Türkçecilik Çalışmaları Açısından

BUGÜNKÜ TÜRKİYE TÜRKÇESİ

        

Cumhuriyet’ten Önce

          

            “Günümüzün Türkiye Türkçesi” veya “Bugünkü Türkiye Türkçesi” 20. yüzyıl başlarından (özellikle, Genç Kalemler dergisinin Yeni Lisan hareketinden) itibaren sadeleşip gelişen ve Türkiye Cumhuriyeti'nin  “resmî dili”[1] olan Türk yazı dilidir. Batı Türkçesi'nin[2] bugün de devam eden üçüncü devresidir.

 

                         1. Eski Anadolu Türkçesi  ( 11-15 yy)

             2. Osmanlı Devri Türkçesi  (15-20 yy)

             3. Günümüzün Türkiye Türkçesi   (20. yy  vd.)

           

            Bugünkü Türkiye Türkçesi'nin Osmanlı Devri Türkçesi'nden ayrılan başlıca özelliği, Arapça-Farsça ve Batı kökenli (Fransızca-İngilizce) kelime ve diğer dil unsurları bakımından gösterdiği farklı durumdur. Osmanlı Devri Türkçesi ile Bugünkü Türkiye Türkçesi arasında dilbilgisi (gramer)  farklılığı  yoktur. Farklılık, yabancı unsurlar veya dilin dış yapısı açısındandır. Bugünkü Türkiye Türkçesi, Osmanlıca devresinden farklı olarak,  Arapça ve Farsça kelimelerden büyük oranda, dil bilgisi  şekillerinden (çeşitli ekler ve tamlamalardan) ise tamamen arınmış; fakat Fransızca ve İngilizce başta olmak üzere Batı dillerinden  kelime ve dil bilgisi şekilleri  almış bir dildir. Bu sebeple, Bugünkü Türkiye Türkçesi, Arapça ve Farsça unsurlardan temizlenirken Batı dillerinin taarruzuna uğramıştır, demek yanlış olmaz. 

          İçinde Eski Anadolu Türkçesi'nden daha çok yabancı kelime bulunan Bugünkü Türkiye Türkçesi'nin bir özelliği de Batı dillerinden bilhassa Fransızca ve son yıllarda da İngilizce'den kelimeler ve ifade şekilleri  almış olması  ve almaya da devam etmesidir. Batı dillerinden şuursuz ve sınırsız bir şekilde alınıp kullanılan kelime ve ifade şekilleri, dilimizin yapı ve işleyişini  bozup yozlaştıran ve yabancılaşmaya yol açan  tehdit ve tehlike halini almıştır. Günümüz Türkiye Türkçesinin önemli bir sıkıntısı, Batı dillerinin taarruzudur.

          İkinci Meşrutiyet (1908) devrinden başlayarak Arapça-Farsça unsurlar bakımından  oldukça sadeleşip gelişen ve kelime bakımından zenginleşen Günümüz Türkiye Türkçesi’nin  20. yüzyılda  en dikkati çeken yönü, söz diziminin   yabancı  şekillerden temizlenmesi yani Türk cümle yapısının aydınlığa kavuşması  olmuştur.  Fakat,  Arapça ve Farsça ağırlıklı yabancı kelime ve dil bilgisi unsurlarından  temizlenen   Günümüz Türkiye Türkçesi, 1940’lı yıllardan   özellikle de  1980’li yıllardan itibaren  gittikçe artan bir  oranla  başta İngilizce olmak üzere  Batı dillerinin kelime ve dil bilgisi şekillerinin  tesiri altına girmektedir. Bu durum da  dilimizin bozulup  yozlaşmasına ve yabancılaşmasına  yol açmaktadır.

          Bugünkü Türkiye Türkçesi,  İkinci Meşrutiyet'ten sonra Osmanlıcılık, İslamcılık, Batıcılık vb. fikir hareketleri içinde siyasî ve tarihî şartların da tesiri ile hızla gelişen Türkçülük (milliyetçilik) hareketinin  ürünü sayılır. Daha XIX. yüzyıl içinde şekillenmeye başlayan Türkçülük hareketi, 1908'den sonra Türk Derneği (1909) ve Türk Ocağı (1912) gibi kuruluşlarla Türk tarihi ve Türk dili hakkında esaslı çalışmalar yapılmasını sağlamıştır. Nitekim Genç Kalemler dergisi etrafında toplanarak, "Yeni Lisan" hareketini başlatanlar da devrin Türkçülük hareketini yürüten sanat ve fikir adamlarıdır. Türkçe'nin sadeleşmesi konusunda en kalıcı atılımı, “Yeni Lisancılar” başarmıştır. 1911'de Selânik'te Genç Kalemler dergisi etrafında toplanan Yeni Lisancılar ilk defa “Millî Edebiyat” kavramını da ortaya atmışlardır.

           Ömer Seyfettin, Ali Cânip, Ziya Gökalp, Âkil Koyuncu'nun öncülüğündeki Genç Kalemler ve Yeni Lisan hareketi, “Millî bir edebiyat millî bir dille yaratılabilir." görüşünü ortaya atıp, Türkçe'nin sadeleşmesi için  başlıca şu ilkeleri kabul ve ilân etmişlerdir[3]:

           

          

          1- Arapça ve Farsça gramer kuralları  kullanılmamalı, bu kurallarla yapılan terkipler (tamlamalar)   kaldırılmalıdır.

          2- Ama, fakat, lâkin gibi yerleşmiş edatların dışında yabancı edatlar kullanılmamalıdır.

          3-Dilimize yerleşmiş Arapça ve Farsça kelimeler  Türkçe'de söylendikleri gibi yazılmalıdır.

          4- Kalıplaşmış ifadeler dışında sadece Türkçe çokluk  eki (-lar,-ler) kullanılmalıdır.

          5- Başka Türk Lehçelerinden kelimeler alınmamalıdır.

          6- İstanbul konuşması esas alınarak yeni bir yazı dili  meydana getirilmeli;  konuşma dili yazı dili ayrılığı kaldırılmalıdır.

          7- Dil ve edebiyat doğu-batı taklitçiliğinden kurtarılmalı; millî bir edebiyat meydana getirilmelidir.

 

          Türk şair, yazar ve fikir adamları arasında kısa zamanda yayılan bu yeni lisan ve millî edebiyat anlayışı, bir edebiyat akımı halini almış ve devrin hemen bütün şair ve yazarları bu anlayışla eserler vermişlerdir. Bu dönemde sade dille eser veren şair ve yazarlardan bazıları şunlardır: Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin, Faruk Nafiz, Halit Fahri, Orhan Seyfi, Yusuf Ziya Enis Behiç, Halide Edip, Yakup Kadri, Refik Halid, Reşat Nuri, Yahya Kemal; Türkçü hareketin içinde bulunmamakla  beraber  Mehmet Akif, Süleyman Nazif ve daha birçok isim.

            Günümüz Türkiye Türkçesi’nin sadeleşmesinde ve gelişmesinde  Ömer Seyfettin, Ali Canip ve Gökalp’ın Genç Kalemler dergisinde başlattıkları  “Yeni Lisan”  hareketi ilk devre, başlangıç devresi olarak düşünülürse, ikinci devresi de 1930'larda başlayan "Dil İnkılâbı" devresidir. Bu devrede Atatürk'ün öncülüğü ile Türkçeye devlet eli uzanmış, sadeleşme ve Türkçecilik bir devlet politikası  haline getirilmiştir. 1928'de Lâtin harfli Yeni Türk Alfabesi'nin kabulü ve 1932'de Türk Dil Kurumu’nun kuruluşu, Türkçe'nin sadeleştirilip zenginleştirilmesi yanında araştırılıp incelenmesi çalışmalarını da  başlatmıştır.  Ne var ki her iki devrede de  Dilimizdeki Batı kökenli kelimelere karşı bir çalışma yapılmamıştır.  Hatta “Dil İnkılâbı”  devresinde, bazı  Arapça-Farsça unsurlara karşı Batı kökenli kelime ve ekler teşvik   edilmiştir.

 

            Gerek Genç Kalemler dergisinde başlatılan  “Yeni Lisan”  hareketi ile gerekse 1930’lu yıllarda başlatılan “Dil İnkılâbı” ile,   Arapça-Farsça unsurlara karşı, 1933-1934’teki bazı aşırılıklar dışında, “Türkçecilik”   açısından  başarılı çalışmalar yapılmıştır. Ancak bu çalışmalarda  dilimize giren “Batı kökenli kelimeler ve dil bilgisi şekilleri” için bir çalışma yapılmamıştır.  1935’te yayımlanan   Cep Kılavuzu’nda   bilerek bazı Arapça ve Farsça  kelimelerin Türkçe karşılığı olarak Batı kökenli kelimeler bile gösterilmiştir:

Kâtip - sekreter,

Nazariye - teori,

Müdir - direktör,

Timsal – sembol   vb

gibi.   Hatta,  1940’lı  yıllarda,  “Batı klasiklerini tercüme”  hareketi ile  Devlet’in kültür ve eğitim politikalarının millî kültürden Hümanist kültür anlayışına kaydırılması, Batı kökenli kelimelerin girişini kolaylaştırdığı gibi   teşvik   bile  etmiştir. (E. Güngör-Bakiler- Türkler c.18  bak )

 

 

            Atatürk Türk milleti  ve Türk Dili

 

           Türkçe, Türk kimliğinin, Türk kültürünün  kısaca Türk milletinin   varlık sebebidir.  Türkçe, Türk kimliğinin ve Türk kültürünün    varlık sebebi  ve  temel unsuru olarak asırlar boyunca millî duygu ve millî şuur sahibi Türk  devlet  adamı ve  aydınları tarafından çeşitli şekillerde korunmuş ve savunulmuştur. Bu koruma ve savunma hareketleri,  özellikle dilimizin işlenmiş birer ilim ve edebiyat dili olan Arapça ve Farsça ile karşılaşmasından sonra ortaya çıkmıştır.  Türkçe’nin  tarihî, dinî, edebî, hatta coğrafî sebeplerle  zaman zaman  Arapça ve Farsça karşısında   ihmal edildiği veya önemsenmediği devirler   görülmüştür.[4] Ancak  yine her devirde şuurlu Türk devlet adamları ve aydınları  tarafından da korunup savunulmaya devam edilmiştir.   Tarih boyunca süren, dilimizi koruma ve savunma hareketlerinin hepsine birden “Türkçecilik Hareketleri”  veya  "Türkçecilik Akımı" diyebiliriz. Bu akım, şuurlu olarak XI. yüzyılda Kaşgarlı Mahmut ile başlamış, Âşık Paşa, Karamanoğlu Mehmet Bey, Ali Şîr Nevaî,  Edirneli Nazmî, Tatavlalı Mahremî, Sait Bey, Şinasi,   Namık Kemal, Ahmet Mithat Efendi, Ahmet Vefik Paşa,  Süleyman Paşa,  Şemsettin Sami,  Necip Asım, Ömer Seyfettin, Yahya Kemal, Ziya Gökalp vb Türkçecilerle Cumhuriyet devrine gelmiştir. Tarih boyunca süren bu şuurlu dil hareketleri ayrı bir araştırma konusudur.[5] Burada sadece hatırlatmakla yetiniyoruz.

            Kısaca varlığından söz ettiğimiz şuurlu dil hareketlerinin ortaya çıkışına dikkat edilecek olursa, görülür ki  Türkçecilik  anlayışı,  millet olma şuurundan, millî şuurdan  başka bir şey değildir. Yani Türk milliyetçiliği tarih boyunca kendisini önce dil sahasında Türkçecilik  hareketi  olarak göstermiştir. Türkçecilik, her devirde Türk milliyetçiliğinin hareket noktası olmuştur.   Bundan dolayı,  Türkçecilik tarihi, Türk milliyetçiliği tarihi anlamına da gelmektedir.   Kısaca dil şuuru,    millî duygu ve millî şuurun uyanışı demektir.

          Cumhuriyet devrinde Atatürk’ün önderliğinde başlayan dil çalışmaları da bu tarihî akış içinde görülmelidir. Cumhuriyet devri dil çalışmalarının veya Türkçeciliğin öncüsü, Türklüğün de öncüsü ve Devletimizin kurucusu Atatürk'tür. Atatürk’ün önderliğini yaptığı Türkçecilik çalışmalarının kendisinden öncekilerden farkı, dilimizi devlet adamı olarak, devlet himayesine alması, dil politikasını devlet politikası haline getirmesidir. Daha önceki hareketler ferdî gayret ve çalışmalar  şeklinde değerlendirilebilecek hareketlerdir.

         Atatürk'ün bütün faaliyet ve hareketlerinin temelinde “Türk milliyetçiliği” fikri vardır. Kurduğu devlet, “Türk milleti”ne dayanan “millî” bir devlettir.[6] Millî devlette milletin yapısı ne kadar sağlam olursa devlet o kadar sağlam olur. Bunu Atatürk şöyle ifade ediyor:

            "Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin dayanağı Türk topluluğudur. Bu topluluğun fertleri ne kadar Türk kültürüyle dolu olursa, o topluluğa dayanan cumhuriyet de o kadar kuvvetli olur.” [7]

           Atatürk’e göre,   "Türk demek, dil demektir. Milliyetin çok bariz vasıflarından birisi dildir.” [8]   Atatürk, Türk milliyetçisi olarak Türk diline eğilme sebep ve gerekçesini ünlü Türk milliyetçisi fikir ve ilim adamı Sadri Maksudî Arsal'ın Türk Ocakları yayını olan “Türk Dili İçin” (l930) adlı eserinin kapağına bizzat el yazısıyla şöyle açıklamaktadır:

"Millî his  ile  dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması millî hissin inkişafında başlıca müessirdir."

            Görüyoruz ki Atatürk'ün dil konusuna eğilmesinin sebebi, millî duyguları kuvvetlendirmek ve böylece millî yapıyı sağlamlaştırmak, millî birliği kuvvetlendirmektir. Atatürk,  Türk milliyetçisi olduğu için, milliyetçiliğinin gereği olarak  Türkçe’nin gelişip zenginleştirilmesiyle ilgilenme ihtiyacı duymuştur.  Çünkü dil, milletin var olmasının ve var kalmasının  ilk şartıdır. Dil, millî kimliktir.  Atatürk'ün dil çalışmalarını bu anlayışın dışında değerlendirmek ve anlamak bizi yanlış yollara, yanlış adreslere götürür.

           

 

            Atatürk’ün Dil Politikaları ve Türk Dil Kurumu

 

           "Millî şuurun ayakta kalabilmesi ve uyanık bulunması için dil ve tarih uğrunda çalışmaya mecburuz." diyen Atatürk, 1928'de harf inkılâbını gerçekleştirdikten sonra, tarih ve dil konularında çalışmaya başlamıştır. Bu çalışmalardan olarak önce Türk Tarih Kurumu’nu (1930) kurdurmuş, âdeta bir tarihçi gibi çalışmıştır. Türk Tarih Kurumu'nun çalışmalarını yoluna koyduktan  sonra da 12 Temmuz 1932'de “Türk Dilini Tetkik Cemiyeti” adıyla  Türk Dil Kurumu'nu kurdurmuştur.

            Türk Dili Tetkik Cemiyeti’nin İçişleri Bakanlığına verilen kuruluş dilekçesinin altında şu isimler bulunmaktadır:

           

            Samih Rıfat  - Başkan , Çanakkale  Milletvekili

            Ruşen Eşref-   Umumî Kâtip,  Afyonkarahisar  milletvekili

           Celâl Sahir-    Veznedar, Zonguldak milletvekili

           Yakup Kadri-  Üye,  Manisa Milletvekili    

            

           Kurum’un  söz konusu kuruluş dilekçesinde, “Türk Dili hakkında tetkikat ve neşriyatta bulunmak maksadıyla”  “ilmî bir cemiyet”   kurulduğu belirtilmektedir.

             Atatürk'ün Türk Dil Kurumu’nun çalışmalarından ne beklediğini, tarih ve dil çalışmalarında yakınında bulunan Prof. Afet İnan şöyle belirtiyor:

        

            1-  Türk Dili’nin sadeleştirilmesi halkın konuşma dili ile yazı dili arasında bir birlik ve âhenk kurulması, konuşma, edebiyat ve ilim dilimizin kesin kurallar ile tespit edilerek tarihî metinlerden ve yaşayan halk lehçelerinden taramalar, derlemeler yapılarak bir kelime ve terim hazinesi vücuda getirilmesi,

             2-  Tarihî araştırmalarda belge değeri olan  ölü veya eski dillerin, metotlu bir şekilde incelenmesi ve karşılaştırmalar yapılması[9],

 

           Kurum’un kuruluşunun tamamlanmasından kısa bir süre  sonra ilk iş olarak, 26 Eylül 1932'de Birinci Dil Kurultayı toplandı. Kurultay sonunda 7 maddelik bir çalışma programı tespit edildi. Türk Dil Kurumu’nun çalışmalarına rehberlik etmesi için Birinci Kurultay’da kabul edilen Çalışma Programı şöyledir:

          

           1- Türkçe’nin gerek Sümer, Eti gibi en eski Türk dilleriyle, gerek Hint-Avrupa, Sami denilen  dillerle mukayesesi yapılmalıdır.

           2- Türkçe’nin tarihî inkişafları aranmalı, mukayeseli grameri yazılmalıdır.

           3- Türk lehçelerindeki kelimeler derlenerek, lehçeler lügati, sonra esas Türk lügati, Türk sarfı, nahvi tez elden yapılmalıdır.  Sarf, nahiv,  lügat yapılırken, ıstılah konurken Türkçenin bütün lâhikalarının araştırılmasına, bu lâhikaların ve edatların dilimizin bütün ihtiyaçlarına yetecek surette işlenmesine ehemmiyet verilmelidir.

           4-  Türkçe’nin tarihî grameri yazılmalıdır.

           5- Şark ve garp memleketlerinde çıkan  Türk dili hakkındaki eserler toplanmalı, bu eserlerden lâzım olanları  dilimize çevrilmelidir.

           6- Cemiyet, gerek kendisinin gerek dışarıdan Türk dili ile uğraşanların tetkiklerini bir mecmua il neşretmelidir.  

           7- Memleket gazetelerinde dil işlerine hususî yer verilmelidir.[10]  

             

            Birinci Türk Dil Kurultay’ında tespit edilen bu çalışma programı, gerçekten geniş kapsamlı bir programdır.  Öyle ki Türkçe’nin dün olduğu gibi bugün de yarın da aynı çalışmaların yapılmasına  ve sürdürülmesine ihtiyacı vardır.  Özellikle  Sovyetler Birliği’nin dağılıp  Orta Asya Türk Cumhuriyetleri’nin kurulmasından sonra bu Program’ın uygulanmasına daha çok ihtiyaç   doğmuştur.  Bu da Atatürk devrinde tespit edilen  programın ne kadar geniş ufuklu olduğunu gösterir.      

          Birinci Dil Kurultay’ında tespit edilen  Çalışma Programı’nda dikkat çeken bir  özellik Türkiye Türkçesi’ni  bütün Türkçe’nin bir  parçası olarak kabul eden bir anlayışa sahip olmasıdır. Bu da Atatürk’teki bütün Türklük fikrinin varlığını gösterir. Kurultay’ın çalışma programındaki “bütün Türk lehçelerinin araştırılması”  na yönelik çalışmalar, sadece Türkiye Türkçesi’ne malzeme toplamak anlayışıyla  açıklanamaz. Bu, Atatürk’teki ilmî ve kültürel yönden  bütün Türklüğü kapsayan   bir  milliyetçilik  anlayışının  göstergesidir. Atatürk  Türkiye dışındaki  Türk varlığı  konusundaki fikrini  bir konuşmasında şöyle açıklamaktadır:

             “Milliyet davası, şuursuz ve ölçüsüz bir dava şeklinde mütalaa  ve müdafaa  edilmemelidir. Milliyet davası, siyasi bir mücadele konusu olmadan önce şuurlu bir ülkü meselesidir. Şuurlu ülkü demek, müspet ilme, ilmî metotlara dayandırılmış hedef ve gaye demektir. O halde propagandalarda müspet usûllere müracaat etmek şarttır. Hareketlerin imkân ve sınırları ve sıraları mutlaka hesaba katılmalıdır. Türkiye dışında kalmış olan Türkler, ilkin kültür meseleleriyle ilgilenmelidirler.  Nitekim biz Türklük davasını böyle müspet bir ölçüde ele almış bulunuyoruz. Büyük Türk tarihine, Türk dilinin kaynaklarına, zengin lehçelerine, eski Türk eserlerine önem veriyoruz.  Baykal ötesindeki Yakut Türkleri’nin dil ve kültürlerini bile ihmal etmiyoruz.” [11]

 

             Birinci Türk Dil Kurultayı’nda kabul edilen  çalışma programındaki  Sümer, Eti gibi  eski dillerle Türkçe’nin ilgisinin araştırılması,  Atatürk’ün geliştirdiği Türk Tarih Tezi’nin dille ilgili  yönünü ifade eder. Daha sonra geliştirilecek olan  Güneş Dil Teorisi  de  Tarih Tezini  destekleyen bir  anlayışı ifade eder. Dikkat edilirse   Sümer ve Eti dilleri için  “en eski Türk dilleri” ifadesi kullanılır.

          Atatürk hem Türk Tarih Tezi’yle hem de Türk Dil Tezi’yle,  bir taraftan bütün Türk varlığını ortaya çıkarmayı, bir taraftan da   Anadolu’yu  Türkler’e çok gören  Batı dünyasına cevap vermeyi hedeflemiştir.  Atatürk, Anadolu’nun ezelden beri Türk yurdu olduğunu savunarak  Avupalılar’ın  Şark Meselesi  adını verdikleri, “Türkleri, Avrupa’dan ve  Anadolu’dan geldikleri Orta Asya’ya geri sürmek”  şeklinde özetlenebilecek  iddialarına cevap  vermiş, bunun tarih ve dile dayanan  belgelerinin ortaya konulmasını istemiştir.  Sümer, Eti gibi eski dillerle Türkçe’nin ilgisinin araştırılması meselesi bu  görüşle ilgilidir. Atatürk’ün  geliştirdiği  tarih ve dil tezi, bazı Mavi Anadolucular’ın[12] iddia ettikleri gibi,  Türkler’in kökeninin Hititler’e veya eski Anadolu kavimlerine dayandığını  dolayısıyla  Anadolu’nun Türk değil melez bir yapıya sahip “mozaik”  olduğunu  reddeder.     Anadolu’nun en eski sakinlerinden olan    Hititler’in de Orta Asya Türk kökenli  olduğunu, dolayısıyla Anadolu’nun  da  Hititler’den  itibaren   eski bir Türk  vatanı  olduğunu   savunur.  Kısaca Atatürk’ün tarih ve dil tezlerine göre,  Türkiye Türklüğünün  kaynağı  Orta Asya’dır. Anadolu da  “kırk asırlık Türk yurdu” dur.   Bu  görüşleri ile Atatürk, Türkiye’nin  “mozaik”  bir yapıya sahip olduğunu reddeder.  Atatürk’e göre  “Türkiyeli !”  değil, “Türk” kimliği söz konusudur.  Nitekim,  1930’da   okullar için  hazırlattığı ve büyük bölümünü  kendi eliyle yazdığı  (el yazılarıyla  baskısı mevcuttur)  Medenî Bilgiler  adlı kitapta,  “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkı Türk milletidir.”   demiştir.[13]          

            Birinci Türk Dil Kurultay’ında tespit edilen 7 maddelik çalışma  programı, görüldüğü gibi  Atatürk’ün  Türk Tarih Tezini de içine alan veya destekleyen çok  geniş kapsamlı  bir programdı.   Bu programı uygulamak için geniş bir ilim adamları  kadrosu gerekliydi.  Atatürk  ve onun önderliğiyle   yapılması gereken işler doğru  ve isabetli  tespit edilmişti. Ancak  Atatürk dilci olmadığı gibi,  1930’lu yılların Türkiyesinde tespit edilen  dil  progamını ilmî metotlarla yürütecek yeterli  sayıda  dilci  de yoktu. (O devrin tek dilcisi Ragıp Hulûsî Özdem’dir)  Atatürk’ün çevresindeki  dil işleriyle  uğraşanların  veya görevlendirilenlerin  kimisi iyi niyetli gazeteci-yazar, kimisi  heyecanlı  inkılâpçı, kimisi Atatürk’ün gözüne girmeğe çalışan dalkavuk,  kimisi de başka maksatları olan kişilerdi. Türkçe üzerinde  görüş belirtmeye az-çok yetkili olan  Fuat Köprülü, Yahya Kemal, Halide Edip, Hüseyin Cahit vb isimler, Dil Kurumu’nun çalışmalarına katılmamışlardır. Türk Dil Kurumu’nun resmî kurucuları da devrin edebiyatçı-yazar  milletvekilleriydi. Yani ilmî olmaktan çok siyasi kimlikleri vardı. Türkçe’nin Kristof Kolomb’u Ömer Seyfettin 1920’de, Ziya Gökalp da 1924’te ölmüşlerdi. Bu şartlarda ve böyle bir çevrede  dil konusunda doğru uygulama  yolunu bulmak zordu. Çünkü, dil konusunda Kurultay’da  tespit edilen işlerin başarılabilmesi için  belirttiğimiz gibi geniş bir dilci kadrosu gerekiyordu. Atatürk'ün dil çalışmalarındaki talihsizliği buradaydı.

