Türkçecilik Çalışmaları AçısındanBUGÜNKÜ TÜRKİYE TÜRKÇESİ
Cumhuriyet’ten Önce
“Günümüzün Türkiye Türkçesi” veya “Bugünkü Türkiye Türkçesi” 20. yüzyıl başlarından (özellikle, Genç Kalemler dergisinin Yeni Lisan hareketinden) itibaren sadeleşip gelişen ve Türkiye Cumhuriyeti'nin “resmî dili”[1] olan Türk yazı dilidir. Batı Türkçesi'nin[2] bugün de devam eden üçüncü devresidir.
1. Eski Anadolu Türkçesi ( 11-15 yy) 2. Osmanlı Devri Türkçesi (15-20 yy) 3. Günümüzün Türkiye Türkçesi (20. yy vd.)
Bugünkü Türkiye Türkçesi'nin Osmanlı Devri Türkçesi'nden ayrılan başlıca özelliği, Arapça-Farsça ve Batı kökenli (Fransızca-İngilizce) kelime ve diğer dil unsurları bakımından gösterdiği farklı durumdur. Osmanlı Devri Türkçesi ile Bugünkü Türkiye Türkçesi arasında dilbilgisi (gramer) farklılığı yoktur. Farklılık, yabancı unsurlar veya dilin dış yapısı açısındandır. Bugünkü Türkiye Türkçesi, Osmanlıca devresinden farklı olarak, Arapça ve Farsça kelimelerden büyük oranda, dil bilgisi şekillerinden (çeşitli ekler ve tamlamalardan) ise tamamen arınmış; fakat Fransızca ve İngilizce başta olmak üzere Batı dillerinden kelime ve dil bilgisi şekilleri almış bir dildir. Bu sebeple, Bugünkü Türkiye Türkçesi, Arapça ve Farsça unsurlardan temizlenirken Batı dillerinin taarruzuna uğramıştır, demek yanlış olmaz. İçinde Eski Anadolu Türkçesi'nden daha çok yabancı kelime bulunan Bugünkü Türkiye Türkçesi'nin bir özelliği de Batı dillerinden bilhassa Fransızca ve son yıllarda da İngilizce'den kelimeler ve ifade şekilleri almış olması ve almaya da devam etmesidir. Batı dillerinden şuursuz ve sınırsız bir şekilde alınıp kullanılan kelime ve ifade şekilleri, dilimizin yapı ve işleyişini bozup yozlaştıran ve yabancılaşmaya yol açan tehdit ve tehlike halini almıştır. Günümüz Türkiye Türkçesinin önemli bir sıkıntısı, Batı dillerinin taarruzudur. İkinci Meşrutiyet (1908) devrinden başlayarak Arapça-Farsça unsurlar bakımından oldukça sadeleşip gelişen ve kelime bakımından zenginleşen Günümüz Türkiye Türkçesi’nin 20. yüzyılda en dikkati çeken yönü, söz diziminin yabancı şekillerden temizlenmesi yani Türk cümle yapısının aydınlığa kavuşması olmuştur. Fakat, Arapça ve Farsça ağırlıklı yabancı kelime ve dil bilgisi unsurlarından temizlenen Günümüz Türkiye Türkçesi, 1940’lı yıllardan özellikle de 1980’li yıllardan itibaren gittikçe artan bir oranla başta İngilizce olmak üzere Batı dillerinin kelime ve dil bilgisi şekillerinin tesiri altına girmektedir. Bu durum da dilimizin bozulup yozlaşmasına ve yabancılaşmasına yol açmaktadır. Bugünkü Türkiye Türkçesi, İkinci Meşrutiyet'ten sonra Osmanlıcılık, İslamcılık, Batıcılık vb. fikir hareketleri içinde siyasî ve tarihî şartların da tesiri ile hızla gelişen Türkçülük (milliyetçilik) hareketinin ürünü sayılır. Daha XIX. yüzyıl içinde şekillenmeye başlayan Türkçülük hareketi, 1908'den sonra Türk Derneği (1909) ve Türk Ocağı (1912) gibi kuruluşlarla Türk tarihi ve Türk dili hakkında esaslı çalışmalar yapılmasını sağlamıştır. Nitekim Genç Kalemler dergisi etrafında toplanarak, "Yeni Lisan" hareketini başlatanlar da devrin Türkçülük hareketini yürüten sanat ve fikir adamlarıdır. Türkçe'nin sadeleşmesi konusunda en kalıcı atılımı, “Yeni Lisancılar” başarmıştır. 1911'de Selânik'te Genç Kalemler dergisi etrafında toplanan Yeni Lisancılar ilk defa “Millî Edebiyat” kavramını da ortaya atmışlardır. Ömer Seyfettin, Ali Cânip, Ziya Gökalp, Âkil Koyuncu'nun öncülüğündeki Genç Kalemler ve Yeni Lisan hareketi, “Millî bir edebiyat millî bir dille yaratılabilir." görüşünü ortaya atıp, Türkçe'nin sadeleşmesi için başlıca şu ilkeleri kabul ve ilân etmişlerdir[3]:
1- Arapça ve Farsça gramer kuralları kullanılmamalı, bu kurallarla yapılan terkipler (tamlamalar) kaldırılmalıdır. 2- Ama, fakat, lâkin gibi yerleşmiş edatların dışında yabancı edatlar kullanılmamalıdır. 3-Dilimize yerleşmiş Arapça ve Farsça kelimeler Türkçe'de söylendikleri gibi yazılmalıdır. 4- Kalıplaşmış ifadeler dışında sadece Türkçe çokluk eki (-lar,-ler) kullanılmalıdır. 5- Başka Türk Lehçelerinden kelimeler alınmamalıdır. 6- İstanbul konuşması esas alınarak yeni bir yazı dili meydana getirilmeli; konuşma dili yazı dili ayrılığı kaldırılmalıdır. 7- Dil ve edebiyat doğu-batı taklitçiliğinden kurtarılmalı; millî bir edebiyat meydana getirilmelidir.
Türk şair, yazar ve fikir adamları arasında kısa zamanda yayılan bu yeni lisan ve millî edebiyat anlayışı, bir edebiyat akımı halini almış ve devrin hemen bütün şair ve yazarları bu anlayışla eserler vermişlerdir. Bu dönemde sade dille eser veren şair ve yazarlardan bazıları şunlardır: Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin, Faruk Nafiz, Halit Fahri, Orhan Seyfi, Yusuf Ziya Enis Behiç, Halide Edip, Yakup Kadri, Refik Halid, Reşat Nuri, Yahya Kemal; Türkçü hareketin içinde bulunmamakla beraber Mehmet Akif, Süleyman Nazif ve daha birçok isim. Günümüz Türkiye Türkçesi’nin sadeleşmesinde ve gelişmesinde Ömer Seyfettin, Ali Canip ve Gökalp’ın Genç Kalemler dergisinde başlattıkları “Yeni Lisan” hareketi ilk devre, başlangıç devresi olarak düşünülürse, ikinci devresi de 1930'larda başlayan "Dil İnkılâbı" devresidir. Bu devrede Atatürk'ün öncülüğü ile Türkçeye devlet eli uzanmış, sadeleşme ve Türkçecilik bir devlet politikası haline getirilmiştir. 1928'de Lâtin harfli Yeni Türk Alfabesi'nin kabulü ve 1932'de Türk Dil Kurumu’nun kuruluşu, Türkçe'nin sadeleştirilip zenginleştirilmesi yanında araştırılıp incelenmesi çalışmalarını da başlatmıştır. Ne var ki her iki devrede de Dilimizdeki Batı kökenli kelimelere karşı bir çalışma yapılmamıştır. Hatta “Dil İnkılâbı” devresinde, bazı Arapça-Farsça unsurlara karşı Batı kökenli kelime ve ekler teşvik edilmiştir.
Gerek Genç Kalemler dergisinde başlatılan “Yeni Lisan” hareketi ile gerekse 1930’lu yıllarda başlatılan “Dil İnkılâbı” ile, Arapça-Farsça unsurlara karşı, 1933-1934’teki bazı aşırılıklar dışında, “Türkçecilik” açısından başarılı çalışmalar yapılmıştır. Ancak bu çalışmalarda dilimize giren “Batı kökenli kelimeler ve dil bilgisi şekilleri” için bir çalışma yapılmamıştır. 1935’te yayımlanan Cep Kılavuzu’nda bilerek bazı Arapça ve Farsça kelimelerin Türkçe karşılığı olarak Batı kökenli kelimeler bile gösterilmiştir: Kâtip - sekreter, Nazariye - teori, Müdir - direktör, Timsal – sembol vb gibi. Hatta, 1940’lı yıllarda, “Batı klasiklerini tercüme” hareketi ile Devlet’in kültür ve eğitim politikalarının millî kültürden Hümanist kültür anlayışına kaydırılması, Batı kökenli kelimelerin girişini kolaylaştırdığı gibi teşvik bile etmiştir. (E. Güngör-Bakiler- Türkler c.18 bak )
Atatürk Türk milleti ve Türk Dili
Türkçe, Türk kimliğinin, Türk kültürünün kısaca Türk milletinin varlık sebebidir. Türkçe, Türk kimliğinin ve Türk kültürünün varlık sebebi ve temel unsuru olarak asırlar boyunca millî duygu ve millî şuur sahibi Türk devlet adamı ve aydınları tarafından çeşitli şekillerde korunmuş ve savunulmuştur. Bu koruma ve savunma hareketleri, özellikle dilimizin işlenmiş birer ilim ve edebiyat dili olan Arapça ve Farsça ile karşılaşmasından sonra ortaya çıkmıştır. Türkçe’nin tarihî, dinî, edebî, hatta coğrafî sebeplerle zaman zaman Arapça ve Farsça karşısında ihmal edildiği veya önemsenmediği devirler görülmüştür.[4] Ancak yine her devirde şuurlu Türk devlet adamları ve aydınları tarafından da korunup savunulmaya devam edilmiştir. Tarih boyunca süren, dilimizi koruma ve savunma hareketlerinin hepsine birden “Türkçecilik Hareketleri” veya "Türkçecilik Akımı" diyebiliriz. Bu akım, şuurlu olarak XI. yüzyılda Kaşgarlı Mahmut ile başlamış, Âşık Paşa, Karamanoğlu Mehmet Bey, Ali Şîr Nevaî, Edirneli Nazmî, Tatavlalı Mahremî, Sait Bey, Şinasi, Namık Kemal, Ahmet Mithat Efendi, Ahmet Vefik Paşa, Süleyman Paşa, Şemsettin Sami, Necip Asım, Ömer Seyfettin, Yahya Kemal, Ziya Gökalp vb Türkçecilerle Cumhuriyet devrine gelmiştir. Tarih boyunca süren bu şuurlu dil hareketleri ayrı bir araştırma konusudur.[5] Burada sadece hatırlatmakla yetiniyoruz. Kısaca varlığından söz ettiğimiz şuurlu dil hareketlerinin ortaya çıkışına dikkat edilecek olursa, görülür ki Türkçecilik anlayışı, millet olma şuurundan, millî şuurdan başka bir şey değildir. Yani Türk milliyetçiliği tarih boyunca kendisini önce dil sahasında Türkçecilik hareketi olarak göstermiştir. Türkçecilik, her devirde Türk milliyetçiliğinin hareket noktası olmuştur. Bundan dolayı, Türkçecilik tarihi, Türk milliyetçiliği tarihi anlamına da gelmektedir. Kısaca dil şuuru, millî duygu ve millî şuurun uyanışı demektir. Cumhuriyet devrinde Atatürk’ün önderliğinde başlayan dil çalışmaları da bu tarihî akış içinde görülmelidir. Cumhuriyet devri dil çalışmalarının veya Türkçeciliğin öncüsü, Türklüğün de öncüsü ve Devletimizin kurucusu Atatürk'tür. Atatürk’ün önderliğini yaptığı Türkçecilik çalışmalarının kendisinden öncekilerden farkı, dilimizi devlet adamı olarak, devlet himayesine alması, dil politikasını devlet politikası haline getirmesidir. Daha önceki hareketler ferdî gayret ve çalışmalar şeklinde değerlendirilebilecek hareketlerdir. Atatürk'ün bütün faaliyet ve hareketlerinin temelinde “Türk milliyetçiliği” fikri vardır. Kurduğu devlet, “Türk milleti”ne dayanan “millî” bir devlettir.[6] Millî devlette milletin yapısı ne kadar sağlam olursa devlet o kadar sağlam olur. Bunu Atatürk şöyle ifade ediyor: "Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin dayanağı Türk topluluğudur. Bu topluluğun fertleri ne kadar Türk kültürüyle dolu olursa, o topluluğa dayanan cumhuriyet de o kadar kuvvetli olur.” [7] Atatürk’e göre, "Türk demek, dil demektir. Milliyetin çok bariz vasıflarından birisi dildir.” [8] Atatürk, Türk milliyetçisi olarak Türk diline eğilme sebep ve gerekçesini ünlü Türk milliyetçisi fikir ve ilim adamı Sadri Maksudî Arsal'ın Türk Ocakları yayını olan “Türk Dili İçin” (l930) adlı eserinin kapağına bizzat el yazısıyla şöyle açıklamaktadır: "Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması millî hissin inkişafında başlıca müessirdir." Görüyoruz ki Atatürk'ün dil konusuna eğilmesinin sebebi, millî duyguları kuvvetlendirmek ve böylece millî yapıyı sağlamlaştırmak, millî birliği kuvvetlendirmektir. Atatürk, Türk milliyetçisi olduğu için, milliyetçiliğinin gereği olarak Türkçe’nin gelişip zenginleştirilmesiyle ilgilenme ihtiyacı duymuştur. Çünkü dil, milletin var olmasının ve var kalmasının ilk şartıdır. Dil, millî kimliktir. Atatürk'ün dil çalışmalarını bu anlayışın dışında değerlendirmek ve anlamak bizi yanlış yollara, yanlış adreslere götürür.
Atatürk’ün Dil Politikaları ve Türk Dil Kurumu
"Millî şuurun ayakta kalabilmesi ve uyanık bulunması için dil ve tarih uğrunda çalışmaya mecburuz." diyen Atatürk, 1928'de harf inkılâbını gerçekleştirdikten sonra, tarih ve dil konularında çalışmaya başlamıştır. Bu çalışmalardan olarak önce Türk Tarih Kurumu’nu (1930) kurdurmuş, âdeta bir tarihçi gibi çalışmıştır. Türk Tarih Kurumu'nun çalışmalarını yoluna koyduktan sonra da 12 Temmuz 1932'de “Türk Dilini Tetkik Cemiyeti” adıyla Türk Dil Kurumu'nu kurdurmuştur. Türk Dili Tetkik Cemiyeti’nin İçişleri Bakanlığına verilen kuruluş dilekçesinin altında şu isimler bulunmaktadır:
Samih Rıfat - Başkan , Çanakkale Milletvekili Ruşen Eşref- Umumî Kâtip, Afyonkarahisar milletvekili Celâl Sahir- Veznedar, Zonguldak milletvekili Yakup Kadri- Üye, Manisa Milletvekili
Kurum’un söz konusu kuruluş dilekçesinde, “Türk Dili hakkında tetkikat ve neşriyatta bulunmak maksadıyla” “ilmî bir cemiyet” kurulduğu belirtilmektedir. Atatürk'ün Türk Dil Kurumu’nun çalışmalarından ne beklediğini, tarih ve dil çalışmalarında yakınında bulunan Prof. Afet İnan şöyle belirtiyor:
1- Türk Dili’nin sadeleştirilmesi halkın konuşma dili ile yazı dili arasında bir birlik ve âhenk kurulması, konuşma, edebiyat ve ilim dilimizin kesin kurallar ile tespit edilerek tarihî metinlerden ve yaşayan halk lehçelerinden taramalar, derlemeler yapılarak bir kelime ve terim hazinesi vücuda getirilmesi, 2- Tarihî araştırmalarda belge değeri olan ölü veya eski dillerin, metotlu bir şekilde incelenmesi ve karşılaştırmalar yapılması[9],
Kurum’un kuruluşunun tamamlanmasından kısa bir süre sonra ilk iş olarak, 26 Eylül 1932'de Birinci Dil Kurultayı toplandı. Kurultay sonunda 7 maddelik bir çalışma programı tespit edildi. Türk Dil Kurumu’nun çalışmalarına rehberlik etmesi için Birinci Kurultay’da kabul edilen Çalışma Programı şöyledir:
1- Türkçe’nin gerek Sümer, Eti gibi en eski Türk dilleriyle, gerek Hint-Avrupa, Sami denilen dillerle mukayesesi yapılmalıdır. 2- Türkçe’nin tarihî inkişafları aranmalı, mukayeseli grameri yazılmalıdır. 3- Türk lehçelerindeki kelimeler derlenerek, lehçeler lügati, sonra esas Türk lügati, Türk sarfı, nahvi tez elden yapılmalıdır. Sarf, nahiv, lügat yapılırken, ıstılah konurken Türkçenin bütün lâhikalarının araştırılmasına, bu lâhikaların ve edatların dilimizin bütün ihtiyaçlarına yetecek surette işlenmesine ehemmiyet verilmelidir. 4- Türkçe’nin tarihî grameri yazılmalıdır. 5- Şark ve garp memleketlerinde çıkan Türk dili hakkındaki eserler toplanmalı, bu eserlerden lâzım olanları dilimize çevrilmelidir. 6- Cemiyet, gerek kendisinin gerek dışarıdan Türk dili ile uğraşanların tetkiklerini bir mecmua il neşretmelidir. 7- Memleket gazetelerinde dil işlerine hususî yer verilmelidir.[10]
Birinci Türk Dil Kurultay’ında tespit edilen bu çalışma programı, gerçekten geniş kapsamlı bir programdır. Öyle ki Türkçe’nin dün olduğu gibi bugün de yarın da aynı çalışmaların yapılmasına ve sürdürülmesine ihtiyacı vardır. Özellikle Sovyetler Birliği’nin dağılıp Orta Asya Türk Cumhuriyetleri’nin kurulmasından sonra bu Program’ın uygulanmasına daha çok ihtiyaç doğmuştur. Bu da Atatürk devrinde tespit edilen programın ne kadar geniş ufuklu olduğunu gösterir. Birinci Dil Kurultay’ında tespit edilen Çalışma Programı’nda dikkat çeken bir özellik Türkiye Türkçesi’ni bütün Türkçe’nin bir parçası olarak kabul eden bir anlayışa sahip olmasıdır. Bu da Atatürk’teki bütün Türklük fikrinin varlığını gösterir. Kurultay’ın çalışma programındaki “bütün Türk lehçelerinin araştırılması” na yönelik çalışmalar, sadece Türkiye Türkçesi’ne malzeme toplamak anlayışıyla açıklanamaz. Bu, Atatürk’teki ilmî ve kültürel yönden bütün Türklüğü kapsayan bir milliyetçilik anlayışının göstergesidir. Atatürk Türkiye dışındaki Türk varlığı konusundaki fikrini bir konuşmasında şöyle açıklamaktadır: “Milliyet davası, şuursuz ve ölçüsüz bir dava şeklinde mütalaa ve müdafaa edilmemelidir. Milliyet davası, siyasi bir mücadele konusu olmadan önce şuurlu bir ülkü meselesidir. Şuurlu ülkü demek, müspet ilme, ilmî metotlara dayandırılmış hedef ve gaye demektir. O halde propagandalarda müspet usûllere müracaat etmek şarttır. Hareketlerin imkân ve sınırları ve sıraları mutlaka hesaba katılmalıdır. Türkiye dışında kalmış olan Türkler, ilkin kültür meseleleriyle ilgilenmelidirler. Nitekim biz Türklük davasını böyle müspet bir ölçüde ele almış bulunuyoruz. Büyük Türk tarihine, Türk dilinin kaynaklarına, zengin lehçelerine, eski Türk eserlerine önem veriyoruz. Baykal ötesindeki Yakut Türkleri’nin dil ve kültürlerini bile ihmal etmiyoruz.” [11]
Birinci Türk Dil Kurultayı’nda kabul edilen çalışma programındaki Sümer, Eti gibi eski dillerle Türkçe’nin ilgisinin araştırılması, Atatürk’ün geliştirdiği Türk Tarih Tezi’nin dille ilgili yönünü ifade eder. Daha sonra geliştirilecek olan Güneş Dil Teorisi de Tarih Tezini destekleyen bir anlayışı ifade eder. Dikkat edilirse Sümer ve Eti dilleri için “en eski Türk dilleri” ifadesi kullanılır. Atatürk hem Türk Tarih Tezi’yle hem de Türk Dil Tezi’yle, bir taraftan bütün Türk varlığını ortaya çıkarmayı, bir taraftan da Anadolu’yu Türkler’e çok gören Batı dünyasına cevap vermeyi hedeflemiştir. Atatürk, Anadolu’nun ezelden beri Türk yurdu olduğunu savunarak Avupalılar’ın Şark Meselesi adını verdikleri, “Türkleri, Avrupa’dan ve Anadolu’dan geldikleri Orta Asya’ya geri sürmek” şeklinde özetlenebilecek iddialarına cevap vermiş, bunun tarih ve dile dayanan belgelerinin ortaya konulmasını istemiştir. Sümer, Eti gibi eski dillerle Türkçe’nin ilgisinin araştırılması meselesi bu görüşle ilgilidir. Atatürk’ün geliştirdiği tarih ve dil tezi, bazı Mavi Anadolucular’ın[12] iddia ettikleri gibi, Türkler’in kökeninin Hititler’e veya eski Anadolu kavimlerine dayandığını dolayısıyla Anadolu’nun Türk değil melez bir yapıya sahip “mozaik” olduğunu reddeder. Anadolu’nun en eski sakinlerinden olan Hititler’in de Orta Asya Türk kökenli olduğunu, dolayısıyla Anadolu’nun da Hititler’den itibaren eski bir Türk vatanı olduğunu savunur. Kısaca Atatürk’ün tarih ve dil tezlerine göre, Türkiye Türklüğünün kaynağı Orta Asya’dır. Anadolu da “kırk asırlık Türk yurdu” dur. Bu görüşleri ile Atatürk, Türkiye’nin “mozaik” bir yapıya sahip olduğunu reddeder. Atatürk’e göre “Türkiyeli !” değil, “Türk” kimliği söz konusudur. Nitekim, 1930’da okullar için hazırlattığı ve büyük bölümünü kendi eliyle yazdığı (el yazılarıyla baskısı mevcuttur) Medenî Bilgiler adlı kitapta, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkı Türk milletidir.” demiştir.[13] Birinci Türk Dil Kurultay’ında tespit edilen 7 maddelik çalışma programı, görüldüğü gibi Atatürk’ün Türk Tarih Tezini de içine alan veya destekleyen çok geniş kapsamlı bir programdı. Bu programı uygulamak için geniş bir ilim adamları kadrosu gerekliydi. Atatürk ve onun önderliğiyle yapılması gereken işler doğru ve isabetli tespit edilmişti. Ancak Atatürk dilci olmadığı gibi, 1930’lu yılların Türkiyesinde tespit edilen dil progamını ilmî metotlarla yürütecek yeterli sayıda dilci de yoktu. (O devrin tek dilcisi Ragıp Hulûsî Özdem’dir) Atatürk’ün çevresindeki dil işleriyle uğraşanların veya görevlendirilenlerin kimisi iyi niyetli gazeteci-yazar, kimisi heyecanlı inkılâpçı, kimisi Atatürk’ün gözüne girmeğe çalışan dalkavuk, kimisi de başka maksatları olan kişilerdi. Türkçe üzerinde görüş belirtmeye az-çok yetkili olan Fuat Köprülü, Yahya Kemal, Halide Edip, Hüseyin Cahit vb isimler, Dil Kurumu’nun çalışmalarına katılmamışlardır. Türk Dil Kurumu’nun resmî kurucuları da devrin edebiyatçı-yazar milletvekilleriydi. Yani ilmî olmaktan çok siyasi kimlikleri vardı. Türkçe’nin Kristof Kolomb’u Ömer Seyfettin 1920’de, Ziya Gökalp da 1924’te ölmüşlerdi. Bu şartlarda ve böyle bir çevrede dil konusunda doğru uygulama yolunu bulmak zordu. Çünkü, dil konusunda Kurultay’da tespit edilen işlerin başarılabilmesi için belirttiğimiz gibi geniş bir dilci kadrosu gerekiyordu. Atatürk'ün dil çalışmalarındaki talihsizliği buradaydı.
Birinci Türk Dil Kurultay’ından sonra, geniş bir "derleme-tarama" seferberliğine girişildi. Toplanan, derlenen kelimeler, 1934’te iki cilt olarak “Osmanlıca’dan Türkçe’ye Söz Karşılıkları Tarama Dergsi” adıyla yayımlandı. Tarama Dergisi’nde dilden tasfiyesi düşünülen ve Osmanlıca(!) sayılan bir söz için bazen yirmi kadar karşılık gösteriliyordu. Üstelik gösterilen bu karşılıklar, yazı dilimizde bulunmadığı gibi halk tarafından da genel konuşma dilinde kullanılmıyordu. Meselâ “kalem” kelimesi için, çizgiç , kamış, kavrı, sızgıç, yağuş, yazgaç, yuvuş vb karşılıları vardı. Sıra Tarama Dergisi’nde toplanan malzemelerin değerlendirilmesine gelince işler karıştı. Ham madde halinde toplanan malzeme, olduğu gibi yaşayan dile aktarılmağa başlandı. Öyle ki bazı yazarlar, yazılarını önce tabiî dille yazıyor, sonra da yazısında kullandığı Arapça veya Farsça kökenli kelimelerin yerine Tarama Dergisi’nden beğendiği karşılıkları koyuyordu. Böyle bir uygulama ile durum müthiş bir tasfiyecilik[14] ve dil ırkçılığı halini aldı. Halkın anlayıp anlamaması önemli değildi. “Şey” kelimesinin bile kullanılması istenmiyordu. Dil işlerinden anlayan anlamayan kendisine göre kelimeler türetip yazılarında kullanıyordu. Böylece tasfiyeciliğin yanında bir de uydurmacılık[15] baş göstermeye başladı. Otacı (Doktor) Memduh Necdet’in, “Gazi Yolu- Dilimizi Nasıl Onarmalıyız?” adıyla 1933’te yayımladığı kitabı, devrin anlayışını ve uygulamalarını gösteren güzel bir örnektir. Otacı Memduh Necdet, kitabının “Öngen”inde (ön söz veya mukaddime demekmiş), devrin anlayışını çok açık gösteren şu cümlelere yer veriyor: “Bu kitabı önce hiç bir yad söz kullanmadan yazmıştım. Bu kendilikte (hususta) yoksulluğum (ihtiyacım) olan Türkçe sözlerin kimisini eski kitaplardan, söylüklerden (lügat kitaplarından), halk dilinden toplamıştım. Kimisini de kendim yaptım. Kitabımdaki kurallara uyarak kendim türettim ve bunlarla pek erik (mükemmel) olarak istediklerimi yazdım. Faat bu sözleri daha kimse bilmediği için kitabımı benden başka kimsenin anlamayacağını anladım. Bundan ötürü onu yeni baştan kullandığımız dile çevriledim. Bu kitabın biteğine bir de söylükçük ekledim. Bu söylükçükteki sözler bu kitabı yazarken benim ürettiğim sözlerden yüz tanesidir. Bunların hiç birinin söylüklerde yeri yoktur. Onları kitabımda ileri sürdüğüm düşünü ve kurallara göre ben türettim. ” [16] Türk Dil Kurumu’nun öncülüğünde sürdürülen bu tasfiyeci-uydurmacı dil anlayışı, 1935 yılı ortalarına kadar devam etti. Bu arada Atatürk de uydurma dille bir iki denemede bulunmuştur. Atatürk’ün tasfiyeci-uydurmacı dil anlayışına uyarak kullandığı dile deneme diyoruz. ÇünküAtatürk bu dili, üç yıl içinde birkaç defa kullanmıştır. “Söylev ve Demeçler” adıyla toplanan konuşmalarında –meselâ Onuncu Yıl Nutku’nda- kullandığı dil, Genç Kalemler’den beri sadeleşip gelen tabiî ve yaşayan Türkçe’dir. Atatürk’ün uydurma dille yaptığı denemelerin en belirli örneği, Türkiye’yi Ziyaret eden İsveç Veliahdı Prens Gustov Adolf’un şerefine 3 Kasım 1934’te verdiği yemekte yaptığı konuşmadır. Bu konuşmada şu cümlelere yer verir:
“Altes Ruvayal, Bu gece ulu konuklarımıza, Türkiye’ye uğur getirdiklerini söylerken duygum tükel özgü bir kıvançtır… Avrupa’nın iki bitim ucunda yerlerini berkiten uluslarımız, ataç özlüklerinin tüm ıssıları olarak baysak, önürme, uygunluk kıldacıları olmuş bulunuyorlar; onlar bugün en güzel utkuyu kazanmaya anıklanıyorlar: Baysal utkusu.”[17]
1935 yılı sonlarında Atatürk, dilimizin içine düştüğü "çıkmazı" fark etti. Fikrini Falih Rıfkı Atay'a şöyle açtı; "Türkçe'nin hiç bir yabancı kelimeye ihtiyacı olmadığını söyleyenlerin iddiasını, tecrübe ettik. Bir çıkmaza girmişizdir. Dili bu çıkmazda bırakırlar m? Bırakmazlar. Biz de kurtarma şerefini başkalarına bırakamayız,”[18] Atatürk’ün 1932- 1935 arasındaki tasfiyecilik esasına dayanan dil politikasının “çıkmaz yol” olduğunu, “dili çıkmaza soktuğunu” tespiti konusunda birçok şahit ve delil vardır. Bu konuda şahit sadece Falih Rıfkı değildir. Aynı düşüncelerini İsmail Habib Sevük ve arkadaşlarına da, "Bu dil işi bu tutumla sökmeyecek. Ben öldükten sonra döneceklerine ben kendim dönerim " sözleriyle anlatmıştır. Yine aynı konuda Abdülkadir İnan'ın, Yakup Kadri'nin, Ahmet Cevat Emre'nin ve Atatürk devrinde dil işleri ile ilgilenmiş birçok kişinin yazdıklarından, delil gösterebiliriz. Ayrıca Atatürk'ün kendi konuşmalarından da bunu anlamak mümkündür. Atatürk ve Türk Dil Kurumu, 1935 yılı içinde yeni bir dil politikası arayışına girdi. Bir çeşit orta yolu bulmak üzere, Kurum’un dil anlayışına az çok muhalif olanlardan meydana gelen “Kılavuz komisyonları” kurularak, Türkçe’de kalması, kullanılması istenen kelimeleri gösteren “Türkçe’den Osmanlıcaya” ve “Osmanlıca’dan Türkçe’ye” Cep Kılavuzları hazırlandı. Kılavuzlarda, değiştirilmesi istenen Arapça veya Farsça asıllı kelimelerin her birine Tarama Dergisi’ndeki pek çok karşılıktan sadece bir tanesi seçildi. Kılavuzlarda, 8000 civarında kelimeye yer verilmişti. O zaman Osmanlıca denilen ve dilden atılması düşünülen Yaşayan Türkçe kelimelere karşılık olmak üzere Cep Kılavuzları’na alınan bazı uydurma kelimeler şöyleydi: Ailevî : ardal ; asayiş: baysallık; bina: kurağ; bestekâr: düzemen: Büyük Millet Meclisi: Kamutay; cenaze: ölük; dâvâ: dilev; ders: öğrem; eczacı: emgen; fahişe: yırtlaz; faiz: ürem; iade: gerit; ilân: bilit; mahkûm: kasanık; makale: betke; memur: işyar; meyhane: içelge; tecrübe: deneç; ücret: aktı; vali: ilbay; zabıta: yasavul; ziyafet: doy; ziyaret: göret vb. Cep Kılavuzları’nda ortalama 8000 civarında kelimeye karşılıklar bulunmuştu. Fakat bu arayışın da çözüm olmadığını gören Atatürk, dil konusundaki çözümsüzlüğü Falih Rıfkı’ya şöyle değerlendirdi: “-Memleketimizin en büyük bilginlerini, yazarlarını bir komisyon halinde aylarca çalıştırdık. Elde edilen şu bir küçük lügatten ibaret. Bu Tarama Dergileri ve Cep Kılavuzları ile bu dil işi yürümez Falih Bey, biz Osmanlıca’dan ve Batı dillerinden istifadeye mecburuz.”[19] Çeşitli belge ve şahitlerinden anlaşılıyor ki 1932 - 1935 devresinde Atatürk dil çalışmalarında çevresinin tesiri ile tasfiyecilik hatta uydurmacılık esasına dayanan dil politikasını denemiştir. Bunun "dili çıkmaza soktuğunu" bizzat fark edince de bırakmış ve "yaşayan Türkçe”ye kendi ifadesiyle “tabiî yol”a dönmenin yollarını aramış ve bulmuştur. Atatürk'ün 1935 sonlarından itibaren ölümüne kadar takip ettiği dil politikası "Güneş Dil Teorisi” anlayışına dayanır. Bu devrede tasfiyecilik tamamen bırakılmış; "Türk milletinin kullandığı, anladığı her kelime Türkçe'dir." ilkesi esas alınmıştır. Güneş- Dil Teorisi, esasen dilerin doğuşu konusu ile ilgili bir teoridir. Teorinin esası, Avusturyalı bir dilci Herman Kıvergiç’in Atatürk’e gönderdiği aslı Fransızca olan “Türk Dillerindeki Bazı Unsurların Psikolojisi” adlı 41 sayfalık incelemesine dayanır. Teori, Atatürk tarafından geliştirilmiş ve Teoriye “Güneş Dil Teorisi” adı verilmiştir. Bu teoriyi kabaca şöyle özetleyebiliriz: insanoğlu, ilk defa güneşten hareketle varlıkları belirli seslerle sembolize etmişlerdir. Böylece anlamlı sesler yani dil doğmuştur. Bu ilk ve en eski ana dil de Türkçe’dir. Türkçe insanoğlunun geliştirdiği ilk ana dildir. Diğer diller, bu ilk ana Türkçe’den bütün dünyaya yayılmıştır. Bundan dolayı bugün yabancı olarak gördüğümüz diller esasen Türkçe’ye yabancı değildir. Türkçe’nin çok değişmiş şekillerinden ibarettir. Onun için bugün yabancı dillerden geldiğini sandığımız kelimeler, esasen Türkçe’nin malıdırlar. Atatürk’ün sağlığında toplanan son dil kurultayı olan Üçüncü Dil Kurultay’ında genel olarak Güneş-Dil Teorisi üzerinde durulmuştur. Güneş-Dil Teorisi devresinde, 1932- 1935 devresindeki tasfiyeci-uydurmacı dil anlayışı tamamen bırakılmış ve “Türk milletinin bildiği ve kullandığı her kelime Türkçedir.” anlayışına dönülmüştür. Atatürk’ün bu devrede, “-Arkadaşlar! Kitap,kâtip, mektup, ilim, âlim benidir; ketebe, yektübü, lemyektüm … ve geri kalanı arabındır.” dediği bilinmektedir[20]. Atatürk'ün dil politikası olarak tasfiyecilikten vazgeçildiğinin en sağlam belgesi, 24-31 Ağustos 1936 günlerinde toplanan Üçüncü Dil Kurultayı’nın son günü Kurum Genel Sekreteri İbrahim Necmi Dilmen tarafından Atatürk'ün de bulunduğu toplantıda okunan "Kurultay Raporu"dur. Bu raporda şöyle denilmektedir:
“Güneş-Dil Teorisi, şimdiye kadar dilimize yabancı sanılan dillerdeki varlıkların Türk kaynağından geldiğini ispat etmekle amelî sahadaki dil çalışmalarımıza büyük bir genişlik ve kolaylık vermiştir. Halkın bildiği, manasını anladığı kelimelerin yabancı dilden geliyor sanılarak fedâ edilmesi zarureti bu teori ile ortadan kalkmış bulunuyor.”[21]
1936’dan itibaren Atatürk’ün ölümüne kadar Türkiye’de Güneş-Dil Teorisi’ne dayanan , tasfiyecilik ve uydurmacılığı reddeden bir dil politikası takip edilmiştir. Atatürk’ün sağlığında Güneş-Dil Teorisi, “Tarih, Dil,Coğrafya Fakültesi”nde, Hasan Reşit Tankut, İbrahim Nemci Dilmen ve Abdülkadir İnan tarafından ders olarak okutulmuştur. Bu konuda basılmış ders kitapları vardır.[22] Naim Hazım Onat, Güneş Dil Teorisi anlayışı ile bütün Arapça’nın Türkçe’den doğduğunu ispatlamak gaye ve gayretiyle, İkici Kurultay’da, sunduğu “Türk Dilinin Sami Dillerle Münasebeti” konulu bir tebliğinde Arapça’nın Türkçe’den türemiş bir dil olduğunu(!) şöyle anlatıyor: “Görüyorsunuz ki Arap dili çok eski zamanlardan beri türlü Türk lehçelerinin tasrif ve tasarrufundan doğmuştur. Dünyada en yaygın dillerden sayılan Arapça, Türkçemizin hemen hemen tasrifîleşmiş daha doğrusu ezilmiş, bozulmuş bir şeklinden başka bir şey değildir. Tarihin en eski varlığı olan bizler, bütün dünyaya dil vermiş, medeniyet vermişiz; bununla ne kadar övünsek yeri vardır.”[23] Bu çalışma daha sonra, “Arapçanın Türk Diliyle Kuruluşu” adıyla bir kitap olarak da yayımlanmıştır.
