücadele yıllarından ilham alan, o yılları yansıtan üçüncü şiiri de “26 Ağustos 1922” başlığını taşır. Bu tarih, millî mücadelenin nihaî zaferi Büyük Taaruz’un Tarihîdir. Sakarya zaferinden sonra son derece gizli ve uzun süren bir hazırlığın ardından 26 Ağustos 1922 sabahı, Gazi Mustafa Kemâl’in emri ile başlayan büyük taaruz’un ilk habercilerinin İstanbul’a ulaşması üzerine yine câmiler dolar, yine ordumuzun muzafferiyeti için Kur’an okunur, mevlid kıraat edilir. Nusret dualarında bulunulur. Yahya Kemâl’in bu bir kıtalık şiiri bu duaların şiire aksetmiş bir şeklidir.17

Cephelerden henüz hiç bir haber alınmamışken

yazılmış olan bu şiir şöyledir:

26 Ağustos 1922

“Şu kopan fırtına Türk Ordusudur Yârabbî!

Senin uğrunda ölen ordu budur Yârabbî!

Tâ ki yükselsin ezanlarla müeyyed nâmın

Galib et, çünkü bu son ordusudur İslâm’ın”

                                                              E.Ş.R.s.140

Yahya Kemâl’in bu şiirde tarih boyunca ve Millî Mücadele’de ‘Türk ordusunu” nasıl bir anlayışla değerlendirdiğini görüyoruz. Bu anlayış diğer şiirlerinde ve nesirlerinde de hâkimdir.

Yahya Kemâl’in Millî Mücadele ile ilgili fikirlerini ve değerlendirmelerini ana hatları ile tesbit ettiğimiz bu yazıyı, onun zafere ve istiklâle olan inancını gösteren şu cümle ile bitiriyoruz:

“Bu kadar uzun süren bir haksızlık devresinden sonra hak devrinin başlaması mukadderdir”18

 

3-Yahya Kemal - Mustafa Kemal ilişkisi

Yahya Kemâl’in Mustafa Kemâl’le münasebetleri, dostlukları, fikirce anlaştığı veya anlaşamadığı konular üzerinde çeşitli yazılar yazılmıştır.19 Türk milletine gönül vermiş iki büyük Türk’ün, aralarında dostluk bağı kurmaları kadar tabîi bir şey olamaz. Biz Yahya Kemâl Mustafa Kemâl dostluğunu araştırmayı konumuz dışında telakki

ediyoruz. Bu arada Yahya Kemâl’in eserlerine yansıyan Mustafa Kemâl’i ve bunun yansıma şeklini ortaya koymaya çalışacağız.

Yahya Kemâl, Millî Mücadele yıllarında İstanbul’da yayımlanan gazete ve dergilere yazdığı yazılarda Milli Mücadele’yi ve Mustafa Kemâl’i heyecanla desteklemiştir. Bu Milli Mücadele yahut “İstiklâl Harbi yazıları”nın bazıları, bütünüyle Mustafa Kemâl’e ayrıldığı gibi bazıları da konu gereği Mustafa Kemâl’den bahseder. Yahya Kemâl’in bu yazılarında Mustafa Kemâl “Bir timsaldir” ona göre: Mustafa Kemâl’i bir şahıs zannedenler aldanıyorlar. Mustafa Kemâl, İzmir’e efzunlar çıktığı günden evvel bir ferddi. O günden beri artık bir ferd değil bir timsaldir” 20

Yahya Kemâl’in “millî hareket” adını verdiği “Millî Mücadele, Türk milletine kendi varlığını hatırlatmıştır. Bu hareketle, Türk  milleti “millet  olduğunu” isbat etmiştir. Türk milleti millî varlığını ortaya koyarken Mustafa Kemâl’i de “milletin timsali olarak yaratmıştır” Bir sene içinde sütü temiz Türkler o timsalin etrafında bir kütle” olmuşlardır.