 

              Birinci Türk Dil Kurultay’ından sonra,   geniş bir "derleme-tarama" seferberliğine girişildi. Toplanan, derlenen kelimeler,  1934’te   iki cilt olarak “Osmanlıca’dan Türkçe’ye Söz Karşılıkları Tarama Dergsi” adıyla  yayımlandı. Tarama Dergisi’nde dilden  tasfiyesi düşünülen ve Osmanlıca(!) sayılan  bir söz için bazen yirmi kadar karşılık gösteriliyordu. Üstelik gösterilen bu karşılıklar, yazı dilimizde bulunmadığı gibi halk tarafından da genel konuşma dilinde kullanılmıyordu. Mesel⠓kalem”  kelimesi için, çizgiç , kamış, kavrı, sızgıç, yağuş, yazgaç, yuvuş vb karşılıları vardı.  Sıra Tarama Dergisi’nde  toplanan malzemelerin değerlendirilmesine gelince işler karıştı. Ham madde halinde toplanan malzeme, olduğu gibi yaşayan dile aktarılmağa  başlandı.   Öyle ki bazı yazarlar, yazılarını önce  tabiî  dille yazıyor, sonra da yazısında kullandığı  Arapça veya Farsça kökenli kelimelerin yerine Tarama Dergisi’nden beğendiği karşılıkları koyuyordu. Böyle bir uygulama  ile  durum müthiş bir tasfiyecilik[14] ve dil ırkçılığı halini aldı.  Halkın anlayıp anlamaması önemli değildi.   “Şey”  kelimesinin bile kullanılması istenmiyordu. Dil işlerinden anlayan anlamayan kendisine göre kelimeler  türetip  yazılarında kullanıyordu.  Böylece tasfiyeciliğin yanında bir de uydurmacılık[15] baş göstermeye başladı.  Otacı (Doktor) Memduh Necdet’in, “Gazi  Yolu- Dilimizi Nasıl Onarmalıyız?” adıyla 1933’te  yayımladığı kitabı, devrin anlayışını ve uygulamalarını gösteren güzel bir örnektir.  Otacı Memduh Necdet,   kitabının   “Öngen”inde (ön söz veya  mukaddime  demekmiş), devrin anlayışını çok açık gösteren  şu cümlelere yer veriyor:  

        “Bu kitabı önce hiç bir yad söz kullanmadan yazmıştım. Bu kendilikte (hususta) yoksulluğum (ihtiyacım) olan Türkçe sözlerin kimisini eski kitaplardan, söylüklerden (lügat kitaplarından), halk dilinden toplamıştım. Kimisini de kendim yaptım.  Kitabımdaki kurallara uyarak kendim türettim ve bunlarla pek erik (mükemmel) olarak istediklerimi yazdım. Faat bu sözleri daha kimse bilmediği için kitabımı benden başka kimsenin anlamayacağını anladım. Bundan ötürü onu yeni baştan kullandığımız dile çevriledim.

          Bu kitabın biteğine bir de söylükçük ekledim. Bu söylükçükteki sözler bu kitabı yazarken benim ürettiğim sözlerden yüz tanesidir. Bunların hiç birinin söylüklerde  yeri yoktur. Onları kitabımda ileri sürdüğüm düşünü ve kurallara göre ben türettim. ” [16]

          Türk Dil Kurumu’nun  öncülüğünde sürdürülen bu tasfiyeci-uydurmacı dil anlayışı,  1935  yılı  ortalarına  kadar devam etti.  Bu arada Atatürk de uydurma dille bir iki denemede bulunmuştur.  Atatürk’ün  tasfiyeci-uydurmacı  dil anlayışına uyarak kullandığı dile deneme diyoruz. ÇünküAtatürk bu dili, üç yıl içinde  birkaç defa kullanmıştır. “Söylev ve Demeçler” adıyla toplanan konuşmalarında –meselâ Onuncu Yıl Nutku’nda- kullandığı dil, Genç Kalemler’den beri sadeleşip gelen tabiî ve yaşayan Türkçe’dir.    Atatürk’ün  uydurma dille yaptığı  denemelerin en belirli  örneği,  Türkiye’yi Ziyaret eden  İsveç Veliahdı  Prens Gustov Adolf’un şerefine  3 Kasım 1934’te verdiği yemekte  yaptığı konuşmadır. Bu konuşmada şu  cümlelere yer verir:

 

         “Altes Ruvayal,

           Bu gece ulu konuklarımıza, Türkiye’ye uğur getirdiklerini söylerken duygum tükel özgü bir kıvançtır… Avrupa’nın iki bitim ucunda yerlerini berkiten uluslarımız, ataç özlüklerinin tüm ıssıları olarak baysak,  önürme, uygunluk kıldacıları olmuş bulunuyorlar; onlar bugün en güzel utkuyu kazanmaya anıklanıyorlar:  Baysal utkusu.”[17]

 

         1935 yılı sonlarında Atatürk, dilimizin içine düştüğü "çıkmazı" fark etti.  Fikrini Falih Rıfkı Atay'a şöyle açtı;

            "Türkçe'nin hiç bir yabancı kelimeye ihtiyacı olmadığını söyleyenlerin iddiasını, tecrübe ettik. Bir çıkmaza girmişizdir. Dili bu çıkmazda bırakırlar m? Bırakmazlar. Biz de kurtarma şerefini başkalarına bırakamayız,”[18]

              Atatürk’ün 1932- 1935 arasındaki tasfiyecilik  esasına dayanan dil politikasının “çıkmaz yol” olduğunu, “dili çıkmaza soktuğunu”  tespiti konusunda birçok şahit ve delil vardır.    Bu konuda şahit sadece Falih Rıfkı değildir. Aynı düşüncelerini İsmail Habib Sevük ve arkadaşlarına da, "Bu dil işi bu tutumla sökmeyecek. Ben öldükten sonra döneceklerine ben kendim dönerim " sözleriyle anlatmıştır. Yine aynı konuda Abdülkadir İnan'ın, Yakup Kadri'nin, Ahmet Cevat Emre'nin ve  Atatürk devrinde  dil işleri ile ilgilenmiş birçok kişinin yazdıklarından,  delil gösterebiliriz.  Ayrıca Atatürk'ün kendi konuşmalarından  da bunu anlamak mümkündür.

          Atatürk ve Türk Dil Kurumu, 1935 yılı içinde yeni bir dil politikası arayışına girdi. Bir çeşit orta yolu bulmak üzere, Kurum’un dil anlayışına az çok muhalif olanlardan meydana gelen  “Kılavuz komisyonları”  kurularak, Türkçe’de kalması, kullanılması istenen kelimeleri gösteren  “Türkçe’den Osmanlıcaya” ve “Osmanlıca’dan Türkçe’ye” Cep Kılavuzları   hazırlandı. Kılavuzlarda,  değiştirilmesi istenen  Arapça veya Farsça asıllı kelimelerin her birine Tarama Dergisi’ndeki pek çok karşılıktan sadece bir tanesi seçildi. Kılavuzlarda, 8000 civarında kelimeye yer verilmişti.   O  zaman  Osmanlıca denilen ve dilden atılması düşünülen Yaşayan Türkçe kelimelere   karşılık olmak üzere   Cep  Kılavuzları’na  alınan  bazı   uydurma  kelimeler şöyleydi:

           Ailevî : ardal ;  asayiş: baysallık;   bina: kurağ;  bestekâr: düzemen: Büyük Millet Meclisi: Kamutay;  cenaze: ölük;   dâvâ: dilev;  ders: öğrem;  eczacı: emgen;    fahişe: yırtlaz;   faiz: ürem;  iade: gerit;  ilân: bilit;   mahkûm: kasanık;    makale: betke;  memur: işyar;   meyhane: içelge;   tecrübe: deneç;   ücret: aktı;    vali: ilbay;    zabıta: yasavul;    ziyafet: doy;    ziyaret: göret  vb. 

           Cep Kılavuzları’nda   ortalama 8000 civarında kelimeye karşılıklar  bulunmuştu.  Fakat  bu arayışın da çözüm olmadığını gören Atatürk, dil konusundaki  çözümsüzlüğü  Falih Rıfkı’ya şöyle  değerlendirdi:

          “-Memleketimizin en büyük  bilginlerini, yazarlarını bir komisyon halinde aylarca çalıştırdık. Elde edilen şu bir küçük lügatten ibaret. Bu Tarama Dergileri ve Cep Kılavuzları ile bu dil işi yürümez Falih Bey, biz Osmanlıca’dan ve Batı dillerinden istifadeye mecburuz.”[19]

          Çeşitli belge ve şahitlerinden anlaşılıyor ki 1932 - 1935 devresinde Atatürk dil çalışmalarında   çevresinin tesiri ile tasfiyecilik   hatta  uydurmacılık esasına dayanan dil politikasını  denemiştir. Bunun "dili çıkmaza soktuğunu" bizzat fark edince de bırakmış ve "yaşayan Türkçe”ye kendi ifadesiyle “tabiî yol”a  dönmenin yollarını aramış ve bulmuştur.    

           Atatürk'ün 1935 sonlarından itibaren ölümüne kadar takip ettiği dil politikası "Güneş Dil Teorisi” anlayışına dayanır. Bu devrede tasfiyecilik tamamen bırakılmış; "Türk milletinin kullandığı, anladığı her kelime Türkçe'dir." ilkesi esas alınmıştır.

            Güneş- Dil Teorisi,  esasen  dilerin doğuşu konusu ile ilgili bir teoridir. Teorinin esası, Avusturyalı bir  dilci Herman Kıvergiç’in Atatürk’e gönderdiği aslı Fransızca olan  “Türk Dillerindeki Bazı Unsurların Psikolojisi”  adlı  41 sayfalık incelemesine dayanır. Teori, Atatürk tarafından geliştirilmiş ve Teoriye “Güneş Dil Teorisi” adı verilmiştir.  Bu teoriyi kabaca şöyle özetleyebiliriz:  insanoğlu, ilk defa güneşten hareketle varlıkları belirli seslerle sembolize etmişlerdir. Böylece anlamlı sesler yani dil doğmuştur. Bu ilk ve   en eski ana dil de Türkçe’dir. Türkçe  insanoğlunun geliştirdiği  ilk  ana dildir.    Diğer diller,  bu   ilk ana Türkçe’den  bütün dünyaya yayılmıştır.   Bundan dolayı bugün yabancı  olarak gördüğümüz diller esasen Türkçe’ye yabancı değildir. Türkçe’nin  çok değişmiş şekillerinden ibarettir.  Onun için  bugün  yabancı dillerden geldiğini sandığımız kelimeler, esasen  Türkçe’nin malıdırlar.

          Atatürk’ün sağlığında toplanan son dil kurultayı  olan  Üçüncü Dil Kurultay’ında genel olarak  Güneş-Dil Teorisi  üzerinde durulmuştur.

           Güneş-Dil Teorisi devresinde,  1932- 1935 devresindeki  tasfiyeci-uydurmacı  dil anlayışı tamamen bırakılmış ve “Türk milletinin bildiği ve kullandığı her kelime Türkçedir.” anlayışına  dönülmüştür.  Atatürk’ün bu devrede, “-Arkadaşlar! Kitap,kâtip, mektup, ilim, âlim benidir; ketebe, yektübü, lemyektüm … ve geri kalanı arabındır.”  dediği  bilinmektedir[20].

             Atatürk'ün dil politikası olarak tasfiyecilikten vazgeçildiğinin en sağlam belgesi, 24-31 Ağustos 1936  günlerinde toplanan  Üçüncü Dil Kurultayı’nın  son günü Kurum Genel Sekreteri İbrahim Necmi Dilmen tarafından Atatürk'ün de bulunduğu toplantıda okunan "Kurultay Raporu"dur.   Bu raporda şöyle denilmektedir:

 

            “Güneş-Dil Teorisi, şimdiye kadar dilimize yabancı sanılan dillerdeki varlıkların Türk kaynağından geldiğini ispat etmekle amelî sahadaki dil çalışmalarımıza büyük bir genişlik ve kolaylık vermiştir. Halkın bildiği, manasını anladığı kelimelerin yabancı dilden geliyor sanılarak fedâ edilmesi zarureti bu teori ile ortadan kalkmış bulunuyor.”[21]

 

            1936’dan itibaren  Atatürk’ün ölümüne kadar  Türkiye’de Güneş-Dil Teorisi’ne dayanan , tasfiyecilik ve uydurmacılığı reddeden bir dil politikası takip edilmiştir.  Atatürk’ün sağlığında Güneş-Dil Teorisi, “Tarih, Dil,Coğrafya Fakültesi”nde, Hasan Reşit Tankut, İbrahim Nemci Dilmen ve  Abdülkadir İnan tarafından   ders olarak okutulmuştur.  Bu konuda basılmış ders kitapları vardır.[22]  Naim Hazım Onat,  Güneş Dil Teorisi anlayışı ile  bütün Arapça’nın  Türkçe’den  doğduğunu ispatlamak gaye ve gayretiyle,  İkici  Kurultay’da, sunduğu “Türk Dilinin Sami Dillerle Münasebeti”  konulu bir tebliğinde Arapça’nın Türkçe’den türemiş bir dil olduğunu(!)  şöyle anlatıyor:

          “Görüyorsunuz ki Arap dili çok eski zamanlardan beri türlü Türk lehçelerinin tasrif ve tasarrufundan doğmuştur. Dünyada en yaygın dillerden sayılan Arapça, Türkçemizin hemen hemen tasrifîleşmiş daha doğrusu ezilmiş, bozulmuş bir şeklinden başka bir şey değildir.

         Tarihin en eski varlığı olan bizler, bütün dünyaya dil vermiş, medeniyet vermişiz; bununla ne kadar övünsek yeri vardır.”[23]

         Bu çalışma daha sonra,   “Arapçanın Türk Diliyle Kuruluşu”  adıyla bir kitap olarak da  yayımlanmıştır.

          

           1938 -  1983   Dönemi            

         Atatürk’ten Sonra Türk Dil Kurumu            

 

           Atatürk'ün sağlığında, bazı aşırı denemelerden sonra bilhassa 1936 yılı başlarından itibaren  dilimiz, normal tabiî gelişme yolunu bulmuştur. Ancak Atatürk'ün ölümünden bir süre sonra, özellikle 1942'den sonra, tekrar  Atatürk döneminde denenip bırakılan, tasfiyecilik ve ırkçılık anlayışına dayanan dil politikasına  dönülmüştür.[24] Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün desteği ve Türk Dil Kurumu’nun öncülüğünde Atatürk’ün ölümünden sonra tekrar başlatılan tasfiyeci-uydurmacı dil anlayışı, 1960’lardan sonra hızlandırılarak “Öz Türkçecilik”, "Arı Türkçecilik", “dilde ilericilik”  veya “devrimci görüş”  gibi adlarla sürdürülmeye başlanmış; konu Türkçe ve dil meselesi  olmaktan çıkarak sosyalist ideoloji göstergesi haline gelmiştir. 

           Atatürk döneminde  “dili özleştirme”,  “Türkçeleşme”  adına yapılan  “tasfiyecilik” ,  Osmanlı  Devri Türkçesi  aleyhtarlığı  ve aşırı bir Türkçülük anlayışına dayanıyordu.  Dil ve Tarih tezlerine göre neredeyse bütün dünya dil ve medeniyetlerinin kaynağı  Türklük  idi. Ancak bu Türklük anlayışının içinde,  İslâmî kaynaklardan beslenen  değerler eksikti. Daha çok İslâm öncesi Türklük  esas alınmaktaydı. Bu anlayış da bazı  İkinci Meşrutiyet devri  Türkçülerinden geliyordu. Bu anlayışta  Ziya Gökalp’ın Cumhuriyet devrine yansıyan tesirleri de vardır.  Millî kültürün  devamlılığı düşünülünce, bugün  tutarlı bir dil-kültür anlayışı olarak görülemeyecek olan   Atatürk devri  Türkçü-tasfiyeci  dil ve kültür anlayışı,  ümmet devrinden millet devrine geçişin  aşırılıkları olarak görülebilir ve bir deneme olarak  hoş karşılanabilir.  Zaten  Atatürk’ün,   “Dil İnkılâbı”   olarak başlattığı  bir çeşit  kültür hareketinin  gayesi, Cumhuriyet’in temeli saydığı  millî kültürümüzü geliştirmek, insanımızda  milî duygu ve şuur uyandırmaktı.  Atatürk’ün  Türk  tarihi ve  Türk  dili ile uğraşmasının sebep ve gayesi,   nesiller arasında kültür  kopukluğuna yol açmak değil,  tersine  millî kültürün devamlılığını sağlamak; Türk milletine  kendi kimliğinin  derinliğini ve büyüklüğünü hatırlatarak  bir güven duygusu aşılamaktı.             

         Türkçe’nin  araştırılıp geliştirilerek zengin bir edebiyat ve ilim dili haline getirilmesi, dilde Türk kimliğinin ortaya çıkarılması, milletleşme döneminde millî duyguların canlandırılıp geliştirilmesi  vs   için   Atatürk’ün direktifleri ile kurulan  Türk Dil Kurumu,          Atatürk’ün  ölümünden sonra  giderek  kuruluş gayesinden uzaklaşmış, özellikle 1960’lı yıllardan sonra   adeta  Marksist-Sosyalist   ideolojik   bir merkez haline gelmiştir.

         Atatürk döneminde  Kurum’un  kuruluşunda ve  çalışmalarında  görev alan  Falih Rıfkı, Abdülkadir İnan,   Afet İnan  gibi şahsiyetlerin görüş ve ikazları  dikkate alınmamıştır. 1960 – 1980 arası  yıllarda  Kurum’da görev alan akademisyenler  (yetkili dilciler),  Kurum’un tasfiyeci-uydurmacı   dil anlayışına  karşı çıktıkları için   Kurum dışında bırakılmışlardır.  

          Kurum’un  dil-kültür politikaları, Atatürk’ün miras bıraktığı dil politikası yerine, uydurmacılığın öncüsü Nurullah Ataç’ın yoluna saptırılmıştır.  1898  doğumlu Nurullah Ataç, İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı döneminde Cumhurbaşkanlığı tercümanlığına getirilmiştir (1945). Bu yıllara kadar, “dilde devrimci”(!) olmayan Ataç, bu yıllardan sonra, “Özleştirme hareketindeki ileri akımın başlatıcısı olmuştur.”[25]  Ataç, tasfiyecilikte sınır tanımamasının yanında  “Ben uydurdum” , “Ben Uydururum”  diyecek kadar da  açıkça uydurmacılık taraftarıydı. Ancak Ataç’ın uydurmacılığı savunduğu ilk yıllarda  Türk Dil Kurumu, Ataç’tan  ayrı görüşteydi. Kurum yetkilileri, Ataç’ın sınır tanımayan tasfiyeci-uydurmacı   anlayışına  taraftar görünmüyorlardı. Nitekim, Kurum’a Başkanlık da yapmış bulunan Agâh Sırrı Levend,   İlk baskısı  1949’da  Kurum  tarafından  yapılan    “Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Safhaları”  adlı eserinde,   Nurullah Ataç için  “Kendisine katılan yoktur, fikrini tek başına savunmaktadır.”   dediği halde  1968’e gelindiğinde  Ataç, Kurum’un Türk Dili dergisinde,  “Türk edebiyatının ustası, büyük devrimci, dil devriminin unutulmaz savaşçısı”  olarak tanıtılmaktadır.[26]  Kurum’un  fikir ve dil anlayışındaki değişmeye uygun olarak  A.S. Levend de    “Türk Dilinde Gelişme ve sadeleşme  Evreleri”    adıyla üçüncü baskısı 1972’de yine Kurumca yapılan  aynı eserinde, Ataçla ilgili  söz konusu cümleleri çıkarmıştır.   Çünkü  tasfiyeci- uydurmacı  Nurullah Ataç, Kurum’un  ideal rehberi haline gelmiştir.  Nurullh Ataç için,  Kurum’un “Genel  Yazman”ı  Ömer Asım Aksoy,  “Atatürk’ten sonra Türk Diline en çok hizmet etmiş  kişi”  derken başka bir kurumcu  Emin Özdemir de  “dil devriminin inançlı işçisi”  demektedir.[27] Kurum ayrıca, Nurullah Ataç’ın  uydurduğu veya yazılarında kullandığı  kelimeler, “Ataç’ın Sözcükleri”  adı altında,  “Türk Dil Kurumu Tanıtma Yayınları”  dizisi içinde kitap olarak yayımlanmıştır. [28]

          1980  öncesi Türk Dil Kurumu’nun,  özellikle 1960’tan sonraki  yayınları,  verdiği ödüller, savunduğu görüşler,  Atatürk’ün milliyetçi dünya görüşünden ve miras bıraktığı dil politikasından  tam anlamıyla uzaklaştığını göstermektedir.  Bu değişmeyi  en iyi gösteren örneklerden birisi de,  ilk baskısı  1945’te yapılan Türkçe Sözlük’tür.   

          Türkiye’de   1980’den veya  Sovyetler Birliği’nin dağılmasından (1990) önceki  siyasi-ideolojik fikir kavgasının temelinde   Komünizm  ve Faşizm  terim veya kavramları  önemli bir yere sahipti. Bu iki  temel  terim, Kurum’un  hazırladığı Türkçe Sözlük’te   Kurum yöneticilerinin  değişen   zihniyetine  uygun olarak  Komünizm  lehine  fakat Faşizm aleyhine derece derece  şöyle  değiştirilmiştir:

           

           1966 baskısında,    

           Komünizm : “Topluluk içinde  kişilerin her türlü iyelik (mülkiyet)  haklarını, aile kuruluşunu,  dini kaldırıp her türlü mala kamuyu ortak kılmayı güden öğreti.”

          

            Faşizm: “İtalya’da 1922’de kurulan, meslekleri temsil esasına dayanan, devlet sınırlarını genişletme isteğini güden,  tek yetkili devlet yönetimi. Faşizm, 1943’te yıkılmıştır.”

 

1974   baskısında,

            Komünizm:  “Topluluk  içinde kişilerin her türlü iyelik haklarını kaldırıp, her türlü mala kamuyu ortak kılmayı güden öğreti.”

 

             Faşizm: “1922’de İtalya’da kurulan ve 1943’te yıkılan, meslek kuruluşlarına dayanan, devlet sınırlarını genişletme  isteğini   güden,  yetkinin tek elde toplandığı devlet yönetimi.”           

      

             Ve  1977  baskısında,

             Komünizm:  “Sosyalizmin evrimiyle gerçekleşen, ilkesi, ‘herkesten yeteneğince almak, herkese  ihtiyacına göre  vermek olan’   sınıfsız toplum düzeni.”  