1938 - 1983 Dönemi Atatürk’ten Sonra Türk Dil Kurumu
Atatürk'ün sağlığında, bazı aşırı denemelerden sonra bilhassa 1936 yılı başlarından itibaren dilimiz, normal tabiî gelişme yolunu bulmuştur. Ancak Atatürk'ün ölümünden bir süre sonra, özellikle 1942'den sonra, tekrar Atatürk döneminde denenip bırakılan, tasfiyecilik ve ırkçılık anlayışına dayanan dil politikasına dönülmüştür.[24] Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün desteği ve Türk Dil Kurumu’nun öncülüğünde Atatürk’ün ölümünden sonra tekrar başlatılan tasfiyeci-uydurmacı dil anlayışı, 1960’lardan sonra hızlandırılarak “Öz Türkçecilik”, "Arı Türkçecilik", “dilde ilericilik” veya “devrimci görüş” gibi adlarla sürdürülmeye başlanmış; konu Türkçe ve dil meselesi olmaktan çıkarak sosyalist ideoloji göstergesi haline gelmiştir. Atatürk döneminde “dili özleştirme”, “Türkçeleşme” adına yapılan “tasfiyecilik” , Osmanlı Devri Türkçesi aleyhtarlığı ve aşırı bir Türkçülük anlayışına dayanıyordu. Dil ve Tarih tezlerine göre neredeyse bütün dünya dil ve medeniyetlerinin kaynağı Türklük idi. Ancak bu Türklük anlayışının içinde, İslâmî kaynaklardan beslenen değerler eksikti. Daha çok İslâm öncesi Türklük esas alınmaktaydı. Bu anlayış da bazı İkinci Meşrutiyet devri Türkçülerinden geliyordu. Bu anlayışta Ziya Gökalp’ın Cumhuriyet devrine yansıyan tesirleri de vardır. Millî kültürün devamlılığı düşünülünce, bugün tutarlı bir dil-kültür anlayışı olarak görülemeyecek olan Atatürk devri Türkçü-tasfiyeci dil ve kültür anlayışı, ümmet devrinden millet devrine geçişin aşırılıkları olarak görülebilir ve bir deneme olarak hoş karşılanabilir. Zaten Atatürk’ün, “Dil İnkılâbı” olarak başlattığı bir çeşit kültür hareketinin gayesi, Cumhuriyet’in temeli saydığı millî kültürümüzü geliştirmek, insanımızda milî duygu ve şuur uyandırmaktı. Atatürk’ün Türk tarihi ve Türk dili ile uğraşmasının sebep ve gayesi, nesiller arasında kültür kopukluğuna yol açmak değil, tersine millî kültürün devamlılığını sağlamak; Türk milletine kendi kimliğinin derinliğini ve büyüklüğünü hatırlatarak bir güven duygusu aşılamaktı. Türkçe’nin araştırılıp geliştirilerek zengin bir edebiyat ve ilim dili haline getirilmesi, dilde Türk kimliğinin ortaya çıkarılması, milletleşme döneminde millî duyguların canlandırılıp geliştirilmesi vs için Atatürk’ün direktifleri ile kurulan Türk Dil Kurumu, Atatürk’ün ölümünden sonra giderek kuruluş gayesinden uzaklaşmış, özellikle 1960’lı yıllardan sonra adeta Marksist-Sosyalist ideolojik bir merkez haline gelmiştir. Atatürk döneminde Kurum’un kuruluşunda ve çalışmalarında görev alan Falih Rıfkı, Abdülkadir İnan, Afet İnan gibi şahsiyetlerin görüş ve ikazları dikkate alınmamıştır. 1960 – 1980 arası yıllarda Kurum’da görev alan akademisyenler (yetkili dilciler), Kurum’un tasfiyeci-uydurmacı dil anlayışına karşı çıktıkları için Kurum dışında bırakılmışlardır. Kurum’un dil-kültür politikaları, Atatürk’ün miras bıraktığı dil politikası yerine, uydurmacılığın öncüsü Nurullah Ataç’ın yoluna saptırılmıştır. 1898 doğumlu Nurullah Ataç, İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı döneminde Cumhurbaşkanlığı tercümanlığına getirilmiştir (1945). Bu yıllara kadar, “dilde devrimci”(!) olmayan Ataç, bu yıllardan sonra, “Özleştirme hareketindeki ileri akımın başlatıcısı olmuştur.”[25] Ataç, tasfiyecilikte sınır tanımamasının yanında “Ben uydurdum” , “Ben Uydururum” diyecek kadar da açıkça uydurmacılık taraftarıydı. Ancak Ataç’ın uydurmacılığı savunduğu ilk yıllarda Türk Dil Kurumu, Ataç’tan ayrı görüşteydi. Kurum yetkilileri, Ataç’ın sınır tanımayan tasfiyeci-uydurmacı anlayışına taraftar görünmüyorlardı. Nitekim, Kurum’a Başkanlık da yapmış bulunan Agâh Sırrı Levend, İlk baskısı 1949’da Kurum tarafından yapılan “Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Safhaları” adlı eserinde, Nurullah Ataç için “Kendisine katılan yoktur, fikrini tek başına savunmaktadır.” dediği halde 1968’e gelindiğinde Ataç, Kurum’un Türk Dili dergisinde, “Türk edebiyatının ustası, büyük devrimci, dil devriminin unutulmaz savaşçısı” olarak tanıtılmaktadır.[26] Kurum’un fikir ve dil anlayışındaki değişmeye uygun olarak A.S. Levend de “Türk Dilinde Gelişme ve sadeleşme Evreleri” adıyla üçüncü baskısı 1972’de yine Kurumca yapılan aynı eserinde, Ataçla ilgili söz konusu cümleleri çıkarmıştır. Çünkü tasfiyeci- uydurmacı Nurullah Ataç, Kurum’un ideal rehberi haline gelmiştir. Nurullh Ataç için, Kurum’un “Genel Yazman”ı Ömer Asım Aksoy, “Atatürk’ten sonra Türk Diline en çok hizmet etmiş kişi” derken başka bir kurumcu Emin Özdemir de “dil devriminin inançlı işçisi” demektedir.[27] Kurum ayrıca, Nurullah Ataç’ın uydurduğu veya yazılarında kullandığı kelimeler, “Ataç’ın Sözcükleri” adı altında, “Türk Dil Kurumu Tanıtma Yayınları” dizisi içinde kitap olarak yayımlanmıştır. [28] 1980 öncesi Türk Dil Kurumu’nun, özellikle 1960’tan sonraki yayınları, verdiği ödüller, savunduğu görüşler, Atatürk’ün milliyetçi dünya görüşünden ve miras bıraktığı dil politikasından tam anlamıyla uzaklaştığını göstermektedir. Bu değişmeyi en iyi gösteren örneklerden birisi de, ilk baskısı 1945’te yapılan Türkçe Sözlük’tür. Türkiye’de 1980’den veya Sovyetler Birliği’nin dağılmasından (1990) önceki siyasi-ideolojik fikir kavgasının temelinde Komünizm ve Faşizm terim veya kavramları önemli bir yere sahipti. Bu iki temel terim, Kurum’un hazırladığı Türkçe Sözlük’te Kurum yöneticilerinin değişen zihniyetine uygun olarak Komünizm lehine fakat Faşizm aleyhine derece derece şöyle değiştirilmiştir:
1966 baskısında, Komünizm : “Topluluk içinde kişilerin her türlü iyelik (mülkiyet) haklarını, aile kuruluşunu, dini kaldırıp her türlü mala kamuyu ortak kılmayı güden öğreti.”
Faşizm: “İtalya’da 1922’de kurulan, meslekleri temsil esasına dayanan, devlet sınırlarını genişletme isteğini güden, tek yetkili devlet yönetimi. Faşizm, 1943’te yıkılmıştır.”
1974 baskısında, Komünizm: “Topluluk içinde kişilerin her türlü iyelik haklarını kaldırıp, her türlü mala kamuyu ortak kılmayı güden öğreti.”
Faşizm: “1922’de İtalya’da kurulan ve 1943’te yıkılan, meslek kuruluşlarına dayanan, devlet sınırlarını genişletme isteğini güden, yetkinin tek elde toplandığı devlet yönetimi.”
Ve 1977 baskısında, Komünizm: “Sosyalizmin evrimiyle gerçekleşen, ilkesi, ‘herkesten yeteneğince almak, herkese ihtiyacına göre vermek olan’ sınıfsız toplum düzeni.”
Faşizm: “Emperyalist burjuvanın en saldırgan kesimlerinin çıkarlarını savunan, aşırı ve saptırılmış bir ulusçuluk anlayışına dayanan ve her türlü demokratik özgürlüğe düşman olan, son derece gerici, ırkçı düzen.”
Türkçe Sözlük’ün değişik baskılarındaki Komünizm ve Faşizm tarifleri, Dil Kurumu’nun, Türkiye’de ideolojik çatışmaların arttığı 1966- 1977 arasındaki on yılda nasıl değiştiğini açıkça göstermektedir. 1966 baskısında Komünizm, “mülkiyete”, “dine” ve “aileye” karşı olduğu belirtilirken, biden bire en ideal dünya görüşü gibi takdim edilmiş; 1943’te yıkıldığı belirtilen Faşizm ise, biden canlandırılıp, milliyetçilikle de ilgi kurularak saldırgan, anti demokratik, gerici, ırkçı bir dünya görüşü oluvermiştir. On yıl içinde değişen, Komünizm veya Faşizm değil, Kurum yöneticilerinin zihniyetidir. !980’e gelindiğinde, en büyük Türk milliyetçisi Atatürk’ün mirasından pay alan Türk Dil Kurumu, tam anlamıyla Türk milliyetçiliği karşıtı bir zihniyet ve anlayışın hakimiyetine girmiş bulunuyordu. Böylece Kurum’un 12 Eylül 1980 öncesi dil politikası, tamamen Marksisit - sosyalist ideolojinin emrinde, "uydurmacılık” ve "dil ırkçılığına” dönüştürülmüş; Türkiye’de kültür ihtilâli gerçekleştirme tolundaki yıkıcı faaliyetlere ortam hazırlanarak, yürütülen ideolojik savaşın bir parçası olmuştur.[29]
Atatürk'ün dil ve kültür anlayışında "ırkçılık" ve "tasfiyecilik"; dünya görüşünde de Marksist- Sosyalist anlayış söz konusu değildir. Atatürk, kendisinin “fikir babası” olarak gördüğü Gökalp’ın ifadesiyle “Türk milliyetçiliğinin en büyük adamıdır.” Yine Ziya Gökalp’ın ifadesiyle, Atatürk, “Türk milliyetçiliğini devlet hayatında uygulamaya koyan” devlet adamıdır.[30] Atatürk’ün Türk milliyetçisi olduğu, Türkiye Cumhuriyeti’nin de Türk milliyetçiliği felsefesiyle kurulduğu bütün belge ve uygulamalarla gün ışığı gibi ortadadır. Nitekim, Atatürk’ün Türk Tarih Kurumuna hazırlattığı ve resmî ders kitabı olarak da okutulan dört ciltlik Tarih kitabının dördüncü cildinde şu ifadelere yer verilmektedir: “Türk milliyetçiliği ancak Millî İdare’den sonra, her sahada bütün vuzuh ve şumulü ile hakiki mana ve delâletini bulmuş, siyasî, iktisadî, idarî, harsî(kültürel) bir devlet sistemi halini almıştır. Halk Fırkası, milliyetçiliği en ehemmiyetli umdelerinden birisi edinmiştir.”[31] Halbuki Türkçe’yi ideolojik tartışma konusu haline getiren "tasfiyeci-özleştirmeciler", ne Türk milliyetçisi ne de Gökalpçidirler. Onlar, dil aracılığı ile “kültür devrimi” (kültür ihtilâli) hedeflemişlerdir. Aslında “öz Türkçeci” olmak için önce “öz Türkçü” olmak gerekir. Türk milliyetçiliğine karşı olup da Türk milletinin dilinde ırkçı bir anlayışa sahip olmak başlı başına bir tezattır. “Dilde devrimcilik”, “Öz Türkçecilik” adı altında “tasfiyecilik- ırkçılık” politikası güdenlerin başlıca iki temel hedefi vardır:
1- Millî kültürün devamlılığını kesintiye uğratıp Türk nesilleri arasında kültür kopukluğu meydana getirerek, Türkiye Türklüğünü, hafızasını kaybetmiş bir topluluk haline getirmek; 2 - Türkiye Türklüğünün, Türk dünyası ile bağlarını koparmak;
Dilde özleştirmecilik adına, bir taraftan istiklâl, vatan, millet, hürriyet vb kelimeler bile değiştirilerek kavramların içi boşaltılmakta, diğer taraftan da yeni Türk nesilleri en temel eserleri bile anlayamaz duruma getirilmektedir. Türk dünyasında ortak olan kelimeler değiştirilerek, Sovyet Rusya politikalarıyla zaten parçalanmış olan Türk dünyası dil-kültür bütünlüğü iyice parçalanmaktadır. Türk Dil Kurumunun öncülüğünü yaptığı dil politikasının, Atatürk’ten sonraki durumunu Türk Dil Kurumu Başkanı Prof. Dr. Şükrü Halûk Akalın şöyle değerlendiriyor: “Atatürk’ten sonra Türk lehçelerinden söz alışı yok denecek düzeye inmiştir. Üstelik, Türk lehçeleriyle ortak bazı sözlerimiz de dilimizden çıkarılmaya çalışılmıştır. Böylece Türk lehçeleriyle Türkiye Türkçesi arasındaki bağlantı da koparılmıştır. Özellikle 1960’tan sonra dilde tasfiyecilik hareketi hız kazanmıştır. Ne yazık ki, böyle bir uygulama yapılmıştır.” [32] Burada, Atilla İlhan’ın, Kurum Başkanı Ş.H. Akalın’ın görüşlerini destekleyen bir tespitini aktaralım: “… 60 yıl sonra Orta Asya’daki ‘atalarımızın’ cumhuriyetleri bağımsızlığına kavuşup da Türkiye ile temasa geçer geçmez, gördüğümüz nedir? Türkçe’nin çeşitli lehçelerini konuşuyorlar ama, dillerinin yapısı Osmanlıca’dan farklı sayılmaz; başka türlü söylersek, Kazak ya da Özbekle konuşurken kolaylıkla anlayabildiğimiz kelimeler, Osmanlıca’dan mevcut olup da sonradan ‘özleştirmecilik’ merakına düşüp Türkçe’den kovmaya kalkıştığımız elimeler: istiklâl dedik mi anlıyorlar, bağımsızlık dediğimiz zaman anlamıyorlar. Meğerse bizim ‘dil devrimi’nin gerekçesi fasafisoymuş… kısacası Türkçemizi ata diline yaklaştıralım derken bir güzel uzaklaştırmışız.” [33] Marksizm’in “sürekli devrim” anlayışına dayanan tasfiyeci-uydurmacı dil devrimcileri öyle ki bazen Türkçe kelimeleri bile değiştirilmekte: bütün-tüm, ev-konut vb gibi. Bazen de bir yabancı menşeli yerleşmiş kelime bırakılarak başka bir yabancı menşeli fakat yerleşmemiş kelime ortaya atılıp, kullanılmaya yaygınlaştırılmaya çalışılmaktadır: Şehir– kent, macera–serüven, mecburiyet-zorunluluk, şeref–onur, gaye-amaç, ahlâk-etik, millet- ulus vb gibi. Bu konuda şu cümleler dikkat çekici ve çarpıcı örnektir: "Türk milleti, başka deyişle Müslüman Türk anlamına gelir (…) "Millet gibi oturmuş bir sözcük varken ulus gibi İslâm öncesi hatta Moğol kökenli bir sözcüğü arama gereksemesi bu sıkıntıdan doğmuştur.” [34] Türkiye’deki mozaikçi-Anadolucu görüş savunucularından olan yazar, kısaltarak aldığımız cümlelerinde, millet kelimesinin İslâmiyet’i hatırlattığını bunun da kendilerinde “sıkıntı” yarattığını ifade ederek, bu sıkıntıdan kurtulmak için İslâmiyet’i hatırlatmayan bir “sözcük” bulmak ihtiyacı duyduklarını ve Moğolca bile olsa ulus kelimesini tercih ettiklerini açıklıyor. Dilin yapı ve işleyişine, dil ilminin gerektirdiği ölçülere ve millî kültürün devamlılığına uymayan bu dil anlayışı ve hareketi, Atatürk’ün dil anlayışı ve ulaşmak istediği dil hedefi ile asla bağdaştırılamaz. Atatürk, dili, millî duyguları ve millî kültürü geliştirici, millî birliği kuvvetlendirici bir unsur olarak görmüştür. Fakat, daha önce de belirttiğimiz gibi, 1940-1980 arası tasfiyeci-uydurmacı dil anlayışı ile Dil Kurumu, tam tersine bir tutumla dili bir ideolojik kavga konusu haline getirmiştir. Böylece kuruluş gayesinden ve Atatürk’ün hedeflediği yoldan sapan ve 1983’e kadar bir dernek yapısında faaliyetini sürdüren Türk Dil Kurumu, 12 Eylül 1980 askerî harekâtını düzenleyen askerî idare tarafından kuruluş gayesine ve Atatürk’ün mirasına sadık kalmadığından dolayı bazı derneklerle birlikte çalışmaları durdurulmuş; kuruluş yapısı, 1982 Anayası’na göre yeniden düzenlenmiştir.
1940’tan sonra Türk Dil Kurumu Dışındaki Gelişme ve Tartışmalar
Hükümetlere Göre Anayasa Dili Anayasa Dilinin Değiştirilmesi ve Tartışmalar
Atatürk’ün ölümünden sonra gelen İsmet İnönü devrinde (1938-1950), Türkiye Cumhuriyeti’nin temel kültür politikalarında önemli değişiklikler olmuştur. Atatürk’ün “Türk Kültürü temeline” ve “Türk milliyetçiliği dünya görüşüne” dayanan politikaları yerini “Grek-Lâtin kültürüne” dayanan “Batıcı- hümanist dünya görüşüne” bırakmıştır.[35] İsmet İnönü’nün kendisini “Millî Şef” ilân ettiği, Hasan Ali Yücel’in Millî Eğitim Bakanı olduğu bu dönemde, Atatürk devrinde yazdırılan ders kitapları öğretimden kaldırılmış; Atatürk devri millî kültür politikasının temeli olan “Türk Tarih Tezi” ile Türk dil tezi demek olan “Güneş Dil Teorisi” bırakılmıştır. Paraların üzerinden ve devlet dairelerinden Atatürk resimleri kaldırılmıştır. İnönü politikalarına uygun olarak Türk milliyetçileri, 1944’te “ırkçı-Turancı” suçlamasıyla tutuklanarak tabutluklara konulmuşlardır. Kısacası, Atatürk’ün Cumhuriyet’in kuruluş felsefesi olarak yerleştirdiği “Türkçü-milliyetçi” anlayış, Millî Şef İsmet İnönü döneminde bırakılmış veya Türkçülük- milliyetçilik kavramının içi boşaltılmıştır. İnönü döneminden günümüze, Atatürk devrinin milliyetçi felsefesi bir daha devlet politikalarına hakim olmamıştır. Türk milletinin devlet ve millet hayatında karşılaştığı pek çok sıkıntının kaynağı İnönü dönemindeki derin değişikliklerdir. Bugün Anadolu’da Türkiye Türklüğünü yok saymaya kadar giden “Mavi Anadolucu”, “Mozaikçi-etnikçi Anadolucu” görüşlerin temeli, İnönü döneminde devlet felsefesine yerleştirilen Grek-Lâtin kültürüne dayalı “Batıcı- hümanizm”in uzantılarıdır. Atatürk’ün ölümünden sonra, İsmet İnönü’nün döneminde Türkiye Cumhuriyeti’nin kültür politikalarında uygulamaya konulan değişiklikler, dil anlayışında da kendisini gösterdi. Bu dönemde, Atatürk’ün 1935 sonlarından ölümüne kadar sürdürdüğü dil politikası bırakılarak, 1933-1934 yıllarında deneyip bıraktığı tasfiyeci dil anlayışına dönüldü. Daha da ileri gidilerek tasfiyeci anlayışa bir de uydurmacılık eklendi. Daha sonraki yıllarda dili bir ideolojik kavga haline getiren “Tasfiyeci-uydurmacı” anlayışın kökleri de Atatürk dönemine değil, İnönü dönemine dayanır. İsmet İnönü döneminde Millî Eğitim Bakanlığı ve Türk Dil Kurumu Başkanlığı yapan Prof. Dr. Tahsin Banguoğlu, İnönü dönemini ve İnönü’nün dil anlayışını şöyle anlatıyor: “Atatürk’ün ölümünden sonraydı. Güneş-Dil Teorisi bir tarafa bırakılmış, fakat ondan ilham almış gibi görünen uydurmacılığa yeni bir hız verilmişti. Herkes Atatürk’ün dilde aşırı bir denemeden sonra tabiî gelişmeye yer verdiğini biliyordu. Fakat bu davada onun yalnız adı vardı. Köşkün alaylı dil bilginleri, ‘kral öldü, yaşasın kral’ havası içindeydiler. Millî Şef (İnönü) ise gözü kapalı bir ‘tasfiyeci’ idi ve yeni kelimelerin Türkçesinden bilmem ama, uydurmasından hoşlanıyordu.” [36] İşte bu genel hatları ile tanıtmaya çalıştığımız Millî Şef İsmet İnönü döneminin dil politikası açısından en önemli uygulaması anayasa dilinin değiştirilmesidir. Adı “Teşkilât-ı Esasiye Kanunu” olan 1924 Anayası’nın dilinin değiştirilmesi ile ilgili ilk girişim 1942’de olmuştur. Bu tarihte bazı taslaklar hazırlanarak ilgililere dağıtılıp görüşleri soruldu. Görüşü sorulanlardan birisi de Türk tarihçiliğinin ve Türk edebiyatı tarihçiliğinin kurucusu ünlü bilgin Fuad Köprülü’dür. O tarihte milletvekili bulunan Ord. Porf F. Köprülü, “hiçbir muayyen usule riayet edilmediğini”, “okuma yazma bilmeyen halkın bile anladığı kelimelerin yerine, yeni kelimelerin uydurulmasını doğru bulmadığını” vs belirterek bu dil değiştirmeye taraftar olmadığını açıkladı. Bir süre geciktirilen bu hareket 14 Kasım 1944’te Cumhuriyet Halk Partisi Meclis Grubu’nun aldığı bir kararla kurulan komisyonun hazırladığı taslak 10 Ocak 1945’te Meclis’te kabul edilerek uygulamaya konuldu. Böylece Anayasa’nın dili değiştirildi. Tasfiyeciler, anayasa dilinin değiştirilmesini, “devlet dilinin Türkçeleştirilmesi” olarak görmekte ve yorumlamaktadırlar. 1924’te hazırlanan “Teşkilât-ı Esasiye Kanunu”nun dili, hukuk dili olması sebebiyle yaşayan dilden farklılıklar gösteriyordu. Bazı kavram ve terimlerin sade anlaşılır bir Türkçe ile değiştirilmesi normal görülebilirdi. Fakat yapılan işlem, en ileri bir tasfiyecilik hatta uydurmacılık anlayışını yansıtıyordu. Başta Meclis’in adı “kamutay”a, milletvekili’nin adı “saylav”a , çevrilmişti. Uray, ilbay, şarbay vb kelimelerin Türkçeleştirme ile bir ilgisi yoktu. Fuad Köprülü, Anayasa dilinin siyasî bir kararla ve baskı ile değiştirilmesini, “Düzme devlet dili” ve “resmî argo” alarak vasıflandırmıştır.[37] 10 Ocak 1945’te İsmet İnönü’nün baskısı ile değiştirilen Anayasa dili, 1950’de Demokrat Parti’nin iktidara gelmesinden sonra , 24 Aralık 1952’de tekrar yaşayan Türkçe’ye çevrilmiştir. Tartışmalı konuşmaların yapıldığı Meclist’e, Fuad Köprülü, Halide Edip Adıvar, Hamdullah Suphi Tanrıöver yaşayan Türkçe lehinde önemli konuşmalar yapmışlardır. Bunlardan Hamdullah Suphi’nin konuşmasındaki “Arap kelimelerini kendi kelimeniz addediniz. Çıkarmak ister misiniz, ‘devlet’ kalmaz, ‘meclis’ kalmaz. Çok tehlikelidir, ‘maliye’ kalmaz, ‘hazine’ kalmaz, ‘kanun’ kalmaz.” ifadeleri ile Türkçe’nin ahenginden bahsettiği bazı ifadeleri, onun Türkçeleşmenin hatta Türkçe’nin aleyhinde olduğu şeklinde gösterilmektedir.[38] Ömrünü Türkçülüğe adamış ünlü Türk Ocağı Başkanı ve hatip Hamdullah Suphi’yi böyle suçlamak abestir. Bu suçlamalarda, konuşmasının bütünü göz önüne alınırsa, onun millî kültürün ve dilin devamlılığını anlatmaya çalıştığı açıkça anlaşılır. Nitekim Türk Ocakları yayın Organı Türk Yurdu dergisi, Mart 2001’de yayımladığı “Türkçeye Saygı” özel sayısında Hamdullah Suphi’nin konuşmasını, “tarihimizin derinliklerini anlatan harika bir konuşma yapmış, dil devriminin(!) hangi baskılar altında yapıldığını izah etmiştir.” yorumuyla tam metin olarak tekrar vermiştir.[39] Anayasa’nın dili, 27 Mayıs 1960 hareketinden sonra 1961’de yeniden değiştirilmiştir. Yeni hazırlanan 1961 Anayasası’nda ne 1945’teki dil ne de Teşkilât-ı Esasiye’nin dili tercih edilmiş; orta yol bulunmuştur. Ancak Millî Birlik Hükümeti, Kurum’un tasfiyeci dil anlayışına destek olmaya başlamış, okullarda “arı dil kolları” kurdurulmuştur. 1960 askerî darbesinden sonra kurulan Millî Birlik Hükümetinin Dil Kurumunun anlayışını desteklemesini, “siyaset” olarak değerlendirmeyip, 1950’de iktidara gelen Demokrat Parti Hükümetlerinin, Dil Kurumu’nun “tasfiyeci-uydurmacı” dil politikalarını tasvip etmeyişini, “dilin politikaya alet edilmesi” şeklinde değerlendirilmesi ilmî değil siyasî bir yorumdur. Hükümetlerin dil politikası ile ilgilenmesi, siyasetse her iki durum da siyasettir.