Mustafa Kemâl (Atatürk), daha “Çanakkale Savaşları” sırasında Yahya Kemâl’in dikkatini çekmiş başarılı bir kumandandır. Emekli, Büyükelçi Fuad Bayramoğlu, Yahya Kemâl’in kendisine anlattıklarından hatırladıklarını özetle şöyle anlatıyor:

“Çanakkale Savaşları” sırasında Mustafa Kemâl adını efsaneleştiren bir zaferden sonra onun vatanı kurtaracak kimse olduğu inancı bende hasıl olmuştur. Onu İstanbul’da sohbetleri ve yazılarıyle ilk tebcil eden benim, diyebilirim. Bu fıkir ve sözlerim onun da kulağına gitmiş. 1916 - 1917 yıllarında İstanbul’a bir gelişinde Mustafa Kemâl benimle tanışmak istedi. Karşılaşmamız Büyükada’da ki Splandit Palas Otelinde oldu. Orada kendisini canlı olarak ilk defa gördüm.” 21

Yahya Kemâl’in Mustafa Kemâl’i Millî Mücadele’den önce, Çanakkale Savaşlarındaki başarısından itibaren sevip takdir ettiğini, -nakledilen hatıranın dışında,-başka yazıların da da görüyoruz. “Bir Sene Evvel Bugündü” adlı yazısında şöyle diyor:

“Tarihîn herhangi bir kumandanı için Anafartalar müebbed bir şan ve şeref hâtimesi olabilirdi. Halbuki bu memleketi kurtarmağa gelmiş büyük adama “Anafartalar” ancak bir başlangıç oldu. Talihin orada yaman bir örs üzerinde döğdüğü dehânın Sakarya’da parladığını, Dumlupınar’da galebe ettiğini gördüğümüz gibi, eserinin kemâlini de göreceğiz” 22

“Millî hareket, İzmir’e Yunan ordusu çıktığı gün kalblerimizde hummâya benzer bir harâretti.” diyen Yahya Kemâl, Mustafa Kemâl’in Samsun’a çıkmasıyle o hararetin önce kıvılcım olduğunu iki senede büyüyüp zirvede parlayan güneş olduğunu belirtmektedir. Yahya Kemâl’e göre: “Mustafa Kemâl Paşa’nın bütün meziyeti, Samsun’a ayak bastığı günden beri bu milletin ruhunu sezişinde ve onun emellerine göre hareketindedir.”23

Yahya Kemâl, “Mustafa Kemâl Paşa” başlıklı yazısında, Yunanlılar’ın İzmir’e çıktıkları gün, İstanbul’dan Samsun’a bir adamın gittiğini fark edemediklerini belirttikten sonra şunları söylüyor: ‘O adamın neden sonra ismini öğrendiler, şimdi de

rüyalarına giriyor. Yunanlı’lar, bu ismi ve adamı, Kartaca,  ‘Kadim Caton’u nasıl müebbeden hatırladıysa öyle hatırlayacaklardır”24

Yahya Kemâl’e göre Mustafa Kemâl, “Bir milletin başına gelebilecek ne kadar felâket varsa hepsiyle haşır neşir olduğumuz bu senelerde önümüze düşüp bizi tekrar hayata çıkaran” liderdir; “milletlerin asırlarda bir doğurduğu büyük” insandır. “Çoktan, pek çoktan beri bu millet bir oğlunu şahsında böyle temessül etmiş”tir. Onun için ‘Mustafa Kemâl Paşa’nın simâsını ileride tahattur edecek her Türk, Abdülhak Hâmid’in bu mısraındaki çerçeve içinde görecek:

“Akardı pâyına mahşer-misal bir millet !”25

Millî Mücadele yıllarında Yahya Kemâl’in gerek Millî Mücadele’yi ve Atatürk’ü nasıl desteklediği “Eğil Dağlar - İstiklâl Harbi Yazıları” adlı eserinde toplanan yazılarında bütün açıklığı ile görülmektedir.