 

             Faşizm:  “Emperyalist burjuvanın en saldırgan kesimlerinin çıkarlarını savunan,  aşırı ve saptırılmış bir ulusçuluk anlayışına dayanan  ve her türlü demokratik  özgürlüğe düşman olan, son derece gerici, ırkçı düzen.”

          

            Türkçe Sözlük’ün  değişik baskılarındaki   Komünizm ve Faşizm tarifleri,  Dil Kurumu’nun,  Türkiye’de ideolojik  çatışmaların arttığı  1966- 1977 arasındaki on yılda  nasıl değiştiğini açıkça göstermektedir.   1966 baskısında  Komünizm, “mülkiyete”, “dine” ve “aileye”  karşı   olduğu belirtilirken, biden bire  en ideal dünya görüşü gibi  takdim edilmiş;  1943’te yıkıldığı  belirtilen Faşizm ise, biden canlandırılıp,  milliyetçilikle de ilgi kurularak saldırgan, anti demokratik,  gerici,  ırkçı  bir dünya görüşü  oluvermiştir.  On yıl içinde değişen,  Komünizm veya Faşizm değil,  Kurum yöneticilerinin zihniyetidir.  !980’e gelindiğinde, en  büyük Türk milliyetçisi Atatürk’ün  mirasından pay alan  Türk Dil Kurumu, tam anlamıyla  Türk milliyetçiliği karşıtı bir  zihniyet ve anlayışın  hakimiyetine girmiş bulunuyordu.

          Böylece  Kurum’un 12 Eylül 1980 öncesi dil politikası,  tamamen  Marksisit - sosyalist ideolojinin emrinde,  "uydurmacılık”  ve "dil ırkçılığına”   dönüştürülmüş; Türkiye’de kültür ihtilâli gerçekleştirme tolundaki  yıkıcı faaliyetlere ortam hazırlanarak, yürütülen ideolojik savaşın  bir parçası  olmuştur.[29]

                       

            Atatürk'ün dil ve kültür anlayışında "ırkçılık" ve "tasfiyecilik"; dünya görüşünde de Marksist- Sosyalist  anlayış    söz konusu değildir.  Atatürk,  kendisinin “fikir babası” olarak   gördüğü  Gökalp’ın ifadesiyle  “Türk milliyetçiliğinin en büyük adamıdır.”   Yine  Ziya Gökalp’ın ifadesiyle,  Atatürk“Türk milliyetçiliğini  devlet hayatında uygulamaya koyan”  devlet adamıdır.[30]     

           Atatürk’ün  Türk milliyetçisi olduğu, Türkiye Cumhuriyeti’nin de  Türk milliyetçiliği felsefesiyle kurulduğu   bütün belge ve uygulamalarla gün ışığı gibi  ortadadır. Nitekim,  Atatürk’ün  Türk Tarih Kurumuna  hazırlattığı  ve resmî ders kitabı olarak da okutulan  dört ciltlik Tarih  kitabının  dördüncü cildinde   şu ifadelere yer verilmektedir:

            “Türk milliyetçiliği ancak Millî İdare’den sonra, her sahada bütün vuzuh ve şumulü ile hakiki mana ve delâletini bulmuş, siyasî, iktisadî,  idarî,  harsî(kültürel) bir devlet sistemi halini almıştır. Halk Fırkası, milliyetçiliği en ehemmiyetli umdelerinden birisi edinmiştir.”[31]

           Halbuki  Türkçe’yi  ideolojik tartışma konusu haline getiren  "tasfiyeci-özleştirmeciler",  ne  Türk  milliyetçisi  ne de Gökalpçidirler.  Onlar,  dil aracılığı ile  “kültür devrimi” (kültür ihtilâli)  hedeflemişlerdir.   Aslında “öz Türkçeci”   olmak için   önce “öz Türkçü” olmak gerekir.  Türk milliyetçiliğine karşı olup da  Türk milletinin dilinde  ırkçı bir anlayışa sahip olmak başlı başına bir tezattır.  “Dilde devrimcilik”, “Öz Türkçecilik”  adı altında “tasfiyecilik- ırkçılık”  politikası güdenlerin  başlıca iki temel hedefi vardır:

 

           1- Millî kültürün  devamlılığını kesintiye uğratıp  Türk nesilleri arasında kültür kopukluğu meydana getirerek, Türkiye Türklüğünü, hafızasını kaybetmiş bir topluluk haline getirmek;

           2 -  Türkiye Türklüğünün,  Türk dünyası ile bağlarını koparmak;  

 

            Dilde  özleştirmecilik   adına,  bir taraftan  istiklâl, vatan, millet, hürriyet vb  kelimeler bile değiştirilerek kavramların içi boşaltılmakta,  diğer taraftan da  yeni Türk nesilleri  en temel  eserleri bile anlayamaz  duruma getirilmektedir.   

             Türk dünyasında  ortak olan  kelimeler   değiştirilerek, Sovyet Rusya politikalarıyla zaten parçalanmış olan  Türk dünyası dil-kültür  bütünlüğü  iyice parçalanmaktadır.   

           Türk Dil Kurumunun  öncülüğünü yaptığı   dil politikasının, Atatürk’ten sonraki durumunu  Türk Dil Kurumu Başkanı Prof. Dr. Şükrü Halûk Akalın  şöyle değerlendiriyor:

            “Atatürk’ten sonra Türk lehçelerinden söz alışı yok denecek düzeye inmiştir. Üstelik, Türk lehçeleriyle ortak bazı sözlerimiz de dilimizden çıkarılmaya çalışılmıştır. Böylece Türk lehçeleriyle Türkiye Türkçesi arasındaki bağlantı da koparılmıştır. Özellikle 1960’tan  sonra dilde tasfiyecilik hareketi hız kazanmıştır. Ne yazık ki, böyle bir uygulama yapılmıştır.” [32]

            Burada,    Atilla İlhan’ın,   Kurum Başkanı  Ş.H. Akalın’ın  görüşlerini  destekleyen  bir  tespitini aktaralım: 

            “… 60 yıl sonra Orta Asya’daki ‘atalarımızın’ cumhuriyetleri bağımsızlığına kavuşup da Türkiye ile temasa geçer geçmez, gördüğümüz nedir? Türkçe’nin çeşitli lehçelerini konuşuyorlar ama, dillerinin yapısı Osmanlıca’dan farklı sayılmaz; başka türlü söylersek,  Kazak ya da Özbekle konuşurken kolaylıkla anlayabildiğimiz kelimeler, Osmanlıca’dan  mevcut olup da sonradan  ‘özleştirmecilik’ merakına düşüp Türkçe’den kovmaya kalkıştığımız elimeler:  istiklâl  dedik mi anlıyorlar, bağımsızlık dediğimiz zaman  anlamıyorlar.

           Meğerse bizim ‘dil devrimi’nin gerekçesi fasafisoymuş… kısacası Türkçemizi ata diline yaklaştıralım derken bir güzel uzaklaştırmışız.” [33]  

            Marksizm’in “sürekli devrim”  anlayışına dayanan tasfiyeci-uydurmacı  dil devrimcileri  öyle ki  bazen Türkçe kelimeleri bile değiştirilmekte:   bütün-tüm, ev-konut vb gibi. Bazen de bir yabancı menşeli yerleşmiş kelime bırakılarak başka bir yabancı menşeli fakat yerleşmemiş kelime ortaya atılıp, kullanılmaya yaygınlaştırılmaya   çalışılmaktadır: Şehir– kent,   macera–serüven, mecburiyet-zorunluluk,  şeref–onur,   gaye-amaç,  ahlâk-etik,   millet- ulus vb  gibi.   Bu konuda şu cümleler  dikkat çekici  ve çarpıcı örnektir:

         "Türk milleti, başka deyişle Müslüman Türk anlamına gelir (…)  "Millet gibi oturmuş bir sözcük varken ulus gibi İslâm öncesi hatta Moğol kökenli bir sözcüğü arama gereksemesi bu sıkıntıdan doğmuştur.” [34]

           Türkiye’deki  mozaikçi-Anadolucu  görüş  savunucularından  olan yazar,  kısaltarak aldığımız cümlelerinde,  millet kelimesinin  İslâmiyet’i hatırlattığını  bunun da kendilerinde “sıkıntı”  yarattığını ifade ederek,  bu sıkıntıdan kurtulmak için   İslâmiyet’i  hatırlatmayan  bir  “sözcük”  bulmak  ihtiyacı duyduklarını ve Moğolca bile olsa ulus kelimesini tercih ettiklerini açıklıyor.

        Dilin yapı ve işleyişine, dil ilminin gerektirdiği ölçülere ve millî kültürün devamlılığına uymayan bu dil anlayışı ve hareketi, Atatürk’ün dil anlayışı ve ulaşmak istediği dil hedefi ile asla bağdaştırılamaz.  Atatürk,  dili, millî duyguları ve millî kültürü geliştirici, millî birliği kuvvetlendirici bir unsur olarak görmüştür. Fakat,  daha önce  de belirttiğimiz gibi,  1940-1980 arası   tasfiyeci-uydurmacı  dil anlayışı ile Dil Kurumu, tam tersine bir  tutumla  dili bir ideolojik kavga  konusu haline getirmiştir.

          Böylece kuruluş gayesinden  ve Atatürk’ün hedeflediği  yoldan sapan  ve  1983’e kadar bir dernek yapısında   faaliyetini sürdüren  Türk Dil Kurumu,  12 Eylül 1980 askerî  harekâtını düzenleyen  askerî idare tarafından kuruluş gayesine  ve  Atatürk’ün mirasına sadık kalmadığından dolayı   bazı derneklerle birlikte çalışmaları durdurulmuş;   kuruluş  yapısı, 1982  Anayası’na göre yeniden   düzenlenmiştir.      

         

 

        1940’tan   sonra

        Türk Dil Kurumu  Dışındaki  Gelişme ve Tartışmalar

 

          Hükümetlere Göre Anayasa Dili 

         Anayasa  Dilinin   Değiştirilmesi ve Tartışmalar

 

         Atatürk’ün  ölümünden sonra gelen  İsmet İnönü  devrinde (1938-1950), Türkiye Cumhuriyeti’nin  temel kültür politikalarında  önemli değişiklikler olmuştur. Atatürk’ün “Türk Kültürü temeline”  ve “Türk milliyetçiliği dünya görüşüne”   dayanan   politikaları  yerini  “Grek-Lâtin  kültürüne”   dayanan  “Batıcı- hümanist dünya görüşüne”  bırakmıştır.[35] İsmet İnönü’nün kendisini “Millî Şef”   ilân ettiği, Hasan Ali Yücel’in Millî Eğitim Bakanı olduğu  bu dönemde, Atatürk devrinde yazdırılan ders kitapları  öğretimden kaldırılmış;  Atatürk devri millî kültür politikasının temeli olan “Türk Tarih Tezi”   ile  Türk dil tezi    demek olan  “Güneş Dil Teorisi”   bırakılmıştır. Paraların üzerinden ve devlet dairelerinden  Atatürk resimleri kaldırılmıştır.  İnönü politikalarına uygun olarak  Türk milliyetçileri,  1944’te  “ırkçı-Turancı”  suçlamasıyla tutuklanarak tabutluklara konulmuşlardır.   Kısacası,  Atatürk’ün  Cumhuriyet’in kuruluş felsefesi olarak  yerleştirdiği  “Türkçü-milliyetçi” anlayış,  Millî Şef İsmet İnönü  döneminde bırakılmış  veya  Türkçülük- milliyetçilik  kavramının içi boşaltılmıştır.  İnönü döneminden günümüze,  Atatürk devrinin  milliyetçi  felsefesi  bir daha devlet politikalarına hakim olmamıştır.  Türk milletinin  devlet ve millet hayatında karşılaştığı pek çok sıkıntının kaynağı  İnönü dönemindeki  derin değişikliklerdir.  Bugün Anadolu’da Türkiye Türklüğünü yok saymaya kadar giden  “Mavi Anadolucu”, “Mozaikçi-etnikçi Anadolucu”  görüşlerin temeli,  İnönü döneminde  devlet felsefesine yerleştirilen  Grek-Lâtin kültürüne dayalı  “Batıcı- hümanizm”in uzantılarıdır.         

          Atatürk’ün ölümünden sonra,  İsmet İnönü’nün  döneminde Türkiye Cumhuriyeti’nin kültür politikalarında uygulamaya konulan değişiklikler, dil anlayışında da kendisini gösterdi. Bu dönemde, Atatürk’ün  1935 sonlarından  ölümüne kadar sürdürdüğü  dil politikası bırakılarak,  1933-1934 yıllarında deneyip bıraktığı  tasfiyeci  dil anlayışına dönüldü.  Daha da ileri gidilerek  tasfiyeci  anlayışa bir de  uydurmacılık  eklendi.  Daha sonraki yıllarda  dili bir ideolojik kavga haline getiren  “Tasfiyeci-uydurmacı”   anlayışın kökleri de  Atatürk dönemine değil, İnönü dönemine dayanır.     

          İsmet İnönü döneminde Millî Eğitim Bakanlığı ve Türk Dil Kurumu Başkanlığı yapan  Prof. Dr.  Tahsin Banguoğlu,  İnönü dönemini ve  İnönü’nün  dil  anlayışını  şöyle  anlatıyor:

          “Atatürk’ün ölümünden sonraydı. Güneş-Dil Teorisi bir tarafa bırakılmış, fakat ondan ilham almış gibi görünen uydurmacılığa  yeni bir hız verilmişti. Herkes Atatürk’ün dilde aşırı bir denemeden sonra tabiî gelişmeye yer verdiğini biliyordu. Fakat bu davada onun yalnız adı vardı. Köşkün alaylı dil bilginleri, ‘kral öldü, yaşasın kral’  havası içindeydiler. Millî Şef (İnönü) ise gözü kapalı bir ‘tasfiyeci’ idi ve yeni kelimelerin Türkçesinden bilmem ama, uydurmasından hoşlanıyordu.” [36]     

          İşte bu genel hatları ile tanıtmaya çalıştığımız   Millî Şef  İsmet İnönü döneminin dil  politikası açısından en önemli  uygulaması  anayasa dilinin değiştirilmesidir.

          Adı  “Teşkilât-ı Esasiye Kanunu”  olan  1924  Anayası’nın  dilinin değiştirilmesi ile ilgili ilk  girişim 1942’de olmuştur.  Bu tarihte bazı taslaklar hazırlanarak ilgililere dağıtılıp görüşleri soruldu.  Görüşü sorulanlardan birisi de  Türk tarihçiliğinin ve Türk edebiyatı tarihçiliğinin kurucusu ünlü bilgin Fuad Köprülü’dür.  O tarihte  milletvekili bulunan  Ord. Porf  F. Köprülü,  “hiçbir muayyen usule riayet edilmediğini”, “okuma yazma bilmeyen halkın bile anladığı kelimelerin yerine, yeni kelimelerin uydurulmasını doğru bulmadığını” vs  belirterek  bu dil değiştirmeye taraftar olmadığını açıkladı.  Bir süre geciktirilen bu hareket  14 Kasım 1944’te Cumhuriyet Halk Partisi  Meclis Grubu’nun aldığı  bir kararla kurulan komisyonun hazırladığı taslak 10 Ocak 1945’te  Meclis’te kabul edilerek uygulamaya konuldu.  Böylece Anayasa’nın dili değiştirildi. Tasfiyeciler,   anayasa dilinin değiştirilmesini, “devlet dilinin Türkçeleştirilmesi”  olarak görmekte ve yorumlamaktadırlar.  1924’te hazırlanan “Teşkilât-ı Esasiye Kanunu”nun dili, hukuk dili olması sebebiyle  yaşayan dilden farklılıklar  gösteriyordu.  Bazı  kavram ve terimlerin  sade anlaşılır  bir Türkçe ile değiştirilmesi  normal görülebilirdi. Fakat yapılan işlem, en ileri bir tasfiyecilik hatta uydurmacılık  anlayışını yansıtıyordu.  Başta Meclis’in adı “kamutay”a,  milletvekili’nin adı “saylav”a , çevrilmişti.  Uray, ilbay, şarbay  vb  kelimelerin Türkçeleştirme ile  bir ilgisi yoktu.  Fuad Köprülü,  Anayasa dilinin siyasî bir kararla ve baskı ile değiştirilmesini, “Düzme  devlet dili”  ve  “resmî argo”  alarak vasıflandırmıştır.[37]    

           10 Ocak 1945’te  İsmet İnönü’nün baskısı ile değiştirilen Anayasa dili,  1950’de Demokrat Parti’nin iktidara gelmesinden sonra , 24 Aralık 1952’de  tekrar yaşayan Türkçe’ye çevrilmiştir.  Tartışmalı konuşmaların yapıldığı Meclist’e,  Fuad Köprülü, Halide Edip Adıvar, Hamdullah Suphi Tanrıöver  yaşayan Türkçe lehinde önemli konuşmalar yapmışlardır.  Bunlardan Hamdullah Suphi’nin konuşmasındaki “Arap kelimelerini kendi kelimeniz addediniz.  Çıkarmak ister misiniz, ‘devlet’ kalmaz, ‘meclis’  kalmaz.  Çok tehlikelidir, ‘maliye’   kalmaz,  ‘hazine’  kalmaz,  ‘kanun’  kalmaz.”   ifadeleri ile Türkçe’nin ahenginden bahsettiği bazı ifadeleri, onun Türkçeleşmenin hatta Türkçe’nin  aleyhinde olduğu şeklinde  gösterilmektedir.[38]  Ömrünü  Türkçülüğe  adamış  ünlü Türk Ocağı  Başkanı ve hatip  Hamdullah Suphi’yi böyle suçlamak abestir. Bu suçlamalarda, konuşmasının bütünü göz önüne alınırsa, onun  millî kültürün ve dilin devamlılığını anlatmaya çalıştığı açıkça anlaşılır. Nitekim Türk Ocakları  yayın Organı Türk Yurdu  dergisi,   Mart 2001’de yayımladığı “Türkçeye Saygı”  özel sayısında Hamdullah Suphi’nin konuşmasını,  “tarihimizin derinliklerini anlatan harika bir konuşma yapmış, dil devriminin(!)  hangi baskılar altında yapıldığını izah etmiştir.”  yorumuyla  tam metin olarak tekrar vermiştir.[39]

            Anayasa’nın dili,  27 Mayıs 1960 hareketinden sonra  1961’de yeniden değiştirilmiştir.  Yeni hazırlanan 1961 Anayasası’nda  ne   1945’teki  dil  ne de Teşkilât-ı Esasiye’nin dili  tercih edilmiş; orta yol bulunmuştur.  Ancak   Millî Birlik Hükümeti, Kurum’un tasfiyeci dil anlayışına destek olmaya başlamış, okullarda “arı dil kolları” kurdurulmuştur. 1960 askerî darbesinden sonra kurulan Millî Birlik Hükümetinin  Dil Kurumunun  anlayışını desteklemesini, “siyaset” olarak  değerlendirmeyip, 1950’de iktidara gelen Demokrat Parti Hükümetlerinin, Dil Kurumu’nun  “tasfiyeci-uydurmacı” dil  politikalarını tasvip etmeyişini, “dilin politikaya alet edilmesi” şeklinde değerlendirilmesi ilmî değil siyasî bir yorumdur.  Hükümetlerin  dil politikası  ile  ilgilenmesi, siyasetse her iki durum da siyasettir.   

 

         Tasfiyeciliğe  İlk  Ciddî  Muhalefet

         Muallimler Birliği  Birinci Dil Kongresi (1948)

  

         Türk Dil Kurumunun  Atatürk’ün ölümünden sonra Millî Şef İsmet İnönü’nün de desteklediği ve teşvik ettiği    tasfiyeci-uydurmacı  dil  politikasına  ilk  güçlü sivil muhalefet, Türkiye Muallimler Birliği  adlı kuruluştan gelmiştir.  Muallimler Birliği, “Birinci Dil Kongresi”  adıyla  23 Ekim 1948’de başlayan ve  9 gün süren  bir dil kongresi toplamıştır.  Dr. Adnan Adıvar’ın Başkanlık yaptığı Kongre’ye Halide Edip Adıvar, İsmail Habip Sevük, Sadri Maksudi Arsal, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, Hıfzı Tevfik Gönensay, Cavit Orhan Tütengil,  Nihat Sami Banarlı, Nurettin Ergin, Burhan Apaydın  gibi tanınmış ilim ve fikir adamları katılmıştır.  Tasfiyecilik- Uydurmacılık  anlayışına sert tenkitlerin yöneltildiği  Kongre’de  Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu’nun, tasfiyeci-uydurmacıları   “ruh hastası”  olarak nitelediği konuşması basında  büyük yankı   yapmıştır.     

          Muallimler Birliği  Birinci Dil Kongresi’ne sunulan tebliğlerde şu görüşler üzerinde durulmuştur:

          1- Dilimizin sadeleşmesine daha fazla müdahale edilmemesi,

          2-Yeni yapılan kelimelerin, ilim ve teknik terimlerinin yetkili kişilerce dilimizin yapısına uygun olarak yapılması,

          3-Ders kitaplarına kadar giren uydurma kelimelerin eğitimi aksattığı, böyle bir uygulamaya meydan verilmemesi,

          4-Hızlı ve aşırı özleştirme ile yeni Türk nesillerinin millî kültür kaynaklarımızdan mahrum bırakılmasının mahzurları,

          5-Dile politikanın karıştırılmaması,

 

            Muallimler Birliği Birinci Dil Kongresi,  Kongre sonucunu, “Umumî Dil Meselesi Hakkında Rapor”   başlığı  ile   kamu oyuna duyurmuştur.[40]

             

          1965 Adalet Partisi İktidarında

         Tercüme Bürosu  İstifaları  ve Meclis’te Dil Tartışması

          

         Adalet Partisi iktidarı döneminde,  Millî  Eğitim Bakanlığına bağlı  “Tercüme Bürosu”  üyelerinden bir kısmı (13 kişi),  20 Ocak 1967’de  topluca istifa etmişlerdir. Bu toplu istifanın sebepleri basında ve Meclis’te tartışmalara  sebep olmuştur.  İstifa eden Tercüme Bürosu üyeleri,  Türk Dil Kurumunun  öncülüğünü yaptığı  tasfiyeci-uydurmacı  dil anlayışını savunmakta ve  Millî Eğitim Bakanlığının  yaptırdığı  daha çok Batı klâsikleri  ile ilgili  eserleri,  “arı Türkçe” vb adlar verdikleri  uydurma dille tercüme etmektedirler.  Tercüme Bürosu üyeleri,   genel olarak, Millî Şef İnönü’nün ünlü Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel zamanında  bu büroya yerleşen  Sosyalist dünya görüşüne sahip kimselerdir.  Bu sebeple bazı tercümeleri,  Zeki Baştimar, Hasan Ali Ediz, Nazım Hikmet, Sabahattin Ali   gibi  “azılı komünistler”e yaptırarak onlara devletin parasından yardımda bulundukları da  basında yazılanlar arasındadır.     

          İşte bu özellik ve yapıdaki  Tercüme Bürosu  çalışmalarına ve  tercümelerde kullandıkları uydurma dile,  zamanın Millî Eğitim Bakanlığı Kültür Müsteşarı  Adnan Ötüken (dolayısıyla iktidar) müdahalede bulunmuş, tercümelerin  yaşayan Türkçe ile yapılmasını istemiştir.  Bunu üzerine bazı üyeler,  topluca istifa etmiş;  Hükümete muhalif Cumhuriyet, Milliyet Ulus gazeteleri  durumu yaygara yaparak baş manşetten haber yapmıştır.

          Arkasında  doğrudan  dil  meselesi   olan  Tercüme Bürosu  istifaları, basında  olduğu gibi  Meclis’te  de  sert  tartışmalara sebep olmuştur.  Tartışmaların  ana  konusu   ise “ dil” dir.