Tasfiyeciliğe İlk Ciddî Muhalefet Muallimler Birliği Birinci Dil Kongresi (1948)
Türk Dil Kurumunun Atatürk’ün ölümünden sonra Millî Şef İsmet İnönü’nün de desteklediği ve teşvik ettiği tasfiyeci-uydurmacı dil politikasına ilk güçlü sivil muhalefet, Türkiye Muallimler Birliği adlı kuruluştan gelmiştir. Muallimler Birliği, “Birinci Dil Kongresi” adıyla 23 Ekim 1948’de başlayan ve 9 gün süren bir dil kongresi toplamıştır. Dr. Adnan Adıvar’ın Başkanlık yaptığı Kongre’ye Halide Edip Adıvar, İsmail Habip Sevük, Sadri Maksudi Arsal, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, Hıfzı Tevfik Gönensay, Cavit Orhan Tütengil, Nihat Sami Banarlı, Nurettin Ergin, Burhan Apaydın gibi tanınmış ilim ve fikir adamları katılmıştır. Tasfiyecilik- Uydurmacılık anlayışına sert tenkitlerin yöneltildiği Kongre’de Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu’nun, tasfiyeci-uydurmacıları “ruh hastası” olarak nitelediği konuşması basında büyük yankı yapmıştır. Muallimler Birliği Birinci Dil Kongresi’ne sunulan tebliğlerde şu görüşler üzerinde durulmuştur: 1- Dilimizin sadeleşmesine daha fazla müdahale edilmemesi, 2-Yeni yapılan kelimelerin, ilim ve teknik terimlerinin yetkili kişilerce dilimizin yapısına uygun olarak yapılması, 3-Ders kitaplarına kadar giren uydurma kelimelerin eğitimi aksattığı, böyle bir uygulamaya meydan verilmemesi, 4-Hızlı ve aşırı özleştirme ile yeni Türk nesillerinin millî kültür kaynaklarımızdan mahrum bırakılmasının mahzurları, 5-Dile politikanın karıştırılmaması,
Muallimler Birliği Birinci Dil Kongresi, Kongre sonucunu, “Umumî Dil Meselesi Hakkında Rapor” başlığı ile kamu oyuna duyurmuştur.[40]
1965 Adalet Partisi İktidarında Tercüme Bürosu İstifaları ve Meclis’te Dil Tartışması
Adalet Partisi iktidarı döneminde, Millî Eğitim Bakanlığına bağlı “Tercüme Bürosu” üyelerinden bir kısmı (13 kişi), 20 Ocak 1967’de topluca istifa etmişlerdir. Bu toplu istifanın sebepleri basında ve Meclis’te tartışmalara sebep olmuştur. İstifa eden Tercüme Bürosu üyeleri, Türk Dil Kurumunun öncülüğünü yaptığı tasfiyeci-uydurmacı dil anlayışını savunmakta ve Millî Eğitim Bakanlığının yaptırdığı daha çok Batı klâsikleri ile ilgili eserleri, “arı Türkçe” vb adlar verdikleri uydurma dille tercüme etmektedirler. Tercüme Bürosu üyeleri, genel olarak, Millî Şef İnönü’nün ünlü Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel zamanında bu büroya yerleşen Sosyalist dünya görüşüne sahip kimselerdir. Bu sebeple bazı tercümeleri, Zeki Baştimar, Hasan Ali Ediz, Nazım Hikmet, Sabahattin Ali gibi “azılı komünistler”e yaptırarak onlara devletin parasından yardımda bulundukları da basında yazılanlar arasındadır. İşte bu özellik ve yapıdaki Tercüme Bürosu çalışmalarına ve tercümelerde kullandıkları uydurma dile, zamanın Millî Eğitim Bakanlığı Kültür Müsteşarı Adnan Ötüken (dolayısıyla iktidar) müdahalede bulunmuş, tercümelerin yaşayan Türkçe ile yapılmasını istemiştir. Bunu üzerine bazı üyeler, topluca istifa etmiş; Hükümete muhalif Cumhuriyet, Milliyet Ulus gazeteleri durumu yaygara yaparak baş manşetten haber yapmıştır. Arkasında doğrudan dil meselesi olan Tercüme Bürosu istifaları, basında olduğu gibi Meclis’te de sert tartışmalara sebep olmuştur. Tartışmaların ana konusu ise “ dil” dir. 1967 yılı bütçesi görüşmeleri sırasında, Millî Eğitim Bakanlığı bütçesi görüşülürken muhalefetin, Bakan Orhan Dengiz’e Tercüme Bürosu istifalarını sorması üzerine başlayan tartışmalarda, Millî Eğitim ve Maliye Bakanları ile Cumhuriyet Senatosu üyeleri Dr. Fethi Tevetoğlu ve Prof . Dr. Tahsin Banguoğlu Tercüme Bürosu ve dilde uydurmacılık üzerine konuşmalar yapmışlardır. Millî Eğitim Bakanı Orhan Dengiz, uydurma dilden örnekler verdiği konuşmasında, “Bir Bakan olarak ve Cumhuriyet çocuğu olarak hiçbir zaman Osmanlıca diye tutturmuyoruz. Ama şu konuştuğumuz dil Osmanlıca ise mesele yoktur. O zaman hepimiz Osmanlıca konuşuyor, Osmanlıca yazıyoruz demektir. “Biz, Millî Eğitim Bakanlığı olarak dilde zorlamayı doğru bulmuyoruz.” İfadelerine yer vermiştir. Maliye Bakanı Cihat Bilgehan ise, Muhalefet Lideri C H P Genel Başkanı İsmet İnönü’ye cevap olarak yaptığı konuşmada görüşlerini şöyle açıklamıştır: “Biz iddia edildiği gibi dil devrimini bir komünist taktiği gibi anlamış insanlar değiliz. Yalnız biz Türk dilini bu kadar alışılmış, sadeleşmiş şekline aykırı olan davranışlara hakikaten karşı bulunmaktayız. Atatürk, Türk dilinin yerine, bunun kaldırılması suretiyle yeni bir dilin konulmasını hiçbir zaman arzu etmemiştir.” Maliye Bakanı C. Bilgehan, tercümelerde kullanılan “erkece, savutlar, eytişim, yönsem, tepizlemek, açınım, görgütçü, koşuk” gibi uydurma kelimelerden örnekler vererek “bunları Atatürk’ün de anlayamayacağını” söyledikten sonra, Türkçenin ne hale geldiğinigöstermek üzere, Atatürk’ün “Gençliğe Hitabesi”nin hem asıl metnini hem de uydurma dile çevrilen metnini okuyarak konuşmasını bitirmiştir. Bütçe görüşmeleri sırasında, (16.2.1967) Cumhuriyet Senatosu’nda “Dil ve Tercüme Bürosu” hakkında sert bir konuşma yapan Dr. Fethi Tevetoğlu [41], “her çeşit anarşinin ve anarşizmin karşısında bulunduğumuz gibi, Türk dilinde yaratılmak istenen dil anarşisinin de karşısındayız” dediği konuşmasında şu ifadelere yer vermiştir: “Biz devlet radyosundan (o zaman tv yok), devlet parasıyla basılan kitaplardan bu büyük milletin olmayan uydurma bir dille bu millete hitap edilmesine taraftar değiliz ve buna tahammül edemiyoruz. Kuş dili konuşan kuşlar kendi aralarında ötüşebilirler. Ama bu uydurma kuş dilini bu millete ana dili olarak kabul ettirmeye hiç kimsenin hakkı yoktur. Ve Hiçbir Türk evlâdı buna zorlanamaz. (…) Ana dilimizin, hedefi Türk dilini tahripten silip süpürmekten ibaret bir kültür bolşevizmi plân ve programının tatbikatı cümlesinden Türk ve Türkçe olmayan bir takım uydurma, casus kelimelerle doldurulup bozulmasına, anlaşılmaz bir dil haline, maskaralar dili haline sokulmasına ve yok edilmesine bizim en millî ve en tabiî Türklük ve insanlık hakkımız olarak razı değiliz ve şiddetle karşıyız.” Adalet Partisi Samsun Senatörü Dr Fethi Tevetoğlu, konuşmasında Atatürk’ün Nutuk’unun tahrip ve tahrif edilmesinden, Tercüme Bürosu üyelerinin tercümelerinden örnekler verdiği konuşmasını şöyle bitirmiştir:
“Biz Türkçüyüz, Türk’ten yanayız. Ve bu itibarla da Türkçeciyiz ama Ziya Göklap’ın açtığı yolda, Atatürk’ün bayraktarlığını ettiği Atatürkçeciyiz; yoksa Ataç Türkçecisi değiliz.”
Dr. Fethi Tevetoğlu, Tercüme Bürosu üyelerinin toplu istifasının tartışmalarının devam etmesi üzerine, Senato’da 24.2.1967 günü yaptığı ikinci konuşmada da şunları söylemiştir: “Muhterem arkadaşlarım,müseccel komünistlere eser tercümesini ihale ederek bunları yıllardan beri beslemişler ve besleyenler de maalesef yine bu heyettir. Bir-iki misal vereyim; hapishanede yatarken Nazım Hikmet’e eser tercüme ettiren bunlardır. Bugünkü Türkiye Gizli Komünist Partisinin (adı gizli de merkezi dışarıda görünüyor) genel sekreteri olarak yakın zaman önce Moskova’da yapılan Komünist Kongresinde, Türkiye Komünist Partisi lideri olarak takdim edilen Zeki Baştımar’a eser tercüme ettirenler yine bu heyettir.” [42]
Millî Eğitim Bakanlığı Tercüme Bürosu üyelerinin toplu istifası dolayısıyla 1967 yılı bütçe görüşmeleri sırasında başlayan dil tartışmalarında, kendisi de bir dilci olan Prof. Dr Tahsin Banguoğlu[43] , 24.2.1967 günü, doğrudan dil meseleleri ile ilgili uzun bir konuşma yapmıştır. Prof. Dr. Banguoğlu, Atatürk devri dil çalışmaları ve Türkçe’nin sadeleşmesi konusunda bugün de ışık tutacak belge değerindeki konuşmasına, dilcilik adına sitem ederek şöyle başlamıştır: “Bizim ihtisas sahamız bir parça nankör bir sahadır. Şu itibarla, eğer bir sağlık meselesi bahis konusu olursa, doktor sen ne dersin diye sorarlar. Bir hukuk meselesinde bir hukukçu arkadaşa, sen ne dersin diye sorarlar. Bizim maarif sahasında, hususiyle bu kavgalı dil sahasında bize bir şey sorulmaz ve herkes bizden daha iyi bilir.” Bu sitemli girişten sonra, Türkçenin sadeleşme tarihinden, Atatürk’ün yol göstericiliğinden, terimlerin nasıl yapılacağından, bahseden Banguoğlu, sözü 1940’lı yıllardan sonra ortaya çıkan uydurmacı dil anlayışına getirerek özetle şunları söyler:
“Ben kırk yıldır dilcilik hareketinin içindeyim. İki defa Türk Dil Kurumu Başkanlığını yaptım. Birincisinde iki sene, ikicisinde üç sene. Bu işlerin mutfağının nasıl işlediğini bilirim. Bir arz ettiğim gibi kelime yapıcılığı vardır. Bir de uydurmacılık vardır. Uydurmacılığın bir türlüsü hiç mana, gramer kaidesi ve dil zevki tanımaksızın bir kökü bir eki alıp getirip kelime yapmak ve bunu tutturmağa çalışmaktır. ” “Memleketimizde kaynağı iyi bilinmeyen bir ikinci sınıf uydurmacılık da hüküm sürmektedir. Bu uydurmacılık Moskova’dan geliyor.” “Demek ki burada uydurma, soysuz kelime yapma teşviki Rusya’dan gelmektedir. Bu propaganda bir günlük emir gibi yayılmıştır. Ve pek çok gençler bilmeyerek, eminim ki bilmeyerek uydurma kelimeleri yazma ve söyleme yoluna gitmişlerdir. Bugün de Türkiye’de solcu propaganda bu yoldadır. En çok uydurma kelime kullanan yazarlara dikkat ediniz, hepsi solcu yayınlar yapanlardır.” [44] “Ben 40 yıldır dilcilik hareketinin içindeyim.” diyen Prof. Dr. Tahsin Banguoğlu, yurt dışında ihtisas yapmış, Atatürk’ün sağlığında (1936), Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesine “Dil Doçenti” olarak tayin edişmiş; 1948-1950 arasında Millî Eğitim Bakanlığı ve Dil Kurumu Başkanlığı yapmıştır. Böylece dil çalışma ve tartışmalarının içinde bulunmuş bir ilim ve siyaset adamı olarak söyledikleri bugün tarihî belge değerindedir.
İlkinden Yirmi yıl Sonra Muallimler Birliği İkinci Dil Kongresi (1968)
Türkiye Muallimler Birliği, 1948’de toplana dil kongresinden yirmi yıl sonra 1968’de “İkinci Dil Kongresi”ni toplamıştır. Muallimler Birliği İkinci Dil Kongresi, o tarihte Türkiye Muallimler Birliği Başkanlığını yürüten Prof. Dr. Faruk K. Timurtaş’ın öncülüğünde 27-28 Nisan 1968 günlerinde toplanmıştır. 25 Nisan 1968 günü yapılan basın toplantısında, gazetecilere verilen metinde, “Türkiye Muallimler Birliği dil meselesinde sadeleşmeye, özleşmeye taraftardır.” denildikten sonra, Kongre’nin toplanma sebebi şöyle açıklanmaktadır: “Dili özleştirme cereyanının dilde uydurmacılık halini almasını endişe ile karşılayan Türkiye Muallimler Birliği, bu hale daha fazla gecikmeden bir çare bulunmasını istemektedir. İşte ‘İkinci Dil Kongresi’ bu görüşle tertip edilmiştir.” Aralarında, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Türk Ocakları Genel Merkezi, Türkiye Edebiyat Cemiyeti, Milliyetçi Öğretmenler Federasyonu, İstanbul Fetih Derneği, Komünizmle Mücadele Dernekleri, Millî Türk Talebe Birliği gibi kuruluş ve derneklerin bulunduğu Kongre’ye 20 kuruluş ve dernek katılmıştır. Kongre, basında da büyük ilgi görmüştür. Devrin Millî Eğitim Bakanı İlhami Ertem de Kongre’ye bir kutlama mesajı göndermiştir. Muallimler Birliği İkinci Dil Kongresi’ne tebliğ sunanlar arasında, Prof. Dr. Faruk K. Timurtaş, Refiî Cevat Ulunay, Prof. Sabri Esat Siyavuşgil, Prof. Dr. Tahsin Banguoğlu, Nihat Sami Banarlı, Prof. Dr. Mümtaz Turhan , Prof.Dr. Ayhan Songar, Ord. Prof. Dr. Zeki Velidi Togan, Ord prof. Dr. Fahri Fındıkoğlu, Mahir İz, Adnan Ötüken, Halit Fahri Ozansoy, Prof. Abdülkadir İnan, Doç.Dr. Muharrem Ergin, Dr. Necmettin Hacıeminoğlu, Samiha Ayverdi, Dr.Osman Sertkaya gibi devrin tanınmış ilim ve fikir adamları ve edebiyatçıları vardır. İkinci Dil kongresinde, en çok dilde sadeleşmenin “tasfiyecilik-uydurmacılık” hareketine dönmesi, bunun millî kültürümüze ve Türkçeye verdiği zarar üzerinde durulmuştur. Uydurmacılık anlayışının önlenmesi için de ilmî çalışmalar yapacak bir dil akademisi kurulması istenmiştir. Kongre’ye sunulan tebliğler içinde dikkat çekici olanlardan birisi de Dr. Osman F. Sertkaya’nın “Atatürk’ün Dil Politikası” adlı tebliğidir. Osman F. Sertkaya’nın tebliği, Atatürk’ün dil politikalarını belgeler ışığında bütün açıklığı ile ortaya koymuştur. Kongre sonunda, Muharrem Ergin tarafından okunan “11. Dil Kongresi Tebliği” adıyla hazırlanan sonuç bildirisinde özetle şu görüşlere yer verilmiştir:
1- Dilde sadeleşme hareketi 1908’den hemen sonra hedefine ulaşmış ve Ziya Gökalp, Atatürk ve büyük edip ve şairler zincirinin fikrî icraatı ve aşkı ile ortaya çıkan millî edebiyat devri, modern Türkçenin en mükemmel şeklinin tam bir aynası olmuştur. Bugünün Türkçesi budur. Bu Türkçenin hiçbir müdahaleye ihtiyacı yoktu ve yoktur. Türkçe Türk milletinin konuştuğu dildir. 2- Sade Türkçe hedefine ulaşıldıktan sonra, oradan uydurmacılık cereyanına geçilerek son zamanlarda sadeleşme hareketi dejenere edilmiştir. Özleştirme , arılaştırma gibi adlarla yürütülen ve uydurma kelimeler ile devrik cümle kullanmak ve bunu zor kuvvetiyle yapmak demek olan bu uydurmacılık akımı, Atatürk’e ihanet ve Türkçeye karşı bir suikasttır. 3- Türk kültürünün ve Türk milletinin geleceğini tehlikeye atan bu akımın durdurulması için duruma devlet el koymalıdır. 4- Uydurmacılık hareketi, tamamen aşırı solun bir silahı haine gelmiştir. 5- Resmî kurumların ve devlet radyosunun uydurma dili kullanması, kanunlara aykırı ve suçtur. (o tarihte tv yayını yoktu) 6- Dile yapılacak tek müdahale, dili uydurmacılıktan kurtarmaktır. Bunun için Dil Akademisi bir an önce kurulmalıdır.
İkinci Dil Kongresi Tebliğleri, basında Kongre ile ilgili çıkan yazılarla birlikte Prof. Dr. Faruk K Timurtaş tarafından “İkinci Dil Kongresi ve Akademi” adıyla bir kitapta toplanmıştır.[45] 1960’lı yıllardaki dil tartışmaları ve dilimizin uğradığı yıkımı göstermesi bakımından belge değerinde önemli bir kitaptır.
Ses Getiren Bir Muhalefet Tercüman Gazetesi “Yaşayan Türkçemiz” Hareketi
12 Eylül 1980 öncesi Türkiye’sinde, kanlı ideolojik çatışmalara paralel olarak “dil anarşisi” de alabildiğine artmıştı. Öyle ki karşımızda iki dilli bir Türkiye tablosu vardı. Siyasîlerin, yazarların, ilim ve fikir adamlarının, öğrencilerin hatta sokaktaki vatandaşların milliyetçi (bazılarınca sağcı!) veya sosyalist (bazılarınca solcu) görüşlere sahip olduğunu, pek az yanılma payı ile kullandığı kelimelerden anlamak mümkün hale gelmişti. Gerçekten, Türkçe’nin sadeleştirilip geliştirilmesi ve zenginleştirilmesi çalışmaları, özellikle 1960’lı yıllardan başlayarak Türk Dil Kurumunun yönlendiriciliğini yaptığı ideolojik bir tasfiyecilik- uydurmacılık anlayışıyla kültür ihtilâli hareketi halini alıp millî kültür tahripçiliğine yönelmişti. Türkiye’nin böyle bir dil anarşisi içinde bulunduğu günlerde, Tercüman gazetesi, “Yaşayan Türkçemiz”[46] adıyla bir yazı kampanyası, bir Türkçecilik hareketi başlatmıştır. Gazete’nin 19 Aralık 1979 tarihli nüshasında “Türkçeci” imzasıyla başlatılan bu “Yaşayan Türkçe” hareketi halka şöyle duyurulmuştur:
“Yayımı aylar sürecek bir zaman kesiminde sunacağımız bu sayfada Türkçemizin bütün meseleleri, ilim, sanat ve zevk ölçüleriyle ele alınacaktır. Dilimizin içine düşürüldüğü açmazlar, kısırlıklar, saptırmalar, yanlışlar ve doğrular, üniversitelerimizin Edebiyat Fakültelerine mensup dil bilginleri tarafından ortaya konulacaktır.” “Hepsi de aslında uydurmacılık demek olan ‘arı Türkçecilik’ , ‘öz Türkçecilik’ , ‘özleştirmecilik’ , ‘tasfiyecilik’ gibi ilim ve ciddiyetten uzak zorlamaların, öğretim, fikir, edebiyat ve devlet hayatımızda nasıl bir kültür bozgununa ve anarşiye yataklık ettiği anlaşılacaktır.”
Tercüman-Yaşayan Türkçemiz hareketi, 1983 öncesi Türk Dil Kurumunun durumunu da şöyle tespit ve tasvir etmektedir:
“Türkçeyi bozma ve kısırlaştırma ‘çaba’ larının deneme istasyonu olan Merkez, yıllardan beri hiçbir ilme, sanata ve dürüstlüğe katlanamayan bir ‘alaylılar’ kurumudur. Atatürk’ün ancak bir dil akademisine bıraktığı kendi el yazısıyla bilinen ‘miras’ını, eş-dost arasında paylaşıp harcamaktan başka bir şey düşünmeyen Kurumcular, külliyetli ve manalı olan mirası, Türkçemizi harcamak için kullanıyorlar.” [47]
Tercüman gazetesinin başlattığı Yaşayan Türkçemiz yazı kampanyasında, Türkçe’nin içinde bulunduğu durumu ortaya koyan pek çok yazı yayımlanmıştır. Bu yazılar içinde özellikle, Prof. Dr. Zeynep Korkmaz, Prof. Dr. Tahsin Banguoğlu, Prof.Dr. Faruk K. Timurtaş, Prof. Dr. Hasan Eren, Doç.Dr. Necmettin Hacıeminoğlu, Doç. Dr. Ahmet Bican Ercilasun, Dr. Osman Sertkaya imzaları ile yayımlanan yazılar dikkat çekici olmuştur. O günlerde henüz Kurum üyesi bulunan Prof. Dr. Zeynep Korkmaz, Yaşayan Türkçemiz sayfalarında yazı yazdığı için, Kurum tarafından “Genel Yazman Cahit Külebi” imzasıyla hakkında soruşturma başlatılması üzerine 4 Şubat 1980’de Açık Mektup yayımlayarak Kurum’dan istifa etmiştir.[48] “Tercüman- Yaşayan Türkçemiz” sayfalarında yayımlanan yazılar, aynı isimle 1981’de 3 cilt kitap halinde yayımlanmıştır. Yayımlanan yazıların içinde uydurma kelimeler yanında yanlış kullanılan kelime ve ifade şekilleri ile ilgili pek çok örnek yer almaktadır.
Askerî İdare Döneminde Güçlü Bir Ses SİSAV’ın Türk Dili Toplantısı (26.12.1980)
Türkiye’nin 1970’li yılların ikinci yarısında siyasi-ideolojik anarşi içine sürüklenmesi üzerine, 12 Eylül 1980’de Ordu yönetime el koymak durumunda kalmıştır. Askerî idarenin kurulmasından kısa bir süre sonra Tercüman-Yaşayan Türkçemiz” hareketinin de devam ettiği günlerde kısa adı SİSAV olan “Siyasî ve Sosyal Araştırmalar Vakfı” 26 Aralık 1980’de İstanbul Tarabya Oteli’nde “Türk Dili Semineri” adıyla bir dil toplantısı düzenler. Toplantının açış konuşmasını yapan Prof. Dr. Muharrem Ergin, konuşmasında şu görüşlere yer verir: “Uydurmacılık cereyanının millet hayatında yarattığı tehlikeyi, 12 Eylüle gelinceye kadar ilgililere ve yetkililere yıllarca ve yıllarca bir türlü anlatmak mümkün olmamıştır. 12 Eylül, dil davasında akılcı, ilimci ve Atatürkçü çözüm için şimdi yeni bir ümit kapısı olarak yükselmek istidadındadır. Devlet başkanı ilk defa nesiller arasındaki bağların çözülmemesine işaret buyurmuştur. İnşallah bu cemiyeti bu işaretin ışığında, nihayet dil davasını doğru çözüme bağlamak imkânını bulur.” Prof. Dr. Muharrem Ergin konuşmasında dil davasında çözüm yolu olarak bir dil akademisinin kurulmasını gösterir. SİSAV Dil Semineri’nde “Atatürk ve Türk Dili” üzerine bir konuşma yapan Prof. Dr. Zeynep Korkmaz, “İnkılâpların Atatürk’ün düşünce sistemindeki yeri”, “dil İnkılâbının gerekçesi”, “Atatürk’ün Türk dili ile ilgili görüşleri ve Atatürk devrindeki dil çalışmaları”, “dil davasının bilim temeline oturtulması gerektiği” üzerinde durur. Prof. Dr. Zeynep Korkmaz, konuşmasının sonunda dil inkılâbının, Atatürk’ün çizdiği hedeften ve yoldan saptığını şu cümlelerle açıklar: “Özleştirme hareketi, ‘tasfiyecilik’ ve ‘uydurmacılık’ yolu ile çığırından çıkarılarak yeni bir çıkamaza daha sürüklenmiştir. Hem de o kadar sürüklenmiştir ki, bugün artık ‘Dil Devrimi’ ile, büyük kurtarıcı Atatürk’ün gerçekleştirmek istediği ‘Dil İnkılâbı’ arasında, bunların kelime ve terim anlamlarından başlayarak, metotlarına ve fikir yapılarına kadar hiçbir bağ kalmamıştır. 1932 yılında 1.Türk Dil Kurultayı’nda kabul edilen çalışma programını gerçekleştirmek şöyle dursun, Program’dan ve Atatürk’ün çizdiği araştırma yolundan büsbütün uzaklaşılmıştır.” [49]
Devlet Başkanı ve Başbakan’ın da birer telgraf gönderdikleri SİSAV’ın “Türk Dili Semineri”ne, Prof. Dr. Tahsin Banguoğolu, Prof. Dr. Hasan Eren, Prof. Dr. Faruk Timurtaş, Doç.Dr. Ahmet Bican Ercilasun gibi tanınmış dilciler de katılmıştır. Bunlardan Hasan Eren, henüz Dil Kurumu üyesi bulunduğu için Seminer’e Türk Dil Kurumu adına değil kendi adına katıldığını açıklamıştır. SİSAV’ın düzenlediği Dil Semineri’ne birçok kuruluş gibi Türk Dil Kurumu (eski yapıdaki Kurum) da davet edilmiştir. Davete icabet etmeyen Kurum, o dönemdeki Başkanı Şerafettin Turan İmzasıyla SİSAV Başkanına şöyle bir telgraf göndermiştir:
“Vakfınızca düzenlenen Seminer’de ele alınan konular ve konuşmacılar açısından ‘Kültür Devrimi’nin karşısında bir tutum yansıtmaktadır. Bu nedenle Dil Devrimimizin geliştirilmesiyle görevli Kurumumuzun katılmasına ve temsilci göndermemize olanak görmediğimizi bildirir, saygılar sunarım.”
Türk Dil Kurumu Başkanının telgrafında da görüldüğü gibi, 1983 öncesi yani eski yapıdaki Kurum, “kültür devrimi” hedefiyle çalışmaktaydı. Prof. Dr. Zeynep Korkmaz’ın ve pek çok ilim adamının tespit ve ifade ettiği gibi, millî kültür, ilim ve Atatürk yolundan çoktan sapmıştı. İşte bu sebeple de 1983’ten itibaren yeniden yapılandırıldı.
Tasfiyecilik - Uydurmacılık ve Yozlaşmaya Karşı Yaşayan Türkçe’yi Savunan Bazı Kuruluşlar
1983 öncesinde eski yapıdaki Türk Dil Kurumunun öncülüğünü yaptığı tasfiyeci-uydurmacı dil anlayışı, sadece dil meselesi ile sınırlı kalan bir hareket değildir. Türkiye Cumhuriyeti, Türk milleti ve Türk kültürü üzerinde oynanan siyasî-ideolojik bir oyunun görünen yüzüdür. Tasfiyeci-uydurmacı dil anlayışı, Türkiye’de bir komünist ihtilali yaparak Marksist-Leninist bir düzen kurmak isteyen siyasî ideolojinin bir aracı olarak yürütülmekteydi. Bu durum, Rus emperyalizmi demek olan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği 1990’da yıkılıp dağıldığı için şimdiki gençler tarafından tam idrak edilememektedir. Tasfiyecilik-uydurmacılık hareketinin kaynağının Sovyet dönemi Moskovası olduğu çeşitli ilim ve fikir adamlarınca açıklanmıştır. 1990 öncesi Marksist-Sosyalistlerin (şimdiki eski solcuların) “arı Türkçe” , “öz Türkçe” gibi parlak ve aldatıcı isimler altında uydurma kelimeleri kullanmalarının sebebi budur. Türkçecilik, Türk milletini ve Türk kültürünü koruma, yaşatma ve savunmanın bir cephesi olarak Türkçülerin yani Türk milliyetçilerinin davasıdır. İste bu sebeple, kuruluşunda Türk milliyetçiliği fikrini esas alan bazı sivil toplum kuruluşları da, kuruluş maksatları ölçüsünde çeşitli yayınları ve toplantıları ile “Tasfiyeci- uydurmacı” dil anlayışına ve Türkçe’nin yozlaşmasına karşı “Türkçecilik tartışmaları” nın içinde yer almışlar; Yaşayan Türkçe’yi savunmuşlar ve savunmaktadırlar. Daha önce çalışmalarından söz ettiğimiz “Türkiye Muallimler Birliği” ve “SİSAV” bu kuruluşlardandır. Ancak bunların Türkçecilik ve dil tartışmalarına katıldıkları süreli yayınları yoktur. Burada, Türkçecilik ve dil tartışmalarına süreli veya diğer yayınları ve toplantıları ile katılan ve kamuoyunca bu yönleri ile tanınan “Türk Ocakları”, “Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü”, “Aydınlar Ocağı” , “Türk Edebiyatı Vakfı”, “Kubbealtı Akademi Cemiyeti” gibi bizce önemli bazı sivil toplum kuruluşlarının görüşlerinden ve çalışmalarından da bahsetmek istiyoruz.
Türk Ocakları
Türk Ocakları, kuruluşu Cumhuriyetten önceye (1912) uzanan ve Türkiye’nin en eski, en köklü Türk milliyetçisi sivil toplum kuruluşudur.[50] Cumhuriyet’in kuruluşunda da önemli rolü olmuştur. Türk Ocakları, Türk milliyetçisi bir kuruluş olarak daha ilk tüzüğünde “Türk ırk ve dilinin kemaline çalışma” yı gaye edindiği belirtilmiştir. Atatürk’ün Türk dili ile ilgili “Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir.” diye başlayan ve özel olarak el yazısıyla yazdığı çok ünlü sözlerini de, “Türk Dili İçin” adlı Türk Ocakları yayını bir kitaba yazmış olduğu hatırlanırsa durum daha iyi anlaşılır. Kısaca, kuruluş gayesi Türk milliyetçiliği olan Türk Ocakları, her devirde Türkçecilik ve dil tartışmalarının içinde yerini almıştır. Türk Ocakları’nın Türkçe ve dil anlayışı, Ömer Seyfettin ve Ziya Gökalp gibi ünlü Türk milliyetçilerinin başlattığı “Genç Kalemler-Yeni Lisan” hareketine dayanmaktadır. Çünkü onlar da Türk Ocaklı ve Ocak’ın yayın organı Türk Yurdu dergisi yazarlarındandır. Türk Ocaklarının, Türkçe ve dil meseleleri ile ilgili görüşleri, çeşitli toplantılarda ortaya konulmakla beraber, daha çok kuruluşundan günümüze Ocak’ın yayın organı olan Türk Yurdu dergisinde yayımlanan yazılarla ortaya konulmuştur; konulmaya devam edilmektedir. Türk Ocakları, millî kültürümüzün eksiksiz bir ifade vasıtası olarak zengin, sade ve yaşayan Türkçe taraftarıdır. Bu sebeple, “öz Türkçe”, “arı Türkçe” , “dil devrimi” vb adlar altında yürütülen “tasfiyeci-uydurmacı” dil anlayışına karşıdır. Bu anlayışla Türk Yurdu sayfalarında 1912’den günümüze yüzlerce yazı yayımlanmıştır. Türk Dil Kurumunun yeniden yapılandırılması da dikkate alınarak Türk Yurdu’nda Türk Ocaklarının görüşü şu cümlelerle ifade edilmektedir: “Milletin dili ile oynanmış, geçmiş ilim, sanat ve fikir eserlerinin yeni nesiller tarafından anlaşılmasını önlemek üzere dilde Marksistler’in ‘sürekli devrim’ ilkesine uygun olarak mütemadi değişikliğe gidilmiş; uydurmacılık, dilciliğin tabiî bir unsuru haline getirilmişti.(…) Şimdi ‘yaşayan’ , ‘doğru’ ve ‘güzel’ Türkçe’nin yerleşmesi, dilde bozgunculuğun son bulması için kanunî düzenlemeler yapılmış, Devlet bu maksatla müesseseler kurmuştur.” [51] Türk Ocaklarının ve Türk Yurdu’nun her zaman savunduğu dil politikası da şu cümlelerde ifadesini bulmaktadır: “Sade, anlaşılır, zengin ve ahenkli bir Türkçe, Türk Yurdu’nun değişmez ve vazgeçilmez bir meselesidir. Bu hususun, top yekun ilim, fikir, sanat ve siyaset hayatında hakim kılınmasına kadar, Türkçe baş mesele olmak vasfını koruyacaktır.” [52] Günümüzde Türkçenin karşılaştığı tehlike sadece tasfiyecilik-uydurmacılık değildir. Bu tehlike, 1983 sonrası belli bir oranda önlenmiş görünmektedir. Fakat Özellikle 1990’lı yıllardan sonra, Türkçe, İngilizcenin adeta istilâsı ile karşı karşıya kaldı. Bunda yabancı dille öğretimin yaygınlaşması, bir kısım basın organlarının ve televizyonların millî kültür hassasiyeti taşımaması, aydın geçinenlerin millî şuurdan nasip almamış olması, İş adamlarının ve esnafın yabancı isimler kullanma merakı vb sebepler önemli rol oynamaktadır. İşte bu bir çeşit kültür emperyalizminin karşında Türkçenin önde gelen savunucularından birisi yine Türk Ocakları’dır. Türk Ocakları, tehlikeye dikkat çekmek için çeşitli toplantılar ve basın açıklamaları yapmaktadır. Türk Ocakları Genel Başkanı Nuri Gürgür, Türkçenin son yıllarda karşılaştığı tehlikeleri dikkat çekmek için yayımladığı “Türkçeyi Koruyalım” başlıklı basın açıklamasında durumu “çılgınlık” olarak vasıflandırmakta ve şu görüşlere yer vermektedir: “Bilinmelidir ki Türkçe meselesi ruhsuz, hissiz, kültür emperyalizminin kuklası ve ne yaptığını bilmez bir duruma gelmiş insanların insafına, keyfî ve ciddî olmayan varsayımlarına ve menfaat hırslarının tatminine bırakılacak kadar basit değildir.” [53] Fakat Türk Ocaklarının Türkçe konusunda son yıllardaki en kalıcı çalışması, Türk Yurdu- Türkçeye Saygı özel sayısıdır.[54] “Türkçe giderse her şey gider” anlayış ve şuuru içinde, “Türkçeye Saygı” sayısının niçin hazırlandığı şöyle açıklanmaktadır: “… İşimiz zordur. Zor olmasına rağmen milliyetçiler, Türkçenin yaşatılması görevinde öncülük görevini bıkmadan usanmadan yerine getirmelidirler. İşte bu amaçla Türkçeye saygı sayısını hazırladık.” [55] Türk Ocaklarının, büyük Türkçü Gaspıralı İsmail’in “dilde, fikirde, işte birlik” ilkesiyle yayınladığı Türk Yurdu dergisinin “Türkçeye Saygı” sayısı, Türkçenin dünkü ve bugünkü durumunu, karşı karşıya bulunduğu tehlikeleri gözler önüne seren önemli bir yayındır. Bu büyük boy 480 sayfalık sayıda, Türkçeye gönül vermiş 98 ilim ve fikir adamının yazısı yer almaktadır.[56] Kısaca Türk Ocakları, yüzyıldır Türkçeyi Türk milletinin varlık sebebi bilip her devirde her türlü tehlikeye ve yozlaşmaya karşı savunmuş ve savunmaya devam eden Türk milliyetçiliğinin en büyük sivil toplum kuruluştur.
Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü
20 Ekim 1961’de kurulan Türk Kültürünü araştırma Enstitüsü’nün kuruluş gayesi, “Türlerin tarih ve kültürleri, bugünkü varlıkları ve meseleleri üzerinde ilmî araştırmalar yapmak”tır.Zamanın Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’in himayesinde kurulmuştur. Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, başta dil ve tarih olmak üzere Türk dünyasını bir bütün olarak” düşünüp, Türk kültürünün her alanında ilmî araştırma ve yayınlar yapan bir kuruluştur. Enstitü, 1962’den itibaren yayımlanan aylık Türk Kültürü dergisi, Türkiye’deki dil tartışmaları ile ilgili yazılara sayfalarında önemli yer ayırmaktadır. Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü’nün dil tartışmaları ile ilgili en önemli yayını ise, “Türk Dili İçin” adı altında topladığı 6 ciltlik makaleler ve yazılar külliyatıdır. 1966-1967-1968 yıllarında yayımlanan “Türk Dili İçin –Türk Basınında Çıkan Türk Dili İle İlgili Makaleler” külliyatı, toplam 1122 sayfa tutmaktadır. Türk Dili İçin adıyla toplanan makale ve yazılarda, “tasfiyeci-uydurmacı” anlayışa karşı “yaşayan Türkçe” savunulmaktadır. Birinci cildin Önsöz’ünde yayınla ilgili olarak şu görüşe yer verilmektedir: “Dil meselesindeki samimi ve menfaat gütmeyen tutumumuz, bazı zümre ve şahıslar tarafından ‘devrim aleyhtarlığı’ şeklinde gösterilmek istenmekte ise de, böyle bir iddianın asla yerinde olmadığını önümüzdeki yazıları okuyanlar açıkça göreceklerdir. Bizim tek gayemiz, bilhassa son yıllarda yanlış bir mecraya sokulmuş olan ‘Türk Dil İnkılâbı” na ( devrimi değil) doğru bir yol verilmesinin lüzumunu belirtmek ve bu doğru yolun ne olabileceğini açıklamaktı.” “Bu gibi araştırma ve açıklamaların neticesine bakılarak denilebilir ki, Dil İnkılâbımızda aksaklık, bilim yolunun ihmal edilmesinden ve ‘devrim’ perdesi altında millî menfaatlerimize uygun düşmeyen bir yol tutulmasından ileri gelmektedir. Ayrıca bu devrime aziz Atatürk’ün adı da karıştırılarak, zihinler bulandırılmakta ve bilhassa yakın tarihimizi iyi bilmeyen genç dimağlar arasında şüphe ve tereddüt uyanmaktadır.” [57]
Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü’nün altı cilt Türk Dili İçin adlı makaleler külliyatı, 1962 – 1967 yılları arasındaki dil tartışmalarını yansıtması açısından zengin bir kaynaktır. Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, 1964’ten itibaren de ilmî makalelerin yer aldığı “Türk Kültürü Araştırmaları” adlı dergiyi yayımlamaktadır. Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü’nün 1976’da yayımladığı “Türk Dünyası El Kitabı” başta Türkçe, Türk lehçe ve şiveleri olmak üzere Türk kültürü ile ilgili toplu bilgi veren önemli bir kaynak eserdir.
Aydınlar Ocağı
Aydınlar Ocağı, 1967’de “Milliyetçiler Semineri”nin ve 1969’da “Milliyetçiler İlmî Kurultayı”nın düzenlenmesine öncülük eden Porf. Mümtaz Turhan, Prof. Ali Nihat Tarlan, Prof. İbrahim Kafesoğlu, Doç. Nurettin Topçu, Nihat Sami Banarlı gibi seçkin ilim ve fikir adamlarının “varlığı tehlikeye düşen Türk’ün cesur bir hamle ve imanlı bir harekete ihtiyacı” olduğu inancıyla 14 Mayıs 1970’te kurulmuştur. Kuruluşunda 31’i üniversite öğretim üyesi olmak üzere 56 aydın tarafından kurulmuştur. İlk Başkanlığını ünlü tarihçi ve fikir adamı Prof. Dr. Kafesoğlu’nun yaptığı Aydınlar Ocağının Tüzüğünde kuruluş amacı şöyle tespit edilmiştir: 2. Madde: “Derneğin amacı, Millî kültür ve şuuru geliştirmek suretiyle Türk milliyetçiliği fikrini yaymak, millî bünyemizi sarsan fikir buhranı ve mefhumlar anarşisi ile mücadele ederek, millî varlığımızı meydana getiren unsurları yaşatıp kuvvetlendirmektir.”
Dernek amacını gerçekleştirmek için:
a) Millî ve manevî değerlerimizi yıkıcı ve bozucu akımlara karşı, Türk ahlâk ve geleneklerini, Türk dilini ve sanatını müdafaa eder. b) Memleket meselelerine ve millî davalara Türk milliyetçiliği açısından bakarak millî menfaatlerimize en uygun çözüm yolarını araştırıp bulur ve yayar. c) ……”
Aydınlar Ocağı’nın, tüzüğünde gösterilen konularda açık oturum, konferans ve yayınları bulunmaktadır. Aydınlar Ocağı’nın süreli yayını -dergi vb- bulunmamakla beraber, düzenlenen açık oturumların ve konferansların metinleri kitapçıklar halinde yayımlanmaktadır. Bu yayınların içinde “Türk Dili ve Millî Bütünlüğümüz” , “Yabancı Dille Eğitim Öğretim Meselesi” adlı metinler Aydınlar Ocağının görüşlerini açıklamak bakımından dikkat çekici yayınlardır.
Türk Edebiyatı Vakfı
Türk Edebiyatı Vakfı, 1970’te Ahmet Kabaklı’nın öncülüğünde kurulan Türk Edebiyatı Cemiyeti’nin bir devamıdır. Türk Edebiyatı Cemiyeti, “Türk milletinin fikir, sanat ve edebiyat sahasında millî çizgiler içinde gelişmesine çalışmak ve genç kabiliyetlere öncülük etmek” gayesi ile kurulmuştur. Cemiyet, çalışmalarını, 1978’de kurulan “Türk Edebiyatı Vakfı” ile birleştirmiştir. Türk Edebiyatı Cemiyeti, “Türk Edebiyatı” adlı aylık dergi yayınını başlattı. Dergi, daha sonra Vakıf tarafından devam ettirildi. Türk Edebiyatı dergisi, Türk tarih ve edebiyatını bir bütün olarak gören, dilde “yaşayan Türkçe”yi savunan bir fikir ve sanat dergisidir. 1983 öncesi Türk Dil kurumunun öncülüğünde yürütülen tasfiyeci-uydurmacı dil anlayışının, Türk kültürüne büyük zarar veren yıkıcı bir hareket olduğu, Türk Edebiyatı dergisinin Türk Dili Akademisi Özel Sayısı”ında şu ifadelerle açıklanır: “Dildeki yıkıcılığın ilimle ifadesi, sadeleşmenin ve Türkçeleşmenin soysuzlaştırılarak uydurmacılık haline getirilmesidir. Böylece Ziya Gökalp ve Ömer Seyfettin’in öncülük yaptıkları ‘Türkçe’cilerin, Halide Edip, Yakup Kadri, Reşat Nuri ve Falih Rıfkı’ların geliştirdikleri ‘Millî Edebiyat’ın ve Atatürk’ün millî bir harekâtı, rayından ustaca saptırılarak gayri millî ve yıkıcı bir cereyan durumuna sokulmuştur.”[58] Türk Edebiyatı dergisi, Türkiye’deki uzun ömürlü edebiyat dergilerinden birisi olarak yayınına devam etmektedir. Türk Edebiyatı Vakfı, aylık Türk Edebiyatı dergisinin dışında “Türk Edebiyatı Yayınları” adıyla da yayınlar yapmaktadır. Bunlar arasında, ünlü şair ve yazar Yavuz Bülent Bakiler’in “Sözün Doğrusu-1” ve “Sözün Doğrusu-2” adlı eserleri, günümüzde “Türkçenin nasıl yozlaştırıldığını” , Türkçe’yi “doğru” ve “güzel” kullanmanın inceliklerini göstermesi bakımından Türk Edebiyatı Vakfı’nın önemli yayınlarıdır.
Kubbealtı Akademi Cemiyeti
2 Mart 1970’te Kubbealtı Cemiyeti bünyesinde kurulan Kubbealtı Akademi Cemiyeti, “ilimde, dilde, fikirde ve güzel sanatlarda tamamıyle akademik ve millî bir hizmet gayesi ile kurulmuştur.” [59] Cemiyet bu gayeye ulaşmak için ilim, fikir ve sanat kuruluşu olarak Türk dil ve kültürü ile ilgili çeşitli toplantı ve yayınlar yapmaktadır. Kubbealtı Dil ve Edebiyat Akademisi, ilk sayısı Ocak 1972’de yayımlanan “Kubbealtı Akademi Mecmuası” adlı üç aylık bir dergi yayımlamaktadır. Kubbealtı Akademisi’nin gayesi ve çalışma programı, Nihat Sami Banarlı’nın kaleme aldığı ve Mecmua’nın ilk sayısında yayımlanan uzun ve geniş kapsamlı “Beyannâme” ile Türk milletine açıklanmıştır. Türk dil, edebiyat ve sanatına (müzikten mimarîye kadar) bütüncü bir anlayışla bakılan Beyanname’de, “dil” anlayışı ile ilgili görüş ve teklif şöyle açıklamaktadır: “Edebiyatta dil olarak, Türk milletinin yarattığı ve asırlarca işleyerek güzelleştirdiği Türkçe’yi kullanınız. Milletinizin, bu asırlar içinde, aynı işleyişle Türkçeleştirdiği kelimeler de, vatanımız gibi, sizindir. Târihsiz, mûskîsiz, zevksiz ve uydurma kelimelere iltifat etmeyiniz. Dilimize, Türkçe’yi soysuzlaştırmak isteyenlerce yerleştirilmek istenen devrik cümle, ters cümle gibi cümle çeşitlerine yüz vermeyiniz. Biliniz ki dünyanın en güzel ve en mantıklı söz tertîbi, fâil- mef’ul- fiil (özne-tümleç-yüklem) şeklindeki hâlis Türk cümlesidir.” 1972’den itibaren “Kubbealtı Akademi Mecmuası” adıyla yayımlanan üç aylık dergide, Türkçe ve dil tartışmaları ile ilgili pek çok yazı ve makale yer almaktadır. Bu yazı ve makalelerin içinde Nihat Sami Banarlı, Prof.Dr. Faruk K. Timurtaş ve Prof.Dr.Tahsin Banguğolu’nun dil tartışmalarına açıklık getiren öğretici yazıları vardır. Prof. Dr. Faruk K.Timurtaş’ın “Uydurma Kelimeler” ile Prof. Dr. T. Banguoğlu’nun “On Yabancı Dilden Öztürkçe Kelimeler !” yazı dizileri tasfiyecilik ve uydurmacılığı en açık örneklerle anlatan belgeli yazılardır. Kubbealtı Akademi Cemiyeti, Tasfiyeci-uydurmacı dil anlayışına karşı, yaşayan Türkçe’yi, “Türkçeleşmiş Türkçe”yi savunan bir kuruluştur. Bu konuda önemli yayınlar yapmıştır. Bunların başında, Büyük edebiyat tarihçisi ve Türkçe ustası Nihat Sami Banarlı’nın ilk baskısı İstanbul Fetih Cemiyeti’nce yapılan “Türkçenin Sırları”(1972) adlı eseri gelmektedir.[60] Türkçenin Sırları, hem Türkçenin zenginliğini, güzelliğini, inceliklerini hem de Türkçe’nin tasfiyecilik-uydurmacılık anlayışıyla nasıl bozulup yozlaştırıldığını bütün çıplaklığı ile anlatan yazılardan meydana gelir. Asırların içinden süzülüp gelen Türkçeyi sevdirmede, adeta bir el kitabı olarak büyük hizmet görmüş ve görmeye devam etmektedir. Kubbealtı Cemiyetinin Türk dil tartışmaları konusunda bir başka önemli yayını, Porf. Dr. Tahsin Banguoğlu’nun “Dil Bahisleri” (1987) adlı eseridir. Bu önemli eserde, Türkçenin ve “Dil İnkılâbı”nın çeşitli meseleleri ile tasfiyecilik- uydurmacılık hareketinin iç yüzü anlatılmaktadır. Kubbealtı Cemiyeti’nin Türk diline en büyük hizmeti ise, otuz yılı aşkın bir sürede hazırladıkları ve 2005’te yayımlanan “Misalli Büyük Türkçe Sözlük” tür. Kubbealtı Cemiyeti, “Misalli Büyük Türkçe Sözlük” ün hazırlanmaya başlandığını, Akademi Mecmuası’nın ilk sayısında (Ocak-1972) şöyle haber veriyordu: “Akademi ilmî Heyeti, derhal faaliyete geçerek, tamamıyle ilmî mahiyette, büyük bir Türk Lûgati hazırlamaya koyulmuş; ciddî bir Türk dili grameri tesis edebilmek için gerekli çalışmalara başlamıştır.” Kubbealtı Akademisi’nin yayımladığı, “Misalli Büyük Türkçe Sözlük” ün çalışmasını başlatan Akademi üyelerinin ömrü, Sözlük’ün basıldığını görmeye yetmemiştir. Sözlü, Cemiyet Başkanı İlhan Ayverdi ve Prof. Dr. Ahmet Topaloğlu’nun büyük gayretleri ile yayımlanmıştır.
Yarım Asırlık Bekleyiş 1983 Sonrası Türk Dil Kurumu ve Çalışmaları
Atatürk’ün emri ile 12 Temmuz 1932’de hukukî bakımdan bir dernek yapısında kurulan Türk Dil Kurumu, 12 Eylül 1980 Askerî idaresi zamanında yine Atatürk’ün kurdurduğu Türk Tarih Kurumu ile birlikte, 1982 Anayasası’nın 134. maddesinde kurulması öngörülen Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu çatısı altında bir anayasa kuruluşu haline getirilmiştir. 1982 Anayasası’nın “Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu” kurulmasını öngören ilgili maddesi şöyle düzenlenmiştir:
“Madde 134- Atatürkçü düşünceyi, Atatürk ilke ve inkılâplarını, Türk kültürünü, Türk tarihi ve Türk dilini bilimsel yoldan araştırmak, tanıtmak ve yaymak ve yayınlar yapmak amacıyla; Atatürk’ün manevî himayelerinde, Cumhurbaşkanının gözetim ve desteğinde, Başbakanlığa bağlı; Atatürk Araştırma Merkezi, Türk Dil kurumu, Türk Tarih Kurumu ve Atatürk Kültür Merkezinden oluşan, kamu tüzel kişiliğine sahip “Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu” kurulur. Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumu için Atatürk’ün vasiyetnamesinde belirtilen malî menfaatler saklı olup kendilerine tahsis edilir. Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumunun; kuruluşu, organları, çalışma usulleri ve özlük işleri ile kuruluşuna dahil kurumlar üzerindeki yetkileri kanunla düzenlenir.”
1982 Anayası’nın 134. maddesine göre kurulması öngörülen Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu ve bağlı kuruluşlarla ilgili olarak, 11.08.1983 tarih ve 2876 sayılı kuruluş kanunu kabul edilmiştir. Türk Dil Kurumu da bu kanuna göre çalışmalarını devam ettirmektedir. 11.08.1983 tarihli ve 2876 sayılı kanunla kuruluşu yeniden düzenlenen Tük Dil Kurumu’nun amacı kanunda şöyle tespit edilmiştir:
“Madde 36- Türk Dil kurumu’nun amacı, Türk dilinin öz güzelliğini ve zenginliğini ortaya çıkarmak; onu yeryüzü dilleri arasında değerine yaraşır yüksekliğe eriştirmektir.”
İlgili kanunda Türk Dil Kurumu’nun görevleri de şöyle belirtilmiştir:
Madde 37- Bu kanun ilkeleri doğrultusunda Türk Dil Kurumunun görevleri şunlardır: a) Yazılı kaynaklardan Türk dili ile ilgili derleme ve taramalar yapmak, b) Türk kültüründeki gelişmeye paralel olarak, Türk dilinin özleşmesine, zenginleşmesine ve etimolojisine yarayacak inceleme ve araştırmalar yaparak yazım ve imlâ kılavuzları ve sözlükler hazırlamak, bunları yazmak ve yayımlamak c) Türkçe dil bilgisi üzerinde araştırma ve incelemelerde bulunmak, buna dayalı olarak Türk dilinin yapısına uygun dilbilgileri ile Türkçenin tarihî ve karşılaştırmalı dilbilgilerini hazırlamak, bunları yazmak ve yayımlamak, d) Bütün bilim, sanat ve teknik terim ve kavramlarını karşılayacak Türkçe terim ve kavramların bulunmasına yönelik araştırma ve incelemelerde bulunmak, e)Millî varlığın temel unsurlarından biri olan Türk dilinin kuşaklar arasında birleştirici ve bütünleştirici özelliklerini göz önünde tutarak, yeni nesillerde Türk dili sevgisini ve bilincini kökleştirecek, geliştirecek ve yaygın hale getirecek her türlü tedbirleri almak, araçları hazırlamak, bunları kamu kurum ve kuruluşları ile resmî özel eğitim-öğretim kurumları ve kuruluşlarının, basım ve yayım organlarının hizmet ve yararına sunmak, bu konuda gerekli her türlü işbirliğinde bulunmak, (……..) Türk Dil Kurumu’nun, Atatürk, Dil ve Tarih Yüksek Kurulunca 20’si; Yüksek Öğretim Kurulunca 20’si seçilen 40 asıl üyesi vardır. Bu üyeler altı yıllığına seçilir. Türk Dil Kurumu, bu yeni yapılamasıyla, 40 asıl üyeye sahip ilmî bir kuruluştur. Bu yapısıyla Atatürk’ün Tarih ve Dil Kurumlarının “akademiler halini alması temennisi” de yerine getirilmiştir. Türk Dil Kurumu’nun devlete bağlı “kamu tüzel kişiliğine sahip” bir kuruluş haline getirilmesini, 1983 öncesi kurum yapısı taraftarları, Atatürk’ün vasiyetine ihanet olarak görmektedirler. Yeniden düzenlemenin elbette Atatürk’ün vasiyetine ihanetle bir ilgisi yoktur. Çünkü Türk Dil Kurumu, 1951’deki Olağanüstü Kurultay’dan itibaren defalarca tüzük ve yapı değişikliğine uğramıştır. Kurum’un 1951’den önceki yapısında Kurum Başkanı Millî Eğitim Bakanı idi. Böylelikle Kurum devlete bağlı yarı resmî bir kuruluş olarak çalışıyordu.[61] Dolayısıyla, Atatürk’ün vasiyetine ihanet söz konusu değildir. Türk Dil Kurumu, 1983’teki yeniden düzenlenen yapısından sonra, Kurum olarak, Marksist- Sosyalist ideolojiye hizmet eden tasfiyeci-uydurmacı dil anlayışını bırakmış; millî kültürün devamlılığı ilkesine ve Atatürk’ün miras bıraktığı dil politikasına uygun olarak Türkçenin araştırılıp incelenmesine ve geliştirilip zenginleştirilmesine yönelik çalışmalarına devam etmektedir. [62] Türk Dil Kurumunun çalışmalarını başlıca şu başlıklar altında toplamak mümkündür:[63] - Süreli yayınlar - İmlâ kılavuzu çalışmaları, - Genel sözlük ve terim sözlükleri hazırlama çalışmaları, - Dil bilgisi (gramer) çalışmaları, - Türkiye dışı Türk lehçe, şive ve ağızlarıyla ilgili yayın çalışmaları - Temel kaynak eser yayını çalışmaları, - Araştırma ve inceleme eserleri yayını çalışmaları, - İlmî toplantı, (sempozyum,konferans vb) çalışmaları, - Türkçe’nin sadeleştirilip geliştirilmesi; yabancı dillere karşı korunması çalışmaları, - Türkçe ve Türk dünyası ile ilgili uzun süreli proje çalışmaları, - Çeşitli teşvik ödülleri, - Türk dili çalışmalarının, genel Ağ’a (internet’e) aktarılarak yaygınlaştırılması çalışmaları,
Türk Dil Kurumu, son yıllardaki, -özellikle 2001’den itibaren- çalışmalarını her yılın sonunda aylık Türk Dili dergisinde kamu oyuna duyurmaktadır. Biz burada Türk Dil Kurumunun bütün çalışmaları üzerinde değil, imlâ kılavuzu, sözlük, dil bilgisi ve Türkçe’nin yabancı diller karşısında korunması vb çalışmaları üzerinde durmak istiyoruz.
İmlâ Kılavuzu Çalışmaları
İmlâ, bir dilin belli kurallara göre yazıya geçirilmesi demektir. Dilin yazıya geçirilirken veya yazılırken uyulacak kuralları, kelimelerin, özel adların, sayıların, kısaltmaların nasıl yazılacağını alfabe sırasına göre topluca gösteren kitaplara da imlâ kılavuzu adı verilir. Türk Dil Kurumunun temel görevlerinden birisi de Türkiye Türkçesi’nin imlâ kılavuzunu hazırlamaktır. 2876 sayılı kanunun 37. maddesiyle bu görev Kurum’a verilmiştir. Türkiye Türkçesi’nin imlâsını tespit ve imlâ kılavuzunu hazırlama çalışmaları, 1 Kasım 1928’de 1353 sayılı kanunla kabul ettiğimiz Yeni Türk Alfabesi ile başlamıştır. İlk imlâ kılavuzunu, Alfabe çalışmalarını yürüten ve bugünkü alfabemizi tespit eden “Dil Encümeni” hazırlamıştır. Dil Encümeni’nin hazırladığı kılavuz 1929’da “İmlâ Lügati” adıyla basılmıştır. Hazırlanan İmlâ Lügati’nde, alfabeyi tespit ve kabul ederken göz önünde bulundurulan anlayışa bağlı olarak söyleyişe bağlı imlâ düzeni esas alınmıştır. Bu imlâ anlayışında, kelime türetme ve çekim eki aldığı sırada veya zaman içinde kelimede meydana gelen ses değişmeleri yazıda gösterilir. Ses imlâsında söylendiği gibi yazılmak esas olmakla beraber, ağızlardaki farklı söyleyişler değil, genel söyleyiş esas alınır. Ancak, zamanla bu imlâ uygulamasında da gelenekleşmeler olmaktadır. Yüzde yüz söylenişi esas alan bir imlâ uygulaması mümkün değildir. Henüz Türk Dil Kurumu kurulmadan önce, “Dil Encümeni” tarafından hazırlanan “İmlâ Lügati”, bazı yetersizlik veya eksikliklerine rağmen 1941’e kadar 12 yıl hiç değişiklik yapılmadan kullanılmıştır. 1932’de kurulan Türk Dil Kurumu da yeni bir kılavuz hazırlamamış; Dil Encümeni’nin hazırladığı kılavuzu esas almıştır. Atatürk’ün kullandığı kılavuz da budur. 1929’da basılan İmlâ Lügati, 1941’de Türk Dil Kurumu tarafından genişletilmiş ve adı da İmlâ Kılavuzu olarak değiştirilmiştir. İmlâ Lügati’nin genişletilmesiyle hazırlanan İmlâ Kılavuzu, “Türk imlâsının birçok sorununu çözmüş ve imlâda sorun olabilecek birçok konuyu istikrara kavuşturmuştu.” [64] 1941’den 1965’e kadar 36 yıl değiştirilmeden kullanılmasıyla da bir imlâ geleneği meydana gelmişti. Ne var ki özellikle 160’lı yıllardan itibaren Türk Dil Kurumunun yönetici ve üyelerindeki siyasi ve ideolojik zihniyet değişikliğine paralel olarak Türkçe’de başlayan istikrarsızlık imlâ konusunda da kendisini göstermiştir. Türk Dil Kurumu 1965’te, başına “yeni” sözü eklenip “1. baskı” olduğu belirtilerek “Yeni İmlâ Kılavuzu” adıyla bir kılavuz hazırlayarak, dilde olduğu gibi imlâda da günümüze kadar sürecek istikrarsızlığı ve tartışmaları başlatmıştır. “Yeni İmlâ Kılavuzu” ile imlâmızda başlayan istikrarsızlık veya imlâ tartışmaları, kendisini daha çok 1928’de Harf İnkılâbı ile imlâ sistemimize giren düzeltme işareti “^ ” ve birleşik kelimeler konusunda göstermiştir.[65] “Düzeltme işareti”, Harf İnkılâbı ile kabul edilen Lâtin harfli yeni “ Türk Alfabesi” nin uygulamaya konulması ile 1928’den itibaren imlâmızda kullanılmaya başlanmıştır. Nerelerde kullanılacağı da alfabeyi hazırlayan Dil Encümeni’nin hazırladığı ilk imlâ kılavuzumuz olan İmlâ Lügati’nde gösterilmiştir. 29 harfli alfabemizin uygulamasına bağlı olarak dilimizin ihtiyacından doğan düzeltme işareti, 1983 öncesi Kurum yöneticilerinin değişen zihniyeti yönünde 1965’te lâstik, plân, lâmba, reklâm gibi Batı kökenli kelimelerden; 1970’te lâtif, telâffuz gibi doğu kökenli kelimelerden; 1977’de de millî, resmî, dinî, askerî gibi kelimelerde kullanılan nispet “î”si üzerinden kaldırılmıştır. . 1983 öncesi Kurumcuların ve belli ideolojik yapıdaki taraftarlarının, düzeltme işareti konusunda nispet “ î”sine özellikle karşı oluşları dikkat çekicidir. Bu karşı oluşun sebebi bizce nispet “î”sinin yabancı kökenli oluşu değil, özellikle “Arapça kökenli” oluşu ve daha çok da “millî” kelimesinde kullanılmasıdır. Daha çok dilimizdeki Arapça ve Farsça kökenli kelimelere düşmanlık şeklinde ortaya çıkan tasfiyeci-uydurmacı dil anlayışını savunan 1983 öncesi Kurumcular ve aynı siyasi-ideolojik dünya görüşünü savunanlar, dilimize yabancı gördükleri nispet (mensubiyet) “î”sinin yerine Lâtice-Fransızca kökenli “-sal, -sel; -al,-el; - l” şeklinde kullanılan başka bir nispet ekini ısrarla kullanmaktadırlar. Bu -sal,-sel ekini, Arapça veya Farsça kökenli kelimeler dahil her eşit kelimeye getirdikleri yetmiyormuş gibi Türkçe’nin isim ve sıfat tamlamalarını bile bozacak şekilde kullanmaktadırlar: Tarih-sel sözlük, kent-sel ulaşım, ahlâk-sal davranış, sözlük-sel anlam, tarım-sal kredi, ulus-al kültür, para-sal sorun, duygu-sal insan vb. Bunlar Türkçe söz dizimine aykırıdır. 1983 öncesi eski yapıdaki Kurum’un hazırladığı kılavuzlardan derece derece kaldırılan düzeltme “^” işareti, 1983’ten sonra 1985, 1996 ve 2005’te hazırlanan kılavuzlarda yerini almıştır. Türk Dil Kurumunun son döneminde hazırlanan imlâ kılavuzları içinde gerek genel kurallar gerekse düzeltme işareti, birleşik kelimeler ve diğer tartışılan hususlar bakımından en geniş ve doyurucu olanı 1996’da Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun’un başkanlığında hazırlanan İmlâ Kılavuzu’dur. İmlâ Kılavuzu’nun 1996 baskısında, “Hiçbir konunun açıkta kalmamasına, sorun oluşturan her uygulama ve sözcüğün kılavuzda yer almasına özen gösterilmiştir. Kurallarla ilgili bölümde dikkat çekilmesi gereken noktalar “uyarı” notuyla ve çeşitli örneklerle açıklanmıştır.” [66] 1996’da basılan İmlâ Kılavuzu, gözden geçirilerek 2000’de tekrar basılıp 2005 sonlarına kadar yaklaşık on yıl kullanılmış ve imlâmıza yeni bir istikrarlı dönem yaşatılmıştır. Türk Dil Kurumunun genel dil politikasında değişiklik görülmemekle beraber, imlâ konusunda 2001 sonrası Başkan ve yönetiminde farklı anlayışların ortaya çıktığı anlaşılmaktadır. Türk Dil Kurumunun 40 kişilik Yönetim Kurulu üyelerinin de seçilememiş olduğu bu 2001 sonrası dönemde, “tartışmaların sona erdirilmesi”, “dilde birliğin sağlanması”, “birleştirici bir kılavuz hazırlanması”[67] gibi gerekçelerle, 1996’da hazırlanan İmlâ Kılavuzu’nun adından başlayarak istikrarsızlık konularının başında gelen düzeltme “ ^” işaretinin kullanılmasında ve bazı birleşik yazılmalarda yine değişiklikler yapılmıştır. Kurumun, yeniden yapılandırılmasından sonra hazırlanan kılavuzların 1985, 1988, 1993, 1996 ve 2000’deki baskılarında “İmlâ Kılavuzu” adı kullanılmasına karşılık, 2005 baskısında “Yazım Kılavuzu” adına dönülmüştür. Türk Dil Kurumunun 2001 sonrası yönetimi öncülüğünde hazırlanan ve 2005’te “24. Baskı” olduğu belirtilerek basılan “Yazım Kılavuzu”nda, düzeltme işaretinin kullanıldığı yerlerin mümkün olduğu kadar daraltılmaya çalışıldığı anlaşılmaktadır. 1996 baskısında düzeltme işareti için konulan, “Arapça ve Farsçadan dilimize giren birtakım kelime ve eklerde g, k, l ünsüzlerinin ince okunduğunu göstermek için, bu ünsüzlerden sonra gelen a ve u sesleri üzerine düzeltme işareti konur.” şeklindeki kuraldan l ünlüsü çıkarılmış; kural maddesinin sonuna, “Kişi ve yer adlarında ince l ünsüzünden sonra gelen a ve u ünlüleri de düzeltme işareti ile yazılır.” şeklinde bir ekleme yapılmıştır. Düzeltme işaretini, ince l’den sonra gelen a ve u ünlülerinin üzerinden kaldıran bu kurala göre, meselâ “ahlâk” kelimesinin -lâk hecesi, “salak”; istiklâl – hilâl kelimelerinin[68] -lâl hecesi, hamal; mahlûk kelimesindeki –lûk hecesi kum-luk kelimesindeki gibi yazılacağına göre öyle de söylenebilir. İnce l ünsüzünün sadece kişi ve yer adlarında belirtilmesinin karışıklığa sebep olacağı apaçık ortadadır. Çünkü hem özel ad hem de genel sözlük kelimesi olarak kullanılan pek çok kelime vardır. Halûk kelimesinde belirtilen ince l ünsüzünün mahlûk kelimesinde gösterilmemesi, bu kuralın, Kurum başkanının adından dolayı konulduğu kanaatini vermektedir. “ Yazım Kılavuzu”nda, düzeltme işaretinin kullanıldığı “nispet î’si için de kullanım yerlerinin daraltılması anlayışının hâkim olduğu görülmektedir. 1996 İmlâ Kılavuzu’nda “Nispet î’sini göstermek için düzeltme işareti kullanılır.” şeklindeki kural, değiştirilerek “Nispet î’sinin belirtme durumu ve iyelik ekiyle karışmasını önlemek için kullanılır.” şeklinde tespit edilmiştir. Böylece, durum ve iyelik ekleriyle karışmayacak yerlerde kullanılması istenmemiş olmaktadır. Türk Dil Kurumunun 2005’te basılan “Yazım Kılavuzu”nda, düzeltme işareti için konulan, “Batı kökenli kelimelerde de L ünsüzünün ince okunduğunu göstermek için düzeltme işareti kullanılır: klâsik, lâhana, lâik, lâmba, Lâtin, melânkoli, plâk, plâj, plân, reklâm.” şeklindeki kural ile “Ses yansımalı kelimelerde de l ünsüzünün ince okunduğunu göstermek için düzeltme işareti kullanılır: lâpa lâpa, lâkırdı, lâppadak.” şeklindeki kural bütünüyle kaldırılmıştır. Halbuki, 2005 baskılı “Yazım Kılavuzu”nu hazırlayan Türk Dil Kurumunun başında bulunan Prof. Dr. Şükrü Halûk Akalın, “Türk Dil Kurumu Başkanı” sıfatıyla “Türkler” adlı eserin 18. Cildine yazdığı “Cumhuriyet Döneminde Türkçe” başlıklı uzun makalede Batı kaynaklı kelimelerde düzeltme işareti ile ilgili olarak şöyle diyordu: “Batı kaynaklı sözlerde düzeltme iminin kullanılışı konusundaki ayrılığın da üzerinde durulması gerekir. Klâsik, plân, gibi sözlerde ince okunuşu göstermek üzere düzeltme imine gerek vardır.” [69] 2002’de gerekli olan işaret, 2005’te gereksiz mi oldu? Hem İmlâ Kılavuzu’nda ve hem “Yazım Kılavuzu’unda terim olarak “ ^ ” işareti için “düzeltme işareti” adı kullanılırken Kurum Başkanı’nın “düzeltme imi” demesi de dikkatimizi çekmiştir.