O yıllarda fîkrî, manevî büyük hizmet gören bu yazıları Mustafa Kemâl de okumuş, hattâ bazılarını (mesel⠑Kurdun Dişisi ve Yavruları), kesip saklamış, daha sonra Yahya Kemâl’i Bursa’dan alıp Ankara’ya götürdüğünde kupürleri dolabından çıkarıp göstermiştir.26

Yahya Kemâl’in birçok yazısında adından ve şahsiyetinden bahsedilen Mustafa Kemâl, şiirlerinde hiç konu edilmemiştir. Bu durum bazılarınca tenkid edilmektedir. Bu konuda kendisine sorulan bir soruya şu cevabı vermiştir:

“Ben Atatürk’ün mücadele yıllarında muntazam olarak onun lehinde gazetelere, mecmualara makaleler yazdım. Fakat bir kısım menfaat düşkünleri, her iş olup bittikten sonra, mevki kapabilmek için kaleme sarıldılar”27

4- Sonuç

“Eğil Dağlar” adı altında toplanan yazılar, Nihat Sami Banarlı’nın ifadesiyle “nesirle yazılmış Millî Mücadele destanı” dır. Bu konuda Yahya Kemâl’e haksızlık etmemek gerekir. Millî Mücadele yıllarının ve Cumhuriyete giden yolun vesikalarından birisi de Eğil Dağlar’da toplanan yazılardır. Yahya Kemal’in ölümünün 40., Cumhuriyetimizin kuruluşunun 75. yılında Eğil Dağlar’ı bir daha dikkatle okuyalım.

* Balıkesir Üniversitesi Türk Dili Okutmanı.

1 Ahmet Hamdi Tanpınar, Yahya Kemâl, İst. 1962, s.7

2 Ahmet Hamdi Tanpınar, a.g.e., s. 11-12

3 Yahya Kemâl, Eğil Dağlar, - İstiklâl Harbi Yazıları, Y.K. E. 3. Baskı İst. 1975,

4 Nihat Sami Banarlı, Yahya Kemâl’in Hâtıraları, İst. 1960. s.58.

5 Yahya Kemâl, Çocukluğum, Gençliğim, Siyâsi ve Edebî Hatırâlarım, 2. Baskı İst. 1976. s 140-141

6 Yahya Kemâl, Eğil Dağlar, 3.Baskı, İst. 1975, s. 280

7 Yahya Kemâl, a.g.e., s. 62

8 Yahya Kemâl, a.g.e., s. 139

9 Yahya Kemâl, a.g.e., s. 100

10 Yahya Kemâl, Eğil Dağlar, 3.Baskı, İst. 1975, s,Â5

11 YahyaKemâl, a.g.e., s.99

12 Yahya Kemâl, a.g.e.,s.l06

13 Yahya Kemâl, Eğil Dağlar, 3.Baskı, İst. 1975, s. 109

14 Yahya Kemâl, a.g.e., s.195

15 Yahya Kemâl, Çocukluğum, Gençliğim Siyâsi ve Edebî Hatırâlarım, 2. Baskı İst. 1976. s 143

16        Yahya Kemâl, Eğil Dağlar, 3.Baskı, İst. 1975, s.60

17 Dr. Necati Birinci, Milli Mücadelede Yahya Kemâl, Ölümünün Yirmibeşinci Yılırda Yahya Kemâl Beyatlı, T.K.A.E. Ankara. 1983 s.163

18 Yahya Kemâl, Eğil Dağlar, 3.Baskı, İst. 1975, s.157

19 Dr. Mehmet Önder, “Atatürk Yahya Kemâl Dostluğu” Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi. . Cilt 4 Temmuz . 1988. sayı 12

20  Yahya Kemâl, Eğil Dağlar, 3.Baskı, İst. 1975, s.34

21 Fuad Bayramoğlu, “Mustafa Kemâl ve Yahya Kemâl” Doğumunun Yüzüncü Yılıda Yahya Kemâl Beyatlı, A.K.M. Yayını, Ank.

1984 s.6

22 Yahya Kemâl, Mektuplar Makaleler, îst. 1977, s.158

23 Yahya Kemâl, Eğil Dağlar, 3.Baskı, İst. 1975, s. 141

24 Yahya Kemâl, a.g.e., s.119

25