          1967 yılı bütçesi görüşmeleri sırasında,  Millî Eğitim Bakanlığı bütçesi görüşülürken muhalefetin, Bakan Orhan Dengiz’e  Tercüme Bürosu istifalarını sorması üzerine başlayan tartışmalarda, Millî Eğitim ve Maliye Bakanları ile  Cumhuriyet Senatosu üyeleri  Dr. Fethi Tevetoğlu ve Prof . Dr. Tahsin Banguoğlu   Tercüme Bürosu  ve  dilde uydurmacılık  üzerine konuşmalar yapmışlardır.

           Millî Eğitim Bakanı  Orhan Dengiz,  uydurma dilden örnekler verdiği konuşmasında, “Bir Bakan olarak ve Cumhuriyet çocuğu olarak  hiçbir zaman Osmanlıca diye tutturmuyoruz. Ama şu konuştuğumuz dil Osmanlıca ise mesele yoktur. O zaman hepimiz Osmanlıca konuşuyor, Osmanlıca yazıyoruz demektir.

         “Biz, Millî Eğitim Bakanlığı olarak dilde zorlamayı doğru bulmuyoruz.”   İfadelerine yer  vermiştir.

          Maliye  Bakanı Cihat Bilgehan ise,  Muhalefet Lideri C H P Genel Başkanı İsmet İnönü’ye  cevap olarak yaptığı konuşmada  görüşlerini şöyle açıklamıştır:

          “Biz iddia edildiği gibi dil devrimini bir komünist taktiği gibi anlamış insanlar değiliz. Yalnız biz Türk dilini bu kadar alışılmış, sadeleşmiş şekline aykırı olan davranışlara hakikaten karşı bulunmaktayız. Atatürk, Türk dilinin yerine, bunun kaldırılması suretiyle yeni bir dilin konulmasını hiçbir zaman arzu etmemiştir.”

          Maliye Bakanı  C. Bilgehan,  tercümelerde kullanılan  “erkece, savutlar, eytişim, yönsem, tepizlemek, açınım, görgütçü, koşuk”  gibi uydurma kelimelerden örnekler vererek  “bunları Atatürk’ün de anlayamayacağını”  söyledikten sonra, Türkçenin ne hale geldiğinigöstermek üzere,   Atatürk’ün  “Gençliğe Hitabesi”nin    hem asıl metnini hem de   uydurma dile çevrilen metnini okuyarak  konuşmasını bitirmiştir. 

          Bütçe görüşmeleri sırasında, (16.2.1967) Cumhuriyet Senatosu’nda   “Dil ve Tercüme Bürosu”  hakkında   sert bir konuşma yapan Dr. Fethi Tevetoğlu [41], “her çeşit anarşinin ve anarşizmin karşısında bulunduğumuz gibi, Türk dilinde yaratılmak istenen dil anarşisinin de karşısındayız”   dediği konuşmasında şu ifadelere yer vermiştir:

           “Biz devlet radyosundan (o zaman tv yok), devlet parasıyla basılan kitaplardan bu büyük milletin olmayan uydurma bir dille bu millete hitap edilmesine taraftar değiliz ve buna tahammül edemiyoruz.  Kuş dili konuşan kuşlar kendi aralarında ötüşebilirler. Ama bu uydurma kuş dilini bu millete ana dili olarak kabul ettirmeye hiç kimsenin hakkı yoktur. Ve Hiçbir Türk evlâdı buna zorlanamaz. (…) Ana dilimizin, hedefi Türk dilini tahripten silip süpürmekten ibaret bir kültür bolşevizmi plân ve programının  tatbikatı cümlesinden Türk ve Türkçe olmayan bir takım uydurma, casus kelimelerle doldurulup bozulmasına, anlaşılmaz bir dil haline, maskaralar dili haline sokulmasına ve yok edilmesine bizim en millî ve en tabiî Türklük ve insanlık hakkımız olarak razı değiliz  ve şiddetle karşıyız.”

            Adalet Partisi Samsun Senatörü Dr Fethi Tevetoğlu,  konuşmasında Atatürk’ün Nutuk’unun  tahrip ve tahrif  edilmesinden,  Tercüme Bürosu üyelerinin  tercümelerinden örnekler verdiği konuşmasını  şöyle  bitirmiştir:

       

       “Biz Türkçüyüz, Türk’ten yanayız. Ve bu itibarla da Türkçeciyiz ama Ziya Göklap’ın açtığı yolda, Atatürk’ün bayraktarlığını ettiği Atatürkçeciyiz;  yoksa  Ataç Türkçecisi değiliz.”

      

        Dr. Fethi Tevetoğlu,   Tercüme Bürosu  üyelerinin toplu istifasının tartışmalarının devam etmesi üzerine, Senato’da  24.2.1967  günü yaptığı ikinci konuşmada da  şunları söylemiştir:

           “Muhterem arkadaşlarım,müseccel komünistlere eser tercümesini ihale ederek bunları yıllardan beri beslemişler ve besleyenler de maalesef  yine bu heyettir. Bir-iki misal vereyim; hapishanede yatarken  Nazım Hikmet’e eser tercüme ettiren bunlardır. Bugünkü Türkiye Gizli Komünist Partisinin (adı gizli de merkezi dışarıda görünüyor) genel sekreteri olarak yakın zaman önce  Moskova’da yapılan Komünist Kongresinde, Türkiye Komünist Partisi lideri olarak takdim edilen Zeki Baştımar’a  eser tercüme ettirenler yine bu heyettir.” [42]

 

           Millî Eğitim Bakanlığı Tercüme Bürosu üyelerinin  toplu istifası  dolayısıyla   1967 yılı bütçe görüşmeleri sırasında başlayan  dil tartışmalarında,   kendisi de bir dilci olan  Prof. Dr Tahsin Banguoğlu[43] ,  24.2.1967 günü,  doğrudan dil meseleleri ile ilgili  uzun bir konuşma yapmıştır.  Prof. Dr. Banguoğlu,  Atatürk  devri  dil çalışmaları ve Türkçe’nin sadeleşmesi konusunda  bugün de ışık tutacak belge değerindeki konuşmasına,  dilcilik adına sitem ederek  şöyle başlamıştır:  “Bizim ihtisas sahamız bir parça nankör bir sahadır. Şu itibarla, eğer bir sağlık meselesi bahis konusu olursa, doktor sen ne dersin diye sorarlar. Bir hukuk meselesinde bir hukukçu arkadaşa, sen ne dersin diye sorarlar. Bizim maarif sahasında, hususiyle bu kavgalı dil sahasında bize bir şey sorulmaz ve  herkes bizden daha iyi bilir.”   

           Bu  sitemli girişten sonra,  Türkçenin sadeleşme tarihinden, Atatürk’ün yol göstericiliğinden, terimlerin nasıl yapılacağından,  bahseden Banguoğlu,  sözü  1940’lı yıllardan sonra ortaya çıkan  uydurmacı dil anlayışına getirerek   özetle şunları söyler:

    

          “Ben kırk yıldır dilcilik hareketinin içindeyim. İki defa Türk Dil Kurumu Başkanlığını yaptım.   Birincisinde iki sene,  ikicisinde üç sene. Bu işlerin mutfağının nasıl işlediğini bilirim. Bir arz ettiğim gibi kelime yapıcılığı vardır. Bir de uydurmacılık vardır.  Uydurmacılığın bir türlüsü hiç mana, gramer kaidesi ve dil zevki tanımaksızın bir kökü bir eki alıp  getirip kelime yapmak ve bunu tutturmağa çalışmaktır. ”

       “Memleketimizde kaynağı iyi bilinmeyen bir ikinci sınıf uydurmacılık da hüküm sürmektedir. Bu uydurmacılık Moskova’dan geliyor.”

       “Demek ki burada uydurma, soysuz kelime yapma teşviki Rusya’dan gelmektedir. Bu propaganda bir günlük emir gibi  yayılmıştır. Ve pek çok gençler bilmeyerek, eminim ki bilmeyerek  uydurma kelimeleri yazma ve söyleme yoluna gitmişlerdir. Bugün de Türkiye’de solcu propaganda bu yoldadır. En çok uydurma kelime kullanan yazarlara dikkat ediniz, hepsi solcu yayınlar yapanlardır.” [44]

          “Ben 40 yıldır dilcilik  hareketinin içindeyim.”  diyen  Prof. Dr. Tahsin Banguoğlu,  yurt dışında ihtisas yapmış, Atatürk’ün sağlığında (1936), Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesine “Dil Doçenti”  olarak tayin edişmiş; 1948-1950 arasında Millî Eğitim Bakanlığı ve Dil Kurumu Başkanlığı yapmıştır. Böylece dil çalışma ve tartışmalarının içinde bulunmuş bir  ilim ve siyaset adamı olarak söyledikleri  bugün tarihî belge değerindedir.

 

 

       İlkinden Yirmi yıl Sonra

       Muallimler Birliği İkinci Dil Kongresi (1968)

 

        Türkiye  Muallimler Birliği,  1948’de toplana  dil kongresinden  yirmi yıl sonra  1968’de  “İkinci Dil Kongresi”ni  toplamıştır.  Muallimler Birliği İkinci Dil Kongresi, o tarihte Türkiye Muallimler Birliği Başkanlığını yürüten Prof. Dr. Faruk K. Timurtaş’ın   öncülüğünde  27-28 Nisan 1968  günlerinde toplanmıştır.  25 Nisan 1968 günü yapılan basın toplantısında,  gazetecilere verilen metinde, “Türkiye Muallimler Birliği dil meselesinde sadeleşmeye, özleşmeye taraftardır.”   denildikten sonra,  Kongre’nin  toplanma sebebi şöyle açıklanmaktadır:         

          “Dili özleştirme cereyanının dilde uydurmacılık halini almasını endişe ile karşılayan Türkiye Muallimler Birliği, bu hale daha fazla gecikmeden bir çare bulunmasını istemektedir. İşte ‘İkinci Dil Kongresi’ bu görüşle tertip edilmiştir.”         

         Aralarında,

         Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü,

         Türk Ocakları Genel Merkezi,

         Türkiye Edebiyat Cemiyeti,

         Milliyetçi   Öğretmenler  Federasyonu,

         İstanbul Fetih Derneği,

         Komünizmle Mücadele Dernekleri,           

         Millî Türk Talebe Birliği 

gibi   kuruluş ve derneklerin bulunduğu  Kongre’ye  20 kuruluş ve dernek katılmıştır.  Kongre,  basında da büyük ilgi görmüştür.  Devrin Millî Eğitim Bakanı  İlhami Ertem de  Kongre’ye bir kutlama mesajı  göndermiştir.  

          Muallimler Birliği İkinci Dil Kongresi’ne  tebliğ sunanlar arasında, Prof. Dr. Faruk K. Timurtaş, Refiî Cevat Ulunay, Prof. Sabri Esat Siyavuşgil,   Prof. Dr. Tahsin Banguoğlu, Nihat Sami Banarlı, Prof. Dr. Mümtaz Turhan , Prof.Dr. Ayhan Songar,   Ord. Prof. Dr. Zeki Velidi Togan,  Ord prof. Dr. Fahri Fındıkoğlu,  Mahir İz,  Adnan Ötüken, Halit Fahri Ozansoy,  Prof. Abdülkadir İnan,  Doç.Dr. Muharrem Ergin,  Dr. Necmettin Hacıeminoğlu, Samiha Ayverdi, Dr.Osman Sertkaya  gibi   devrin tanınmış  ilim  ve  fikir   adamları ve  edebiyatçıları  vardır.

         İkinci Dil kongresinde, en  çok  dilde sadeleşmenin “tasfiyecilik-uydurmacılık”   hareketine  dönmesi, bunun    millî kültürümüze ve  Türkçeye verdiği zarar üzerinde durulmuştur.  Uydurmacılık  anlayışının  önlenmesi için de  ilmî çalışmalar yapacak bir dil akademisi kurulması istenmiştir.   Kongre’ye sunulan tebliğler içinde   dikkat çekici olanlardan birisi de Dr. Osman  F.  Sertkaya’nın  “Atatürk’ün Dil Politikası”   adlı tebliğidir.  Osman F. Sertkaya’nın tebliği,  Atatürk’ün dil politikalarını   belgeler ışığında  bütün açıklığı  ile ortaya koymuştur.     

        Kongre sonunda,  Muharrem Ergin tarafından okunan  “11. Dil Kongresi Tebliği”  adıyla hazırlanan sonuç bildirisinde özetle şu görüşlere yer verilmiştir:

        

        1- Dilde sadeleşme hareketi 1908’den hemen sonra hedefine ulaşmış ve Ziya Gökalp, Atatürk ve büyük edip ve şairler zincirinin fikrî icraatı ve aşkı ile ortaya çıkan millî edebiyat devri,  modern Türkçenin  en mükemmel şeklinin tam bir aynası olmuştur.  Bugünün Türkçesi budur. Bu Türkçenin hiçbir müdahaleye ihtiyacı yoktu ve yoktur.  Türkçe Türk milletinin konuştuğu dildir.       

          2-  Sade Türkçe hedefine ulaşıldıktan sonra,  oradan uydurmacılık cereyanına geçilerek son zamanlarda  sadeleşme hareketi dejenere edilmiştir.  Özleştirme , arılaştırma  gibi adlarla yürütülen ve uydurma kelimeler ile devrik cümle kullanmak ve bunu zor kuvvetiyle  yapmak demek olan bu uydurmacılık akımı, Atatürk’e ihanet ve Türkçeye karşı bir suikasttır.

           3- Türk  kültürünün ve  Türk milletinin geleceğini tehlikeye atan bu akımın durdurulması için  duruma devlet el koymalıdır.

           4- Uydurmacılık hareketi, tamamen aşırı solun bir silahı haine gelmiştir.

           5- Resmî  kurumların ve  devlet radyosunun  uydurma dili kullanması,  kanunlara aykırı ve suçtur. (o tarihte tv yayını yoktu)

           6- Dile yapılacak tek müdahale,  dili uydurmacılıktan kurtarmaktır. Bunun için  Dil Akademisi bir an önce kurulmalıdır.

           

            İkinci Dil Kongresi Tebliğleri,  basında  Kongre ile ilgili  çıkan yazılarla birlikte  Prof. Dr. Faruk  K Timurtaş  tarafından  “İkinci Dil Kongresi ve Akademi”   adıyla bir kitapta toplanmıştır.[45]  1960’lı yıllardaki  dil tartışmaları  ve dilimizin  uğradığı  yıkımı  göstermesi bakımından   belge değerinde  önemli bir kitaptır.

 

          Ses Getiren Bir Muhalefet

          Tercüman Gazetesi “Yaşayan Türkçemiz”  Hareketi 

 

          12 Eylül 1980 öncesi Türkiye’sinde,  kanlı ideolojik çatışmalara  paralel olarak  “dil anarşisi”  de  alabildiğine artmıştı.  Öyle ki  karşımızda  iki dilli bir Türkiye  tablosu vardı. Siyasîlerin,  yazarların,  ilim ve fikir adamlarının,  öğrencilerin hatta sokaktaki vatandaşların milliyetçi  (bazılarınca sağcı!)  veya   sosyalist  (bazılarınca  solcu)   görüşlere sahip  olduğunu,  pek az yanılma payı ile   kullandığı   kelimelerden anlamak mümkün hale gelmişti.       

Gerçekten,  Türkçe’nin  sadeleştirilip   geliştirilmesi   ve zenginleştirilmesi   çalışmaları,  özellikle 1960’lı yıllardan başlayarak   Türk Dil Kurumunun  yönlendiriciliğini yaptığı  ideolojik bir  tasfiyecilik- uydurmacılık  anlayışıyla    kültür ihtilâli    hareketi halini alıp  millî kültür tahripçiliğine  yönelmişti.     

           Türkiye’nin  böyle bir  dil anarşisi içinde bulunduğu günlerde,  Tercüman gazetesi,   “Yaşayan Türkçemiz”[46] adıyla bir  yazı kampanyası, bir  Türkçecilik  hareketi   başlatmıştır.  Gazete’nin  19 Aralık 1979  tarihli nüshasında  “Türkçeci” imzasıyla  başlatılan bu  “Yaşayan Türkçe”   hareketi  halka  şöyle duyurulmuştur:

 

           “Yayımı aylar sürecek bir zaman kesiminde sunacağımız bu sayfada Türkçemizin bütün meseleleri, ilim, sanat ve zevk ölçüleriyle ele alınacaktır. Dilimizin içine düşürüldüğü açmazlar, kısırlıklar, saptırmalar, yanlışlar ve doğrular, üniversitelerimizin Edebiyat Fakültelerine mensup dil bilginleri tarafından ortaya  konulacaktır.”

           “Hepsi de aslında uydurmacılık  demek olan ‘arı Türkçecilik’ , ‘öz Türkçecilik’ , ‘özleştirmecilik’ , ‘tasfiyecilik’  gibi ilim ve ciddiyetten uzak zorlamaların, öğretim, fikir, edebiyat ve devlet hayatımızda nasıl bir kültür bozgununa  ve anarşiye yataklık ettiği anlaşılacaktır.” 

 

            Tercüman-Yaşayan Türkçemiz hareketi,  1983 öncesi Türk Dil Kurumunun durumunu da  şöyle tespit ve tasvir etmektedir:

 

           “Türkçeyi bozma ve kısırlaştırma ‘çaba’ larının  deneme istasyonu olan  Merkez, yıllardan beri hiçbir ilme, sanata ve dürüstlüğe katlanamayan bir  ‘alaylılar’  kurumudur. Atatürk’ün ancak bir dil akademisine bıraktığı kendi el yazısıyla bilinen ‘miras’ını, eş-dost arasında paylaşıp harcamaktan başka bir şey düşünmeyen Kurumcular, külliyetli ve manalı olan mirası, Türkçemizi harcamak için kullanıyorlar.” [47]

 

          Tercüman gazetesinin başlattığı  Yaşayan Türkçemiz   yazı kampanyasında,  Türkçe’nin içinde bulunduğu durumu  ortaya koyan pek çok yazı yayımlanmıştır.  Bu yazılar içinde özellikle, Prof. Dr. Zeynep Korkmaz, Prof. Dr. Tahsin Banguoğlu, Prof.Dr. Faruk K. Timurtaş, Prof. Dr. Hasan Eren, Doç.Dr. Necmettin Hacıeminoğlu, Doç. Dr. Ahmet Bican Ercilasun, Dr. Osman Sertkaya   imzaları ile yayımlanan yazılar  dikkat çekici  olmuştur.  O günlerde  henüz Kurum üyesi bulunan  Prof. Dr.  Zeynep Korkmaz,  Yaşayan Türkçemiz sayfalarında yazı yazdığı için,  Kurum tarafından “Genel Yazman Cahit Külebi”  imzasıyla  hakkında soruşturma başlatılması üzerine 4 Şubat 1980’de  Açık Mektup yayımlayarak   Kurum’dan istifa etmiştir.[48]

          “Tercüman- Yaşayan Türkçemiz”  sayfalarında yayımlanan yazılar,  aynı isimle  1981’de  3 cilt kitap halinde yayımlanmıştır.  Yayımlanan yazıların içinde  uydurma  kelimeler  yanında yanlış kullanılan kelime ve ifade şekilleri ile ilgili pek çok örnek yer almaktadır.

 

           Askerî İdare Döneminde Güçlü Bir Ses

           SİSAV’ın  Türk Dili  Toplantısı (26.12.1980)

 

           Türkiye’nin  1970’li yılların ikinci yarısında  siyasi-ideolojik anarşi içine sürüklenmesi üzerine,  12 Eylül 1980’de  Ordu  yönetime el koymak durumunda kalmıştır.  Askerî idarenin kurulmasından   kısa  bir süre  sonra   Tercüman-Yaşayan Türkçemiz”  hareketinin de devam ettiği günlerde   kısa adı  SİSAV  olan  “Siyasî  ve Sosyal Araştırmalar Vakfı”  26 Aralık 1980’de  İstanbul Tarabya Oteli’nde  “Türk Dili Semineri”  adıyla  bir  dil toplantısı düzenler. Toplantının  açış konuşmasını yapan Prof. Dr. Muharrem Ergin,  konuşmasında şu  görüşlere yer verir:

        “Uydurmacılık cereyanının millet hayatında yarattığı tehlikeyi, 12 Eylüle gelinceye kadar ilgililere ve yetkililere yıllarca ve yıllarca bir türlü anlatmak mümkün olmamıştır. 12 Eylül, dil davasında akılcı, ilimci ve Atatürkçü çözüm için şimdi yeni bir ümit kapısı olarak yükselmek istidadındadır. Devlet başkanı ilk defa nesiller arasındaki bağların çözülmemesine işaret buyurmuştur. İnşallah bu cemiyeti bu işaretin ışığında, nihayet dil davasını  doğru çözüme bağlamak imkânını bulur.”  

            Prof. Dr. Muharrem Ergin konuşmasında   dil davasında  çözüm yolu olarak  bir dil akademisinin  kurulmasını gösterir.

          SİSAV Dil Semineri’nde  “Atatürk ve  Türk Dili”  üzerine bir konuşma yapan  Prof. Dr. Zeynep  Korkmaz, “İnkılâpların Atatürk’ün düşünce sistemindeki yeri”,  “dil İnkılâbının gerekçesi”, “Atatürk’ün Türk dili ile ilgili görüşleri ve Atatürk devrindeki  dil  çalışmaları”, “dil davasının bilim temeline oturtulması gerektiği” üzerinde durur.  Prof. Dr. Zeynep Korkmaz,  konuşmasının sonunda  dil inkılâbının,  Atatürk’ün çizdiği hedeften ve yoldan saptığını  şu cümlelerle açıklar:

          “Özleştirme hareketi,  ‘tasfiyecilik’  ve ‘uydurmacılık’  yolu ile çığırından çıkarılarak yeni bir çıkamaza daha sürüklenmiştir.   Hem de o kadar sürüklenmiştir ki,  bugün artık ‘Dil Devrimi’  ile, büyük kurtarıcı Atatürk’ün gerçekleştirmek istediği  ‘Dil İnkılâbı’ arasında, bunların kelime ve terim anlamlarından başlayarak, metotlarına ve fikir  yapılarına kadar  hiçbir bağ kalmamıştır.  1932 yılında  1.Türk Dil Kurultayı’nda  kabul edilen çalışma programını  gerçekleştirmek şöyle dursun, Program’dan ve Atatürk’ün çizdiği araştırma yolundan büsbütün uzaklaşılmıştır.”  [49]             

 

          Devlet Başkanı  ve  Başbakan’ın da birer telgraf gönderdikleri  SİSAV’ın  “Türk Dili Semineri”ne,    Prof. Dr. Tahsin Banguoğolu, Prof. Dr. Hasan Eren, Prof. Dr. Faruk Timurtaş, Doç.Dr. Ahmet Bican Ercilasun  gibi tanınmış   dilciler  de katılmıştır.    Bunlardan  Hasan Eren,  henüz  Dil Kurumu üyesi bulunduğu için  Seminer’e  Türk Dil Kurumu adına değil kendi adına katıldığını açıklamıştır.

           SİSAV’ın düzenlediği  Dil Semineri’ne  birçok kuruluş gibi Türk Dil Kurumu  (eski yapıdaki Kurum)   da davet edilmiştir.  Davete  icabet etmeyen Kurum,  o dönemdeki Başkanı  Şerafettin Turan İmzasıyla  SİSAV  Başkanına şöyle bir telgraf  göndermiştir:   

          

         “Vakfınızca düzenlenen Seminer’de ele alınan konular ve konuşmacılar açısından  ‘Kültür Devrimi’nin karşısında bir tutum yansıtmaktadır. Bu nedenle Dil Devrimimizin geliştirilmesiyle görevli Kurumumuzun katılmasına ve temsilci göndermemize olanak görmediğimizi bildirir, saygılar sunarım.”

  

          Türk Dil Kurumu  Başkanının telgrafında da görüldüğü gibi,  1983 öncesi  yani eski yapıdaki Kurum,  “kültür devrimi”   hedefiyle çalışmaktaydı.  Prof. Dr. Zeynep Korkmaz’ın  ve pek çok ilim adamının tespit ve ifade ettiği gibi,  millî kültür,  ilim ve Atatürk  yolundan çoktan sapmıştı. İşte bu sebeple de   1983’ten itibaren yeniden yapılandırıldı.