Ayrıca 1996 İmlâ Kılavuzu’nda, düzeltme işareti ile kullanılan kelimeleri gösteren liste de Kılavuz’dan çıkarılmıştır. Yazım Kılavuzu’nda, birleşik kelimeler konusunda da değişikliğe gidilmiştir. İmlâ Kılavuzu’nda, “Ev, ocak ve yurt kelimeleriyle kurulan birleşik kelimeler ayrı yazılır.” kuralı, 2005 Yazım Kılavuzu’nda ocak ve yurt kelimelerinden bahsedilmeden “Ev kelimesiyle kurulan birleşik kelimeler bitişik yazılır: aşevi, orduevi, yayınevi,…” şeklinde değiştirilmiştir. Ocak ve yurt kelimeleri ile kurulan birleşik kelimeler ise Dizin bölümünde sağlık ocağı, öğrenci yurdu örneklerinde olduğu gibi ayrı yazılarak gösterilmiştir. 1996 İmlâ Kılavuzu’nda hane kelimesi ile kurulan birleşik kelimelerle ilgili olarak, h’li yazılış örnekleri verildikten sonra “Dershane, eczahane, hastahane, postahane, gibi sözlerde hane kelimesindeki h’nin yazılmaması doğru değildir.” “ Uyarı”sı yapılmasına karşılık, “Yazım Kılavuzu”nda, tam tersi bir anlayışla, “kullanımdaki yaygınlık dolayısıyla eczane, hastane, pastane, postane biçiminde yazılmaktadır.” denilerek hane ile ilgili kural belirsiz duruma getirilmektedir. Türk Dil Kurumunun, Türkçe’nin imlâsını tespit ve düzenleme çalışmalarında Başkan veya yöneticiler değişince bazı kuralların da -özellikle bazılarının kanlı bıçaklı düşman olarak gördüğü düzeltme işaretinin kullanılması ile ilgili kuralların - değişmesi, bize 1983 öncesi istikrarsız duruma dönülme endişesi vermektedir. Çünkü 1965’te de giderek istikrarsızlığa yol açan değişiklikler böyle başlamıştı. İmlâ konusunda yüzde yüz birlik sağlanması mümkün değildir. Özellikle söyleyişin ve dilde meydana gelen ses değişmelerinin yazıda gösterilmesi esasına dayanan “ses imlâsı”nın uygulamasında birlik sağlamak daha da zorlaşır. Diğer taraftan, Türkiye’de dil ve imlâ, uzun yıllar siyasî- ideolojik bir kavga konusu haline getirilmiştir. Dilde ve imlâda birliğin sağlanmasının önündeki asıl engel de budur. Bu sebeple “birleştirici” olmak gerekçesiyle birilerine yaranmak için Kılavuz’da adından başlayarak değişiklikler yapmanın sonu gelmez. Her değiştirme yeni bir istikrarsızlığa yol açar. Kurum Başkanları değiştikçe bazı imlâ kurallarının da değişmesi gerekmez. Her şeye rağmen İmlâ bir kabuldür; esas olan ortak yazmaktır.
Sözlük ve Terim Sözlükleri Çalışmaları
Türk Dil Kurumu, 1932’de kuruluşundan bir süre sonra sözlük çalışmalarına başlamıştır. Kurum’un ilk sözlük çalışmaları, Tarama ve Derleme sözlükleri olarak ortaya konulmuştur. Türkçe’nin genel sözlüğünün “Türkçe Sözlük” adıyla ilk baskısı 1945’te yapılabilmiştir. İlk baskısı 1945’te yapılan bu Türkçe Sözlük’te, ancak 15.000 (on beş bin) civarında madde başı kelime veya söz bulunmaktadır. Şemsettin Sami’nin 1901’de basılan “Kamus-ı Türkî” adlı sözlüğünde 26.000 (yirmi altı bin) madde başı söz veya kelime bulunduğu göz önüne alınırsa, aradaki 45 yılda Türk Dil Kurumunun tasfiyeci dil politikası sonucunda dilimizin nasıl fakirleştiği açıkça anlaşılır. Türk Dil Kurumu, sözlük çalışmaları bakımından da 1983 sonrasında daha verimli bir döneme girmiştir. Türkçe Sözlük’ün 1998’de dokuzuncu baskısı yapılmıştır. Dokuzuncu baskıda uygulanan farklılıklar, Onuncu baskının sunuş yazısında şöyle belirtilmektedir:
“Edebî ürünlerin, ortaöğretim kitaplarının, gazete ve dergilerin taranması; değişik alanlardaki bilim terimlerinden genel dile girmiş olanların aktarılmasıyla Türkçe Sözlük’ün zenginleştirilmesi yoluna gidilmiştir. TDK Yabancı Kelimelere Karşılık Bulma Komisyonu tarafından önerilen karşılıklar da dokuzuncu baskı Türkçe Sözlük’ün söz varlığına katılmıştır. Sözleri yazımı açısından 1996 yılında yayımlanan İmlâ Kılavuzu ile büyük ölçüde uyumun sağlandığı sunuşunda belirtilen dokuzuncu baskı Türkçe Sözlük’te söz, terim, deyim, ekve anlamdan oluşan 98.107 söz varlığı bulunmaktadır. Bunlar içinde madde başı 60.152, madde içi 13.555 söz bulunmaktadır.” [70]
Türkçe Sözlük, dokuzuncu baskısında bilgisayar’a da aktarılmıştır. Dokuzuncu baskıdaki söz varlığının bilgisayar verilerine göre, dokuzuncu baskıdaki söz varlığının kökenlerine göre dağılımı da ortaya çıkmıştır. Bu döküme göre Türkçe sözlükte yirmi dilden 14.224 yabancı kökenli kelime bulunmaktadır.[71] Bu yabancı kökenli kelimelerin ortalama %10’u Arapça-Farsça, % 9’u Fransızca ve diğer Batı dillerindendir. Türkçe Sözlük’ün onuncu baskısı tek cilt olarak 2005’te yapılmıştır. Türkçe Sözlük’ün onuncu baskısında 63.818 madde başı, 13.589 da madde içi olmak üzere 77.407 söz bulunduğu; söz, deyim, terim ve anlamdan oluşan 104.481 söz varlığının yer aldığı Kurum Başkanı tarafından “Sunuş” yazısında ifade edilmektedir. Sunuş yazısında onuncu baskının “yüce Türk ulusuna armağan” edildiğini görüyoruz.[72] Biz Türk milletine armağan ederdik. Bunu da Kurum’daki anlayış değişikliğinin küçük bir işareti olarak görüyoruz.[73] Türk Dil Kurumunun kuruluşunda kendisine verilen önemli görevlerden birisi lehçe sözlüklerinin hazırlanmasıdır. Kurum, beklenen lehçeler sözlüğünü de 1983 sorası dönemde hazırlayabilmiştir. Lehçeler sözlüğü konusunda hazırlanan önemli eser, “Karşılaştırmalı Türk Lehçeleri Sözlüğü” adıyla 1993’te 2 cilt olarak yayımlanmıştır. Bu değerli eser, Prof Dr. Ahmet Bican Ercilasun yönetimindeki bir heyet tarafından hazırlanmıştır. Türk Dil Kurumu genel ve lehçeler sözlüklerinden başka çeşitli alanlara ait terim sözlükleri de yayımlamaktadır. Eski ve yeni yapıdaki Kurum’un, en geniş yayın alanlarından birisi, terim sözlükleri çalışmasıdır. Terim Sözlükleri’nin başında, Prof. Dr. Zeynep Korkmaz tarafından hazırlanan “Gramer Terimleri Sözlüğü, TDK, Ank. 1992, 2003” gelmektedir. İçinde 1152 maddenin yer aldığı Gramer Terimleri Sözlüğü, “Türk Dili çalışmalarının sağlıklı ve birleştirici bir terim sistemine kavuşturulması” ve Türk dil bilgisi öğretiminde birlik sağlanması açısından önemli bir adım olmuştur. Türk Dil Kurumunun terim çalışmaları konusundaki önemli bir yayını da Prof. Dr. Hamza Zülfikar’ın hazırladığı, “Terim Sorunları ve Terim Yapma Yolları, TDK, Ank.1991” adlı eseridir. Hamza Zülfikar, bu eserinde, terim konusunu bütünüyle değerlendirmiştir.
Türk Dil Bilgisi (Gramer) Çalışmaları
Birinci Türk Dil Kurultayı’nda hazırlana çalışma programında, “Türk sarfı, nahvi tez elden yapılmalıdır.” denilmesine rağmen, Türk Dil Kurumu son yıllara kadar Türk Dil Bilgisi konusunda önemli bir çalışma ortaya koyamamıştır. Kuruluşundan 1940’lı yıllara kadar, Kurum mensupları daha çok tarama–derleme çalışmalarına yönelmişler; Türkçe’nin eskiliği ve Sami, Hint-Avrupa dilleri gibi eski dillerle ilişkileri üzerinde durmuşlardır. Türk Dili ile ilgili çeşitli yayınlar yapan Kurum, 1945’te Ahmet Cevat Emre’nin hazırladığı “Türk Dil Bilgisi” adlı eseri yayımlamıştır. 1950’den sora da “Ana Gramer” veya “Kılavuz Gramer” hazırlanmasına karar veren Kurum yönetimi, yarışma açmış açılan yarışmaya üç eser katılmıştır. Aranan özellikler bulunmamasına rağmen, Tahir Nejat Gencan’ın “Dilbilgisi” adlı eseri, 1966’da Kurum tarafından yayımlanmıştır.[74] Bu konuda Eski Kurum Başkanlarından Agâh Sırrı Levend, şu bilgiyi veriyor: “Yarkurulca incelenen bu üç eserde aranan nitelikler bulunmadığından, Tahir Nejat Gencan’ın eseri Kurumca bastırılmıştır.” [75] 1983 öncesi eski yapıdaki Kurum, 1970’li yıllarda da Prof. Dr. Doğan Aksan’ın rehberliğinde “Türkiye Türkçesi’nin Temel Dilbilgisi Programı Dizisi” çerçevesinde bazı yayınlar yapılmıştır. Eski Kurum’un yayımladığı önemli eserlerden birisi de, Doğan Aksan’ın “Her Yönüyle Dil, Ana Çizgileriyle Dilbilim” adlı 3 ciltlik eseridir. Bu eser, 1983 sonrasında da tek cilt olarak Kurum tarafından bastırılmıştır. 1983 sonrasında Türk Dil Kurumu, Türkçe’nin çeşitli yönleri, tarihî devirleri ve Türk Şiveleri ile ilgili çeşitli dil bilgisi (gramer) çalışmaları yayımlamıştır. Türkiye Türkçesi dil bilgisi olarak ise, Prof. Dr. Tahsin Banguoğlu’nun , ilk baskısı 1974’te Kurum dışında yapılan “Türkçenin Grameri” adlı eseri, 1995’te Kurum tarafından yayımlanmıştır. Kurum’un son yıllarda dikkat çeken bir dil bilgisi yayını ise, Prof. Dr. Zeynep Korkmaz’ın hazırladığı “Türkiye Türkçesi Grameri: Şekil Bilgisi, TDK, Ank. 2003” adlı geniş çaplı eseridir.
Temel Kaynak Eser Yayını Çalışmaları
Türk Dil Kurumu, 1983 öncesi ve sonrası yapısıyla, Türkçe’nin temel kaynak eserleri konusunda önemli yayınlar yapmıştır. Kurum, Türkçe’nin temel kaynak eserlerini yayınlamaya 1930’lu yılların sonunda başlamış, günümüzde de devam etmektedir. Kurumun yayımladığı bazı temel kaynak eserler şunlardır:
Kâşgarlı Mahmut, Divanü Lügati’t Türk, 4 cilt halinde, çev. Besim Atalay, TDK, 1939-1943. Hüseyin Namık Orkun, Eski Türk Yazıtları, 4 cilt, TDK, 1939-1941. Ali Şîr Nevaî, Muhakemetü’l Lügateyn, Türkiye Türkçesine çev. İshak Refet Işıtman, 1941. Yusuf Has Hâcip, Kutadgu Bilig (Metin), haz. Reşit Rahmeti Arat, 1947. Edip Ahmet Yüknekî, Atabetü’l Hakayık, haz. Reşit Rahmeti Arat, 1954. Dede Korkut Kitabı, haz. Muharrem Ergin, 1958.
Türk Dil Kurumu, ilk temel kaynak eserlerden sonra, günümüze kadar pek çok divan ve diğer kaynak eserleri yayımlamış ve yayınlamaya devam etmektedir. Bu yayınlar Kurumun Yayın Kataloğu’nda görülmektedir.
Türkçe’nin Yabancı Dillere Karşı Korunması Çalışmaları
Türk Dil Kurumunun temel çalışma alanlarından birisi de, Türkçe’nin geliştirilip zenginleştirilmesi ve yabancı dillere karşı korunmasıdır. Bu çalışmalarda, Atatürk’ün, 2.9.1930’da Sadri Maksudi’nin eserinin kapağına yazdığı sözler bir yol gösterici ilke olarak kabul edilmektedir. Bu sözler şöyledir:
“Millî hisle dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir.Dilin millî ve zengin olması, millî hissin inkişafında başlıca müessirdir. Türk Dili dillerin en zenginlerindendir. Yeter k i bu dil şuurla işlensin. Ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.” [76]
Elbette, başta Türk Dil Kurumu olmak üzere, her kuruluş ve şahsın “Türk dilinin istiklâlini korumak” millî bir görevidir. Çünkü, Türk demek, Türkçe demektir. Bu konudaki her çalışma Türk milletine hizmettir. Ancak burada, üzerinde birleşilmesi gereken konu, “şuurla işlenme” ve “yabancı diller boyunduruğundan kurtarma” dan ne anlaşılması gerektiğidir. “Dilin şuurla işlenmesi”, dilin “bilgiyle ve milliyetçi bir görüşle ele alınması, ilmî metotlar ve yollarla incelenmesi” demektir. “Yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarılması” ise, “başka dillerden girmiş dil bilgisi şekil ve kurallarını dilimizden atmak”; “dilimizde karşılığı bulunan Türkçeleşmemiş yabancı kökenli kelimeleri kullanmamak” anlamına gelmektedir. “Diller arasında çeşitli sebeplerle meydana gelen kelime alış verişi ‘yabancı boyunduruğu’ sayılamaz. Her medenî dile başka dillerden kelime girmiştir.”[77] 1983 öncesi Türk Dil Kurumu ve taraftarlarının savunduğu tasfiyeci-uydurmacı anlayış, “millî kültürün devamlılığını”, “dilin sosyal gerçekliğini” ve “dilin ilmî metotlarla incelemesini” bir tarafa bırakarak, dilde ırkçı bir anlayışla kökeni yabancı olan her kelimeyi dilden atmak ilkesini benimsemiştir. Dilden attığı kelimelerin yerine de “devrimci yöntem kuralların tutsağı olmaz” anlayışıyla kelime uydurma yoluna gitmiş, böylece kural tanımazlık kural haline getirilmiştir.“Arı Türkçecilik”, “dilde ilericilik”, “devrimci görüş” gibi adlar altında sürdürülen dil politikası, Atatürk’ün “millî dil” anlayışına değil, “Marksist ideolojinin gereği olarak dilde sürekli devrim anlayışına” dayanmaktadır. Bu anlayışta, “kökeni Türkçe olmayan her kelimeyi dilden atma ilkesi yatar.” [78] 1983 öncesi Kurum taraftarları ve tasfiyeci-uydurmacı dil anlayışını savunanlar nedense Atatürk’ün Sadri Maksudi’nin kitabına el yazısıyla yazdığı “Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. ...” cümlesiyle başlayan ifadelerinin daima “ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti dilini de yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmalıdır.” şeklindeki son bölümünü dikkate alırlar. Bu da konuyu çarpık anladıklarının bir göstergesidir. 1983 sonrası Türk Dil Kurumu,“Türkçeyi yabancı diller boyunduruğundan kurtarma” ve “Türkçeyi yabancı dillere karşı koruma” çalışmalarında, “Marksist ideolojiye dayanan ırkçı-tasfiyeci-uydurmacı” dil anlayışını bırakmıştır. Bugünkü Türk Dil Kurumu anlayışına göre, kelimelerin “yabancı” veya “millî” sayılmasının ölçüsü, sadece köken (ırk) bakımından yabancı olup olmaması değil, “tabiî” veya “Yaşayan Türkçe” olmasıdır. Kurum üyelerinden Zeynep Korkmaz, Türkçe sayılmanın ölçüsünü şöyle açıklamaktadır: “Bir kelimenin Türkçe sayılıp sayılmamasının ölçüsü, onun kökeni değildir. Ses yapısı, zevk ölçüsü, kullanılış şartları ve anlam bakımından o kelimenin dilde yerleşmiş ve herkes tarafından anlaşılır olup olmamasıdır.” “Dilimizdeki kelimeler, dilbilimindeki ölçülere göre, Türkçe kelimeler, alıntı veya ödünçleme kelimeler ve yabancı kelimeler olmak üzere üçe ayrılır. Her dil gibi Türkçe de çeşitli tarihî, sosyal ve kültürel şartlara bağlı olarak varlığı boyunca hem kendisi Arapça, Farsça, Rumca, Macarca, Bulgarca, Sırpça gibi dillere kelimeler vermiş hem de Çince, Soğutça, Hintçe, Arapça, Farsça, Rumca, İtalyanca ve Fransızca gibi dillerden kelimeler almıştır.” [79] 2001’den itibaren Türk Dil Kurumu Başkanlığını yürüten Prof. Dr. Şükrü Halûk Akalın, 1960 sonrası dönemi değerlendirerek dil politikasıyla ilgili görüşlerini şöyle açıklamaktadır:
“1960’tan sonra hızlanan tasfiyecilik hareketi ne yazık ki Osmanlı döneminde olduğu gibi dede ile torunun birbirini anlayamayacağı veya yazı diliyle konuşma dilinin farklı olduğu durumu ortaya çıkarmaya başladı. Her etkinin bir de tepkisi oluyor. O dönemde tasfiyeciliğe karşı çok şiddetli eleştiriler yapıldı. Bu durum da ne yazık ki dilde çayışma ortamını doğurdu. En kötü şey, dilin söz varlığındaki sözlere kilit vurulmasıdır. İster Türkçe kökenli olsun, ister dilimizin söz varlığına girmiş ama yabancı kökenli olsun bütün bunlar Türkçenin söz varlığını oluşturmaktadır. İstiklâl, millî, illet, hürriyet, izmihlâl, sözleri bizim sözlerimizdir. (…)” “Dil canlı bir varlıktır; değişir, gelişir… Böylece dilin söz varlığından bazı sözler kullanımdan düşer ve kaybolur. Ama birkaç kişinin bir araya gelerek, edebî metinlerimize girmiş, İstiklâl Marşı’mızda yer almış, herkesin bildiği anladığı sözleri dilden çıkarması tasfiyeciliktir.” [80]
Türk Dil Kurumu Başkanı insanların kullanacakları kelimeleri serbestçe tercih etmeleri gerektiğini, “İnsanların dillerine kelepçe vurarak bazı kelimeleri kullanmayın demek yanlış bir uygulamadır.” cümlesiyle ifade ediyor.[81] Bu anlayış, elbette dilin tabiî gelişmesine müdahale edilmeyen şartlarda geçerli ve doğru bir anlayıştır. Ancak, Türkçeye olduğu gibi dile ideolojik müdahalelerin yapıldığı şartlarda bizce tam isabetli değildir. Çünkü Türkiye’de dil meselesinin hatta dil kavgalarının iç yüzünü bilmeyen pek çok insan “arı Türkçe” veya “öz Türkçe” sözlerinin çekiciliğine aldanmıştır. İnsanlar da tabiî halde bulunan millî duygu bu çekici sözlerle sömürülmüştür. Diğer taraftan, basın-yayın organlarının bilerek bilmeyerek yaptığı “küresel propaganda” sebebiyle Batı kaynaklı kelime kullanma özentisi içine girebilmektedir. Bu sebeplerden dolayı, ister tasfiyeci-uydurmacı ister Batı kökenli kelime kullanma özentisi içinde olsun her iki durumda da Tabiî yaşayan doğru Türkçenin kullanılması konusunda insanların uyarılmaya ihtiyacı vardır. Gerek millî kültürün akışına ve devamlılığına gerekse Türkçenin bozulmadan kendi tabiî işleyişine ve gelişmesine uygun ve doğru dil anlayışının öncülüğünü başta Türk Dil Kurumu yapacaktır; yapmalıdır. Ayrıca biz bunun yapıldığına da inanıyoruz. Prof. Dr. Hamza Zülfikar’ın aylık Türk Dili dergisinde seri halda devam eden “Doğru Yazalım, Doğru Konuşalım” başlıklı yazıları bunun en güzel uygulamalı örneklerindendir. Türk Dil Kurumunun kurulduğu yıllarda Arapça veya Farsçadan dilimize girmiş konuşma dilinden çok yazı dilinde kullanılan kelimelere karşılık bulma ihtiyacı vardı. Dilimizin artık bu yönde bir çalışmaya ihtiyacı kalmamıştır. Esasen o zamana kadar dilde hiç bilinmeyen nesne ve kavramları karşılamak üzere, dilin yeni kelimelere ihtiyacı vardır. Dilde var olan ve kullanılan kelimeleri değiştirmek için karşılıklar bulmak, dile bir şey kazandırmaz. Nesne ve kavramların insan zihnindeki ses şifresi olan kelimeleri değiştirerek sadece şifreleri değiştirmiş oluruz. Bu da dilin, nesiller ve insanlar arasında kurduğu bağların kopmasına yol açar. “Dil devrimcileri” işte bunu yapmışlar ve yapmaktadırlar. Milleti ulus, imkânı olanak, ihtimali olasılık kelimesiyle değiştirmek dile hiçbir zenginlik kazandırmaz. Dilimizin, 1970’lerden günümüze -artık dilimize Arapça ve Farsçadan kelime ve kural girme durumu olmadığına göre- Batı dillerinden ve özellikle İngilizceden girmekte olan kelime ve kurallara karşı korunması ihtiyacı vardır. Türk Dil Kurumunun Yabancı Kelimelere Karşılıklar çalışması da bu yönde sürdürülmektedir. Bu arada Türk Dil Kurumunun bulduğu karşılıkların birer teklif olduğu da unutulmamalıdır. Türk Dil Kurumu, son yıllarda alış veriş ve iş yeri adlarında artan bir hızla süren yabacılaşmaya karşı da hummalı bir çalışma içindedir. Bunun için toplantılar düzenlenmekte, afişler bastırılmakta, Türkçe adlar kullana iş yerlerine teşvik ödülleri verilmektedir. Dilde yabancı özentisinin en çok görüldüğü iş yeri isimlerinin Türkçe verilmesi için belediyelerle iş birliği çalışmaları yapıldığı gibi, konu ile ilgili kanun hazırlanması için çalışmalar yapılmaktadır. Kısaca Türk Dil Kurumunun Türkçenin korunup geliştirilmesi konusunda ilmî ve millî bir tavrı, bir politikası olmalıdır. Bu, Kurumun varlık sebeplerindendir.
Türk Dil Kurumunun Yürüttüğü Projeler
Türk Dil Kumru, Türkçenin ve dolayısıyla Türk kültür varlıklarının ortaya konulması açısından önemli projeler yürütmektedir. Bunlardan bazıları şöyledir:
- Karşılaştırmalı Türk Lehçe ve Şiveleri Sözlüğü, Grameri Saha araştırma Projesi, - Göktürk (Runik) Yazılı Belge, Yazıt ve Anıtların Albümü Projesi, - Türkiye Türkçesi Sözlükleri Projesi, - Türkiye Türkçesi ve Tarihî Devirler Yazı Dilleri Projesi, - Türk Dünyası Destanlarının Tespiti, Türkiye Türkçesine Aktarılması Projesi - Diğer çeşitli yayınlar projeleri
Türk Dil Kumru, bu projelerle ilgili bazı çalışmalarını tamamlayıp yayımlamış, bazılarının hazırlanması çalışmalarına devam etmektedir.
Süreli Yayınlar ve Diğer Çalışmalar
Türk Dil Kurumunun “Türk Dili dergisi”, “Türk Dünyası Dil ve Edebiyat Dergisi” , “Türk Dili araştırmaları Yıllığı-Belleten” olmak üzere üç süreli yayını ile çeşitli araştırma ve inceleme yayınları devam etmektedir. Türk Dil Kurumu her yıl yurt içinde ve yurt dışında Türkçe’nin çeşitli konularını gündeme getiren pek çok toplantı ve konferans düzenlemektedir.[82] Türk Dil Kurumu, 1932 -1983 döneminde (51 yılda) toplam 435 eser yayımlamışken, 1983-2005 döneminde (22 yılda) 600 civarında eser yayımlamıştır.[83] Türk Dil Kurumunun bir çalışması da, çalışmalarının Genel Ağ’a (İnternet’e) taşınmasıdır. Türk Dil Kurumunun hazırladığı Güncel Türkçe Sözlük, Yazı Kılavuzu, Kişi Adları Sözlüğü, Terimler Sözlüğü, Doğru Yazalım Doğru Konuşalım gibi başvuru kaynakları ilgililerin hizmetine sunulmuştur.
***
Türkçenin Bugünkü durumu TÜRKÇENİN GÜNÜMÜZDEKİ GÖRÜNÜŞÜ
Türkçenin Dünya Dilleri İçindeki Yeri
Yeryüzünde ilkel kabile dillerinden en gelişmiş ilim-kültür dillerine kadar üç binden fazla dil olduğu bilinmektedir. Uzak lehçe ve lehçeleri (şiveleri) ile Türkçe, tarihî derinliği, coğrafî yaygınlığı, konuşan insan sayısı, zenginlik ve gelişmişliği, yapısının düzenliliği vb bakımlardan dünyanın önde gelen dillerinden biridir. Dünyanın doğusunda Arapça, Farsça, Çince, Hintçe; batısında Almanca, Fransızca, İngilizce, İspanyolca; kuzeyinde Rusça önemli gelişmiş yaygın dillerdir. Türkçe ise, bütün kolları ile birlikte dünyanın hem doğusunda hem batısında köklü ve yaygın bir dil olarak varlığını sürdürmektedir.
Türkçenin Yaşı ve Eskiliği
Türkçe yaşayan dünya dilleri içinde, en eski tarihe sahip dillerin başında gelmektedir. Bugün bilinen en eski yazılı metinlerimiz, 6.-8. yüzyıllara ait Yenisey-Orhun Kitabeleridir. Fakat bu metinlerimizdeki işlenmiş, gelişmiş dilden hareketle ve diğer tarihî verilere dayanarak Türkçenin tarihinin en az 2500-3000 yıl gerilere götürülebileceği dil tarihçileri tarafından ifade edilmektedir.[84] Bazı Avrupalılar’ın, “Şark meselesi” çerçevesinde, Türkler’in Anadolu’dan da atılması gerektiği fikrine karşı, 1930’lu yıllarda Atatürk’ün öncülüğünde Anadolu’nun ezelî Türk Yurdu olduğunu ortaya koymak gibi bir gayeyi de içinde taşıyan “Türk Tarih Tezi” geliştirildi. Türk Tarih Tezi’nde eski Anadolu kavim ve medeniyetlerinin, kökeni Orta Asya olan Türklükle ilişkisi bulunduğu iddia ediliyordu. Bu çerçevede Tarih Tezine paralel ve onu destekleyici bir de “Türk Dil Tezi” (sonra aynı yönde Güneş-Dil Teorisi) geliştirildi. İşte bu Türk Tarih ve Dil Tezi istikametinde Türkçenin Eti ve Sümer dilleriyle akrabalık ilişkisi araştırılmaya başlandı. Atatürk devrinde bu konuda dikkate değer bir sonuç elde edilmemişti.[85] Uzun yıllar, Sümer ve Türk dillerinin ilişkisini inceleyen Prof. Dr. Osman Nedim Tuna, iki dil arasında 168 ortak kelimenin varlığını ortaya koydu. Bu tespitten hareketle Türkçenin Sümerce ile dil alış verişi yaptığı ve Türkçenin Sümerce ile akraba olmasa bile çağdaş olduğu kesinleşti. Böylece Türkçenin tarihinin de da en az 5-6 bin yıl geriye gittiği ortaya çıktı. Prof. Dr. Osman Nedim Tuna, “ Altay Dilleri Teorisi” ve “Sümer ve Türk Dillerinin Tarihî İlgisi ve Türk Dilinin Yaşı Meselesi” adlı araştırmalarına dayanarak Türkçenin yaşını “8500” yıl olarak tespit etmektedir.[86] Prof. Dr. Osman Nedim Tuna’ya göre, “Türkçe yaşayan dünya dilleri arasında en eski yazılı belgelere sahip dildir.” Araştırmacı Kâzım Mirşan da, Türkçenin tarihini Fransa’daki “Glozel Kitabeleri”ne dayanarak 4500 yıl geriye götürmektedir.[87] Sümerler ve Sümerce ile ilgisi bir tarafa, Türkler ve Türkçe’nin Anadolu’da da kökü 4. yüzyıla dayanan bir tarihi vardır. Bilindiği gibi Türkler Anadolu topraklarına 1071 Malazgirt zaferinden çok önceleri gelmişlerdir. Anadolu’ya Türk kimliği ile geldiği bilinen ilk Türkler, Hun Türkleri’dir. Hun Türkleri 395’te Anadolu’ya gelmişlerdir.[88] Daha sonra Bulgar Türkleri(530), Avar Türkleri (620), Hazar Türkleri (946), Peçenek Türkleri (10.yy) Anadolu’ya çeşitli sebep ve şekillerde gelmişlerdir. Anadolu’yu en son ve ebedî Türk vatanı yapanlar ise “Bugünkü Türkiye Türkleri”nin dedeleri “Oğuz Türkleri” dir.[89]
Türkçenin Coğrafyası ve Konuşulma Yaygınlığı
Türkçe, dünyada yaşayan (halen konuşulmakta olan) dilerin en eskilerinden olduğu gibi, coğrafyası en geniş dillerinden birsidir. Doğuda Moğolistan ve Çin içlerinden batıda Avrupa içlerine (Bosna’ya kadar); Kuzeyde Sibirya ve Kazan’dan güneyde Bağdat’tan Kıbrıs içlerine kadar uzanan geniş bir coğrafyada Türkçe konuşulur. Bu Coğrafya, kuş uçuşu doğudan Batıya 6-7 bin, kuzeyden güneye 3 bin kilometrelik bir alanı kapsar. Bu coğrafî genişlik ortalama 12 milyon kilometrekaredir.[90] “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne” ifadesi de Türklerin, dolayısıyla Türkçenin yayıldığı alanın genişliğini anlatmak için kullanılır. Türkçe bugün Türklerin yaşadığı, dolaysıyla Türkçenin konuşulduğu başlıca ülkeler şunlardır: Türkiye, Moğolistan, Çin, Rusya, Afganistan, İran, Irak, Suriye, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Kazakistan, Özbekistan, Azerbaycan, Türkmenistan, Kırgızistan, Yunanistan, Bulgaristan, Sırbistan, Hırvatistan, Arnavutluk, Romanya, Polonya, Finlandiya, Litvanya, Moldavya, Ukrayna, Gürcistan, Ermenistan. Türkçe, Türkiye Cumhuriyeti, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile Orta Asya Türk Cumhuriyetleri, Azerbaycan, Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan ve Türkmenistan’da resmî dildir. Tacikistan, Ukrayna, Moldava ve Gürcistan’da remî azınlık dili; Rusya Federasyonu’nun 12 özerk cumhuriyeti’nde Rusça ile birlikte resmî veya kanunî dil olarak kullanılmaktadır. Türkçe Bulgaristan, Yunanistan, İran, Irak, Afganistan ve Çin’de de yazı ve edebiyat dili olarak kullanılmaktadır. Türkçe, Çeşitli Avrupa ülkeleri ile Avustralya ve Amerika’da da, işçiler ve göçmen olarak yerleşen Türkler tarafından göçmen dili olarak kullanılmaktadır. [91] Günümüzde Türkçenin yirmi lehçesi ayrı “yazı dili” olarak kullanılmaktadır. Çarlık Rusyası ve Sovyet Rusya döneminin politikaları sonucu ortaya çıkan bu durum, 19. yüzyıldan itibaren uygulanan “bütün Türklük” anlayışını parçalama siyasetidir. Bu siyasete bağlı olarak, Sovyet idaresinde kalmış olan Orta Asya Türk toplulukları, “Türk” ve “Türk dili” adı yerine mahallî boy ve topluluk adını kullanmaya başlamışlardır. Sovyet idaresi yıkıldıktan sonra da bu tesir devam etmektedir. Ancak 1990’lardan itibaren “ortak alfabe” çalışmaları sürmektedir.[92] Türk dili, çeşitli uzak lehçe ve lehçe ve ağızları ile birlikte, konuşan insan sayısı bakımından dünya dilleri içinde ilk 10 dil içindedir. Hatta, 1980’lerde UNESCO’ya göre 5. sırada yer almaktadır.[93] Kesin sayımlar olmamakla birlikte Türkçeyi dünyada 200 milyonu aşkın insan konuşmaktadır. Bu sayının ortalama 75 milyonu, Balkan Ülkeleri ile Kıbrıs’ta yaşayan Türklerle çeşitli sebeplerle Avrupa ve Amerik’da ve Türkiye Türkçesi’ni konuşan Türkler meydana getirmektedir. (Türkiye’nin 2006 nüfusu 73 milyon olarak açıklanmıştır.) Dünyanın en ski ve yaygın dileri içinde yer alan Türkçe, Japonya’dan Amerika’ya kadar birçok ülkenin üniversitelerinde okutulmakta, üzerinde araştırmalar yapılmaktadır.