 

        Tasfiyecilik - Uydurmacılık  ve  Yozlaşmaya   Karşı

        Yaşayan   Türkçe’yi   Savunan   Bazı   Kuruluşlar

 

        1983  öncesinde  eski yapıdaki Türk Dil Kurumunun öncülüğünü yaptığı tasfiyeci-uydurmacı  dil anlayışı,  sadece  dil meselesi ile sınırlı  kalan bir hareket değildir.  Türkiye  Cumhuriyeti,  Türk  milleti ve Türk kültürü üzerinde oynanan  siyasî-ideolojik  bir  oyunun  görünen yüzüdür.  Tasfiyeci-uydurmacı   dil anlayışı, Türkiye’de bir komünist  ihtilali  yaparak  Marksist-Leninist bir düzen kurmak isteyen  siyasî  ideolojinin  bir aracı  olarak yürütülmekteydi.  Bu durum,  Rus emperyalizmi   demek olan  Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği   1990’da  yıkılıp dağıldığı için  şimdiki gençler tarafından  tam idrak edilememektedir.  Tasfiyecilik-uydurmacılık  hareketinin   kaynağının  Sovyet dönemi Moskovası  olduğu  çeşitli ilim ve fikir adamlarınca açıklanmıştır.  1990 öncesi  Marksist-Sosyalistlerin  (şimdiki eski solcuların)  “arı  Türkçe” , “öz Türkçe”   gibi parlak ve aldatıcı  isimler altında  uydurma  kelimeleri kullanmalarının  sebebi  budur. 

             Türkçecilik, Türk milletini ve Türk kültürünü  koruma, yaşatma ve savunmanın bir cephesi olarak Türkçülerin  yani  Türk milliyetçilerinin   davasıdır.   İste bu sebeple,  kuruluşunda Türk milliyetçiliği   fikrini esas alan  bazı sivil toplum kuruluşları da,  kuruluş maksatları ölçüsünde  çeşitli  yayınları ve toplantıları ile “Tasfiyeci- uydurmacı”  dil anlayışına ve Türkçe’nin yozlaşmasına  karşı “Türkçecilik tartışmaları” nın içinde  yer almışlar; Yaşayan Türkçe’yi savunmuşlar ve savunmaktadırlar.  Daha  önce çalışmalarından söz ettiğimiz  “Türkiye Muallimler Birliği”  ve   “SİSAV”   bu kuruluşlardandır.  Ancak bunların  Türkçecilik ve dil tartışmalarına   katıldıkları  süreli yayınları yoktur.       

            Burada,  Türkçecilik ve dil tartışmalarına süreli veya diğer yayınları ve toplantıları ile katılan ve kamuoyunca  bu yönleri ile   tanınan   “Türk Ocakları”,  “Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü”,   “Aydınlar Ocağı” ,  “Türk Edebiyatı Vakfı”,  “Kubbealtı Akademi Cemiyeti”   gibi  bizce önemli  bazı  sivil toplum  kuruluşlarının görüşlerinden ve çalışmalarından  da bahsetmek istiyoruz. 

 

            Türk Ocakları

 

           Türk Ocakları,  kuruluşu  Cumhuriyetten önceye (1912)  uzanan ve Türkiye’nin en eski, en köklü  Türk milliyetçisi  sivil toplum  kuruluşudur.[50]  Cumhuriyet’in kuruluşunda da önemli rolü olmuştur.  Türk Ocakları,  Türk milliyetçisi bir kuruluş olarak  daha ilk tüzüğünde  “Türk ırk ve dilinin kemaline çalışma”  gaye edindiği belirtilmiştir.  Atatürk’ün   Türk dili ile ilgili  “Millî his ile dil arasındaki bağ  çok kuvvetlidir.” diye başlayan ve özel olarak  el yazısıyla yazdığı  çok ünlü   sözlerini de,  “Türk Dili İçin”  adlı  Türk Ocakları  yayını  bir  kitaba yazmış olduğu hatırlanırsa  durum daha iyi anlaşılır.  Kısaca,  kuruluş gayesi  Türk milliyetçiliği olan  Türk Ocakları,  her devirde  Türkçecilik ve dil tartışmalarının  içinde  yerini  almıştır.         

         Türk Ocakları’nın  Türkçe ve dil anlayışı,  Ömer Seyfettin ve Ziya Gökalp gibi  ünlü  Türk   milliyetçilerinin başlattığı  “Genç Kalemler-Yeni Lisan”  hareketine dayanmaktadır.  Çünkü onlar da Türk Ocaklı ve  Ocak’ın  yayın organı Türk Yurdu  dergisi   yazarlarındandır. 

         Türk Ocaklarının, Türkçe  ve dil meseleleri ile ilgili görüşleri,   çeşitli toplantılarda ortaya konulmakla beraber,   daha çok    kuruluşundan günümüze Ocak’ın yayın organı olan  Türk Yurdu dergisinde  yayımlanan yazılarla ortaya konulmuştur; konulmaya devam edilmektedir.

         Türk Ocakları,  millî kültürümüzün  eksiksiz bir ifade vasıtası olarak zengin, sade ve yaşayan Türkçe  taraftarıdır.  Bu sebeple,  “öz Türkçe”, “arı Türkçe” , “dil devrimi”   vb adlar altında  yürütülen  “tasfiyeci-uydurmacı”   dil anlayışına  karşıdır.  Bu anlayışla  Türk Yurdu sayfalarında   1912’den   günümüze   yüzlerce yazı  yayımlanmıştır. Türk Dil Kurumunun yeniden yapılandırılması da dikkate alınarak   Türk Yurdu’nda  Türk Ocaklarının görüşü  şu cümlelerle ifade  edilmektedir:

         “Milletin  dili ile oynanmış, geçmiş ilim, sanat ve fikir eserlerinin yeni nesiller tarafından anlaşılmasını önlemek üzere dilde Marksistler’in  ‘sürekli devrim’  ilkesine uygun olarak mütemadi değişikliğe gidilmiş; uydurmacılık, dilciliğin tabiî bir unsuru haline getirilmişti.(…) Şimdi  ‘yaşayan’ , ‘doğru’  ve ‘güzel’  Türkçe’nin yerleşmesi, dilde bozgunculuğun  son bulması  için kanunî düzenlemeler yapılmış,  Devlet bu maksatla müesseseler kurmuştur.” [51]           

         Türk Ocaklarının ve Türk Yurdu’nun  her zaman  savunduğu  dil politikası da  şu cümlelerde ifadesini  bulmaktadır:

          “Sade, anlaşılır, zengin ve ahenkli bir Türkçe, Türk Yurdu’nun  değişmez ve vazgeçilmez bir meselesidir. Bu hususun, top yekun  ilim, fikir, sanat ve siyaset hayatında hakim kılınmasına kadar, Türkçe baş mesele olmak vasfını koruyacaktır.” [52]    

            Günümüzde   Türkçenin   karşılaştığı   tehlike    sadece  tasfiyecilik-uydurmacılık  değildir. Bu tehlike, 1983  sonrası  belli bir oranda   önlenmiş görünmektedir.  Fakat  Özellikle  1990’lı yıllardan sonra,   Türkçe,   İngilizcenin adeta  istilâsı  ile karşı karşıya kaldı. Bunda yabancı dille öğretimin yaygınlaşması, bir kısım basın organlarının ve televizyonların  millî kültür hassasiyeti taşımaması, aydın geçinenlerin millî şuurdan  nasip almamış olması, İş adamlarının ve esnafın  yabancı isimler kullanma merakı vb sebepler önemli rol oynamaktadır.   İşte  bu  bir çeşit  kültür emperyalizminin  karşında   Türkçenin   önde gelen savunucularından birisi  yine Türk Ocakları’dır.  Türk Ocakları,  tehlikeye dikkat çekmek için çeşitli toplantılar ve basın açıklamaları  yapmaktadır.  Türk Ocakları Genel Başkanı Nuri Gürgür, Türkçenin son yıllarda karşılaştığı tehlikeleri dikkat çekmek için yayımladığı  “Türkçeyi Koruyalım” başlıklı basın açıklamasında   durumu  “çılgınlık”  olarak vasıflandırmakta ve şu görüşlere yer vermektedir:

          “Bilinmelidir ki Türkçe meselesi ruhsuz,  hissiz, kültür emperyalizminin kuklası ve ne yaptığını bilmez bir duruma gelmiş insanların insafına, keyfî ve ciddî  olmayan varsayımlarına ve menfaat hırslarının tatminine bırakılacak kadar basit değildir.” [53]

            Fakat  Türk Ocaklarının Türkçe konusunda   son yıllardaki  en kalıcı çalışması,  Türk Yurdu- Türkçeye Saygı  özel sayısıdır.[54] “Türkçe giderse her şey gider”  anlayış  ve şuuru içinde,  “Türkçeye Saygı”   sayısının niçin hazırlandığı  şöyle açıklanmaktadır:

            “… İşimiz zordur. Zor olmasına rağmen milliyetçiler, Türkçenin yaşatılması görevinde öncülük görevini bıkmadan usanmadan yerine getirmelidirler. İşte bu amaçla Türkçeye saygı sayısını hazırladık.” [55]

             Türk Ocaklarının,  büyük Türkçü  Gaspıralı İsmail’in  “dilde, fikirde, işte birlik” ilkesiyle   yayınladığı   Türk Yurdu dergisinin   “Türkçeye Saygı”  sayısı, Türkçenin dünkü ve bugünkü  durumunu,   karşı karşıya bulunduğu tehlikeleri   gözler önüne seren  önemli bir yayındır.  Bu  büyük boy 480 sayfalık  sayıda,  Türkçeye  gönül vermiş  98 ilim ve fikir adamının yazısı yer almaktadır.[56]

            Kısaca Türk Ocakları,  yüzyıldır Türkçeyi  Türk milletinin varlık sebebi  bilip her devirde her türlü  tehlikeye ve yozlaşmaya karşı savunmuş ve  savunmaya devam  eden  Türk milliyetçiliğinin en büyük sivil  toplum   kuruluştur.

           

           Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü         

 

         20 Ekim 1961’de kurulan Türk Kültürünü araştırma Enstitüsü’nün  kuruluş gayesi,  “Türlerin tarih ve kültürleri, bugünkü varlıkları ve meseleleri üzerinde ilmî araştırmalar yapmak”tır.Zamanın Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’in himayesinde kurulmuştur. Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü,   başta   dil ve tarih olmak üzere Türk dünyasını bir bütün olarak”  düşünüp,   Türk  kültürünün her alanında   ilmî    araştırma  ve  yayınlar yapan bir  kuruluştur.  Enstitü,  1962’den itibaren  yayımlanan  aylık  Türk Kültürü  dergisi,  Türkiye’deki dil tartışmaları ile ilgili yazılara sayfalarında önemli yer ayırmaktadır. 

          Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü’nün   dil tartışmaları ile ilgili  en önemli yayını ise, “Türk Dili İçin”  adı altında topladığı   6 ciltlik  makaleler ve yazılar külliyatıdır.  1966-1967-1968 yıllarında yayımlanan   “Türk Dili İçin –Türk Basınında Çıkan Türk Dili İle İlgili Makaleler”   külliyatı,  toplam 1122 sayfa tutmaktadır.  Türk Dili İçin  adıyla toplanan makale ve yazılarda, “tasfiyeci-uydurmacı” anlayışa karşı  “yaşayan Türkçe” savunulmaktadır.   Birinci cildin   Önsöz’ünde  yayınla ilgili olarak şu görüşe  yer verilmektedir:

         “Dil meselesindeki samimi ve menfaat gütmeyen tutumumuz, bazı zümre ve şahıslar tarafından  ‘devrim aleyhtarlığı’  şeklinde gösterilmek istenmekte ise de, böyle bir iddianın asla yerinde olmadığını önümüzdeki yazıları okuyanlar açıkça göreceklerdir. Bizim tek gayemiz, bilhassa son yıllarda  yanlış   bir   mecraya   sokulmuş olan  ‘Türk Dil İnkılâbı” na ( devrimi değil)  doğru bir yol  verilmesinin lüzumunu  belirtmek ve  bu doğru yolun ne olabileceğini açıklamaktı.”

         “Bu gibi araştırma ve açıklamaların neticesine bakılarak denilebilir ki, Dil İnkılâbımızda aksaklık, bilim yolunun ihmal edilmesinden ve ‘devrim’   perdesi altında millî menfaatlerimize uygun düşmeyen bir yol tutulmasından ileri gelmektedir. Ayrıca bu devrime aziz Atatürk’ün adı  da  karıştırılarak, zihinler bulandırılmakta ve bilhassa yakın tarihimizi iyi bilmeyen genç dimağlar arasında şüphe ve tereddüt uyanmaktadır.” [57]

 

        Türk Kültürünü  Araştırma Enstitüsü’nün altı cilt  Türk Dili İçin  adlı makaleler külliyatı,  1962 – 1967  yılları arasındaki  dil tartışmalarını yansıtması açısından zengin bir kaynaktır.

        Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, 1964’ten itibaren de ilmî makalelerin yer aldığı “Türk Kültürü Araştırmaları” adlı  dergiyi yayımlamaktadır.

         Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü’nün   1976’da yayımladığı “Türk Dünyası El Kitabı”   başta Türkçe, Türk  lehçe ve şiveleri  olmak üzere  Türk  kültürü ile ilgili  toplu bilgi veren   önemli bir kaynak eserdir.

 

Aydınlar Ocağı   

        

            Aydınlar Ocağı,  1967’de “Milliyetçiler Semineri”nin ve  1969’da  “Milliyetçiler İlmî Kurultayı”nın  düzenlenmesine öncülük eden  Porf. Mümtaz Turhan, Prof. Ali Nihat Tarlan, Prof. İbrahim Kafesoğlu, Doç. Nurettin Topçu, Nihat Sami Banarlı  gibi seçkin ilim  ve fikir adamlarının  “varlığı tehlikeye düşen Türk’ün cesur bir hamle ve imanlı bir harekete ihtiyacı”  olduğu  inancıyla  14 Mayıs 1970’te kurulmuştur.  Kuruluşunda 31’i üniversite öğretim üyesi olmak  üzere  56  aydın tarafından kurulmuştur. İlk Başkanlığını  ünlü tarihçi ve fikir adamı  Prof. Dr. Kafesoğlu’nun    yaptığı   Aydınlar Ocağının  Tüzüğünde kuruluş amacı şöyle tespit edilmiştir:

            2. Madde:

            “Derneğin amacı, Millî kültür ve şuuru geliştirmek  suretiyle Türk milliyetçiliği fikrini yaymak, millî bünyemizi sarsan fikir buhranı ve mefhumlar anarşisi ile mücadele ederek,  millî varlığımızı meydana getiren unsurları yaşatıp kuvvetlendirmektir.”

           

Dernek amacını gerçekleştirmek için:

           

a) Millî ve manevî değerlerimizi yıkıcı ve bozucu akımlara karşı, Türk ahlâk ve geleneklerini, Türk dilini ve sanatını müdafaa eder.

            b)  Memleket meselelerine ve millî davalara Türk milliyetçiliği açısından bakarak millî menfaatlerimize en uygun çözüm yolarını araştırıp bulur ve yayar.

            c) ……”

 

            Aydınlar Ocağı’nın, tüzüğünde gösterilen  konularda  açık oturum, konferans ve   yayınları bulunmaktadır. 

            Aydınlar Ocağı’nın süreli yayını  -dergi vb-  bulunmamakla beraber,   düzenlenen  açık oturumların   ve  konferansların   metinleri  kitapçıklar halinde yayımlanmaktadır.  Bu yayınların içinde “Türk Dili ve Millî Bütünlüğümüz” , “Yabancı Dille Eğitim Öğretim Meselesi”  adlı metinler  Aydınlar Ocağının görüşlerini  açıklamak bakımından dikkat çekici yayınlardır.

           

 

 

Türk Edebiyatı Vakfı

 

Türk Edebiyatı Vakfı,  1970’te  Ahmet Kabaklı’nın öncülüğünde  kurulan Türk Edebiyatı Cemiyeti’nin  bir devamıdır.  Türk Edebiyatı Cemiyeti, “Türk milletinin fikir, sanat ve edebiyat sahasında millî çizgiler içinde gelişmesine çalışmak ve genç kabiliyetlere öncülük etmek”   gayesi ile kurulmuştur.  Cemiyet,  çalışmalarını,   1978’de  kurulan “Türk Edebiyatı Vakfı”  ile birleştirmiştir.

          Türk Edebiyatı Cemiyeti,  “Türk Edebiyatı”  adlı aylık dergi yayınını başlattı. Dergi, daha sonra  Vakıf tarafından devam ettirildi.  Türk Edebiyatı dergisi, Türk tarih ve edebiyatını bir bütün olarak gören,  dilde “yaşayan Türkçe”yi savunan  bir  fikir ve sanat dergisidir. 1983 öncesi Türk Dil kurumunun öncülüğünde yürütülen  tasfiyeci-uydurmacı  dil anlayışının, Türk kültürüne büyük zarar veren yıkıcı bir hareket olduğu,  Türk Edebiyatı dergisinin  Türk Dili Akademisi Özel Sayısı”ında  şu ifadelerle açıklanır:

        “Dildeki yıkıcılığın ilimle ifadesi, sadeleşmenin ve Türkçeleşmenin soysuzlaştırılarak uydurmacılık haline getirilmesidir. Böylece Ziya Gökalp ve Ömer Seyfettin’in öncülük yaptıkları  ‘Türkçe’cilerin, Halide Edip, Yakup Kadri, Reşat Nuri ve Falih Rıfkı’ların geliştirdikleri ‘Millî Edebiyat’ın ve Atatürk’ün millî bir harekâtı, rayından ustaca saptırılarak gayri millî ve yıkıcı bir cereyan durumuna sokulmuştur.”[58]   

        Türk Edebiyatı dergisi,  Türkiye’deki uzun ömürlü  edebiyat dergilerinden birisi olarak yayınına devam etmektedir.

        Türk Edebiyatı Vakfı, aylık Türk Edebiyatı dergisinin dışında “Türk Edebiyatı Yayınları”  adıyla da  yayınlar yapmaktadır. Bunlar arasında, ünlü şair ve  yazar  Yavuz Bülent Bakiler’in  “Sözün Doğrusu-1”  ve “Sözün Doğrusu-2”   adlı eserleri,  günümüzde “Türkçenin nasıl yozlaştırıldığını” , Türkçe’yi  “doğru” ve “güzel” kullanmanın inceliklerini   göstermesi bakımından  Türk Edebiyatı  Vakfı’nın önemli yayınlarıdır.

          

 

        Kubbealtı  Akademi   Cemiyeti

 

       2 Mart  1970’te Kubbealtı Cemiyeti bünyesinde  kurulan  Kubbealtı Akademi Cemiyeti “ilimde, dilde, fikirde ve güzel sanatlarda tamamıyle akademik ve millî bir hizmet gayesi ile kurulmuştur.” [59]    Cemiyet bu gayeye ulaşmak için   ilim,  fikir ve sanat  kuruluşu olarak  Türk dil ve kültürü ile ilgili çeşitli toplantı ve yayınlar yapmaktadır.

            Kubbealtı  Dil ve Edebiyat Akademisi, ilk sayısı  Ocak 1972’de yayımlanan  “Kubbealtı Akademi Mecmuası”   adlı  üç  aylık  bir dergi yayımlamaktadır.  Kubbealtı Akademisi’nin  gayesi ve çalışma programı,  Nihat Sami Banarlı’nın kaleme aldığı ve Mecmua’nın ilk sayısında yayımlanan   uzun ve geniş kapsamlı  “Beyannâme”  ile Türk milletine açıklanmıştır. Türk dil, edebiyat ve  sanatına  (müzikten mimarîye kadar)  bütüncü bir anlayışla bakılan  Beyanname’de, “dil”  anlayışı ile ilgili  görüş ve teklif şöyle açıklamaktadır:

           “Edebiyatta dil olarak, Türk milletinin yarattığı ve asırlarca işleyerek güzelleştirdiği Türkçe’yi  kullanınız. Milletinizin, bu asırlar içinde, aynı işleyişle Türkçeleştirdiği kelimeler de, vatanımız gibi, sizindir. Târihsiz, mûskîsiz, zevksiz ve uydurma kelimelere iltifat etmeyiniz.

            Dilimize, Türkçe’yi soysuzlaştırmak isteyenlerce yerleştirilmek istenen devrik cümle, ters cümle gibi cümle çeşitlerine yüz vermeyiniz.  Biliniz  ki  dünyanın en güzel ve en mantıklı söz tertîbi,  fâil- mef’ul- fiil (özne-tümleç-yüklem) şeklindeki hâlis Türk cümlesidir.”    

             1972’den itibaren   “Kubbealtı Akademi Mecmuası”  adıyla yayımlanan üç aylık  dergide, Türkçe ve dil tartışmaları ile ilgili pek çok yazı  ve makale  yer almaktadır. Bu  yazı ve makalelerin  içinde  Nihat Sami Banarlı,   Prof.Dr. Faruk K. Timurtaş  ve Prof.Dr.Tahsin Banguğolu’nun  dil tartışmalarına açıklık getiren öğretici yazıları vardır.  Prof. Dr. Faruk K.Timurtaş’ın   “Uydurma Kelimeler”   ile  Prof. Dr. T. Banguoğlu’nun  “On Yabancı Dilden Öztürkçe Kelimeler !”   yazı dizileri  tasfiyecilik ve uydurmacılığı   en açık örneklerle anlatan  belgeli yazılardır.

          Kubbealtı Akademi Cemiyeti, Tasfiyeci-uydurmacı  dil anlayışına karşı, yaşayan Türkçe’yi, “Türkçeleşmiş Türkçe”yi  savunan bir kuruluştur. Bu konuda önemli yayınlar yapmıştır.  Bunların başında, Büyük edebiyat tarihçisi ve Türkçe ustası  Nihat Sami Banarlı’nın  ilk baskısı İstanbul Fetih Cemiyeti’nce yapılan  “Türkçenin Sırları”(1972)  adlı eseri gelmektedir.[60]   Türkçenin Sırları,  hem Türkçenin zenginliğini, güzelliğini, inceliklerini  hem de Türkçe’nin tasfiyecilik-uydurmacılık anlayışıyla nasıl bozulup yozlaştırıldığını bütün çıplaklığı  ile anlatan  yazılardan meydana gelir.  Asırların içinden süzülüp gelen Türkçeyi  sevdirmede,  adeta bir el kitabı olarak büyük hizmet   görmüş ve görmeye devam etmektedir.

           Kubbealtı Cemiyetinin  Türk dil tartışmaları konusunda   bir başka önemli  yayını, Porf. Dr. Tahsin Banguoğlu’nun   “Dil Bahisleri” (1987)  adlı eseridir.  Bu önemli eserde, Türkçenin  ve “Dil İnkılâbı”nın   çeşitli meseleleri  ile  tasfiyecilik- uydurmacılık  hareketinin iç yüzü anlatılmaktadır.    

             Kubbealtı Cemiyeti’nin  Türk diline en büyük hizmeti ise,  otuz yılı aşkın bir sürede hazırladıkları  ve 2005’te  yayımlanan  “Misalli Büyük Türkçe Sözlük” tür.  Kubbealtı Cemiyeti,  “Misalli Büyük Türkçe Sözlük” ün hazırlanmaya başlandığını,  Akademi Mecmuası’nın ilk sayısında  (Ocak-1972)   şöyle haber veriyordu:

           “Akademi ilmî Heyeti, derhal faaliyete geçerek, tamamıyle ilmî mahiyette, büyük bir Türk Lûgati hazırlamaya koyulmuş; ciddî bir Türk dili grameri tesis edebilmek için gerekli çalışmalara başlamıştır.”   

            Kubbealtı Akademisi’nin  yayımladığı, “Misalli Büyük Türkçe Sözlük” ün   çalışmasını başlatan  Akademi üyelerinin ömrü, Sözlük’ün basıldığını görmeye yetmemiştir. Sözlü, Cemiyet  Başkanı  İlhan Ayverdi ve Prof. Dr. Ahmet Topaloğlu’nun büyük gayretleri ile yayımlanmıştır.

        

 

 

 

         Yarım Asırlık Bekleyiş            

        1983  Sonrası Türk Dil Kurumu ve  Çalışmaları

        

        Atatürk’ün   emri ile 12 Temmuz 1932’de  hukukî  bakımdan  bir dernek  yapısında  kurulan Türk Dil Kurumu,  12 Eylül 1980 Askerî  idaresi zamanında    yine Atatürk’ün  kurdurduğu  Türk Tarih Kurumu  ile birlikte,    1982 Anayasası’nın 134. maddesinde kurulması öngörülen Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu  çatısı altında  bir anayasa  kuruluşu haline getirilmiştir. 

             1982 Anayasası’nın  “Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu” kurulmasını öngören  ilgili maddesi şöyle düzenlenmiştir:

            

              “Madde 134-  Atatürkçü  düşünceyi, Atatürk ilke ve inkılâplarını, Türk kültürünü, Türk tarihi ve Türk dilini bilimsel yoldan araştırmak, tanıtmak ve yaymak ve yayınlar yapmak amacıyla; Atatürk’ün manevî himayelerinde, Cumhurbaşkanının gözetim ve desteğinde, Başbakanlığa bağlı; Atatürk Araştırma Merkezi, Türk Dil kurumu, Türk Tarih Kurumu ve Atatürk  Kültür Merkezinden oluşan, kamu tüzel kişiliğine sahip “Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu” kurulur.

           Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumu için Atatürk’ün vasiyetnamesinde belirtilen malî menfaatler saklı olup kendilerine tahsis edilir.

          Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumunun; kuruluşu, organları, çalışma usulleri ve özlük işleri ile kuruluşuna dahil kurumlar üzerindeki yetkileri kanunla düzenlenir.”       

         

           1982 Anayası’nın  134. maddesine göre kurulması  öngörülen Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu ve bağlı kuruluşlarla ilgili olarak, 11.08.1983 tarih ve  2876 sayılı  kuruluş  kanunu kabul edilmiştir.   Türk Dil Kurumu da bu kanuna göre çalışmalarını devam ettirmektedir. 

          11.08.1983 tarihli ve 2876 sayılı kanunla kuruluşu  yeniden düzenlenen  Tük Dil Kurumu’nun amacı  kanunda şöyle tespit edilmiştir:

          

          “Madde  36-  Türk Dil kurumu’nun amacı, Türk dilinin öz güzelliğini ve zenginliğini ortaya çıkarmak; onu yeryüzü dilleri arasında değerine yaraşır yüksekliğe eriştirmektir.”   

        

            İlgili kanunda Türk Dil Kurumu’nun görevleri de şöyle belirtilmiştir:

            

             Madde  37- Bu kanun ilkeleri doğrultusunda Türk Dil Kurumunun  görevleri şunlardır:

            a)  Yazılı kaynaklardan Türk dili ile ilgili derleme ve taramalar yapmak, 

                b)   Türk kültüründeki gelişmeye paralel olarak, Türk dilinin özleşmesine, zenginleşmesine ve etimolojisine yarayacak inceleme ve araştırmalar yaparak yazım ve imlâ kılavuzları ve  sözlükler hazırlamak, bunları yazmak ve yayımlamak

               c)  Türkçe  dil bilgisi üzerinde araştırma ve incelemelerde bulunmak, buna dayalı olarak Türk dilinin yapısına uygun dilbilgileri ile  Türkçenin tarihî ve karşılaştırmalı  dilbilgilerini hazırlamak, bunları yazmak ve yayımlamak,   

               d) Bütün bilim, sanat  ve teknik terim ve  kavramlarını karşılayacak Türkçe terim ve kavramların  bulunmasına yönelik   araştırma ve incelemelerde  bulunmak,

               e)Millî varlığın temel unsurlarından biri olan Türk  dilinin  kuşaklar arasında birleştirici ve bütünleştirici  özelliklerini göz önünde tutarak,  yeni nesillerde  Türk dili sevgisini ve bilincini  kökleştirecek, geliştirecek ve yaygın hale getirecek her türlü tedbirleri almak,  araçları hazırlamak,  bunları kamu kurum ve kuruluşları ile resmî özel eğitim-öğretim kurumları ve kuruluşlarının, basım ve yayım organlarının hizmet ve yararına sunmak, bu konuda gerekli her  türlü işbirliğinde bulunmak,   

         (……..)

            Türk Dil Kurumu’nun,  Atatürk, Dil ve Tarih Yüksek Kurulunca 20’si; Yüksek Öğretim  Kurulunca 20’si  seçilen  40 asıl üyesi vardır. Bu üyeler altı yıllığına seçilir.

           Türk Dil Kurumu, bu yeni yapılamasıyla,  40  asıl   üyeye sahip  ilmî bir kuruluştur. Bu yapısıyla Atatürk’ün  Tarih ve Dil Kurumlarının  “akademiler halini alması temennisi” de   yerine getirilmiştir.      

                 Türk Dil Kurumu’nun  devlete bağlı   “kamu tüzel kişiliğine sahip”   bir   kuruluş  haline getirilmesini,  1983 öncesi  kurum yapısı taraftarları,   Atatürk’ün vasiyetine ihanet  olarak  görmektedirler.  Yeniden düzenlemenin elbette Atatürk’ün vasiyetine ihanetle bir ilgisi yoktur.  Çünkü  Türk Dil Kurumu,  1951’deki  Olağanüstü  Kurultay’dan   itibaren  defalarca tüzük ve yapı değişikliğine  uğramıştır.  Kurum’un 1951’den önceki  yapısında  Kurum Başkanı Millî Eğitim Bakanı  idi. Böylelikle Kurum  devlete bağlı yarı resmî bir kuruluş olarak çalışıyordu.[61]    Dolayısıyla, Atatürk’ün vasiyetine ihanet   söz konusu değildir.

            Türk Dil Kurumu, 1983’teki yeniden düzenlenen yapısından sonra,  Kurum olarak, Marksist- Sosyalist ideolojiye hizmet eden  tasfiyeci-uydurmacı  dil anlayışını  bırakmış;  millî kültürün devamlılığı  ilkesine ve Atatürk’ün miras bıraktığı dil politikasına uygun olarak  Türkçenin araştırılıp incelenmesine ve geliştirilip zenginleştirilmesine  yönelik çalışmalarına devam etmektedir. [62]

           Türk Dil Kurumunun çalışmalarını  başlıca şu başlıklar altında toplamak mümkündür:[63]

           -  Süreli  yayınlar

              -  İmlâ kılavuzu çalışmaları,

           -  Genel  sözlük  ve terim sözlükleri  hazırlama  çalışmaları,

           -  Dil bilgisi (gramer) çalışmaları,

           -  Türkiye dışı Türk lehçe, şive ve ağızlarıyla ilgili yayın  çalışmaları

           -  Temel kaynak eser yayını  çalışmaları,

           -  Araştırma ve inceleme  eserleri  yayını  çalışmaları,

           -  İlmî toplantı, (sempozyum,konferans vb) çalışmaları,

           -  Türkçe’nin sadeleştirilip geliştirilmesi;  yabancı dillere karşı korunması  çalışmaları,

           -  Türkçe ve Türk dünyası ile ilgili uzun  süreli  proje çalışmaları,

           -  Çeşitli  teşvik ödülleri,      

           -  Türk dili  çalışmalarının,  genel Ağ’a (internet’e) aktarılarak yaygınlaştırılması çalışmaları,

 

           Türk Dil Kurumu, son yıllardaki,  -özellikle  2001’den itibaren- çalışmalarını  her yılın sonunda   aylık Türk Dili  dergisinde  kamu oyuna  duyurmaktadır.  Biz burada  Türk Dil Kurumunun bütün çalışmaları  üzerinde  değil,  imlâ kılavuzu, sözlük, dil bilgisi ve Türkçe’nin yabancı diller karşısında korunması  vb çalışmaları üzerinde durmak istiyoruz.   

           

         İmlâ Kılavuzu  Çalışmaları

 

         İmlâ, bir dilin belli kurallara göre yazıya geçirilmesi  demektir. Dilin yazıya geçirilirken  veya  yazılırken   uyulacak kuralları, kelimelerin, özel adların, sayıların,            kısaltmaların  nasıl yazılacağını   alfabe  sırasına göre topluca gösteren kitaplara da  imlâ kılavuzu  adı verilir.  Türk Dil Kurumunun  temel görevlerinden birisi de  Türkiye Türkçesi’nin  imlâ kılavuzunu hazırlamaktır. 2876 sayılı kanunun 37. maddesiyle  bu görev Kurum’a  verilmiştir.                                                                                                                                        

          Türkiye Türkçesi’nin  imlâsını  tespit  ve imlâ kılavuzunu hazırlama çalışmaları,  1 Kasım 1928’de  1353 sayılı kanunla kabul ettiğimiz  Yeni Türk Alfabesi  ile başlamıştır.  İlk imlâ kılavuzunu,  Alfabe çalışmalarını  yürüten  ve bugünkü alfabemizi tespit eden  “Dil Encümeni”  hazırlamıştır.  Dil Encümeni’nin   hazırladığı  kılavuz    1929’da  “İmlâ Lügati”  adıyla basılmıştır.   Hazırlanan  İmlâ Lügati’nde, alfabeyi  tespit ve kabul  ederken göz önünde bulundurulan anlayışa bağlı  olarak   söyleyişe bağlı  imlâ düzeni esas alınmıştır. Bu imlâ anlayışında, kelime türetme ve  çekim eki aldığı sırada veya  zaman içinde  kelimede meydana gelen ses değişmeleri yazıda gösterilir.    Ses  imlâsında   söylendiği gibi  yazılmak  esas  olmakla beraber, ağızlardaki farklı söyleyişler değil, genel söyleyiş esas alınır. Ancak, zamanla bu imlâ  uygulamasında da gelenekleşmeler olmaktadır. Yüzde yüz söylenişi esas alan bir imlâ  uygulaması mümkün değildir.  

         Henüz Türk Dil Kurumu kurulmadan önce,  “Dil Encümeni”  tarafından hazırlanan “İmlâ Lügati”,  bazı yetersizlik veya eksikliklerine rağmen   1941’e kadar 12 yıl  hiç değişiklik yapılmadan kullanılmıştır.  1932’de kurulan Türk Dil Kurumu da yeni bir kılavuz hazırlamamış; Dil Encümeni’nin hazırladığı  kılavuzu esas almıştır. Atatürk’ün kullandığı kılavuz da budur.   1929’da basılan İmlâ Lügati,  1941’de  Türk Dil Kurumu tarafından genişletilmiş ve  adı da  İmlâ Kılavuzu  olarak değiştirilmiştir.  İmlâ Lügati’nin genişletilmesiyle  hazırlanan  İmlâ Kılavuzu, “Türk imlâsının birçok  sorununu çözmüş ve imlâda sorun olabilecek birçok konuyu istikrara kavuşturmuştu.” [64]  1941’den  1965’e kadar 36  yıl  değiştirilmeden  kullanılmasıyla da  bir imlâ geleneği  meydana gelmişti.  Ne var ki özellikle  160’lı  yıllardan itibaren   Türk Dil Kurumunun  yönetici ve üyelerindeki  siyasi ve ideolojik  zihniyet değişikliğine paralel olarak  Türkçe’de başlayan istikrarsızlık  imlâ konusunda da kendisini göstermiştir.  

           Türk Dil Kurumu  1965’te,  başına  “yeni”  sözü eklenip  “1. baskı”  olduğu belirtilerek  “Yeni İmlâ Kılavuzu”   adıyla bir kılavuz hazırlayarak,  dilde olduğu gibi  imlâda da   günümüze kadar  sürecek   istikrarsızlığı ve tartışmaları başlatmıştır.             

           “Yeni İmlâ Kılavuzu”  ile  imlâmızda başlayan  istikrarsızlık  veya  imlâ  tartışmaları, kendisini  daha çok 1928’de  Harf İnkılâbı  ile  imlâ sistemimize giren   düzeltme işareti   “^ ” ve birleşik kelimeler   konusunda göstermiştir.[65]   

           “Düzeltme işareti”,   Harf İnkılâbı   ile kabul edilen   Lâtin  harfli  yeni “ Türk Alfabesi” nin  uygulamaya konulması ile  1928’den itibaren   imlâmızda kullanılmaya başlanmıştır.  Nerelerde kullanılacağı da  alfabeyi hazırlayan Dil Encümeni’nin hazırladığı ilk imlâ kılavuzumuz olan  İmlâ Lügati’nde gösterilmiştir. 29 harfli alfabemizin uygulamasına bağlı olarak  dilimizin ihtiyacından doğan  düzeltme işareti,  1983 öncesi Kurum yöneticilerinin değişen zihniyeti yönünde  1965’te  lâstik, plân, lâmba, reklâm  gibi  Batı kökenli kelimelerden; 1970’te  lâtif, telâffuz gibi  doğu kökenli kelimelerden;  1977’de de  millî, resmî, dinî, askerî  gibi kelimelerde  kullanılan  nispet “î”si üzerinden kaldırılmıştır.

           .          

           1983  öncesi Kurumcuların ve belli ideolojik yapıdaki  taraftarlarının, düzeltme işareti konusunda   nispet “ î”sine  özellikle karşı oluşları dikkat çekicidir.  Bu karşı oluşun sebebi bizce   nispet  “î”sinin  yabancı kökenli oluşu değil, özellikle  “Arapça kökenli” oluşu ve daha çok da  “millî”  kelimesinde kullanılmasıdır.  Daha çok  dilimizdeki Arapça ve Farsça kökenli kelimelere  düşmanlık şeklinde ortaya çıkan  tasfiyeci-uydurmacı  dil anlayışını savunan 1983 öncesi Kurumcular ve aynı siyasi-ideolojik dünya görüşünü  savunanlar,  dilimize yabancı  gördükleri  nispet (mensubiyet)  “î”sinin  yerine   Lâtice-Fransızca  kökenli  “-sal, -sel; -al,-el; - l” şeklinde kullanılan başka bir nispet ekini   ısrarla kullanmaktadırlar.  Bu  -sal,-sel  ekini, Arapça veya Farsça kökenli kelimeler dahil her eşit kelimeye getirdikleri yetmiyormuş gibi  Türkçe’nin   isim  ve  sıfat  tamlamalarını  bile bozacak şekilde kullanmaktadırlar:  Tarih-sel sözlük, kent-sel ulaşım,  ahlâk-sal  davranış,   sözlük-sel   anlam, tarım-sal kredi,  ulus-al  kültür, para-sal sorun, duygu-sal insan vb. Bunlar Türkçe  söz dizimine aykırıdır.

         1983 öncesi  eski yapıdaki   Kurum’un hazırladığı  kılavuzlardan  derece derece  kaldırılan  düzeltme “^”  işareti,  1983’ten sonra 1985, 1996 ve 2005’te hazırlanan   kılavuzlarda yerini almıştır.    

          Türk Dil Kurumunun son döneminde hazırlanan  imlâ kılavuzları içinde  gerek genel kurallar gerekse  düzeltme işareti,  birleşik kelimeler  ve diğer  tartışılan  hususlar bakımından  en geniş ve  doyurucu olanı  1996’da  Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun’un başkanlığında   hazırlanan  İmlâ Kılavuzu’dur.  İmlâ Kılavuzu’nun  1996  baskısında,  “Hiçbir konunun açıkta kalmamasına, sorun oluşturan her  uygulama ve  sözcüğün kılavuzda yer almasına özen gösterilmiştir. Kurallarla ilgili bölümde dikkat çekilmesi gereken noktalar “uyarı” notuyla ve çeşitli örneklerle açıklanmıştır.” [66]  1996’da basılan İmlâ Kılavuzu, gözden geçirilerek 2000’de tekrar basılıp  2005 sonlarına kadar yaklaşık  on yıl  kullanılmış ve imlâmıza  yeni bir istikrarlı dönem  yaşatılmıştır.

           Türk Dil Kurumunun  genel  dil politikasında  değişiklik  görülmemekle beraber,  imlâ konusunda  2001  sonrası  Başkan ve yönetiminde  farklı  anlayışların ortaya çıktığı anlaşılmaktadır.  Türk Dil Kurumunun  40 kişilik Yönetim Kurulu   üyelerinin de  seçilememiş  olduğu   bu 2001 sonrası dönemde,  “tartışmaların sona erdirilmesi”, “dilde birliğin sağlanması”, “birleştirici bir kılavuz hazırlanması”[67]   gibi gerekçelerle,  1996’da hazırlanan  İmlâ Kılavuzu’nun adından başlayarak  istikrarsızlık konularının başında gelen  düzeltme “ ^”   işaretinin kullanılmasında  ve bazı  birleşik yazılmalarda  yine değişiklikler  yapılmıştır.  Kurumun,  yeniden yapılandırılmasından sonra  hazırlanan kılavuzların 1985,  1988,  1993, 1996   ve  2000’deki baskılarında    “İmlâ Kılavuzu”  adı kullanılmasına karşılık,  2005  baskısında  “Yazım Kılavuzu”  adına dönülmüştür.

          Türk Dil Kurumunun   2001 sonrası  yönetimi  öncülüğünde hazırlanan  ve  2005’te  “24. Baskı”  olduğu belirtilerek basılan  “Yazım Kılavuzu”nda,  düzeltme işaretinin kullanıldığı  yerlerin   mümkün olduğu kadar daraltılmaya çalışıldığı  anlaşılmaktadır.   1996 baskısında  düzeltme işareti için konulan, “Arapça ve Farsçadan dilimize giren birtakım kelime ve eklerde  g, k, l ünsüzlerinin  ince okunduğunu göstermek için, bu ünsüzlerden sonra gelen  a  ve  u  sesleri üzerine düzeltme işareti konur.”   şeklindeki  kuraldan  l  ünlüsü   çıkarılmış; kural maddesinin sonuna,  “Kişi ve yer adlarında ince  l  ünsüzünden sonra gelen a  ve  u  ünlüleri de düzeltme işareti ile yazılır.”   şeklinde  bir ekleme yapılmıştır.   

          Düzeltme işaretini,   ince  den  sonra gelen  a  ve  u  ünlülerinin üzerinden  kaldıran bu kurala göre,  mesel⠓ahlâk”  kelimesinin  -lâk  hecesi,  “salak”;  istiklâl – hilâl  kelimelerinin[68] -lâl   hecesi,  hamal;    mahlûk   kelimesindeki –lûk hecesi   kum-luk  kelimesindeki  gibi  yazılacağına göre öyle de  söylenebilir.  İnce  ünsüzünün sadece  kişi ve yer  adlarında  belirtilmesinin karışıklığa sebep olacağı apaçık ortadadır.  Çünkü  hem özel ad hem de  genel sözlük kelimesi olarak kullanılan pek çok kelime  vardır.  Halûk   kelimesinde belirtilen ince  l ünsüzünün  mahlûk  kelimesinde gösterilmemesi, bu kuralın, Kurum başkanının adından dolayı konulduğu  kanaatini vermektedir.      

             “ Yazım Kılavuzu”nda,  düzeltme işaretinin kullanıldığı  “nispet  î’si   için de  kullanım  yerlerinin daraltılması  anlayışının hâkim olduğu  görülmektedir. 1996 İmlâ Kılavuzu’nda  “Nispet î’sini göstermek için düzeltme işareti kullanılır.”   şeklindeki  kural, değiştirilerek  “Nispet î’sinin belirtme durumu ve iyelik ekiyle karışmasını önlemek için kullanılır.”  şeklinde   tespit edilmiştir.  Böylece,  durum ve iyelik ekleriyle karışmayacak yerlerde kullanılması istenmemiş olmaktadır.       

          Türk Dil Kurumunun  2005’te basılan “Yazım Kılavuzu”nda,  düzeltme işareti için konulan,  “Batı kökenli kelimelerde de L  ünsüzünün ince okunduğunu göstermek için düzeltme işareti kullanılır: klâsik, lâhana, lâik, lâmba, Lâtin, melânkoli, plâk, plâj, plân, reklâm.”   şeklindeki  kural  ile  “Ses yansımalı kelimelerde de l  ünsüzünün ince okunduğunu göstermek için düzeltme işareti kullanılır: lâpa lâpa, lâkırdı, lâppadak.”   şeklindeki  kural   bütünüyle kaldırılmıştır.  Halbuki,  2005 baskılı  “Yazım Kılavuzu”nu hazırlayan  Türk Dil Kurumunun başında bulunan  Prof. Dr. Şükrü Halûk Akalın,  “Türk Dil Kurumu Başkanı” sıfatıyla   “Türkler” adlı eserin 18. Cildine  yazdığı   “Cumhuriyet Döneminde Türkçe”  başlıklı  uzun makalede  Batı kaynaklı kelimelerde düzeltme işareti ile ilgili olarak  şöyle diyordu:   

           “Batı kaynaklı sözlerde düzeltme iminin kullanılışı konusundaki ayrılığın da üzerinde durulması gerekir. Klâsik, plân, gibi sözlerde ince okunuşu göstermek üzere düzeltme imine gerek vardır.” [69]

            2002’de  gerekli  olan işaret,  2005’te gereksiz mi oldu? Hem İmlâ Kılavuzu’nda  ve  hem  “Yazım Kılavuzu’unda  terim olarak  “ ^ ”  işareti için  “düzeltme işareti” adı kullanılırken    Kurum Başkanı’nın   “düzeltme imi”  demesi de  dikkatimizi çekmiştir.    

 

          Ayrıca  1996  İmlâ Kılavuzu’nda,  düzeltme işareti   ile kullanılan kelimeleri gösteren  liste de Kılavuz’dan çıkarılmıştır.

          Yazım Kılavuzu’nda,  birleşik kelimeler  konusunda da değişikliğe gidilmiştir. İmlâ Kılavuzu’nda, “Ev, ocak  ve  yurt  kelimeleriyle kurulan   birleşik kelimeler ayrı yazılır.” kuralı,  2005  Yazım Kılavuzu’nda   ocak ve yurt kelimelerinden bahsedilmeden “Ev kelimesiyle kurulan birleşik kelimeler bitişik yazılır: aşevi, orduevi, yayınevi,…”  şeklinde değiştirilmiştir.  Ocak ve yurt kelimeleri  ile kurulan birleşik kelimeler  ise  Dizin bölümünde sağlık ocağı, öğrenci yurdu örneklerinde olduğu gibi  ayrı  yazılarak gösterilmiştir.          

          1996 İmlâ Kılavuzu’nda  hane  kelimesi ile kurulan birleşik kelimelerle ilgili olarak, li  yazılış örnekleri verildikten sonra  “Dershane,  eczahane, hastahane, postahane, gibi sözlerde  hane kelimesindeki nin yazılmaması doğru değildir.”  “ Uyarı”sı  yapılmasına karşılık,  “Yazım Kılavuzu”nda, tam tersi bir anlayışla, “kullanımdaki yaygınlık dolayısıyla eczane, hastane, pastane, postane  biçiminde yazılmaktadır.”    denilerek hane ile ilgili kural belirsiz duruma getirilmektedir.    

           Türk Dil Kurumunun,  Türkçe’nin imlâsını tespit ve düzenleme çalışmalarında  Başkan veya yöneticiler değişince  bazı kuralların da  -özellikle  bazılarının kanlı bıçaklı düşman olarak  gördüğü düzeltme işaretinin kullanılması ile ilgili kuralların -  değişmesi, bize 1983 öncesi  istikrarsız duruma dönülme endişesi vermektedir.  Çünkü 1965’te de  giderek  istikrarsızlığa yol açan değişiklikler  böyle başlamıştı.      

           İmlâ  konusunda  yüzde yüz birlik sağlanması mümkün değildir.  Özellikle  söyleyişin  ve dilde meydana gelen  ses değişmelerinin  yazıda gösterilmesi esasına dayanan “ses imlâsı”nın  uygulamasında  birlik sağlamak daha da zorlaşır. Diğer taraftan,  Türkiye’de  dil ve imlâ,    uzun yıllar   siyasî- ideolojik   bir kavga  konusu haline getirilmiştir.   Dilde ve imlâda   birliğin sağlanmasının önündeki asıl engel de budur.  Bu sebeple “birleştirici”  olmak gerekçesiyle  birilerine yaranmak için  Kılavuz’da  adından başlayarak değişiklikler yapmanın sonu  gelmez.  Her değiştirme yeni bir istikrarsızlığa yol açar.  Kurum Başkanları değiştikçe bazı imlâ kurallarının da değişmesi gerekmez.   