Türkçenin Zenginliği
Diller için fakirlik-zenginlik veya ilkellik-gelişmişlik kavramlarından bahsedilir. Ancak dil, bir imkânlar alanı olarak kendi kendine ne zengin ne fakirdir. Bu sebeple, diller için kullanılan fakirlik-zenginlik kavramları, aslında dilin kendisine ait değildir; dili kullananların düşünme ve görmelerinin, hayat karşısındaki tavırlarının, zihin faaliyetlerinin fakirlik ve zenginliğinin dile yansımasıdır. Dilleri zenginliği, kelime zenginliği ve şekil zenginliği olmak üzere iki açıdan incelenmektedir.[94] Kelime zenginliği, müşahhas (somut) veya mücerret (soyut) kelimelerin zenginliği şeklinde kendisini gösterebilir. Mücerret (soyut) kelimelerin zenginliği, dilin ve dili kullananların zihin gelişmişliğini gösterir. Bundan dolayı dillerdeki asıl zenginlik göstergesi, mücerret (soyut) kelimelerdir. Şekil zenginliği, dilin yeni karşılaştığı varlık ve kavramların (nesnelerin) karşılığı, adı olmak üzere ihtiyaç duyduğu yeni kelime veya sözleri türetebilme yeteneği demektir. Türetme ve yeni kelime yapma dilin dayandığı asıl sermayesi veya hayat kaynağıdır. Şekil zenginliği, kelime türetme ve kelime birleştirme (terkip) olmak üzere iki yönlü imkânlar alanıdır. Bir dilin kelime ve şekil zenginliği, kavaram zenginliği ve somut-soyut kelime çokluğu, dolayısıyla anlatım rahtlığı ile kendisini gösterir. Sadece kelime sayısının çokluğu zenginlik için yeterli ölçü değildir. Dilde önemli olan, her nesne ve kavram için, hatta bunların ince farkları (nüansları) için ayrı ayrı kelimelerin bulunmasıdır. Bir dilde, bir nesne için birden fazla kelime varsa zenginlik; buna karşılık, bir kelime birden fazla nesnenin karşılığı ise fakirlik söz konusudur. Dilin zenginleşmesi, yeni nesne ve kavramların veya bunların ince farklılıklarının çoğalması, üretilmesi ile mümkündür. Bilinen nesnelerin veya kavramların karşılığı olan kelimelerin yeni kelimelerle değiştirilmesi, dile bir zenginlik katmaz. Çünkü dil görmek, bulmak ve düşünce üretmekle ve üretilenlere yeni kelimeler, ifadeler bulmakla zenginleşir. Dilde var olan kelimeleri değiştirmek, dilin zenginliğine bir şey katmaz. İmkân yerine olanak, millet yerine ulus, kitap yerine okungaç, gözlük yerine görgeç, istiklâl yerine bağımsızlık, hürriyet yerine özgürlük vs demek sadece dili kullananların zihnindeki yerleşmiş kavramları boşaltmak ve değiştirmektir. Böyle bir uygulama kelimelerin anlam çağrışımlarını kısırlaştırır hatta yok ederek, dilin kültür taşıyıcılığını ve kültürün devamlılığını engeller. Dolayısıyla millî kültüre zarar verir. Türkçe, yaşayan dillerle karşılaştırıldığında kelime ve kavram zenginliği bakımından pek çok dilden zengindir. Ancak ilim ve teknikte gelişmiş Alman, Fransız, İngiliz dillerine göre ilim, teknik terimleri ve soyut kavramlar bakımından daha az zengindir. Şekil zenginliği bakımından ise, söz konusu dillerden daha yetenekli ve zengindir. İngilizce dünyanın kelime sayısı bakımından en zengin dili olarak bilinmektedir. Redhouse (1968) sözlüğünde 160 bin kelime vardır. Almanca bazı sözlüklerde, 110-120 bin; Fransızca sözlüklerde de 60- 85 bin civarında kelime bulunmaktadır. Meselâ Fransızca “Dictionnaire Du Français, Hachette Paris, 1987” adlı sözlükte 58 bin kelime bulunmaktadır. Türkçe sözlüklere gelince, Kaşgarlı Mahmud’un X1. yüzyılda hazırladığı Türkçe’nin ilk ve en eski sözlüğü Divanü Lügati’t Türk’te 8.000 civarında kelime vardır. Bu durum çağdaşı dillerle kıyaslandığında herhalde büyük zenginliktir. Türkiye Türkçesi’nin önemli sözlüklerinden olan Şemsettin Sami’nin 1901’de yayımladığı Kamus-ı Türkî adlı sözlüğünde 26.000 kelime bulunmaktadır. Eski Türk Dil Kurumunun 1945’te ilk baskısını yayımladığı Türkçe Sözlük’te 15.000 kelime vardır.[95] (Dilimizin tasfiyecilik yoluyla fakirleştirilmesinin en iyi belgesi). Türk Dil Kurumunun, tasfiyecik-uydurmacılık anlayışının en yaygın olduğu dönemde yayımladığı (1977) Türkçe Sözlük’te 27.800 kelime bulunmasına karşılık, Kurum’un yeni yapılanmasından sonra yayımlanan Türkçe Sözlük’ün 1998 baskısında 60 bin madde başı, 15 bin madde içi olmak üzere 75 bin; 2006 baskısında ise, toplam 77.400 söz bulunmaktadır. Günümüzün sözlükçülerinden Mehmet Doğan’ın hazırladığı Büyük Türkçe Sözlük’ün 1981’de yapılan ilk baskısında 55 bin civarında kelime bulunmaktadır. Büyük Türkçe Sözlük’ ün 2003’te yapılan genişletilmiş 16. baskısında ise 75 bin kelime ve 18 bin deyim terkip bulunduğu belirtilmektedir.[96] Kısaca Türkçe zannedildiği gibi fakir bir dil değildir. Ancak, bugünün nesilleri, “zengin dilin fakir kullanıcıları” durumuna getirilmiştir. Bunun da tasfiyecilik-uydurmacılıktan Millî Eğitime ve basından küreselleşmeye uzanan çeşitli sebepleri vardır.
Türkçenin Yapısındaki Düzenlilik ve Ahenkliliği
Türkçe, yapısındaki (gramerindeki) işleyiş düzenliliği ve ahenkliliği bakımından dünya dilleri içinde seçkin bir yere sahiptir. Türkçe’nin dil bilgisi kurallarının hemen hemen istisnası yoktur. Dünyanın birçok yaygın ve gelişmiş dilinde asıl kurallar kadar da istisna kurallar vardır. Türkçe, düzenli işleyişi ve ahenkliliği ile, yabancı ilim adamlarının dikkatini çekmiştir. Türkçe üzerinde çalışan yabancı ilim adamları, bu konuda millî gururumuzu da okşayacak ifadeler kullanmışlardır. Bunlar içinde en ünlüsü Alman Max Müller (1813-1900), Türkçe’nin düzenliliğini şöyle dile getirmektedir:
“Türkçe dil bilgisi kitabını okumak, bu dili öğrenmek niyetinde olmayanlar için bile zevktir. Dil bilgisi kurallarının belirtilmesindeki ustalık, isim ve fiil çekimindeki düzenlilik, dilin yapısındaki saydamlık, kolayca anlaşılabilme yeteneği, insan zekâsının dil aracılığı ile beliren üstün gücünü kavrayabilenlerde hayranlık uyandırır. (…) Dilin iç yapısı, billur bir arı kovanı yapısını seyrediyormuşuz gibi ortadadır. Türk dili, seçkin bir bilginler kurulunun uzun bir çalışması ile yapılmış sayılabilecek düzgünlüktedir.”
Max Müller’den başka, 20. yüzyılda Türkçe’nin en geniş ve güvenilir dil bilgisi kitaplarından birini yazan Fransız Jean Deny (1879-1963) de Türkçe hakkında şu ifadeleri kullanmaktadır: “Türkistan bozkırları ortasında kendi başına kalmış insan zekâsının, sadece kendi yaratılışından gelen içgüdülerle yarattığı bu dili, hiçbir bilginler kurulunun yaratması düşünülemez.”
Yine, 1988’de Babil Dünya Dil Ödülü’nü kazanan Johan Vandavella da Türkçe’nin yapı işleyişini satranç oyununa benzetmiştir. [97] Türk Dil bilginlerinden Prof. Dr. Muharrem Ergin de, Türkçe’nin yapısı için “Türk dili belki de dünyanın en matematik dilidir. Onun yapısını incelerken, kaidelerini gözden geçirirken, insan hep matematik ölçülerle karşılaşmış gibi olur.” demektedir.[98]
Türkçe, ses güzelliği bakımından da dikkat çekici bir dildir. Bir dilin ses güzelliği, ünlülerinin zenginliği ile kendisini gösterir. Türkçe, ünlüleri zengin bir dildir. Türkçe’de en az 8 ünlü vardır. Bu 8 ünlü 21 ünsüzle birlikte kullanılarak daha kelime başında 160 çeşit temel ses elde etmek mümkündür. Buna ses uyumları da eklenince Türkçe’nin ses güzelliği ve ahenkliliği ortaya çıkar.
Türkçenin Alışveriş Çeşitliliği ve Zenginliği
Dil alışverişleri, farklı diller konuşan insan toplulukları arasındaki bilgi alışverişine dayanır. Her insan topluluğu (millet) diğerinden bir şeyler öğrenir ve diğerine bir şeyler öğretir. Bu öğrenme ve öğretme dil sayesinde ve dil aracılığı ile olur. Böylece başka topluluklardan bir şey öğrenen, öğrenirken öğrendiği şeylerin adını da diline taşır. Dünya üzerinde, bu şekilde bilgi alışverişi (dolayısıyla dil alışverişi) yapmamış insan topluluğu bulmak zordur. Bu sebeple yeryüzünde “saf”,“arı”, “öz” bir dil yoktur.[99] Bir insan topluluğunun dilinin “saf”, “arı” veya “öz” olması için, o dili konuşan topluluğun kendisi dışında bir toplulukla hiçbir ilişki kurmamış olması gerekir. Dillerin, diğer dillerle ilişkileri arttıkça, bir taraftan yaygınlaşıp zenginleşmekte bir taraftan da “saflık”, “özlük” oranları azalmaktadır. Bu sebeple, dünyanın en ilkel dilleri, en az alışveriş yapan; en zengin ve yaygın dilleri de en çok alışveriş yapan dillerdir. Bugün dünyanın en yaygın dillerinin başında gelen İngilizce’nin söz varlığının % 50’si Lâtin, %15’i Grek (Eski Yunanca), %10’u diğer olmak üzere % 75’ten fazlasının başka dillerden alındığı yani yabancı kökenli olduğu, bildirilmektedir.[100] Yine başka bir bilgiye göre de İngilizce’de en çok kullanılan 20 bin kelimenin %60’ı Romantik dillerden (Fransızca, İtalyanca, İspanyolca, Romence) ve Grekçe köklerden meydana gelmektedir.[101]
Diller arasındaki alışverişler, tabiî olarak en geniş anlamıyla bilgi alışverişine dayanır. Ancak diller arasında zaman zaman, tabiî öğrenme ihtiyacından doğmayan “özenti alışverişleri” de olmaktadır. Öğrenme ihtiyacına dayanmayan “özenti alışverişleri” , dinî, siyasî, iktisadî, askerî vs. sebeplere dayandığı gibi, dili kullananların psikolojik ihtiyaçlarına da dayanabilir. Öğrenme ihtiyacına dayanmayan ve dile hiçbir zenginlik katmayan özenti alışverişleri, dillerin tabiî gelişmelerine zarar verir. Özenti alışverişleri, kendi dillerinde karşılıkları olduğu halde yapılan bir çeşit “moda” alışverişlerdir. Modası geçince alışveriş de biter; fakat izleri kalır. Türkçe, 15.-19. yüzyıllar arasında böyle bir durumla karşılaşmış; gerek dinî gerek edebî gerek başka sebeplerle Arapça ve Farsça’dan çok sayıda kelime, ek ve söz dizimi unsuru almıştır. I9. yüzyıl ortalarından günümüze doğru da artan bir oranla özenti veya moda alışverişi, önceleri Fransızca sonra da İngilizce olmak üzere Batı dillerine yönelmiştir. Diller arası alışverişler açısından Türkçe, zengin bir çeşitlilik gösterir. Türkçe, uzun tarihi boyunca, yayıldığı geniş coğrafya’da pek çok dille karşılaşmış, karşılaştığı dillerden kelime ve dil unsurları aldığı gibi, aldıklarından fazlasını da vermiştir. Ancak, Türkçe’nin diğer dillerle ilişkileri konusunda genellikle, başka dillerden özellikle de Arapça ve Farsça’dan aldıkları üzerinde durulmuş; böylece Türkçe sadece“alıcı dil” gibi düşünülmüştür. Bu yanlış anlayış da başka dillerin “arı” veya “öz”, Türkçe’nin ise “istilâ edilmiş bir dil” olduğu gibi yanlış bir kanaatin yayılmasına sebep olmuştur. Böyle bir yanlış kanaat veya anlayış, diller hakkında yeterli bilgisi olmayan millî duygu sahibi insanlarımızda bir çeşit aşağılık veya eziklik duygusu uyanmasına sebep olmuştur. Halbuki diller arasında tek taraflı bir ilişki söz konusu değildir. Yer yüzünde 12 milyon kilometrekare gibi geniş bir coğrafyaya yayılan ve en eski tarihe sahip dillerden olan Türkçe, sadece Arapça ve Farsça’dan değil birçok dilden kelime ve dil unsurları almış; fakat aldıklarından daha fazlasını da vermiştir. Bazı araştırmalara göre Türkçe 20 dilden kelime almasına karşılık 30’dan fazla dile kelime vermiştir.[102] Türkçe’nin diğer dillerle alışverişleri konusunda, büyük çoğunluğu yabancılar tarafından hazırlanan 100’den fazla kitap, 1000’in üzerinde makale yayımlanmıştır.[103] Yerli ve yabancı araştırmacıların yaptığı çalışmaların sonuçlarından hareketle, Türkçenin komşu ve diğer dillere verdikleri hakkında genel bir fikir vermek üzere şu bilgileri verelim: Türkçe bugünkü bazı araştırma sonuçlarına göre,
Çinceye ……… ..307, Farsçaya ……..... 2545, Urducaya…….. .. 227, Arapçaya……..... 941, Rusçaya………...1500, Ukrayncaya ….. 747, Ermeniceye……. 4262, Macarcaya …......1500, Finceye…………118, Rumenceye…......1700, Bulgarcaya….. …3500, Sırp-Hırvatçaya.. .8742, Çekçeye…………248, İtalyancaya…….. 146, Arnavutçaya…… 3000, Yunancaya …….. 3000, Almancaya……... 166, İngilizceye……… 470
kelime vermiştir. Türkçe bu dillerin dışında başta Moğolcaya olmak üzere Toharcaya, Lehçeye, Fransızcaya ve başka dillere de kelime ve dil unsurları vermiştir. Ancak bu diller üzerinde henüz yeterli çalışmalar yapılmamıştır.[104] Diğer taraftan, diller arası alışverişler olup bitmiş değildir. Tarihin akışı içinde, iletişim araçlarının gelişmesine paralel olarak hızlı bir artışla devam etmektedir. Çeşitli araştırmalarda tespit edilen yukarıdaki sayılar da kesin değildir. Ancak, Türkçenin sadece “alıcı dil” olmadığını, Türk milletinin de başka millet ve topluluklara bir şeyler öğrettiğini göstermesi bakımından önemlidir. Zaten bizim bunlardan bahsetmemizin sebebi de budur. Türk milletinin ve Türkçenin insanlık tarihinde önemli bir yeri vardır. Yirminci yüzyılda Batı dillerinin, özellikle İngilizcenin yaygınlık kazanması, bizde “aşağılık duygusu” uyandırmamalıdır. Şairin dediği gibi, “Her devir bir âşığın devranıdır.” Türkçenin diğer dillerden aldıklarına gelince: Türkçe de tarihi boyunca yakın veya uzak komşularının dillerinden başta dinî sebepler olmak üzere pek çok sebeple kelime ve dil unsuru almıştır. Türkçenin diğer dillerden aldığı kelime ve dil unsurları, tarih içinde Türkler’in yaşadığı coğrafyaya, dinî, siyasî, askerî, ticarî ilişkilere, çağın ürettiği mal ve hizmetlere, girilen medeniyet dairelerine göre devirden devire değişiklik göstermektedir.[105] Biz burada, Günümüz Türkiye Türkçesi’nde, kullanılan yabancı kökenli kelimelerin oranı hakkında bir fikir vermek üzere, Türk Dil Kurumunun yayımladığı Türkçe Sözlük’ün 9. baskısı (1998) üzerine yapılan bir çalışmanın sonuçlarını vermek istiyoruz. Türkçe Sözlük’ün 1998 baskısında 75 bin söz varlığı (kelime-deyim) vardır. Bunların 7789’u (yaklaşık % 11’i) Arapça ve Farsça, 6435’i (yaklaşık % 8’i) Batı kökenli ve diğer olmak üzere toplam 14.224’ü yani %19’u yabancı kökenlidir. Türkçe Sözlük’teki yabancı kökenli 14.224 söz varlığının dağılımı da şöyledir:[106]
Arapça …………..6426, Fransızca ………. 4645 Farsça …………. 1363 İtalyanca ………...622 İngilizce……………446 Yunanca …………383 Lâtince …………..93 Almanca …………84 Rusça …………….38 İspanyolca ……….37 Macarca …………18 Slavca ………… .. 17 Moğolca ………….15 Ermenice…………...14 Bulgarca ………… 8 İbranice (İsrail dili).8 Portekizce…………..3 Japonca …………...2 Arnavutça ………...1 Norveççe ………….1
Bu çalışmada da görüldüğü gibi, Günümüz Türkiye Türkçesi sözlüğünde 20 yabancı dilden kelime bulunmaktadır. Günümüzde, Türkçedeki Arapça ve Farsça dışında kalan yabancı kökenli kelimeleri kapsayan “Yabancı Kelimeler” sözlükleri de hazırlanmaktadır. Bunlardan Mustafa Nihat Özön’ün hazırladığı “Türkçe-Yabancı Kelimeler Sözlüğü”nde kelimelerin kökeni ile ilgili 11 yabancı dile işaret edilmiştir.[107] Özön’ün sözlüğünde 8 bin civarında kelime vardır. Ali Püsküllüoğlu’nun hazırladığı “Türkçedeki Yabancı Sözcükler Sözlüğü” nde Arapça ve Farsça hariç 17 yabancı dilden 10 bin civarında kelime bulunmaktadır.[108] Dillerin başka dillerden kelime alması, yani bir dilde yabancı kökenli kelime bulunması, pek çoklarının zannettiği gibi veya zannettiği kadar korkulacak kötü bir dil hareketi değildir. Belirttiğimiz gibi “bilgi alıntıları” veya “kültür alıntıları” dediğimiz ihtiyaçtan doğan “alıntı kelimeler” dili yozlaştırıp yabancılaştırmaz, dile anlam ve anlatım yönünden zenginlik katar.[109] Dilin temel “anlamlı” ögesi “kelime”dir; ancak dil sadece kelimelerden ibaret bir yapı değildir. Dil, bir kelime listesi değil, bir sistemdir. Her dilin, kendisine göre bir yapısı ve işleyiş sistemi (dil bilgisi-grameri) vardır. Dili bir kelime listesi, bir sözlük kitabı gibi düşünemeyiz. Bir dilin asıl yapı ve işleyişini, söz dizimi yani bu dizimi sağlayan kelime sırası , işletme veya çekim ekleri sistemi belirler. Dilin asıl yapısı, “kelime grupları ve cümle”yi içine alan “söz dizimi” sisteminde kendisini gösterir.[110] Tek tek kelimeler, ister öz ister alıntı olsunlar bu işleyiş sitemi içinde sadece birer dil malzemesidirler. Bunu, bir plâna göre örülmüş duvarın içindeki tuğlalara benzetebiliriz. İstenilen plâna göre örülmüş bir duvarın içinde tuğlaların “markası” neyse, söz dizimi içinde yerini almış “öz” veya “alıntı” kelime de odur. Bu sebeple, dillerin birbirinden kelime alması veya yabancı kökenli kelime dilin yapı ve işleyişini bozmaz. Bir ifadenin “Türkçe” veya “yabancı” olmasının ölçüsü, içindeki kelimelerin “kökeni” (markası) değil, kelimelerin hangi kökenden olursa olsun cümle ve kelime grubu (söz dizimi) içinde sıralanma, birbirine bağlanma ve aralarındaki ilişki kurma şeklidir. Halk ve Banka kelimeleri köken olarak Türkçe değildir. Fakat bu iki kelimeden, Türkçenin işleyiş sistemine göre meydana getirilecek “ Halk Banka-sı” şekli, dünyanın her yerinde Türkçedir. Buna karşılık, aynı kelimelerle meydana getirilecek “Halk Bank” şekli ise Türkçe değil, yabancıdır. Dünyanın her gelişmiş medenî dilinde yabancı kökenli kelime bulunur. Dünyada öz bir dil yoktur. Ancak dil, aldığı yabancı kelimeyi söyleyiş ve yazılış (bazen de anlam) bakımından kendi yapısına uydurmalıdır. Böylece yabancı kelime “millîleşmiş” olur. Yabancı kökenli kelimeyi, geldiği dildeki söyleyiş ve imlâsıyla değil, milletin söyleyiş ve imlâsıyla kullanmak gerekir. Büyük Türk milliyetçisi fikir adamı Ziya Gökalp’ın “Türkçeleşmiş Türkçe” dediği de budur. Böylece, fethedilmiş toprakların vatan oluşu gibi, kelimeler de dilimizin malı olur. Bir dil için en iyisi ve güzeli, ihtiyaç duyduğunda kendi dil varlığından -kök ve eklerden- kendi yapısına uygun doğru ve güzel kelimeler türeterek yabancı kelime akınını önlemektir. Atatürk’ün dediği gibi, “Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir.” Özellikle okumuş insanlarımızda “millî his” zayıfladıkça, diğer alanlarda olduğu gibi dilde de yabancı kelime ve yabancı ifade şekillerini kullanma özentisi artmaktadır. Bir dil için kötü ve zararlı olan budur. Ancak, yabancı kökenli fakat dilin malı olmuş kelimeleri dilden çıkarmak için, dilin kurallarına aykırı kelimeler türetmek yani kelime uydurmak da dili fakirleştirip yozlaştırmanın başka bir yoludur. Dildeki “bütün yabancı kelimeleri atmak” anlamına gelen ve “pürizm” adı da verilen temizcilik- tasfiyecilik, “kelime hazinesinin zenginliğini sağlayan eş anlamlılık temel prensibine aykırıdır.” Ayrıca “dilin mecazlar ve deyimler sistemini pasif bir kullanılmaya iter ve onun millî kültüre bağlı olan iplerini koparır.” [111] Böylece dili fakirleştirir. Dil alışverişlerinde, Türkçenin yabancı dillere karşı korunması, şimdiye kadar dilimize yerleşip Türkçeleşmiş kelimelerin dilden çıkarılması ile değil, henüz yerleşmemiş veya yeni girmekte olan kelimelere karşılık bulmak şeklinde olmalıdır. Kelimelerin “yerli” veya “yabancı” oluşunun ölçüsü sadece “köken” değil, aynı zamanda “kullanılış” tır. Yüzlerce yıllık çağrışım yükü taşıyan kelimeleri dilden çıkarmaya çalışmak, dili temizleme gibi görünen fakat dili fakirleştiren bir harekettir. Türkçe bunu, “özleştirme” vs adı altında 1980’lere kadar çok hızlı yaşamıştır.
*
Dilimize Yönelen Tehditler Günümüz Türkçesinde Yozlaşma ve Yabancılaşma
Günümüzde Türkçenin varlığına yönelen tehdit ve tehlikeler, biri diğerini besleyen iki yönde kendisine göstermektedir: 1. Yozlaşma, 2. Yabancılaşma
1. Yozlaşma
Her dil, kendisine göre bir yapı ve işleyiş düzenine sahiptir. Dilin bu yapı ve işleyiş düzenine, “dil bilgisi” veya “gramer” adı verilmektedir. “Yozlaşma” kavramını, dilin işte bu kendi yapı ve işleyişinde görülen bozulmaları, düzensizlikleri anlatmak üzere kullanıyoruz. Dilde yozlaşma, dilin işleyiş özellikleri olan geçerli kurallarını bir tarafa atıp dili gelişigüzel kullanarak, yapı ve işleyişindeki kuralların işlemez hale getirilmesi, dilin işleyiş özelliklerini kaybedip bozulmasıdır. Günümüzde, başta görüntülü ve yazılı basında olmak üzere, hemen her seviyeden insanın konuşma ve yazılarında, Türkçenin, sanki hiçbir kuralı yokmuş gibi sorumsuzca kullanıldığını görüyoruz. Türkçe, kelime seçimi, kelimelerin söylenişi (vurgu ve telâffuz), yazılışı (imlâ), kelime grubu ve cümle kurma (söz dizimi) bakımından yapı ve işleyiş özellikleri (dil bilgisi kuralları-grameri) önemsenmeden veya sorumsuzca gelişigüzel kullanılarak veya yabancı dillerin anlatım kalıpları –yabancı dillerin mantık yapısı ve söz dizimi- taklit edilerek bozulup yozlaştırılmaktadır. Türkçeyi doğru ve güzel kullanmak, bazılarının zannettiği gibi sadece kullanılan kelimelerin seçiminde yerli veya yabancı kökenli oluşuna dikkat etmek değildir. Dili doğru ve güzel kullanmak, doğru ve uygun kelime seçmek, kelimeleri doğru söyleyip ve yazmak, doğru kelime grubu ve cümle kurmak yani dilin iç işleyiş düzenine uymak demektir. Yabancı kelimeler, dilin dış yapısı ile ilgili bir konudur. Yabancı dillerle ilişkiler, çağın özelliklerine göre değişiklik gösterir. Dilimizin karşı karşıya bulunduğu asıl tehlike, kendi iç yapı ve işleyişindeki bozulmalardır. Türkçenin bozulup yozlaşmasının temelinde elbette birden çok sebep bulunmakla birlikte, Atatürk’ün Türk milliyetçiliği anlayışıyla başlattığı “dil inkılâbı”nın hedefinden saptırılması temel sebeplerden birisidir. Atatürk’ün başlattığı “Dil İnkılâbı”, genel olarak 1945’ten (özellikle de 1960’lı yıllardan) 1980’li yıllara kadar, “Arı Türkçecilik”, “Öz Türkçecilik” adı altında sürdürülen “dilde sürekli devrim” anlayışına dayanan ideolojik bir zihniyetin eline geçmiştir.[112] Bu yıllarda Türkçenin sadeleştirilmesi, 1980 öncesi Kurum mensuplarınca, “Devrimci görüş kuralların tutsağı olmaz.” metotsuzluğu ile yürütülmüştür. Millî kültürün devamlılığı ilkesine ve ilim metotlarına aykırı bir zihniyetle sürdürülen bu devrimci dil anlayışı, tasfiyecilik-uydurmacılık halini alarak dilde fakirleşmeye ve düzensizliğe yani dilin anarşiye sürüklenmesine sebep olmuştur.[113] Dilde “uydurmacılık yolu” açılınca da herkes kendi tasarrufuna göre keyfî olarak kelime uydurmaya yönelmiş; kendisini bu konuda yetkili görmüştür. Bir taraftan Türkçenin malı olmuş, anlam sınırları ve çağrışımları bilinen kelimeler, dilimizden tasfiye edilirken diğer taraftan hangi kavramın karşılığı olduğu bilinmeyen veya anlam sınırları ve çağrışımları belirsiz uydurma kelimeler dile sokularak, bugün dilde yaşadığımız kavram kargaşasına yol açılmıştır. Uydurulan kelimelerin, -hatta bazen doğru türetilmiş kelimelerin bile- hangi kavramın veya neyin karşılığı olduğu açıkça bilinemediğinden, aynı kelime birden çok kavramın veya nesne karşılığı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Böylece Türkçe, yüzyılların birikimi olan kelime zenginliğinin sağladığı “anlam ve anlatım incelikleri”ni kaybederek hem kelime ve kavramca fakirleştirilmiş hem de bu fakirleşmenin sonucu “anlam ve anlatım boşluğu” ile karşı karşıya kalmıştır. Yüzlerce yıldan beri dilimize yerleşmiş, dilimizin malı olmuş anlam ve kavram sınırları belli kelimelerin, Öz Türkçecilik gibi çekici bir propaganda ile zihnimizden silinerek yerine konulmak istenilen uydurma veya ihtiyaç yokken türetilen yeni kelimeler, zihnimizdeki kavramları tam karşılayamamıştır. Bu yüzden ortaya çıkan anlam boşluğu, yabancı kelimelerle doldurulmaya başlanmış; Böylece dilde “yabancılaşma”ya davetiye çıkarılmıştır. Özetlemek gerekirse, -Politik ve ideolojik anlayışa dayanan “tasfiyeci-uydurmacı” dil anlayışı, -Millî duygu ve şuur eksikliği, -Okullarımızdaki Türkçe eğitim ve öğretiminin yetersizliği, -Basın–yayın organlarının dili önemsemeyen tutumları, -Yabancı dil hayranlığı ve yabancı dille öğretim, -Yabancı kültürlerin baskısı, gibi birbirine bağlı pek çok sebeple günümüzde Türkçede, kendi yapı ve işleyişine uygun olmayan kullanışlar yaygınlaşmaktadır. Bu durum, bir taraftan dilin bozulup yozlaşmasına sebep olurken diğer taraftan da yabancılaşmasını kolaylaştırmaktadır. Böylece Yozlaşma ve yabancılaşma, birbirini beslemektedir.
Günümüz Türkçesindeki yozlaşmayı ve sebeplerini şu başlıklar altında toplamak mümkündür:
a) “Türkçeleşme” Adına Kelime Uydurmacılığı b) Kelimelerin Uygun ve Doğru Seçilmemesi c) Bazı Yardımcı Fiillerin Yanlış Kullanılması d) Bazı kelimelerin söyleniş ve İmlâsındaki Yanlışlıklar e) İsim ve Sıfat Tamlamalarının Bozulması
a) “Türkçeleşme” Adına Kelime Uydurmacılığı
b) Kelimelerin Uygun ve Doğru Seçilmemesi
Dili doğru ve güzel kullanmak, kelime seçimi ile başlar. Dildeki her kelime bir nesne veya kavramın karşılığıdır. Her kelimenin zihnimizde ayrı anlamı ve çağrışımları vardır. Bu açıdan dildeki eş anlamlı veya yakın anlamlı kelimeler, benzerlerinden farklı anlam incelikleri taşır. Bazı kelimeler, sözlüklerde aynı anlamda gösterilseler bile kullanılış yerleri farklıdır. Onun için kelimeleri, anlamını ve kullanılış yerini bilerek kullanmak gerekir. Kelimelerin anlam ve kullanılış inceliklerine dikkat etmeden birini diğerinin yerine kullanmak, kavram kargaşasına, anlam ve anlatım belirsizliğine sebep olur. Meselâ , - besili , iyi bakımlı, semiz hayvan için kullanılır, insan için kullanılmaz. Biraz önce içeriye besili bir delikanlı girdi, şeklinde kullanılmaz. - yağız, “esmer, kara, doru” demektir. Türkçede insan çehresi ve at rengi için kullanılır: “Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı” gibi. Yine yağız kelimesinin sözlük anlamına bakıp, yağız bir elbise aldım, diyemeyiz. -Baş, kafa, kelle kelimeleri yakın anlamlıdır. Fakat her birinin dildeki kullanılış yeri ayrıdır. Birini diğerinin yerine kullanmak doğru olmaz. Başçavuş yerine kafaçavuş; ustabaşı yerine ustakafa; kelle çorbası yerine baş çorbası veya kafa çorbası; köşe başı yerine köşe kafası demek saçmalık olur. Kafası çalışmıyor yerine başı çalışmıyor; kafası bozuk yerine başı bozuk denilmez, denilse de aynı anlamı taşımaz. Dikmek, fidan için; ekmek, tohum için kullanılır. Miyavlamak, kedi için; havlamak, köpek için; melemek, koyun kuzu için; kişnemek, at için kullanılır. Hepsi de hayvanların çıkardığı sesleri anlatır diye birini diğerinin yerine kullanamayız. Meselâ at, miyavladı; kedi meledi; kuzu kişnedi denilmez. Bu kelimelerin hiç birisi insan için kullanılmaz. Kullanılırsa ya hakaret veya başka bir maksatla kullanılır. Burada verdiğimiz açık örnekler, bütün kelimeler için geçerlidir. Dildeki her kelime, kendisine yüklenen kavramı, anlam değerini ifade için kullanılır veya kullanılmalıdır. Günümüzde Türkçenin içine düştüğü sıkıntı veya yozlaşma yönlerinden birisi, zihnimizde canlandırıp anlatmak istediğimiz nesne veya kavramı, tam olarak karşılayacak kelimenin seçiminde gösterilen dikkatsizliktir. Bazı kelimeler, kesin anlamları düşünülmeden veya bilinmeden farklı kavram veya nesnelerin karşılığı olan başka kelimelerin yerine kullanılmaktadır. Özellikle bazı kelimeler, modalaştırılarak “maymuncuk kelime” veya “çanta kelime” durumuna getirilmekte ve olur olmaz yerde kullanılmaktadır. Anlam inceliklerine, nüanslarına dikkat edilmeden birden çok kelimenin yerine kullanılan veya yanlış kullanılarak birden çok kelimenin anlamı yüklenilen kelimelere “maymuncuk kelime” veya “çanta kelime” denilmektedir. Maymuncuk kelime kullanmak, insan zihnindeki kavram fakirliğinden, kelime darlığından veya dili doğru ve güzel kullanmayı bilmemekten ortaya çıkmaktadır. Birbirinden farklı, birden çok kavram ve nesne için tek bir kelimenin kullanılması, hem insanın duygu ve düşünce dünyasını daraltmakta hem de dili fakirleştirip yozlaştırmaktadır. Maymuncuk kelime kullanmanın, kelimelerin anlam ve çağrışım zenginliğini gösteren mecaz ile bir ilgisi yoktur. Günümüzde Türkçe, kelime seçimi açısından doğru ve güzel kullanılmamaktadır. Hatta dilimizi yozlaştıracak kadar da kötü kullanılmaktadır. Zihnimizdeki kelime fakirliği veya kavram kargaşası sebebiyle, bazı kelimelerin, anlam ve kullanılış inceliklerine dikkat edilmeden yanlış olarak birçok kelimenin yerine kullanılması, hem anlam belirsizliğine hem dilimizin kötü kullanmasına sebep olmaktadır. Günümüzde genellikle yanlış kullanılan “maymuncuk” veya diğer adıyla “çanta” kelimelere bazı örnekler verelim:
Aşama
Dil bilgisi bakımından yapısı uydurma olan bu kelime, “merhale, kademe, basamak, safha, hamle, derece, rütbe, mertebe, kerte, evre, paye, seviye, gelişme, iyileşme vb” kelimelerinin her biri yerine kullanılmaktadır. Öz Türkçecilik adına sürdürülen tasfiyecilik-uydurmacılık anlayışının tipik bir örneğidir.[114] Tarama Sözlüğü’ndeki “mağlubetmek” ve Derleme Sözlüğü’ndeki “yemek yemek” anlamlarında gösterilen aşamak fiilinin yukarıda sıraladığımız kelimelerin anlamları ile bir ilgisi yoktur. Tarama ve Derleme Sözlüklerindeki aşamak fiili, “aş” isminden kan-a-, yaş-a- örneklerindeki -a fiilden isim yapma eki ile yapılmış bir fiildir. Bu fiilden tekrar yapılan aşama<aş-a-ma fiil ismi de “yemek yeme” anlamında olabilir.[115] Aşama, aş- (mak) fiilinden yapılmış ise, o zaman da uydurma olur: gel-eme, yaz-ama,koş-ama vb gibi. Fakat biz burada kelimenin yapısı ile değil kullanılışı ile ilgileniyoruz. Aşama kelimesinin kullanıldığı cümlelerde anlam bulanıktır. Yani hangi kavramın karşılığı olarak kullanıldığını ancak kullanan bilmektedir:
-Futbol millî takımımız iyi bir aşama kaydetti.
Sorun
“Mesele, problem” karşılığı uydurulan sorun, dava, dert, tasa, kaygı, konu, iş vb birçok kelime yerine uluorta kullanılmaktadır: Önemli değil> sorun değil. Aramızda bir anlaşmazlık yok > Aramızda sorun yok. Paraya ihtiyacım var> para sorunum var. Yemeğimi yedim> yemek sorunu tamam Son yıllarda bir de “sorun yaşamak” ifadesi moda oldu. “Bilgisayarım arıza yaptı.” yerine “Bilgisayarda sorun yaşadım.” vb cümlelere sık sık rastlamaya başladık. Gerekli gereksiz her kavram veya durum, “sorun” kelimesine bağlanabilmektedir.
Beğeni
TDK Özleştirme Kılavuzu’nda zevk karşılığı gösterilen beğeni kelimesi, sık sık takdir yerine de kullanılmaktadır. Bazen de “Sunucu olarak seyircinin beğenisini alabilmeliyim.” gibi hangi anlama geldiği bilinmeyen kullanışları da görülmektedir. Halbuki zevk, takdir ve beğenmek dilimizde eskiden beri kullanılan ve ayrı ayrı kavramların karşılığı olan kelimelerdir. İnsan zevk almadığı veya beğenmediği bir şeyi, durumu, eseri, davranışı, takdir edebilir. Bu ayrı kavramların karşılığı olan kelimelerden birini diğerlerinin yerine tercih ederek kullanmak, hem yanlıştır hem de dilin fakirleşme ve yozlaşma sebebidir.
Keyif
Sözlüklerde, “Kendini iyi hissetme ve yaptığı şeylerden hoşlanma hissi, neşe; iç rahatlığı; alkol ve uyuşturucu maddelerin doğurduğu hafif sarhoşluk” anlamları verilen keyif kelimesi, daha çok, “biyolojik veya maddî haz” ifadesi için kullanılır. Son yıllarda moda haline getirilerek yerli yersiz kullanılan tipik çanta kelimelerdendir. Keyifli kitap, keyifli maç, keyifli meslek, keyifli söyleşi, keyifli yazı, keyifli program; keyif aldım, keyif verdi; çok keyifli … vb. Farklı kelimelerle ifade edilebilecek bunlar ve benzeri kullanışlar sadece keyif kelimesine yüklenmektedir. Keyif kelimesi, dilimizdeki zevk ve zevkle ilgili ifade şekillerini de unutturarak dilimizi zevksizleştirmektedir. Dilimizde “keyif”in, keyif sürmek, keyfi bozuk, keyfi yerinde, keyfî davranış, çakır keyif, keyif çatmak, keyiflenmek vs gibi yaygın ve zengin bir kullanılış alanı vardır.[116] Ancak bunlar, yukarıdaki yanlış kullanışlardan farklıdır. Beğenilen, takdir edilen, hoşa giden, haz duyulan, heyecan veren iyi ve olumlu bulduğumuz her durum, iş ve nesne için keyif’in kullanılması yersiz ve yanlıştır.
Onur
Fransızca “honneur-onör” den Türkçeleştirilen kelime, sözlüklerde “şeref-haysiyet” karşılığı gösterilmektedir. Ancak, gurur, kibir, itibar, izzetinefis karşılıklarında da kullanılmaktadır. Şeref, haysiyet, gurur, kibir, itibar, izzetinefis kelimelerini “Arapça” kökenli diye kullanmayanlar, bu altı kavramı bir kelimeye yükleyerek hem dilimizi fakirleştirmekte hem Türk milletini şeref, haysiyet ve itibar’dan mahrum bırakmaktadırlar. Özleştirmecilik adına yapılan bu tercih, aynı zamanda dilimizi yabancılaştırmaktadır. Ayrıca “fahrî” yerine de “onur-sal” -fahrî başkan gibi- kullanılması konunun bir başka yönüdür.
Kuşku
Sözlüklerde “vehim, vesvese, işkil” anlamları verilen kuşku dilimizde eskiden beri kullanılan kelimelerdendir. Günümüzde yanlış olarak “şüphe, tereddüt, endişe, korku” yerine de kullanılmaktadır. Kelimenin, bunlardan başka sözün gelişine göre ayrım yapılmadan tasdik ifadesi olarak, elbette, kesinlikle, muhakkak, mutlaka, herhalde vb ifadeler yerine de kullanılması, dilimize zarar vermektedir.
Söylem
Sözlüklerde, “söyleyiş, telâffuz, ifade tarzı, üslûp, klişeleşmiş söz” anlamları verilen bu kelimenin anlamı bulanıktır. Kullanıldığı cümlelere bakıldığında şu kavram ve kelimelere karşılık olduğu anlaşılmaktadır: Fikir, iddia, teori, görüş, söylenti, program, bakış, anlayış, felsefe, dünya görüşü, slogan vs. - Sizin söyleminize karşı benim söylemim şöyle. - Biz bu seçimde kamuoyunun önüne şöyle bir söylemle çıkmıştık. - Bir söyleme göre … ; - Bugünkü siyasi söylem… - Beyitlerdeki altı çizili sözcükler, İstanbul Türkçesinde olmayan; ama halkın tercih ettiği söylemlerdir. Yukarıdaki örneklerde söylem kelimesinin hangi anlamda kullanıldığı belli olmamaktadır.
Etkin / etkinlik
Sözlüklerimizde etkin, “aktif, faal; etkinlik, “faaliyet, aktivite” anlamları verilen bu kelimeler, et-(mek) yardımcı fiilinden türetilmiştir. Yardımcı fiiller, anlamdan çok çekimle ilgili iş görürler. Yardım etmek> yardımlaşmak gibi. Bu özelliklerinden dolayı yardımcı fiillerle kelime türetilmesi uygun değildir. Ayrıca etmek fiili (kelimesi), “bazen halk ağızlarında, zikredilmesi uygun olmayan veya ayıp sayılan kelimelerin yerini tutmak üzere kullanılır. Meselâ, büyük ve küçük abdestini yapmak, etmek kelimesiyle anlatılır.”[117] “İçine etmek, üstüne etmek” ifadelerinde de bu anlam vardır. Ancak biz burada kelimelerin dil bilgisi bakımından doğru-yanlış türetilmesi üzerinde değil, doğru anlamla uygun kavramın karşılığı olarak kullanılması üzerinde duruyoruz. “faal- faaliyet, aktif- aktivite” kelimelerinin karşılıkları (anlamları), “canlı, hareketli, çalışan, işlerlik”tir. Etkin ve etkinlik de uygun olmamakla beraber bu anlamlar için türetilmiştir. Fakat, maymuncuk kelime olarak, “program”, “şenlik”, “çalışma”, “eğlence” vs yerine de kullanıldığı sık görülmektedir. “19 Mayıs spor etkinlikleri”, “Üniversite bahar etkinlikleri”, “anma etkinlikleri” , “kutlama etkinlikleri” “Dernek etkinliklerine sınırlama getirildi.” gibi. Bazen de tesirli, müessir yerine, “gücünü gösterme”, “bir işe ağırlığını koyma” anlamlarıyla “Etkin bir göreve getirildi.”, “Etkinliğini arttırdı.”, “Maça etkinliğini koydu.” “Etkin kararlar alındı.” gibi kullanılmaktadır. Kısaca neredeyse her türlü çalışma ve hareketi, etkin ve etkinlik kelimelerine yüklemeye başladık. Ayrıca faal ve aktif kelimeleri de dilimizde her zaman aynı kavramı ifade etmemektedir.
Yürek
Yürek, kalp, gönül, hatta vicdan insanın iç dünyası ile ilgili birbirine yakın kelime ve kavramlardır. Sözlüklerde karşılıkları geniş olarak açıklanmaktadır. Yürek ve kalp, maddî olarak insandaki kan dolaşımının hareket merkezi olan organ adıdır. Gönül, insandaki manevî inanç ve duygu merkezi vb; vicdan, iyiyi kötüden ayıran iç duygusu temel anlamlarını ifade eder. Mecazî olarak yürek, cesaret; kalp, duygu; gönül, istek anlatır: Yürekli-cesur, yüreksiz-korkak; kalpsiz-duygusuz; gönüllü-istekli, gönülsüz-isteksiz gibi. Ayrıca bu kelimelerin kullanıldığı zengin bir deyimler dünyamız vardır. Fakat son yıllarda ne hikmetse, her ağzını açan, sakatat dükkânı gibi “yürek”ten dem vurmaktadır. Yürek de bizim güzel kelimemizdir. Fakat kalp ve gönül, özellikle gönül kelimesine düşmanlığımız varmış gibi, her fırsatta bu güzel kelimelerimizin kullanılacağı yerlerde ısrarla yürek kullanılmaktadır. Halbuki gönül kelimesi, en eski Türkçe metinlerden beri var olan bir Türkçe kelimedir. Üstelik Batı dillerinde karşılığı bulunmadığı da belirtilmektedir. Belki de bu sebepten bazıları gönül düşmanlığı yapmaktadır. Radyolardan dinlediğimiz şu cümlelerde bunun örneklerini görüyoruz: -Aralarında yürek bağı vardı. (gönül bağı, demek istiyor.) -Hepsinin yüreğinde bir dilek vardı Cumhurbaşkanından. (gönlünde ..) -Yüreğinizin sesini dinleyin. (vicdanınızın, demek istiyor) -İnsanın yüreğinin güzel olması önemli. (içinin, kalbinin temiz olması, demeliydi) -Yüreği güzel olanın güzelliği yüzüne de yansır. ( Ne olduğunu ben de bilmiyorum.) -Nalân Altınörs’ü dinlerken yüreğinizle baş başa kalacaksınız. (duygularınızla …, vicdanınızla …?) -Yüreğinize sağlık, çok iyi söylediniz. (Çok iyi söylediyse, diline veya ağzına sağlık denir.) -Yüreğimi sana verdim, yüreğim sizinle... (Kalp veya gönül verilir.Gönlüm sizinle,denir.) -Bırakın insanlar yüreği ile davransın. (İçinden geldiği gibi … denir.) -Yüreğimden mısra düzdüm. -Yüreğini ortaya koydu; yüreği varsa… ; yüreği yetiyorsa…vd. (Varlığını veya canını …; cesareti varsa …, gücü yetiyorsa … denilmelidir.) Karacaoğlan’ın “uslanmayan deli gönül”ü bile “deli yürek” haline getirildikten sonra ne söyleyelim.
Yoğun
Yoğun kelimesine, en eskisinden en yenisine kadar Türkçe sözlüklerde, “kalın, koyu, kaba”, “hacmine göre ağırlığı çok olan, kesif”, “koyu, ağır, kalın”, ”şişman, iri”, “yontulmamış, terbiyesiz” anlamları veriliyor. Yoğun, güzel bir Türkçe kelime. Ne var ki bu kelime de, modalaştırılıp “maymuncuk” kelime haline getirilmiştir. Yerli yersiz kullanılmaktadır:
İşim çok yerine çok yoğunum, Büyük ilgi “ yoğun ilgi Trafik sıkışıklığı “ yoğun trafik Kalabalık topluluk “ yoğun kalabalık Şiddetli kış “ yoğun kış Büyük aşk “ yoğun aşk Sürekli yağmur “ yoğun yağmur Sıkı veya hızlı çalışma “ yoğun çalışma İşim başımdan aşkın, başımı kaşıyacak vaktim yok, çok meşgulüm, çok doluyum, derslerim çok sıkı veya derslerim çok ağır vb yerine hep yoğun kullanılmaktadır. Yoğun eskiden daha çok fizik- kimya terimi olarak kullanılırdı: civanın yoğunluğu, yoğunluğu hafif … gibi. Modaya uyarak “çok yoğunum” diyen bir insan, ne demiş oluyor ? Her halde, “Çok kalın veya kabayım; şişmanım.” Kısaca yoğun olmayan bir şey yok, artık her şey yoğun. Yavuz Bülent Bakiler’in dediği gibi “çaya çorbaya yoğun.”[118]
Gerçekleşmek /gerçekleştirmek
Türkçe sözlüklerde, “gerçek, varlığı inkâr edilmeyen, var olan; sahte olmayan, asıl, temel”, “hakikat” ; “gerçekleşmek, gerçek hale gelmek, düşünce ve hayal olmaktan çıkmak, tahakkuk etmek” anlamları verilmiş. “Gerçek”, “gerçekleşmek” , “gerçekleştirmek”, “gerçekleştirilmek” vd. Türkçenin güzel kelime ailelerinden biri. Fakat son yıllarda “güzel Türkçe” den “yozlaşan Türkçe”ye aktarılan kelimelere dahil edilmiş. “Gerçekleşmek” , olması, ulaşılması çok istenilen, elde edilmek istenilen ve sonunda sabır veya çalışma ile elde edilen olumlu durumları ifade için kullanılır. Olumsuz, istenmeyen veya sıradan durumlar için özellikle de olumsuzluk anlatan durumlar, sonuçlar için hiç kullanılmaz. Meselâ, “Yemek yedim.” yerine “Yemek yemeyi gerçekleştirdim.”; “Bir kaza yaptım.” yerine de “Bir kaza gerçekleştirdim.”, denilmez. Fakat son yıllarda, bu güzel Türkçe kelimemiz de sorumsuzca kullanılarak yozlaştırılmaktadır. Televizyonların haber programlarından ve basından derlediğimiz örneklerden bazıları şöyle: - Edremit yolunda bir kaza gerçekleşti. Kazada üç kişinin ölümü gerçekleşti. - Açılışı yapılan … okulu … liraya gerçekleşti. (… liraya mal oldu; … lira harcandı, denilmeliydi.) -Karadeniz’de sel baskını gerçekleşti. (Sel baskını oldu veya Sel felâketi meydana geldi, denilir.) -Hizbullah mevzilerini sekiz gündür vuran İsrail, dün en kanlı saldırısını gerçekleştirdi ve 70 sivil öldürüldü.(atv)
Bu son cümle ile, “Oh! çok iyi oldu, sevinebilirsiniz” mesajı verilmektedir. Eğer böyle değilse, “… kanlı saldırı yaptı, saldırıda bulundu; 70 sivil hayatını kaybetti “ vs, denilmeliydi. -Teröristler, … polis karakoluna bombalı bir saldırı gerçekleştirdi.” Bu cümleyi haber programında kullanan televizyon kanalı, olayı, Türk milletinin veya devletinin bakış açısından değil, teröristlerin bakış açısından vermiş olmaktadır. Çünkü böyle bir olay, terörist açısından plânlanıp uygulamaya konulmuş bir başarı, bir ‘gerçekleşme’dir.
-Cumhurbaşkanı dün iki açılış gerçekleştirdi. ( açılış yaptı.)
-Milan takımı, üç oyuncu hakkını da gerçekleştirdi, sayın seyirciler. (TRT-I). ( üç oyuncu değiştirme hakkını da kullandı, denilir.)
-Yugoslavya’da görünen odur ki, halk verdiği oyların neticesini zorla gerçekleştirdi. (Kenan Akın, Türkiye gazetesi, 7.10.2000) (Bu cümlede gerçekleşmek’in yeri var mı?)
-Öte yandan yazarla doğru iletişim kurmak, yani metnin mesajını çözmek, metinde kullanılan kelimelerin, terimlerin iyi anlaşılmasına, cümle içindeki görevlerinin ve yazarın ona yüklediği anlamların bilinmesiyle gerçekleşir.(Ş. Aktaş - O.Gündüz, Yazılı ve Sözlü Anlatım,s.75.) (Bu cümlede, gerçekleşmek kullanılmaz. “… anlaşılmasına, … bilinmesine bağlıdır.” veya “ … anlaşılmasıyla, … bilinmesiyle mümkündür.” denilebilir.)
Şans
Türkçe Sözlük’te (TDK) şans, baht, talih, felek. Fransızca kökenli bu kelime de “maymuncuk” kelimelerin başında gelmektedir. Meraklılarınca, fırsat, imkân, ihtimal, hak, yetki, seçenek, çare, çıkış yolu, çözüm vb gibi tespit ettiğimiz en az dokuz kelime veya ifadenin yerine kullanılarak dilimiz, hem fakirleştirilmekte hem de yabancılaştırılmaktadır. -Hakan, yakaladığı bariz gol şansını değerlendiremedi. (Bu cümlede fırsat kullanılır. Çünkü fırsat, gelip geçici uygun, elverişli şart veya zaman anlamındadır.) - Füzeler, hedeflere kilitlenmiş durumda. Bu füzelerin ıskalama şansı yok. (Savaş Süzal, atv, 16.2.1998) (ihtimal yerine kullanılmış. İhtimal, bir şeyin olabilirliği) - Beyler, bu sefer hata yapma şansımız yok. (Deli Yürek dizisi, 26.3.2002) (Burada pay yerine kullanılmış olsa gerek. Hata yapmak şans olur mu?) - Türkiye bizim ülkemiz, ondan vazgeçme şansımız yok. (TRT-2, 23.8.1999) (seçenek, lüks ? olabilir. Daha doğrusu, … ondan vazgeçemeyiz, denilmeliydi.) -Yolsuzlukla mücadelede, hiç kimseye taviz verme şansımız yok. (Sadettin Tantan, Kanal D, 2.11.2002) (Burada belki hak veya yetki denilebilir. Ancak, açık ve doğru Türkçesi, Taviz veremeyiz, olabilir.) -Yeni yönetmelikle bir sınav şansı daha verildi. (hak veya fırsat) -Böyle pahalı bir araba alma şansım yok. (imkân) -Size baş vurmaktan başka şansım kalmadı. (çare, seçenek, çıkar yol vs) -Bol şans veya şansınız bol olsun denilmez; talihiniz veya bahtınız açık olsun denilir. Şans, kelimesinin değişik anlamlarda ve yanlış kullanılışına her gün şahit oluyoruz.
Olay Türkçe sözlüklerde ve Özleştirme Kılavuzu’nda “vaka, hadise, vukuat, fenomen” karşılıkları verilmektedir. Dil bilgisi bakımından Türkçede olmayan ve isim veya fiil köklerine, ayırt etmeden getirilen “–ay,-ey,-y” ekleriyle yapılmış yap-ay, dene-y, uza-y, bir-ey (dur-ay, yaz-ay, beş-ey, bin-ey, gid-ey) vb gibi uydurma kelimelerden biridir. Ancak, tasfiyeci-uydurmacıların beyin yıkama propagandası sonucu diğerleri gibi yaygın olarak kullanılmaktadır. Dilde bu tür yaygın yanlışlara “galat-ı meşhur” (meşhur yanlış) adı verilir. Biz bura kelimenin uydurulduğu hadise,vukuat vs anlamında kullanılıp kullanılmaması ile değil, “maymuncuk kelime” olarak kullanılmasıyla ilgileniyoruz. Olay, son yıllarda yerli yersiz pek çok kelime ve ifadenin yerine kullanılmakta, böylece dilimizin fakirleşmesine ve çirkinleşmesine sebep olmaktadır. Hangi anlamda kullanıldığı bile belli olmayan kullanışlardan bazı örnekler verelim: -Bu sinema olayı önemli bir olaydır. Ben sinema olayını öncelikle yönetmen olayı olarak görüyorum. - Üniversiteye girme olayı oldukça zor. -Rüzgârlı havalarda deniz olayı iyi olmuyor. -Okulda yemek olayı iyi gidiyor. -Benim olayım, para olayı değil.
Paylaşmak
Sözlüklerde,pay ve paylaşmak kelimelerine şu anlamlar verilmiş: pay, “taksimde düşen hisse, kısım, parça”; paylaşmak, “pay etmek, bölüşmek” Son bir iki yıldır modalaşan kelimelerden birisi de paylaşmak. Anlatmak, açıklamak, aktarmak, bildirmek, nakletmek, izah etmek, göstermek vb kelimelerinin yerine yaygın şekilde kullanılması dikkat çekmektedir. Birçok kelimenin yerine olur olmaz kullanılması, dilimizin anlatım zenginliğine zarar verdiği gibi, kelime anarşisine sebep olmaktadır: “-Bilgilerinizi bizimle paylaşır mısınız?” değil, “Bu konuda bilgi verir misiniz?, Açıklama yapar mısınız?; “ -Orada ne olup bittiğini bizimle paylaşır mısınız?” değil, “bize anlatır mısınız” veya “Bize aktarır mısınız?” “-Şimdi bu resimleri ekranda seyircilerimizle paylaşalım.” değil, “…seyircilerimize gösterelim.”
Geçtiğimiz
Geçtiğimiz kelimesi de yerinde kullanılmayan veya yanlış yerde kullanılan Türkçe kelimelerden birisidir. Türkçede “geçtiğimiz yol”, “geçtiğimiz köprü”, “Geçtiğimiz sokak” vs denilebilir. Fakat zaman ifade eden kavramlar için “geçtiğimiz gün”, “geçtiğimiz hafta” , “geçtiğimiz ay” vs denilmez. Çünkü “geçen” biz değiliz, zamandır. Doğru Türkçesi, “geçen hafta”, “geçen yıl” dır.
Artı ve gibi
“Artı” ve “gibi” kelimelerinin kullanılışı da dilimize musallat edilen yanlış kullanışların tipik örneklerindendir. İkisi de Türkçe kökenli olan bu kelimelerin yanlış kullanılışı, dilimizin ifade zenginliğini köreltmektedir. Meselâ, “yemek yedim artı çay içtim.” denilmemesi gerektiği gibi, “otobüse bindim artı yerime oturdum.” da denilmez. Fakat çevremizde her gün bu tür lüzumsuz kullanışlara kulak misafiri oluyoruz. Halbuki “artı” yerine dilimizde sözün gelişine uygun olarak, “sonra, ayrıca, üstelik, üstüne üstlük, bir de, diğer yandan, fazladan, ilâve olarak vs” gibi zengin ve farklı anlam incelikleri taşıyan ifade şekillerimiz vardır.
“Gibi”, Türkçenin benzetme edatlarından birisidir. “Benzetme” anlamı ve kastıyla sık kullanılan bir edattır. Son yıllarda özellikle “saat” ve “zaman” bildiren ifadeler için yaygın olarak yanlış kullanılmaktadır: “saat üç gibi gelirim.”, “ sekiz gibi giderim.” vb şeklindeki ifadeleri sık sık duyuyoruz. Bu tür saat ve zaman bildiren ifadeler Türkçede, “doğru, civarında, sularında, sıralarında, …kala, …geçe vb” kelimeleri ile kullanılır. Gibi’nin yanlış kullanılışına sebep olan ifadelerin doğrusu, “üçe doğru, üç civarında, üç sularında, üç sıralarında” veya doğrudan “üçte, beşte” vb şeklindedir. Türkçenin doğru ve güzel kullanılması, kelimelerin kökenine göre (Türkçe kökenli-yabancı kökenli) seçim yapılıp kullanılmasından çok, zihnimizdeki kavramları tam karşılayan uygun kelimelerin seçilip cümle içinde de olması gereken yerde kullanılmasına ve doğru söylenip yazılmasına bağlıdır. Dilin anlam incelikleri ve anlatım zenginliği her nesne veya kavrama uygun kelimenin seçilip kullanılması ile ortaya çıkar.
c) Bazı Yardımcı Fiillerin Yanlış Kullanılışı
Türkçede bazı yardımcı fiiller, ya yerinde kullanılmamakta ya birden çok yardımcı fiilin yerine veya başka bir fiilin yerine kullanılmaktadır. Meselâ “yapmak” yardımcı fiili, başka yardımcı fiillerin veya fiillerin yerine de yerli yersiz kullanılmaktadır:
Kahvaltı etmek yerine kahvaltı yapmak Park etmek “ park yapmak Konuşmak “ konuşma yapmak Beklemek “ bekleme yapmak Yıkanmak “ banyo yapmak (bazen almak) Çay demlemek “ çay yapmak Yemek pişirmek “ yemek yapmak Sevişmek “ aşk yapmak Çocuk doğurmak Çocuk sahibi olmak “ çocuk yapmak Seyahat etmek “ seyahat yapmak Hatırlatmak “ hatırlatma yapmak
d) Bazı Kelimelerin Söyleniş ve İmlâsındaki Yanlışlıklar
e) İsim ve Sıfat Tamlamalarının Bozulması
Günümüzde Türkçenin yapı ve işleyişine yönelen tehdit veya tehlikeler değişik şekillerde ortaya çıkmaktadır. Türkçenin yapı ve işleyişine yönelik tehdit ve tehlikelerin belki de en tahrip edici olanı, kelime gruplarında (söz diziminde) görülen bozulma ve yozlaşmadır. Dilimize yönelen asıl tehdit ve tehlike de budur. Dilin anlamlı veya görevli müstakil varlıkları kelimelerdir. Kelimeler, dilin asıl unsurları olarak son derece önemlidir. Çünkü dilde tek tek varlık, kavram ve hareketler kelimelerle temsil edilirler. Ancak, dil anlamlı en küçük dil unsuru olan kelimelerden meydana gelmekle birlikte, sadece tek tek kelimelerden ibaret değildir. Dilin asıl yapı ve işleyiş karakteri, kelimelerinde değil kelimelerin birbiriyle belirli kurallar içinde ilişkiler kurarak meydana getirdikleri söz diziminde kendisini gösterir. Bundan dolayı aynı kelime farklı dillerde kullanılabilmektedir. Dil, tek kelimeyle karşılayamadığı nesne ve kavramları karşılamak için veya kelimeden daha geniş anlamları ifade etmek için birden çok kelimeyi belirli kurallar içinde sıralayarak söz dizimini meydana getirir. Herhangi bir dili, o dilin kelimelerini arka arkaya tek tek (sözlük kelimesi halinde) okul, kalem, defter, gelmek , yazmak, hava, su, cam, duvar, şeklinde sıralayarak konuşamayız. Dil bir kelime listesi değil, kelimeler ve onları işleten eklerin meydana getirdiği bir anlam örgüsüdür. Bu örgüye, dilin söz dizimi diyoruz. Söz diziminde kelimeler, belirtme veya hüküm anlatmak üzere belli kurallar içinde arka arkaya dizilerek bir kelime topluluğu meydana getirirler. Bu dizilme ve işleyiş her dilde farklıdır. Söz diziminde belirtme ifade eden kelime topluluğuna kelime grubu; hüküm ifade edenlere de cümle diyoruz. Meselâ “geniş / yol” belirtme ifade eden sıfat tamlaması adını verdiğimiz bir kelime grubudur; “ Yol geniş(tir.)” ise cümle adını verdiğimiz bir hüküm grubudur. Kelime grubu, bir nesnenin, bir kavramın veya bir hareketin karşılığı olmak üzere belirli kurallar içinde bir araya getirilmiş, yapı ve anlam bütünlüğü taşıyan bundan dolayı tek kelime gibi iş gören kelime topluluğudur. Dil, tek kelime ile karşılayamadığı anlamları, kelimeleri belirli kurallar içinde bir araya getirerek yani kelime grubu kurarak karşılar. Meselâ kitap kelimesi tek başına bütün kitapları veya herhangi bir kitabı karşılayan belirsiz bir anlam ifade eder. Fakat ciltli kitap ifadesi, artık bütün kitapları veya herhangi bir kitabı ifade etmez, sadece ciltlenmiş olanları kapsayan belirli bir anlam ifade eder. İsmail-in kitab-ı ifadesinde de kitabın kime ait olduğu veya hangi kitap olduğu belirtilerek anlam, sınırlı ve belirli hale getirilir. Kelime gruplarında, kelimeler bir araya getirilirken arka arkaya dizilmesi, belli kurallara bağlıdır. Kelime grubunu meydana getiren kelimelerin öncelik-sonralık sırası, ekli veya eksiz olması, hangi kelimenin hangi eki alması gerektiği önemlidir. Ciltli kitap yerine kitap ciltli; okul-un kitab-ı yerine de, kitab-ı okul-un, okul kitap, kitap okul, okul-sal kitap, kitapsal okul; kapı kol-u yerine kapı kol, kol kapı, kol-u kapı, kapı-sal kol veya kol-sal kapı; mas mavi yerine mavi mas; bem beyaz yerine beyaz bem diyemeyiz. Dediğimiz zaman kastettiğimiz anlam ya değişir ya bozulur; fakat istediğimiz anlam olmaz. Kısaca, kelimelerin sıralanışında ve birbirine bağlanışında her dilin kendisine göre bir yapı ve işleyiş düzeni (dil bilgisi, gramer kuralları) vardır.[119] Bu yapı ve işleyişe (söz dizimine) uyulmadığı zaman dil, bozulup yozlaşmış olur. Günümüzde Türkçe böyle bir tehdit veya tehlike ile karşı karşıyadır. Bu tehlike en çok isim ve sıfat tamlamalarında kendisini göstermektedir. Türkçede sıfat tamlaması, bir sıfat unsuru ile bir isim unsurundan meydana gelir. Bu tamlamada önce sıfat yani varlık veya kavramın herhangi bir özelliğini belirten kelime veya kelime grubu, sonra özelliği belirtilen varlık veya nesnenin adı olan kelime veya kelime grubu (isim) getirilir. Kitap nesnesinin bir özelliğini söylemek istersek, önce özelliğini (sıfatı) sonra kitap nesnesini (ismi) söyleriz: Ciltli kitap, kalın kitap, faydalı kitap, çok okunan kitap, İsmail Acar’ın yazdığı kitap gibi. Örneklerde görüldüğü gibi sıfat veya varlık adından herhangi birisi, tek kelime olabileceği gibi, birden çok kelimeden meydana gelen bir kelime grubu da olabilir: Meselâ yazı tahta-sı, bir nesnenin adıdır. “Küçük”, “eski”, “dikdörtgen”, “yeşil boyalı”, “derslerde üzerine yazıp çizdiğimiz” vs. gibi özellikleri belirtilmek istendiğinde, bunları “yazı tahtası” nesnesinden (isminden) önce getiririz:
“Eski / yazı tahtası”, “yeşil boyalı / yazı tahtası” , “derslerde üzerine yazıp çizdiğimiz / yazı tahtası” gibi.