         Her şeye rağmen İmlâ   bir kabuldür; esas olan  ortak yazmaktır.

 

 

          Sözlük ve Terim Sözlükleri  Çalışmaları

 

           Türk Dil Kurumu,   1932’de kuruluşundan   bir süre sonra  sözlük çalışmalarına  başlamıştır.  Kurum’un  ilk  sözlük çalışmaları,  Tarama ve Derleme   sözlükleri olarak ortaya konulmuştur.  Türkçe’nin  genel sözlüğünün  “Türkçe Sözlük”  adıyla ilk baskısı  1945’te yapılabilmiştir.  İlk baskısı  1945’te yapılan bu Türkçe Sözlük’te, ancak   15.000  (on beş bin) civarında  madde başı  kelime veya söz bulunmaktadır.  Şemsettin Sami’nin 1901’de basılan “Kamus-ı Türkî” adlı sözlüğünde  26.000 (yirmi altı bin) madde başı söz veya kelime bulunduğu  göz önüne alınırsa, aradaki  45 yılda  Türk Dil Kurumunun tasfiyeci dil politikası sonucunda dilimizin nasıl fakirleştiği açıkça anlaşılır.

           Türk Dil Kurumu, sözlük çalışmaları  bakımından da 1983 sonrasında  daha verimli bir döneme girmiştir.   Türkçe Sözlük’ün 1998’de  dokuzuncu baskısı yapılmıştır.  Dokuzuncu baskıda  uygulanan farklılıklar, Onuncu baskının sunuş yazısında şöyle belirtilmektedir:  

 

        “Edebî ürünlerin, ortaöğretim kitaplarının, gazete ve dergilerin taranması; değişik alanlardaki bilim terimlerinden genel dile girmiş olanların  aktarılmasıyla Türkçe Sözlük’ün zenginleştirilmesi  yoluna gidilmiştir. TDK Yabancı Kelimelere Karşılık  Bulma  Komisyonu tarafından önerilen  karşılıklar da dokuzuncu baskı Türkçe Sözlük’ün söz varlığına katılmıştır. Sözleri yazımı açısından 1996 yılında yayımlanan İmlâ Kılavuzu ile büyük ölçüde uyumun sağlandığı sunuşunda belirtilen dokuzuncu baskı Türkçe Sözlük’te söz, terim, deyim, ekve anlamdan oluşan 98.107 söz varlığı bulunmaktadır. Bunlar içinde madde başı 60.152, madde içi 13.555  söz bulunmaktadır.” [70]

 

          Türkçe Sözlük,    dokuzuncu  baskısında  bilgisayar’a da aktarılmıştır. Dokuzuncu baskıdaki  söz varlığının bilgisayar verilerine göre,  dokuzuncu baskıdaki söz varlığının kökenlerine göre dağılımı da ortaya çıkmıştır.  Bu döküme göre Türkçe sözlükte  yirmi dilden 14.224  yabancı kökenli kelime bulunmaktadır.[71] Bu yabancı kökenli kelimelerin ortalama  %10’u Arapça-Farsça, % 9’u  Fransızca ve diğer Batı dillerindendir.   

           Türkçe Sözlük’ün onuncu baskısı tek cilt olarak 2005’te yapılmıştır. Türkçe Sözlük’ün  onuncu  baskısında  63.818 madde başı, 13.589  da madde içi olmak üzere  77.407 söz  bulunduğu;  söz, deyim, terim ve anlamdan  oluşan  104.481  söz varlığının yer aldığı Kurum Başkanı tarafından   “Sunuş” yazısında  ifade  edilmektedir.  Sunuş yazısında   onuncu baskının “yüce Türk ulusuna armağan” edildiğini görüyoruz.[72]   Biz Türk milletine  armağan ederdik.  Bunu da Kurum’daki anlayış değişikliğinin  küçük bir işareti  olarak görüyoruz.[73]        

           Türk Dil Kurumunun  kuruluşunda  kendisine verilen önemli görevlerden birisi  lehçe sözlüklerinin hazırlanmasıdır.  Kurum, beklenen lehçeler sözlüğünü de 1983 sorası dönemde hazırlayabilmiştir.  Lehçeler sözlüğü konusunda hazırlanan  önemli eser, “Karşılaştırmalı Türk Lehçeleri Sözlüğü”  adıyla  1993’te  2 cilt olarak yayımlanmıştır.  Bu değerli  eser, Prof Dr.  Ahmet Bican Ercilasun  yönetimindeki bir  heyet tarafından hazırlanmıştır. 

          Türk Dil Kurumu  genel ve lehçeler sözlüklerinden başka  çeşitli  alanlara ait  terim sözlükleri  de yayımlamaktadır. Eski ve yeni yapıdaki Kurum’un, en geniş yayın alanlarından birisi, terim sözlükleri  çalışmasıdır.    Terim Sözlükleri’nin başında,  Prof. Dr. Zeynep Korkmaz tarafından hazırlanan  “Gramer Terimleri Sözlüğü, TDK, Ank. 1992, 2003”   gelmektedir.  İçinde 1152 maddenin yer aldığı  Gramer Terimleri Sözlüğü, “Türk Dili çalışmalarının sağlıklı ve birleştirici bir terim sistemine kavuşturulması” ve  Türk  dil  bilgisi öğretiminde  birlik  sağlanması  açısından  önemli bir adım olmuştur.

          Türk Dil Kurumunun terim çalışmaları  konusundaki önemli bir  yayını da   Prof. Dr. Hamza Zülfikar’ın  hazırladığı,  “Terim Sorunları ve Terim Yapma Yolları, TDK, Ank.1991”  adlı eseridir.  Hamza Zülfikar, bu eserinde, terim konusunu bütünüyle değerlendirmiştir.

        

 

         Türk Dil Bilgisi (Gramer) Çalışmaları

       

         Birinci Türk Dil Kurultayı’nda  hazırlana çalışma programında,  “Türk sarfı, nahvi tez elden yapılmalıdır.”   denilmesine rağmen, Türk Dil Kurumu  son yıllara kadar  Türk Dil Bilgisi konusunda önemli bir  çalışma ortaya koyamamıştır. Kuruluşundan 1940’lı  yıllara kadar, Kurum mensupları  daha çok    tarama–derleme çalışmalarına  yönelmişler; Türkçe’nin eskiliği  ve   Sami, Hint-Avrupa  dilleri gibi eski dillerle ilişkileri  üzerinde   durmuşlardır.

          Türk Dili ile ilgili çeşitli yayınlar yapan Kurum,  1945’te  Ahmet Cevat Emre’nin hazırladığı  “Türk Dil Bilgisi”  adlı eseri yayımlamıştır.  1950’den sora da  “Ana Gramer”  veya      “Kılavuz Gramer”   hazırlanmasına karar veren Kurum yönetimi,   yarışma açmış açılan yarışmaya üç  eser  katılmıştır.  Aranan özellikler bulunmamasına rağmen, Tahir Nejat Gencan’ın   “Dilbilgisi” adlı eseri, 1966’da Kurum tarafından  yayımlanmıştır.[74]  Bu konuda  Eski Kurum Başkanlarından Agâh Sırrı Levend, şu bilgiyi veriyor:  “Yarkurulca incelenen bu üç eserde aranan nitelikler bulunmadığından,  Tahir Nejat Gencan’ın  eseri Kurumca bastırılmıştır.” [75]      

           1983 öncesi eski yapıdaki Kurum,  1970’li yıllarda da    Prof. Dr. Doğan Aksan’ın rehberliğinde   “Türkiye Türkçesi’nin  Temel  Dilbilgisi Programı  Dizisi”   çerçevesinde  bazı yayınlar yapılmıştır. 

           Eski Kurum’un yayımladığı  önemli eserlerden birisi de,  Doğan Aksan’ın “Her Yönüyle Dil, Ana Çizgileriyle Dilbilim”  adlı   3 ciltlik eseridir.  Bu eser, 1983  sonrasında da tek cilt olarak  Kurum tarafından bastırılmıştır.

           1983  sonrasında Türk Dil Kurumu, Türkçe’nin  çeşitli yönleri, tarihî devirleri ve  Türk Şiveleri ile ilgili  çeşitli dil bilgisi (gramer) çalışmaları yayımlamıştır.  Türkiye Türkçesi dil bilgisi  olarak ise, Prof. Dr. Tahsin Banguoğlu’nun ,    ilk baskısı  1974’te  Kurum dışında yapılan  “Türkçenin Grameri”  adlı  eseri,  1995’te   Kurum  tarafından yayımlanmıştır.  Kurum’un son yıllarda dikkat çeken bir dil bilgisi yayını ise,  Prof. Dr. Zeynep Korkmaz’ın  hazırladığı  “Türkiye Türkçesi Grameri: Şekil Bilgisi, TDK, Ank. 2003”   adlı   geniş çaplı  eseridir.      

 

        Temel Kaynak Eser Yayını Çalışmaları

 

        Türk Dil Kurumu,  1983  öncesi ve sonrası yapısıyla,  Türkçe’nin temel kaynak eserleri  konusunda önemli yayınlar yapmıştır.  Kurum,  Türkçe’nin  temel kaynak eserlerini  yayınlamaya 1930’lu yılların sonunda başlamış, günümüzde de devam etmektedir. 

       Kurumun yayımladığı bazı  temel kaynak eserler  şunlardır:

 

      Kâşgarlı  Mahmut,  Divanü Lügati’t Türk,  4 cilt halinde,  çev. Besim Atalay, TDK, 1939-1943.

        Hüseyin Namık Orkun,  Eski Türk Yazıtları,  4 cilt, TDK,  1939-1941.

        Ali  Şîr Nevaî,   Muhakemetü’l Lügateyn,   Türkiye Türkçesine çev. İshak Refet Işıtman, 1941.

        Yusuf Has Hâcip,  Kutadgu Bilig (Metin),  haz.  Reşit Rahmeti Arat, 1947.

        Edip Ahmet Yüknekî,   Atabetü’l Hakayık,  haz.  Reşit Rahmeti Arat,  1954.

        Dede Korkut Kitabı,   haz. Muharrem Ergin,  1958.

 

         Türk Dil Kurumu,  ilk temel kaynak eserlerden sonra,  günümüze kadar pek çok  divan ve diğer kaynak eserleri yayımlamış ve yayınlamaya devam etmektedir. Bu yayınlar Kurumun Yayın Kataloğu’nda görülmektedir.

 

          Türkçe’nin Yabancı Dillere Karşı Korunması Çalışmaları

 

          Türk Dil Kurumunun  temel çalışma alanlarından birisi de, Türkçe’nin geliştirilip  zenginleştirilmesi ve  yabancı   dillere karşı korunmasıdır.  Bu çalışmalarda,  Atatürk’ün, 2.9.1930’da  Sadri Maksudi’nin eserinin kapağına  yazdığı sözler bir yol gösterici  ilke  olarak kabul edilmektedir. Bu sözler şöyledir:

    

       “Millî hisle dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir.Dilin millî ve zengin olması, millî hissin inkişafında başlıca müessirdir. Türk Dili dillerin en zenginlerindendir. Yeter k i   bu dil şuurla işlensin.

         Ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.” [76]

   

          Elbette,  başta Türk Dil Kurumu olmak üzere, her  kuruluş ve şahsın “Türk dilinin istiklâlini korumak”   millî bir görevidir.  Çünkü, Türk demek, Türkçe demektir.  Bu konudaki her çalışma Türk milletine hizmettir. Ancak burada,  üzerinde  birleşilmesi   gereken  konu,  “şuurla işlenme”   ve  “yabancı diller boyunduruğundan kurtarma”  dan  ne anlaşılması gerektiğidir.  “Dilin şuurla işlenmesi”,  dilin  “bilgiyle ve milliyetçi bir görüşle ele alınması, ilmî metotlar ve yollarla incelenmesi” demektir.  “Yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarılması”  ise, “başka dillerden girmiş   dil bilgisi  şekil ve kurallarını dilimizden atmak”; “dilimizde karşılığı bulunan Türkçeleşmemiş yabancı kökenli kelimeleri kullanmamak”  anlamına gelmektedir. “Diller arasında çeşitli sebeplerle meydana gelen kelime alış verişi ‘yabancı boyunduruğu’   sayılamaz.   Her medenî  dile başka dillerden kelime girmiştir.”[77]   1983 öncesi Türk Dil Kurumu ve taraftarlarının savunduğu  tasfiyeci-uydurmacı  anlayış, “millî kültürün devamlılığını”, “dilin sosyal gerçekliğini”  ve  “dilin ilmî metotlarla incelemesini”   bir tarafa bırakarak, dilde ırkçı bir anlayışla kökeni yabancı olan her kelimeyi dilden  atmak  ilkesini benimsemiştir. Dilden attığı kelimelerin yerine de  “devrimci yöntem kuralların tutsağı olmaz” anlayışıyla  kelime uydurma yoluna gitmiş, böylece   kural tanımazlık  kural haline getirilmiştir.“Arı Türkçecilik”, “dilde ilericilik”, “devrimci görüş” gibi adlar altında sürdürülen dil politikası, Atatürk’ün “millî dil” anlayışına değil, “Marksist ideolojinin gereği olarak dilde sürekli devrim anlayışına”   dayanmaktadır. Bu anlayışta, “kökeni Türkçe olmayan her kelimeyi dilden atma ilkesi yatar.”  [78]         

         1983  öncesi Kurum taraftarları ve tasfiyeci-uydurmacı  dil anlayışını  savunanlar  nedense  Atatürk’ün  Sadri Maksudi’nin  kitabına   el yazısıyla  yazdığı  “Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. ...”  cümlesiyle başlayan ifadelerinin  daima “ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti dilini de yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmalıdır.” şeklindeki  son bölümünü  dikkate alırlar. Bu da konuyu çarpık anladıklarının bir göstergesidir.     

            1983 sonrası Türk Dil Kurumu,“Türkçeyi yabancı diller boyunduruğundan kurtarma”  ve “Türkçeyi yabancı dillere karşı koruma”  çalışmalarında,  “Marksist ideolojiye dayanan  ırkçı-tasfiyeci-uydurmacı”   dil anlayışını bırakmıştır.   Bugünkü Türk Dil Kurumu  anlayışına göre,  kelimelerin   “yabancı” veya  “millî”  sayılmasının ölçüsü, sadece köken (ırk)  bakımından yabancı olup olmaması değil, “tabiî”  veya “Yaşayan Türkçe”  olmasıdır.  Kurum  üyelerinden  Zeynep Korkmaz, Türkçe sayılmanın ölçüsünü  şöyle açıklamaktadır:

           “Bir kelimenin Türkçe sayılıp sayılmamasının ölçüsü, onun kökeni değildir. Ses yapısı, zevk ölçüsü, kullanılış şartları ve anlam bakımından o kelimenin dilde yerleşmiş ve herkes tarafından anlaşılır olup olmamasıdır.”          

           “Dilimizdeki kelimeler, dilbilimindeki ölçülere göre,  Türkçe  kelimeler,  alıntı  veya ödünçleme kelimeler  ve yabancı  kelimeler olmak üzere  üçe ayrılır. Her dil gibi Türkçe de  çeşitli  tarihî,  sosyal ve kültürel şartlara bağlı  olarak varlığı boyunca  hem kendisi Arapça, Farsça, Rumca, Macarca, Bulgarca, Sırpça gibi dillere kelimeler vermiş hem de Çince, Soğutça,  Hintçe, Arapça, Farsça, Rumca, İtalyanca ve Fransızca  gibi dillerden kelimeler almıştır.” [79] 

           2001’den itibaren Türk Dil Kurumu  Başkanlığını yürüten  Prof. Dr. Şükrü Halûk Akalın,   1960 sonrası dönemi değerlendirerek dil politikasıyla ilgili görüşlerini şöyle açıklamaktadır:  

 

        “1960’tan sonra hızlanan tasfiyecilik hareketi ne yazık ki Osmanlı döneminde olduğu gibi dede ile torunun birbirini anlayamayacağı  veya yazı diliyle konuşma dilinin farklı olduğu durumu ortaya çıkarmaya başladı. Her etkinin bir de tepkisi oluyor. O dönemde tasfiyeciliğe karşı çok şiddetli  eleştiriler  yapıldı.  Bu durum da ne yazık ki dilde çayışma ortamını doğurdu.  En kötü şey, dilin söz varlığındaki sözlere kilit vurulmasıdır. İster Türkçe kökenli olsun, ister dilimizin söz varlığına girmiş ama yabancı kökenli olsun bütün bunlar Türkçenin söz varlığını oluşturmaktadır.   İstiklâl, millî, illet, hürriyet, izmihlâl, sözleri bizim sözlerimizdir. (…)”

            “Dil canlı bir varlıktır; değişir, gelişir… Böylece dilin söz varlığından bazı sözler kullanımdan düşer ve kaybolur. Ama birkaç kişinin bir araya gelerek, edebî metinlerimize girmiş, İstiklâl Marşı’mızda  yer  almış, herkesin bildiği anladığı sözleri dilden çıkarması tasfiyeciliktir.” [80]

 

          Türk Dil Kurumu Başkanı insanların kullanacakları kelimeleri serbestçe tercih etmeleri gerektiğini,  “İnsanların dillerine kelepçe vurarak bazı kelimeleri kullanmayın demek yanlış bir uygulamadır.”  cümlesiyle ifade ediyor.[81]   Bu anlayış, elbette  dilin tabiî gelişmesine müdahale edilmeyen  şartlarda  geçerli ve  doğru  bir anlayıştır.  Ancak, Türkçeye olduğu gibi dile ideolojik müdahalelerin yapıldığı şartlarda  bizce tam isabetli değildir. Çünkü  Türkiye’de dil meselesinin hatta dil kavgalarının iç yüzünü bilmeyen pek çok insan  “arı Türkçe”  veya “öz Türkçe”   sözlerinin çekiciliğine aldanmıştır. İnsanlar da tabiî halde  bulunan millî duygu  bu çekici sözlerle sömürülmüştür.  Diğer taraftan,  basın-yayın organlarının bilerek bilmeyerek yaptığı  “küresel propaganda”  sebebiyle  Batı kaynaklı kelime kullanma  özentisi içine girebilmektedir.  Bu sebeplerden dolayı,  ister tasfiyeci-uydurmacı ister  Batı kökenli  kelime kullanma özentisi içinde olsun her iki durumda da  Tabiî yaşayan doğru Türkçenin kullanılması konusunda  insanların uyarılmaya ihtiyacı vardır.  Gerek  millî kültürün akışına   ve devamlılığına  gerekse   Türkçenin bozulmadan   kendi tabiî işleyişine ve gelişmesine  uygun  ve  doğru dil anlayışının öncülüğünü   başta Türk Dil Kurumu  yapacaktır;  yapmalıdır.  Ayrıca biz bunun yapıldığına da inanıyoruz.  Prof. Dr. Hamza Zülfikar’ın  aylık Türk Dili dergisinde  seri halda devam eden “Doğru Yazalım, Doğru Konuşalım”  başlıklı yazıları bunun en güzel uygulamalı örneklerindendir.              

         Türk Dil  Kurumunun kurulduğu yıllarda  Arapça veya Farsçadan  dilimize girmiş  konuşma dilinden çok yazı dilinde kullanılan  kelimelere karşılık bulma ihtiyacı  vardı. Dilimizin  artık   bu yönde bir çalışmaya ihtiyacı kalmamıştır.  Esasen  o zamana kadar  dilde hiç   bilinmeyen   nesne ve kavramları  karşılamak üzere,  dilin yeni kelimelere ihtiyacı vardır.    Dilde  var olan ve kullanılan kelimeleri  değiştirmek   için   karşılıklar bulmak,  dile bir şey kazandırmaz.   Nesne ve kavramların   insan zihnindeki ses  şifresi olan  kelimeleri  değiştirerek  sadece şifreleri değiştirmiş oluruz. Bu   da  dilin,  nesiller ve insanlar arasında  kurduğu  bağların kopmasına yol açar.  “Dil devrimcileri”  işte bunu   yapmışlar ve yapmaktadırlar.  Milletulus, imkânı olanak,   ihtimalolasılık  kelimesiyle değiştirmek  dile hiçbir  zenginlik kazandırmaz.  

          Dilimizin, 1970’lerden  günümüze  -artık  dilimize Arapça ve Farsçadan kelime  ve kural  girme durumu olmadığına göre-  Batı dillerinden ve özellikle İngilizceden girmekte olan  kelime ve kurallara  karşı korunması ihtiyacı vardır.        

         Türk Dil Kurumunun Yabancı Kelimelere Karşılıklar   çalışması da bu yönde sürdürülmektedir.   Bu arada Türk Dil Kurumunun bulduğu karşılıkların birer teklif  olduğu da  unutulmamalıdır.

         Türk Dil Kurumu,  son yıllarda   alış veriş ve  iş yeri adlarında artan  bir hızla süren yabacılaşmaya karşı da  hummalı bir çalışma içindedir. Bunun için toplantılar düzenlenmekte, afişler bastırılmakta,  Türkçe  adlar kullana iş yerlerine teşvik ödülleri  verilmektedir.  Dilde yabancı özentisinin en çok görüldüğü   iş yeri isimlerinin Türkçe verilmesi için   belediyelerle iş birliği çalışmaları yapıldığı gibi,  konu ile ilgili  kanun hazırlanması için  çalışmalar yapılmaktadır.

         Kısaca   Türk Dil Kurumunun   Türkçenin  korunup geliştirilmesi konusunda   ilmî  ve  millî   bir  tavrı,  bir politikası olmalıdır. Bu,   Kurumun varlık sebeplerindendir. 

        

         Türk Dil Kurumunun Yürüttüğü Projeler       

 

         Türk Dil Kumru,  Türkçenin ve  dolayısıyla Türk kültür varlıklarının ortaya konulması açısından önemli  projeler yürütmektedir.  Bunlardan bazıları şöyledir:

 

-    Karşılaştırmalı Türk Lehçe ve Şiveleri Sözlüğü, Grameri Saha araştırma Projesi,

-    Göktürk (Runik) Yazılı Belge, Yazıt ve Anıtların Albümü Projesi,

-    Türkiye Türkçesi Sözlükleri Projesi,

-    Türkiye Türkçesi ve Tarihî Devirler Yazı Dilleri Projesi,

-    Türk Dünyası Destanlarının Tespiti, Türkiye Türkçesine Aktarılması Projesi

-    Diğer  çeşitli yayınlar projeleri

 

         Türk Dil Kumru, bu projelerle ilgili  bazı çalışmalarını tamamlayıp yayımlamış, bazılarının  hazırlanması çalışmalarına devam  etmektedir.

 

         Süreli Yayınlar  ve  Diğer Çalışmalar

 

         Türk Dil Kurumunun  “Türk Dili dergisi”,    “Türk Dünyası Dil ve Edebiyat Dergisi” ,

“Türk Dili araştırmaları Yıllığı-Belleten”   olmak üzere üç  süreli yayını ile  çeşitli araştırma ve inceleme yayınları devam etmektedir.

         Türk Dil Kurumu her yıl  yurt içinde ve yurt dışında  Türkçe’nin    çeşitli  konularını  gündeme getiren pek çok  toplantı ve konferans  düzenlemektedir.[82]

         Türk Dil Kurumu,  1932 -1983  döneminde  (51 yılda)  toplam 435  eser yayımlamışken,  1983-2005  döneminde  (22 yılda)  600  civarında eser yayımlamıştır.[83]

         Türk Dil Kurumunun bir çalışması da, çalışmalarının  Genel Ağ’a (İnternet’e)  taşınmasıdır.  Türk Dil Kurumunun hazırladığı  Güncel Türkçe Sözlük, Yazı Kılavuzu, Kişi Adları Sözlüğü, Terimler Sözlüğü, Doğru Yazalım Doğru Konuşalım  gibi  başvuru kaynakları ilgililerin hizmetine sunulmuştur.