Buradaki “eski” , “yeşil boyalı” veya “üzerine yazıp çizdiğimiz” özellikleri yani sıfatları, sadece “yazı”ya veya sadece “tahta”ya değil; bütün olarak “yazı tahtası” kelime grubuna (isim tamlamasına) aittir. Çünkü “yazı tahtası”, meydana getirdiği yapı ve anlam bütünlüğü ile “bir tek kelime” değerindedir. “yazı tahtası” tek bir nesne adı olarak, tek tek yazı ve tahta nesnelerinden başka bir nesnedir. Bundan dolayı bir tek nesne adı olan “yazı tahtası” kelime grubuna ait sıfatları, tek kelime değerinde olan kelime grubunu bölerek, “yazı eski tahtası” , “yazı yeşil boyalı tahtası”, “yazı derslerde üzerine yazıp çizdiğimiz tahtası” şeklinde, belirsiz isim tamlaması kalıbındaki grubun arasına sokamayız. Son yıllarda, Türkçenin yapı ve işleyişine aykırı olarak yukarıdaki örneklerde olduğu gibi, sıfat unsurunun, bir kelime grubu olan isim tamlamasının arasına sokulduğu görülmektedir:
Millî Eğitim Eski Bakanı, Ankara Eski Valisi, Genelkurmay Eski Başkanı vb gibi.
Özellikle eski sıfatının kullanılışında görülen bu yanlışlık, kelime grubunun yapı ve anlam bütünlüğü ile grup vurgusunun dikkate alınmayışından veya bilinmeyişinden kaynaklanmaktadır. Bunu yapanlar, sıfat tamlaması kalıbındaki kelime grubunu,
Eski Millî Eğitim / Bakanı, Eski Ankara / Valisi Eski Genelkurmay / Başkanı
gibi düşünmektedirler. Eski / Millî Eğitim Bakanı, Eski / Ankara Valisi, Eski/Genel kurmay Başkanı birer sıfat tamlamasıdır. Bu tamlamalarda “eski Millî Eğitim” , “eski Ankara” veya “eski Genelkurmay” söz konusu değildir. Sıfat tamlamaları bir sıfat ve bir isim unsurundan meydana gelir. Burada grupların sıfatı “eski” , isim unsuru da Millî Eğitim Bakan-ı ve Ankara Vali-si şeklindeki belirsiz isim tamlamalarıdır. Dolayısıyla burada eski sıfatı, Bakan’ın veya vali’nin değil, Millî Eğitim Bakan-ı ve Ankara Vali-si kelime gruplarına aittir. Bir de sıfat tamlamasında vurgu sıfat üzerindedir. Bundan dolayı doğrusu, Eski / Millî Eğitim Bakanı , Eski / Ankara Valisi şeklindedir. Türkçede belirli ve belirsiz olmak üzere iki tür isim tamlaması vardır. Belirsiz isim tamlamaları, kalıcı isimler yapar ve arasına başka bir unsur girmez. Millî Eğitim Bakanı ve Ankara Valisi kelime grupları da birer belirsiz isim tamlamasıdır. Diğer taraftan, Türkçede sıfat sadece “eski” kelimesinden ibaret değildir. Sayılamayacak kadar sıfat söz konusudur. Ayrıca sıfat tek kelime olabileceği gibi birden çok kelimeden meydana gelen bir kelime grubu da olabilir. Eski / Ankara Valisi şeklinde sıfat tamlaması olabileceği gibi, 1995- 2000 yılları arasındaki / Ankara Valisi , Çok faydalı çalışmalar yapan / Ankara Valisi şeklinde bir sıfat tamlaması da olabilir. Bu sıfat tamlamalarını da, “Ankara 1995-2000 yılları arasındaki Valisi”, “Ankara çok faydalı çalışmalar yapan Valisi” şeklinde söyleyemeyiz.
Sıfat tamlamalarında “eski” sıfatı ile başlayan yanlış kullanış, 1980’den sonra bazı Bakanlıkların kuruluşunda yer alan “il” veya “ilçe” müdürlüklerinin adında da görülmektedir. Türkçe konusunda diğer kurumlara örnek olması gereken Millî Eğitim Bakanlığının, il ve ilçelerdeki müdürlüklerinin adı, Türkçenin yukarıda açıkladığımız yapısına aykırı ve yanlış olarak resmîleştirilmiştir. Aynı Bakanlıkta bir taraftan doğru olarak “İlçe / Millî Eğitim Müdürlüğü” şekli kullanılırken, diğer taraftan yanlış olarak “Millî Eğitim İl Müdürlüğü” şekli kullanılmaktadır. Bu durum diğer kurumlarda da görülmektedir. Böylece Türkçenin yapı ve işleyişi, adeta devlet eliyle bozulup yozlaştırılmaktadır.[120]
bozuk / kapı kolu yerine kapı bozuk kolu Yeni / Türkiye Cumhuriyeti yerine Türkiye Yeni Cumhuriyeti yoğurtlu / patlıcan kızartması yerine patlıcan yoğurtlu kızartması kırık / pencere camı yerine pencere kırık camı
demek nasıl yanlışsa “Millî Eğitim İl Müdürlüğü”, “Dışişleri Eski Bakanı”, “Belediye Eski Başkanı”, “Ankara Eski Valisi” ve benzeri örnekler de Türkçenin yapı ve işleyişine aykırı ve yanlıştır. Dolayısıyla dilimizin işleyişini bozup yozlaştıran kullanışlardır.
Sayın hitap kelimesinin zaman zaman yanlış kullanıldığını görüyoruz. Türkçede hitap unsuru olarak kullanılan sayın, sıfat tamlamasında olduğu gibi, isim tamlaması, birleşik isim veya sıfat tamlaması kalıbındaki unvan gruplarından önce kullanılması gerekir.[121] Ancak “Balıkesir Sayın Valisi” , “Prof. Dr. Sayın Ali Duymaz”, “Mühendislik Fakültesi Dekanı Sayın Prof. Dr. Şerif Saylan” vb örneklerinde gördüğümüz gibi isim tamlamasının veya sıfat tamlaması kalıbındaki unvan grubunun arasına sokularak kullanıldığı sık sık görülmektedir. Bu tür kullanışlar da sıfatların isimlerden önce gelmesi ve kelime grubu bütünlüğü kuralına aykırı olduğu için yanlış bir kullanış şeklidir. Doğrusu,
Sayın/ Balıkesir Valisi, Sayın / Prof. Dr. Ali Duymaz , Sayın / Mühendislik Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Şerif Saylan şeklindedir.
Türkçenin kelime gruplarını yapı ve işleyişinde görülen bir başka bozulma ve yozlaşma da isim tamlamalarında görülmektedir. İsim tamlaması, Türkçenin en işlek, en güzel ifade şekillerinden ve anlatımda zenginlik kaynaklarından birisidir. Türkçede iki isim unsuru, iyelik-sahiplik-mülkiyet- aitlik- mensupluk, nispet ifade etmek üzere “isim tamlaması” kalıbında birbirine bağlanır. “Bir nesnenin başka bir nesnenin parçası olduğu”, “bir nesnenin başka bir nesneye ait olduğu”, veya “bir nesnenin başka bir nesne ile tamamlandığı” anlatılmak istendiğinde “isim tamlaması” kurulur. Bu dil birliğini (kelime grubunu) kuran Türkçe ekler, “iyelik ekleri”dir. Yani isim tamlaması, iyelik ekleriyle kurulan ekli bir birleşmedir. Kapı, kol veya kitap, çanta kelimeleri tek tek kullanıldığında, sadece karşılıkları oldukları nesneleri karşılar, aralarında bir bağ yoktur. Fakat bu kelimeleri (isimleri) iyelik sistemi içinde “kapı kol-u” ve “kitap çanta-sı” şeklinde iyelik ekiyle birleştirirsek, hem “kol”un “kapı”ya, “çanta”nın “kitap”a ait olduğu anlatılmış olur hem yeni bir nesne adı türetilmiş olur. Türkçenin bu güzel işleyiş sistemi, son yıllarda biraz da yabancı dillerin tesiri ile,
-İyelik ekleri kullanılmayarak -Hem iyelik ekleri kullanılmayıp hem kelime sırası ters çevrilerek -Fransızca nispet-aitlik eki ve şekli (-sal,-sel) kullanılarak
bir kaç şekilde bozulmaktadır. İsim tamlamalarındaki iyelik eklerinin kullanılmamasından doğan bozulma ve yozlaşma, özellikle kuruluş, iş yeri, semt, sokak, yemek vb isimlerinde çok sık görülmektedir. Türkçe bu açıdan (iyelik ekleri kullanılmayarak) dikkat çekici şekilde yozlaştırılmaktadır. Önceki yıllarda, Edirne Kapı-sı>Edirne Kapı, Paşa Bahçe-si>Paşa Bahçe, Top Kapı-sı> Top Kapı gibi birkaç örnekte kalıplaşmış olarak görülen bu bozulma, genellikle banka isimlerinden başlayarak gittikçe yaygınlaştırılmaktadır. Cumhuriyet’in ilk yıllarında Sümer Bank (doğrusu Sümer Banka-sı), Eti Bank, (doğrusu Eti Banka-sı), Deniz Bank (Doğrusu Deniz Banka-sı)[122] isimleri ile başlatılan yanlış kullanış, son yıllarda diğer banka isimlerine de geçmiştir. Koç Bank, İnter Bank, Vakıf Bank vs. Yakın yıllarda güzelim Türkçe “Halk Bankası” adı da bu bozulma ve yabancılaşma modasına uyularak Halk Bank yapılmıştır.
Dilimizin önemli yapı ve işleyiş özelliklerinden olan bu iyelik sistemi veya isim tamlaması kalıbındaki bozulma son yıllarda resmî kurum ve kuruluş isimlerinde de görülmeğe başlamıştır: Trafik Denetleme şube Müdürlüğü, Asayiş Şube Müdürlüğü, Sağlık Kültür Daire Başkanlığı, İstihbarat Daire Başkanı, Başbakanlık Merkez Bina vb gibi. Bu isimlendirmelerin doğrusu, Trafik Denetleme Şube-si Müdürlüğü, Asayiş Şube-si Müdürlüğü, Sağlık Kültür Daire-si Başkanlığı, İstihbarat Daire-si Başkanı, Başbakanlık Merkez Bina-sı şeklindedir.
İsim tamlaması veya iyelik sisteminde görülen bozulma ve yozlaşmadan yemek isimleri de nasibini almaktadır. Değişiklik veya yabancı özentisiyle isim tamlaması kalıbında söylenmesi gereken yemek isimlerimizi, ezogelin çorba, mercimek çorba, yayla çorba, Ankara tava, İnegöl köfte, vb şekillerde iyelik eklerini kaldırarak sıfat tamlaması kalıbında daha doğrusu yabancı dillerin söz dizimine uydurarak söylemeye başladık. Bu tür yemek isimlerinin doğru Türkçesi, ezogelin çorbası, mercimek çorbası, yayla çorbası, Ankara tavası, İnegöl köftesi şeklindedir. İsim tamlaması kalıbında olan bu isimler, iyelik ekleri kaldırılarak Türk mantığına, Türkçenin yapı ve işleyişine aykırı olarak görünüşte sıfat tamlaması kalıbına sokulmakta fakat aslında yabancı dillerin yapı ve işleyişine uydurulmaktadır. Böyle olunca meselâ “ezogelin” veya “yayla” adı, “çorba”nın; “İnegöl” adı, “köfte”nin sıfatı (özelliği) durumuna geçmiş olmaktadır. Halbuki “çorba” nın “ezogelin” veya “yayla” olması, “İnegöl”ün de “köfte” olması mümkün değildir. Burada “ezogeline ait çorba” (ezogelinin çorbası) ve “İnegöl’e ait, İnegöl’e has, İnegöl’ün köftesi” söz konusudur.
Türkçe isim tamlamasını, dolaysıyla Türkçenin işleyişini bozan bu uygulama, semt, cadde, sokak, işyeri ve çeşitli kuruluş isimlerinde görüldüğü gibi, Türkçeleştirme adına yapılan yeni terimlerde de görülmektedir: Toplum bilim, dil bilim, ruh bilim, demir oksit, bakır sülfat, sözcükbilim vb gibi. Bunların doğrusu, toplum bilim-i, dil bilim-i, ruh bilim-i, demir oksid-i, sözcük bilim-i şeklinde olmalıdır.
Türkçenin isim tamlamasındaki daha ileri derecede bir başka bozulma ve yozlaşma da hem iyelik eklerini kullanmamak hem de kelime sırasını ters çevirmekten doğan bozulma ve yozlaşmadır: Otel Basri, Eczane Gülay, Cafe Değirmen, Villa Oruç vb gibi. Tam anlamıyla İngilizcenin tesiriyle ortaya çıkan bu bozulma ve yozlaşma şeklinde hem iyelik sistemi bozulmakta hem de kelime sırası ters çevrilmektedir. Otel Basri, Eczane Gülay, Cafe Değirmen isimleri, isim tamlaması kalıbında olması gerekirken sıfat tamlaması kalıbına sokulmuşlardır. Otel, eczane ve Cafe kelimeleri, Basri, Gülay ve Değirmen isimlerinin sıfatı gibi kullanılmıştır. Böyle bir vasıflandırma ise mantıksızdır. Çünkü “Basri”nin “otel” olması, “Gülay”ın “eczane” olması söz konusu olamaz. Bu ifade şekillerinin doğrusu ve Türkçesi, Basri Oteli, Gülay Eczanesi, Değirmen kahvesi, Oruç Villası şeklinde isim tamlaması olmalıdır. Bu tür ifadeleri veya isimleri “Türkçe” veya “yabancı” yapan kelimelerin kökeni değil, söz dizimidir.
Türkçe isim tamlaması veya iyelik şeklindeki bir bozulma da, Türkçeye adeta musallat edilen Lâtince-Fransızca -l,-al,-el,(-sal,-sel) aitlik-nispet ek ve dil bilgisi şekillerinin kullanılmasından ortaya çıkmaktadır. Türkçede iyelik, mülkiyet, aitlik ve mensupluk ifadesi için kullanılan en yaygın ve işlek dil bilgisi (gramer) şekli, yukarıda da açıkladığımız “iyelik grubu” veya “isim tamlaması” kalıbıdır. İyelik ekleri kaldırılarak, hem iyelik ekleri kaldırılıp hem kelime sırası ters çevrilerek bozulan isim tamlaması kalıbı, bir de Türkçeyi “öz güzelliğine kavuşturmak” adına başlatılan tasfiyecilik hareketi ile dilimize sokulan Fransızca ek ve ifade kalıbı –sal,-sel’li şekillerle bozulmaktadır. Arapçadan dilimize girmiş, millî, dinî, askerî, ahlâkî, siyasî örneklerindeki aitlik veya nispet sıfatları yapan -î (şapkalı i) ekini dilimizden atmayı düşünenler, bunun yerine de dilimize Fransızcadan girmiş aktüel, kültürel, orijinal, nasyonal kelimelerinde gördüğümüz bir başka yabancı -l,-al,-el,-sal,-sel ekini getirmişler veya bir başka ifadeyle, Arapça nispet –î’sini, Fransızca -al,-el,-sal,-sel ekleriyle tercüme etmişlerdir. Fakat “tasfiyeci-özleştirmeciler”, bu kadarla da kalmayıp bu Fransızca eki ve ifade kalıbını, “Öz Türkçecilik” adına alabildiğine kullanıp yaygınlaştırarak, Türkçenin iyelik ekleri ile kurulan isim tamlamasını bile bozup işlemez duruma getirmişlerdir. Bu anlayış ve uygulamalarla dilimiz hem yozlaştırılmakta hem yabancılaştırılmaktadır: “Bir dildeki anlamsal ve yapısal değişikliği belirgin bir biçimde ortaya koyan ölçütlerden biri, sözlüksel düzlemdeki yeniliklerdir.” [123] Türkçe üzerine yapılan bir araştırmadan aldığımız yukarıdaki cümlede, kullanılan –sal, -sel’ li ifade şekillerinin hiç birisine Türkçenin ihtiyacı yoktur. Bu cümledeki,
Anlam-sal değişiklik yerine anlam değişikliği, yapı-sal değişiklik yerine yapı değişikliği, sözcük-sel düzlem yerine sözcük düzlemi,
şeklinde isim tamlamaları kullanılarak, söz konusu cümle şöyle kurulabilirdi: “Bir dildeki anlam ve yapı değişikliği(-ni) belirgin bir biçimde ortaya koyan ölçütlerden biri, sözlük düzlemindeki yeniliklerdir.”
Türkçeyi “özleştirmek”(!) adına, Arapça nispet –î’sine karşılık olmak üzere Fransızcadan alınıp kullanılan bu –sal,-sel eki ve onunla yapılan Fransızca söz dizimine uygun sıfat tamlamalarına pek çok örnek gösterebiliriz: Yapısal bozukluk, bilimsel yayın, sözlüksel anlam, duygusal insan, anayasal düzen, kentsel ulaşım, tarımsal kredi, parasal durum, eleştirel düşünce, doğal denge vb gibi. Bu ifadelerin hiç birisi Türkçenin yapı ve işleyişine uygun değildir. Örneklerini verdiğimiz bu ifade kalıplarının, hem eki yabancı hem kalıbı meydana getiren söz dizimi (kelime grubu) şekli yabancıdır. -Sal,-sel’li örneklerin istisnasız hepsi, Türkçenin yapı ve işleyişine uygun olarak Türkçenin iyelik sistemi ile isim tamlaması şeklinde , yabancı bir ek ve yapıya ihtiyaç duyulmadan şöyle ifade edilir:
yapısal bozukluk değil Yapı bozukluğu, bilimsel yayın değil bilim yayını veya bilimlik yayın, sözlüksel anlam değil sözlük anlamı, doğal denge değil doğa dengesi, duygusal insan değil duygulu insan, anayasal düzen değil anayasa düzeni, kentsel ulaşım değil kent ulaşımı, tarımsal kredi değil tarım kredisi, parasal durum değil para durumu kamusal görev değil kamu görevi vb.
Türkçede “-l,-al,-el,-sal,-sel” şeklinde nispet-aitlik anlatımı taşıyan ek veya ekler yoktur. Lâtincedeki “-alis” ekine dayanan bu ekler, dilimize Fransızca kanalıyla girmiştir.[124] Fransızcadan alınıp dilimize musallat edilen bu ekler, önceleri sadece isimlere eklenirken daha sonraları isim veya fiil ayrımı yapılmadan her tür kelimeye getirilmeye başlanmıştır: Eğit-sel kol, gör-sel bozukluk, yönet-sel politika, gör-sel basın vb gibi. Öyle hale gelmiş ki, “Öz Türkçe” adına nispet –î’sinin kullanıldığı Arapça-Farsça kelimelerde bile Fransızca nispet eki –al,-el, -sal,-sel’i kullanınca kelimenin Türkçeleştirildiği sanılıyor: Ahlâksal, tarihsel, ruhsal, zihinsel, parasal, hukuksal vb gibi. Hiçbir kural tanımaksızın herkes, her istediği kelime veya dil bilgisi unsuruyla bu ekleri kullanmaktadır. “-Sal,-sel” eklerini bir kelimenin kuyruğuna eklediniz mi ifade, anında “Öz Türkçe” (!) oluveriyor. Yabancı kökenli (Arapçadan gelme) olduğu için dilimizden atılmak istenen aitlik veya nispet -î’si yerine Türkçenin aitlik şekillerini işletip kullanmak gerekirken, başka bir yabancı kökenli (Fransızca) dil unsurunu almak, dilimize bir şey kazandırmadığı gibi, dilimizi bozup yozlaştırmaktan başka bir şey değildir. Böyle bir uygulamanın bir de Türkçecilik adına yapılmasının hiçbir açıklaması olamaz. Çünkü Türkçe, Arapça nispet -î’si ve Fransızca -l,-al,-el,-sal,-sel nispet eklerine ihtiyaç duymadan da aitlik-nispet-mensupluk anlatımını karşılayacak özelliklere sahiptir. İyelik ekleri yanında Türkçe, –lı,-li,-lık,-lik; -ca,-ce; -cı,-ci; -dan,-den vb ekleriyle de mensupluk-aitlik anlatımını karşılayabilmektedir:
Vatanî görev yerine vatan görevi (vatan-sal görev değil) Askerî hastane yerine asker hastanesi (asker-sel hastane değil) Kasdî hareket “ kasıtlı hareket Asabî bir insan “ sinirli bir insan Asabî rahatsızlık “ sinir rahatsızlığı (sinir-sel rahatsızlık değil) Hissî davranış “ duygulu davranış (duygu-sal davranış değil) Hesabî “ hesapçı Tamburî (Cemil) “ Tamburcu Cemil insanî davranış “ insanca davranış (insan-sal davranış değil) Mahallî “ yerli veya bölgelik (yer-el, bölge-sel değil) Kalbî “ kalpten gibi.
Türkçe hassasiyeti olmayan pek çok kişi, bilmeden veya hiç düşünmeden, modalaştırılan bir ifadeyle, “duygusal insan”, “kamusal alan”, ”sözcüksel anlam” diyebiliyor. “Kravatsal insan”, “akılsal insan”, “bilgisel insan” , “görgüsel insan”, “Cumhursal Başkan” vb ifadeler nasıl yanlışsa benzer ifadeler de aynı şekilde yanlıştır. Bunların doğru Türkçesi için , Fransızca –sal,-sel’i veya Arapça nispet –î’sini kullanmaya lüzum da ihtiyaç da yoktur. Bu tür ifadeler Türkçe sıfat tamlaması veya isim tamlaması kalıbı ile kolayca anlatılır: Duygulu insan, kamu alanı, sözcük anlamı, kravatlı insan, akıllı insan, bilgili inan, görgülü insan, Cumhur Başkanı, vb gibi. Son yıllarda sık kullanılan “Türkî Cumhuriyetler” ifadesi de Arapça nispet î’si ile yapılan “anlamca” yanlış bir kullanıştır. Doğrusu, “Türk Cumhuriyetleri” veya “Orta Asya Türk Cumhuriyetleri” şeklindedir. Türkçenin aitlik-mensupluk anlatımı için pek çok imkânı vardır. Dilimize Arapçadan gelen ve bin yıldır kullanılan nispet –î’sini “yabancı kökenli” diye dilimizden atıp yerine Lâtince-Fransızca kökenli -l,-al,-el,-sal,-sel eklerini kullanmanın Türkçe sevgisi ile bir ilgisi yoktur. Bize göre, “Türkçeleştirme” adına “-l, -al,-el, -sal, -sel” şekillerinde kullanılan Fransıca nispet ekine sarılanların en rahatsız olduğu kelime, herhalde Arapçadan gelen nispet -î’sinin kullanıldığı “millî”dir. Türk milliyetçiliğine taraftar olmayan veya muhalif olanların “ulus-al” kelimesini tercih etmelerinin de başka bir gerekçesi olamaz. Çünkü, Arapça “millet” ve “millî” kelimeleri dilimize yabancı ise, Moğolca “ulus” ve Moğalca-Fransızca karışımı “ulus-al” kelimeleri iki kere yabancıdır. Dilimizde Arapça kökenli nispet eki -î ile yapılan nispet şekillerinin nasıl Türkçeleştirilebileceğini göstermek üzere, 1943’te Ülkü dergisinde, “Arapça Nispet Sıfatlarını Nasıl Türkçeleştirebiliriz” başlığı altında bol örnekli geniş bir inceleme yayımlayan Prof. Dr. Tahsin Banguoğlu, Tasfiyeciler ve nispet –î’si ile ilgili şu tespitte bulunuyor: “Gariptir ki dil temizliği ile meşgul olanlar, dilimizdeki yabancı teşkil kalıplarından yalnız bu nispet şeklini görüyorlar ve yalnız onunla uğraşıyorlar. Onlara göre dilimizde bir tek yabancı düşman ve bir tek millî noksan vardı: Nispet sıfatları. Bunun bir çaresini bulsak her şey hallolacaktı.” Nispet sıfatlarının nasıl Türkçeleştirilebileceği konusunda daha 1943’te üç inceleme yazısı yayımlayan Prof. Dr. Tahsin Banguoğlu, 22 yıl sonra Dünya gazetesinde “Nispet Sıfatları ve –Sal,-Sel” başlığı ile konuyu yeniden işleyen dört yazı daha yayımlamıştır. Banguoğlu, bu yazısının başında da, “-sal,-sel’li kelimelerin uydurma olduğunu” tekrarlamıştır.[125]
Türkçeye musallat edilen bu Fransızca -sal,-sel’li kullanışlar ve uydurma kelimeler için Ünlü Şair Necip Fazıl, şöyle demişti:
Ruhsal, parasal, soyut, boyut, yaşam, eğilim, Ya bunlar Türkçe değil, yahut ben Türk değilim. Oysa halis Türk benim, bunlar işgalcilerim. Allah Türk’e acısın, yalnız bunu bilirim. Necip Fazıl
2. Yabancılaşma
a) Yabancılaşma ve “Türkçelik- Yabancılık” Ölçüsü
Yabancı kelimesine Türkçe sözlüklerde, “yerli olmayan”, “alışılmış olmayan, yadırganan”, “başka cinsten olan”, “bilinmeyen, tanınmayan” ; yabancılaşma için de, “yabancı hale gelme”, “insanın kendi beninden uzaklaşması, kendine yabancı olması” karşılıkları verilmektedir. Yine sözlüklerde yabancı dil, “anadili, bir ülkenin resmî dili veya yaygın dili dışındaki dil” demektir. Sözlüklerde “yabancı”, “yabancılaşma” ve “yabancı dil” kavramlarının açık ve anlaşılır karşılıkları verilmekte, tarifleri yapılabilmektedir. Zaten bu kavramlar üzerinde bir anlaşmazlık da yoktur. Ancak, “dilde yabancı kelime” ve “dilde yabancılaşma”, kavramları üzerinde tam bir anlayış birliği bulunmamaktadır. Bu kavramlar, üzerinde anlayış birliği sağlanamayan bulanık kavramlardır. “Türkçenin sadeleştirilmesi” veya “özleştirilmesi” ve “başka dillere karşı korunması” çalışmalarında, önce “Türkçe kelime”, “yabancı kelime” ve “dilde yabancılaşma” kavramlarının açıklığa kavuşturulması gerekir. Bize göre dilde yabancılaşma, dilin kendi yapı ve işleyiş kurallarının bırakılıp yerine başka dillerin yapı ve işleyiş kurallarının geçmesi, hakim olması; dilde karşılığı bulunan veya kullanılmakta olan kelimelerin yerine yabancılarının kullanılmaya başlanması; dile bir ihtiyaç karşılığı giren yeni yabancı kökenli kelimelerin de yabancı söyleyiş ve yazılışıyla kullanılmaya başlanmasıdır. Milletimizin varlık sebebi olan dilimizin sadeleşmesi, Türkçeleşmesi, ve yabancı dillere karşı korunması demek olan Türkçecilik tarihinde, dilin yapı ve işleyişini sağlayan ve dilin varlık özellikleri olan yapım ve çekim ekleri ile dilin işleyişinde kelime sırasını belirleyen söz dizimi kurallarının yerine yabancı ekler ve yabancı söz dizimi kuralları kullanmanın, dilimizi yozlaştırıp yabancılaştırdığı konusunda ortak bir görüş vardır. Ancak, bir ihtiyaç karşılığı dilimize girmiş “kökeni yabancı” fakat dilimizde sadece sözlük kelimesi olarak kullanılan kelimelerin, “Türkçe” veya “yabancı” sayılması konusunda görüş birliği yoktur. “Türkçenin sadeleştirilmesi” veya “Türkçecilik” ile ilgili görüşlerin ortaya çıktığı Tanzimat Devri’nden günümüze, özellikle “dilde yabancı kelime” ile “yabancı olmayan kelime” , “yerli” veya “millî kelime” anlayışları yani dilde “Türkçelik ölçüsü”, dil tartışmalarının asıl sebebi ve odak noktası olmuştur; olmaya da devam etmektedir. Dilimizdeki kelimelerin, “Türkçelik ölçüsü”, başka bir ifade ile kelimelerin “yabancı” veya “millî” yani “Türkçe” sayılması konusunda biri, “kelimenin kökenini” veya “kelimenin ırkını” diğeri de “kelimenin bilinip kullanılır olmasını” ölçü alan “köken” veya “kullanılırlık” olmak üzere iki görüş bulunmaktadır.
“Köken” veya “ırk”ı “Türkçelik ölçüsü” alan görüşe göre, “köken”i başka bir dile dayanan, dilimize başka bir dilden gelmiş “bilinir, anlaşılır ve kullanılır olmasına bakılmaksızın” her çeşit kelime “yabancı”dır. 1930’lu yıllardan itibaren, “Türkçenin sadeleşmesi”, “Türkçeleşme” veya “Türkçecilik” konusunda, 1983 öncesi eski yapıdaki Türk Dil Kurumu mensuplarının ve aynı dil anlayışını savunanların; başka bir ifadeyle kendilerini “dil devrimcisi”, “Arı Türkçeci” , “Öz Türkçeci”, “Özleştirmeci” vb olarak tanımlayanların kelimelerde “Türkçelik - yabancılık” ölçüsü, “kelimenin kökeni” veya “kelimenin ırkı” dır. Dolayısıyla bu görüşte olanlara göre, Türkçedeki kökeni yabancı dile dayanan[126] her kelime, “yabancı”dır; dilimizi boyunduruk altına sokmakta ve yabancılaştırmaktadır. O halde dilimizden atılması gerekir. Bu dil anlayışına, “pürizm”, “temizcilik” veya yaygın olarak “tasfiyecilik” adı verilmektedir.[127] Tasfiyeciliğin kökleri, 1890’lı yıllara kadar uzanır; fakat 1940’lı yıllarda “devrimcilik !” adına özellikle Arapça kökenli kelimelere düşmanlık şeklinde başlatılan devrimci-tasfiyeci anlayış, ideolojik gaye bakımından öncekilerden farklıdır. Bir çeşit “dil ırkçılığı” demek olan “kökencilik” anlayışını savunanlardan “dil devrimcisi” Emin Özdemir, “Dil Devrimimiz” adlı kitabında bu konudaki görüşlerini şöyle bir örnekle açıklıyor: “Köklerini bilmediğimiz sözcüklerin anlamlarını kavrayamadığımız gibi, onlarla açık seçik düşünemeyiz de. Örneğin istiklâl sözcüğünü ele alalım. Neyin nesidir bu sözcük? Kökünü, kökenini bilmeden kullanageliriz, onunla ilgili öbür sözcükleri de anlamayız. Ama, bu sözcüğün Türkçesi olan bağımsızlık’ı anlamakta bir güçlük çekmeyiz. Sözcüğün kökü olan bağ’ın anlamı içinde onu kavrayabiliriz. Aynı yolla bağımlı, bağımsız gibi kavramları da kolayca anlayabiliriz. O halde, Türkçe düşünme, Türkçe sözcüklerle olur.”[128] Emin Özdemir, eski yapıdaki Kurumun yürüttüğü “devrimci dil anlayışını” savunmak için yazdığı kitapçığında,“tasfiyecilik” suçlamalarına,“Özleştirmecilik, tasfiyecilik değildir.”; “Hiç bir dil yüzde yüz arı olmaz.” diye cevap veriyor. Fakat, “özleştirme” anlayışını da şöyle açıklıyor: “Dilimizdeki yabancı sözcüklere Türkçe karşılıklar aramak, dil devriminin temel ilkelerinden biridir. Özleştirme çabaları, bu ilkeye göre yürütülmektedir.”[129] Görüldüğü gibi, bu ifadelerdeki “yabancı sözcükler” için hiçbir açıklama veya sınır getirilmiyor. Burada “yabancı sözcük” ten kastedilen kökeni yabancı dillere dayanan her çeşit kelimedir. Yoksa, Türkçeye yerleşmemiş, halka mal olmamış veya Türkçede karşılıkları olan kelimeler değildir. Çünkü dil devrimcileri, dilimizde kullanılan kelimelerin -özellikle Arapça kökenli olanların- dilimize yerleşmiş olup olmaması gibi bir ölçü tanımaksızın “yabancı” kabul edilerek atılmasını savunmaktadırlar. Nitekim1983 öncesi Kurum’da yıllarca “Genel Yazmanlık” yapan Ömer Asım Aksoy da, Kurum’un “dil devrimciliğini” savunmak için yazdığı kitapçıkta, atılan veya atılmakta olan kelimelere şu örnekleri vermektedir: Millet, millî, istiklâl, hürriyet, vatan, hayat, sene, fikir, diğer, hariç, ihtimal, imkân, gayret, şart, meselâ, eser, müfettiş, çare, casus, heykel, cinayet, sanat, memur, miras, izin, kelime, defter, meslek, saha, huzur vb.[130] “Özleştirmecilik” anlayışında, sınır tanımayan ve1945’ten sonra Türk Dil Kurumunun ve “dil devrimcileri”nin öncüsü olan Nurullah Ataç da, “Türkçelik” ölçüsünü, “kökenini kendisinin bile bilmediği” kelimeleri dahi “yabancı” sayıp değiştirecek kadar ileri götürmüştür. “Genel Yazman” Ömer Asım Aksoy’un ifadesiyle “en geniş anlamıyl |