                                                             

                                                                  ***

 

 

 

          

 

            Türkçenin Bugünkü durumu

            TÜRKÇENİN GÜNÜMÜZDEKİ  GÖRÜNÜŞÜ

 

 

 

 

           Türkçenin   Dünya  Dilleri İçindeki Yeri

 

           Yeryüzünde  ilkel kabile dillerinden  en  gelişmiş  ilim-kültür  dillerine  kadar  üç binden  fazla dil olduğu bilinmektedir.  Uzak lehçe ve lehçeleri (şiveleri) ile Türkçe,  tarihî  derinliği, coğrafî yaygınlığı,  konuşan insan sayısı,  zenginlik ve gelişmişliği,  yapısının düzenliliği  vb bakımlardan    dünyanın önde gelen dillerinden biridir.  Dünyanın doğusunda Arapça, Farsça, Çince, Hintçe; batısında Almanca, Fransızca, İngilizce, İspanyolca; kuzeyinde Rusça   önemli  gelişmiş yaygın dillerdir. Türkçe ise,  bütün kolları ile birlikte  dünyanın hem doğusunda hem batısında  köklü ve yaygın bir dil olarak varlığını sürdürmektedir.          

     

        Türkçenin Yaşı ve  Eskiliği

       

        Türkçe yaşayan dünya dilleri içinde, en eski tarihe sahip dillerin başında gelmektedir.  Bugün bilinen en eski  yazılı metinlerimiz, 6.-8. yüzyıllara ait  Yenisey-Orhun  Kitabeleridir. Fakat  bu metinlerimizdeki  işlenmiş, gelişmiş dilden hareketle  ve  diğer tarihî  verilere dayanarak  Türkçenin tarihinin  en az  2500-3000  yıl gerilere götürülebileceği  dil  tarihçileri tarafından ifade  edilmektedir.[84]  

          Bazı Avrupalılar’ın, “Şark meselesi”  çerçevesinde,  Türkler’in Anadolu’dan da  atılması gerektiği fikrine  karşı,  1930’lu yıllarda Atatürk’ün öncülüğünde   Anadolu’nun ezelî Türk Yurdu olduğunu  ortaya koymak  gibi bir  gayeyi de içinde  taşıyan “Türk Tarih Tezi”  geliştirildi. Türk Tarih Tezi’nde  eski Anadolu kavim ve medeniyetlerinin,  kökeni Orta Asya olan  Türklükle ilişkisi  bulunduğu  iddia ediliyordu.  Bu çerçevede Tarih Tezine paralel  ve onu destekleyici bir de “Türk Dil Tezi”  (sonra  aynı yönde  Güneş-Dil Teorisi) geliştirildi.  İşte bu  Türk Tarih ve Dil Tezi  istikametinde  Türkçenin  Eti ve Sümer  dilleriyle akrabalık ilişkisi  araştırılmaya başlandı.  Atatürk devrinde  bu konuda dikkate değer bir sonuç elde edilmemişti.[85]   

         Uzun yıllar,  Sümer ve Türk  dillerinin ilişkisini inceleyen  Prof. Dr. Osman Nedim Tuna,  iki dil arasında  168  ortak kelimenin varlığını ortaya koydu.  Bu tespitten hareketle Türkçenin Sümerce ile dil alış verişi  yaptığı ve Türkçenin Sümerce ile akraba olmasa bile çağdaş olduğu  kesinleşti.  Böylece Türkçenin  tarihinin de   da  en az   5-6 bin yıl  geriye gittiği  ortaya çıktı.  Prof. Dr. Osman Nedim Tuna, “ Altay Dilleri Teorisi”  ve  “Sümer ve Türk Dillerinin Tarihî İlgisi ve Türk Dilinin Yaşı Meselesi”   adlı araştırmalarına  dayanarak Türkçenin yaşını  “8500”  yıl olarak tespit etmektedir.[86] 

          Prof. Dr. Osman Nedim Tuna’ya göre, “Türkçe yaşayan dünya dilleri arasında en eski yazılı belgelere sahip dildir.”

        Araştırmacı Kâzım Mirşan  da,   Türkçenin  tarihini  Fransa’daki “Glozel Kitabeleri”ne dayanarak  4500 yıl geriye götürmektedir.[87]   

         Sümerler ve Sümerce   ile ilgisi bir tarafa, Türkler ve  Türkçe’nin Anadolu’da da  kökü 4. yüzyıla dayanan bir tarihi vardır.   Bilindiği gibi Türkler Anadolu topraklarına  1071 Malazgirt zaferinden  çok önceleri gelmişlerdir.  Anadolu’ya  Türk kimliği ile geldiği bilinen  ilk Türkler,  Hun Türkleri’dir. Hun Türkleri  395’te Anadolu’ya  gelmişlerdir.[88] Daha sonra Bulgar Türkleri(530),  Avar Türkleri (620), Hazar Türkleri (946), Peçenek Türkleri (10.yy)  Anadolu’ya çeşitli sebep ve şekillerde gelmişlerdir.  Anadolu’yu en son ve ebedî Türk vatanı yapanlar ise “Bugünkü Türkiye Türkleri”nin dedeleri  “Oğuz Türkleri” dir.[89] 

 

 

            Türkçenin  Coğrafyası  ve Konuşulma  Yaygınlığı

       

            Türkçe,  dünyada yaşayan  (halen konuşulmakta olan)   dilerin en eskilerinden olduğu gibi, coğrafyası en geniş dillerinden birsidir.  Doğuda  Moğolistan ve Çin içlerinden  batıda  Avrupa içlerine (Bosna’ya kadar); Kuzeyde  Sibirya ve Kazan’dan  güneyde  Bağdat’tan Kıbrıs içlerine kadar  uzanan geniş bir coğrafyada  Türkçe  konuşulur. Bu Coğrafya, kuş uçuşu doğudan Batıya  6-7 bin, kuzeyden   güneye  3 bin kilometrelik bir alanı kapsar.  Bu coğrafî genişlik ortalama  12 milyon  kilometrekaredir.[90]  “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne”   ifadesi de Türklerin, dolayısıyla Türkçenin yayıldığı alanın genişliğini  anlatmak için kullanılır.

           Türkçe bugün Türklerin yaşadığı, dolaysıyla Türkçenin konuşulduğu başlıca ülkeler şunlardır: Türkiye, Moğolistan, Çin, Rusya, Afganistan, İran, Irak, Suriye,  Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Kazakistan, Özbekistan, Azerbaycan, Türkmenistan, Kırgızistan, Yunanistan, Bulgaristan, Sırbistan, Hırvatistan, Arnavutluk,  Romanya, Polonya, Finlandiya, Litvanya, Moldavya, Ukrayna, Gürcistan, Ermenistan.   

          Türkçe,  Türkiye Cumhuriyeti, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti  ile Orta Asya Türk Cumhuriyetleri,   Azerbaycan, Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan ve Türkmenistan’da resmî dildir.  Tacikistan, Ukrayna, Moldava ve Gürcistan’da  remî azınlık dili; Rusya Federasyonu’nun  12  özerk cumhuriyeti’nde  Rusça ile birlikte  resmî veya kanunî dil  olarak kullanılmaktadır.  Türkçe  Bulgaristan, Yunanistan, İran, Irak, Afganistan ve Çin’de  de  yazı ve edebiyat dili olarak kullanılmaktadır.

         Türkçe,  Çeşitli Avrupa ülkeleri  ile Avustralya ve Amerika’da da, işçiler ve göçmen olarak yerleşen Türkler tarafından    göçmen dili  olarak  kullanılmaktadır. [91] 

          Günümüzde   Türkçenin  yirmi lehçesi   ayrı  “yazı dili”  olarak kullanılmaktadır. Çarlık Rusyası ve Sovyet  Rusya döneminin politikaları sonucu  ortaya çıkan bu durum, 19. yüzyıldan itibaren uygulanan “bütün Türklük”  anlayışını parçalama  siyasetidir.  Bu siyasete bağlı olarak,  Sovyet  idaresinde kalmış olan  Orta Asya Türk toplulukları,  “Türk” ve “Türk dili”  adı yerine mahallî boy ve topluluk adını  kullanmaya başlamışlardır.  Sovyet  idaresi yıkıldıktan sonra da bu  tesir devam etmektedir.  Ancak  1990’lardan itibaren “ortak alfabe”  çalışmaları sürmektedir.[92]   

           Türk  dili, çeşitli   uzak lehçe ve lehçe ve ağızları ile birlikte,  konuşan insan sayısı bakımından  dünya dilleri içinde  ilk 10 dil içindedir.  Hatta, 1980’lerde UNESCO’ya göre  5.  sırada yer almaktadır.[93]  Kesin sayımlar olmamakla birlikte Türkçeyi dünyada 200 milyonu aşkın insan konuşmaktadır.  Bu sayının  ortalama  75 milyonu, Balkan Ülkeleri ile Kıbrıs’ta yaşayan Türklerle   çeşitli sebeplerle  Avrupa ve  Amerik’da ve Türkiye Türkçesi’ni konuşan  Türkler  meydana getirmektedir.  (Türkiye’nin 2006 nüfusu 73 milyon olarak açıklanmıştır.)         

         Dünyanın en ski ve yaygın dileri  içinde yer alan Türkçe,  Japonya’dan  Amerika’ya kadar  birçok ülkenin üniversitelerinde okutulmakta, üzerinde araştırmalar yapılmaktadır.

 

         Türkçenin  Zenginliği

 

         Diller  için   fakirlik-zenginlik   veya  ilkellik-gelişmişlik  kavramlarından bahsedilir. Ancak dil, bir imkânlar alanı olarak  kendi kendine  ne zengin ne fakirdir. Bu sebeple, diller için kullanılan  fakirlik-zenginlik kavramları, aslında dilin kendisine ait değildir; dili kullananların düşünme ve görmelerinin, hayat karşısındaki tavırlarının, zihin faaliyetlerinin fakirlik ve zenginliğinin  dile yansımasıdır.  

         Dilleri zenginliği,  kelime zenginliği ve şekil zenginliği olmak üzere iki açıdan incelenmektedir.[94]

         Kelime zenginliği,  müşahhas (somut)  veya  mücerret (soyut) kelimelerin zenginliği şeklinde kendisini gösterebilir.  Mücerret (soyut) kelimelerin zenginliği, dilin ve dili kullananların zihin gelişmişliğini gösterir. Bundan dolayı dillerdeki asıl zenginlik  göstergesi,   mücerret (soyut) kelimelerdir.       

         Şekil zenginliği,  dilin   yeni karşılaştığı  varlık ve kavramların  (nesnelerin) karşılığı, adı olmak   üzere ihtiyaç duyduğu  yeni kelime  veya sözleri  türetebilme  yeteneği demektir. Türetme ve yeni   kelime  yapma  dilin dayandığı  asıl sermayesi  veya  hayat kaynağıdır.  Şekil zenginliği,  kelime türetme  ve  kelime birleştirme  (terkip)  olmak üzere  iki yönlü  imkânlar alanıdır.

           Bir dilin  kelime ve şekil  zenginliği,   kavaram zenginliği  ve  somut-soyut  kelime çokluğu, dolayısıyla anlatım rahtlığı  ile kendisini gösterir.  Sadece kelime sayısının çokluğu  zenginlik için yeterli ölçü değildir.  Dilde önemli olan, her nesne ve kavram için, hatta bunların ince farkları  (nüansları) için ayrı ayrı kelimelerin  bulunmasıdır.  Bir dilde, bir nesne  için birden fazla kelime varsa zenginlik; buna karşılık, bir kelime birden fazla nesnenin karşılığı ise fakirlik söz konusudur.

         Dilin zenginleşmesi, yeni nesne ve kavramların veya bunların ince farklılıklarının  çoğalması, üretilmesi  ile mümkündür.  Bilinen nesnelerin veya kavramların  karşılığı olan kelimelerin  yeni kelimelerle değiştirilmesi, dile bir zenginlik katmaz.  Çünkü dil görmek, bulmak  ve düşünce üretmekle  ve üretilenlere yeni kelimeler, ifadeler bulmakla zenginleşir. Dilde var olan kelimeleri değiştirmek, dilin zenginliğine bir şey katmaz.  İmkân yerine olanak, millet yerine ulus, kitap yerine okungaçgözlük yerine görgeç, istiklâl yerine bağımsızlık, hürriyet yerine özgürlük vs demek  sadece  dili kullananların zihnindeki yerleşmiş  kavramları  boşaltmak ve değiştirmektir. Böyle bir uygulama  kelimelerin anlam çağrışımlarını kısırlaştırır hatta yok ederek, dilin kültür taşıyıcılığını ve kültürün devamlılığını engeller.  Dolayısıyla  millî kültüre  zarar verir.

          Türkçe,  yaşayan dillerle karşılaştırıldığında   kelime  ve  kavram zenginliği  bakımından  pek çok dilden zengindir.  Ancak  ilim ve teknikte gelişmiş  Alman, Fransız, İngiliz  dillerine göre  ilim, teknik  terimleri  ve  soyut  kavramlar bakımından daha az zengindir.  Şekil  zenginliği bakımından ise,  söz konusu dillerden daha   yetenekli ve  zengindir. 

           İngilizce  dünyanın kelime  sayısı   bakımından en zengin dili olarak bilinmektedir.  Redhouse (1968)  sözlüğünde  160 bin kelime vardır. Almanca bazı sözlüklerde, 110-120 bin; Fransızca  sözlüklerde de 60- 85 bin   civarında  kelime bulunmaktadır. Meselâ Fransızca “Dictionnaire Du Français, Hachette Paris, 1987”  adlı sözlükte  58 bin kelime bulunmaktadır.      

           Türkçe sözlüklere gelince,  Kaşgarlı Mahmud’un  X1. yüzyılda hazırladığı  Türkçe’nin ilk ve en eski sözlüğü  Divanü Lügati’t Türk’te  8.000  civarında kelime vardır.  Bu  durum çağdaşı  dillerle kıyaslandığında  herhalde  büyük zenginliktir.  Türkiye Türkçesi’nin önemli sözlüklerinden  olan Şemsettin Sami’nin  1901’de yayımladığı Kamus-ı Türkî adlı  sözlüğünde   26.000  kelime bulunmaktadır.  Eski Türk Dil Kurumunun  1945’te  ilk baskısını yayımladığı Türkçe Sözlük’te  15.000  kelime vardır.[95]  (Dilimizin  tasfiyecilik yoluyla fakirleştirilmesinin en iyi belgesi).  Türk Dil Kurumunun,  tasfiyecik-uydurmacılık  anlayışının en yaygın  olduğu dönemde  yayımladığı (1977)  Türkçe Sözlük’te 27.800 kelime bulunmasına karşılık,  Kurum’un yeni yapılanmasından sonra   yayımlanan Türkçe Sözlük’ün  1998 baskısında  60 bin madde başı, 15 bin madde içi  olmak üzere  75 bin;   2006  baskısında ise, toplam 77.400  söz bulunmaktadır.     

          Günümüzün sözlükçülerinden  Mehmet Doğan’ın hazırladığı Büyük Türkçe Sözlük’ün   1981’de yapılan  ilk baskısında  55 bin civarında kelime bulunmaktadır.  Büyük Türkçe Sözlük’ ün    2003’te  yapılan   genişletilmiş 16. baskısında ise  75 bin kelime ve 18 bin deyim terkip  bulunduğu belirtilmektedir.[96]    

           Kısaca Türkçe  zannedildiği gibi fakir bir dil değildir. Ancak, bugünün nesilleri, “zengin dilin fakir kullanıcıları” durumuna getirilmiştir. Bunun da tasfiyecilik-uydurmacılıktan  Millî Eğitime  ve  basından küreselleşmeye uzanan çeşitli sebepleri vardır.

 

 

           Türkçenin Yapısındaki Düzenlilik ve Ahenkliliği 

 

           Türkçe,   yapısındaki (gramerindeki)  işleyiş düzenliliği  ve ahenkliliği bakımından dünya dilleri içinde  seçkin bir yere sahiptir.  Türkçe’nin dil bilgisi kurallarının hemen  hemen istisnası yoktur. Dünyanın birçok  yaygın ve gelişmiş dilinde  asıl kurallar kadar da istisna kurallar vardır.   Türkçe,  düzenli  işleyişi ve ahenkliliği ile, yabancı ilim adamlarının dikkatini çekmiştir.  Türkçe üzerinde çalışan yabancı ilim adamları, bu konuda millî gururumuzu da okşayacak  ifadeler kullanmışlardır.  Bunlar içinde en ünlüsü  Alman  Max Müller  (1813-1900), Türkçe’nin düzenliliğini şöyle dile getirmektedir:

 

         “Türkçe dil bilgisi kitabını okumak, bu dili öğrenmek niyetinde olmayanlar için bile zevktir. Dil bilgisi kurallarının belirtilmesindeki ustalık, isim ve fiil çekimindeki düzenlilik, dilin yapısındaki saydamlık, kolayca anlaşılabilme yeteneği, insan zekâsının dil aracılığı ile beliren üstün gücünü kavrayabilenlerde hayranlık uyandırır. (…) Dilin iç yapısı, billur bir arı kovanı yapısını seyrediyormuşuz gibi ortadadır. Türk dili, seçkin bir bilginler kurulunun uzun bir çalışması ile yapılmış sayılabilecek düzgünlüktedir.”

         

         Max Müller’den  başka,  20. yüzyılda Türkçe’nin en geniş ve güvenilir dil bilgisi kitaplarından birini yazan Fransız  Jean Deny (1879-1963)  de  Türkçe hakkında şu ifadeleri kullanmaktadır:

         “Türkistan bozkırları ortasında kendi başına kalmış insan zekâsının, sadece kendi yaratılışından gelen içgüdülerle yarattığı bu dili, hiçbir bilginler kurulunun yaratması düşünülemez.”

   

       Yine,  1988’de  Babil  Dünya  Dil Ödülü’nü  kazanan  Johan Vandavella da  Türkçe’nin yapı işleyişini  satranç  oyununa benzetmiştir. [97]

        Türk Dil bilginlerinden  Prof. Dr. Muharrem Ergin de, Türkçe’nin yapısı için  “Türk dili belki de dünyanın en matematik dilidir. Onun yapısını incelerken, kaidelerini gözden geçirirken, insan hep matematik ölçülerle karşılaşmış gibi olur.”   demektedir.[98] 

 

         Türkçe, ses güzelliği bakımından da dikkat çekici bir dildir. Bir dilin ses güzelliği, ünlülerinin zenginliği ile kendisini gösterir. Türkçe, ünlüleri zengin bir dildir. Türkçe’de en az 8 ünlü  vardır. Bu  8 ünlü 21 ünsüzle birlikte kullanılarak daha kelime başında  160 çeşit temel ses elde etmek mümkündür. Buna ses uyumları da eklenince Türkçe’nin ses güzelliği ve ahenkliliği ortaya çıkar.

 

          Türkçenin  Alışveriş Çeşitliliği ve Zenginliği

 

           Dil alışverişleri,  farklı diller konuşan insan toplulukları arasındaki    bilgi alışverişine dayanır.  Her  insan topluluğu (millet) diğerinden bir şeyler öğrenir ve diğerine bir şeyler öğretir.  Bu öğrenme ve öğretme dil sayesinde ve dil aracılığı ile  olur. Böylece başka topluluklardan bir şey  öğrenen,  öğrenirken öğrendiği şeylerin adını da diline taşır. Dünya üzerinde, bu şekilde  bilgi  alışverişi (dolayısıyla dil alışverişi)   yapmamış insan topluluğu bulmak zordur.    Bu sebeple yeryüzünde “saf”,“arı”, “öz” bir dil yoktur.[99]  Bir insan topluluğunun dilinin “saf”, “arı”  veya  “öz”  olması için,  o dili konuşan topluluğun  kendisi dışında bir toplulukla  hiçbir ilişki kurmamış olması gerekir. Dillerin, diğer dillerle ilişkileri arttıkça,  bir taraftan  yaygınlaşıp zenginleşmekte bir taraftan da  “saflık”, “özlük” oranları azalmaktadır. Bu sebeple, dünyanın en ilkel dilleri,  en az alışveriş yapan;  en zengin ve yaygın dilleri de  en çok alışveriş yapan dillerdir. Bugün dünyanın en yaygın dillerinin başında gelen İngilizce’nin  söz varlığının % 50’si Lâtin, %15’i Grek (Eski Yunanca), %10’u diğer olmak üzere  % 75’ten fazlasının başka dillerden alındığı yani yabancı kökenli olduğu, bildirilmektedir.[100]  Yine başka bir bilgiye göre de İngilizce’de  en çok kullanılan 20 bin kelimenin %60’ı Romantik dillerden  (Fransızca, İtalyanca, İspanyolca, Romence)  ve  Grekçe  köklerden  meydana gelmektedir.[101]        

            

             Diller arasındaki alışverişler, tabiî olarak  en geniş anlamıyla bilgi alışverişine dayanır.  Ancak  diller  arasında zaman zaman,  tabiî   öğrenme ihtiyacından doğmayan  “özenti alışverişleri” de  olmaktadır. Öğrenme ihtiyacına dayanmayan “özenti alışverişleri” ,  dinî, siyasî, iktisadî, askerî vs. sebeplere dayandığı gibi, dili kullananların  psikolojik  ihtiyaçlarına da  dayanabilir.  Öğrenme ihtiyacına dayanmayan ve dile hiçbir zenginlik katmayan  özenti alışverişleri,  dillerin tabiî gelişmelerine zarar verir. Özenti alışverişleri, kendi dillerinde karşılıkları olduğu halde yapılan   bir çeşit “moda”  alışverişlerdir.  Modası geçince alışveriş de biter; fakat izleri kalır.  Türkçe, 15.-19. yüzyıllar arasında böyle bir durumla karşılaşmış;  gerek dinî gerek edebî gerek başka   sebeplerle  Arapça ve Farsça’dan   çok sayıda kelime, ek ve  söz dizimi   unsuru  almıştır. I9. yüzyıl ortalarından günümüze doğru  da  artan bir oranla  özenti veya moda alışverişi, önceleri Fransızca sonra da İngilizce olmak üzere   Batı dillerine yönelmiştir.     

          Diller arası  alışverişler açısından Türkçe,  zengin bir çeşitlilik gösterir. Türkçe, uzun tarihi boyunca,  yayıldığı geniş coğrafya’da   pek çok dille karşılaşmış, karşılaştığı dillerden kelime ve dil unsurları aldığı gibi, aldıklarından fazlasını da vermiştir. Ancak, Türkçe’nin  diğer dillerle ilişkileri konusunda genellikle, başka dillerden   özellikle  de Arapça ve Farsça’dan aldıkları üzerinde durulmuş; böylece Türkçe sadece“alıcı dil” gibi düşünülmüştür.  Bu yanlış anlayış da başka dillerin   “arı” veya “öz”, Türkçe’nin ise “istilâ edilmiş bir dil” olduğu  gibi yanlış  bir kanaatin yayılmasına sebep olmuştur.  Böyle bir yanlış  kanaat veya anlayış,  diller hakkında yeterli bilgisi olmayan millî duygu sahibi insanlarımızda   bir çeşit aşağılık  veya eziklik duygusu  uyanmasına sebep olmuştur.  Halbuki diller arasında tek taraflı  bir ilişki söz konusu değildir.  Yer yüzünde 12 milyon kilometrekare gibi geniş bir  coğrafyaya yayılan ve  en eski tarihe sahip dillerden olan Türkçe,  sadece Arapça ve Farsça’dan değil  birçok dilden kelime ve dil unsurları almış; fakat aldıklarından daha fazlasını da vermiştir. Bazı araştırmalara  göre Türkçe  20 dilden kelime almasına karşılık  30’dan  fazla dile kelime vermiştir.[102]  

           Türkçe’nin  diğer dillerle alışverişleri  konusunda, büyük çoğunluğu yabancılar tarafından hazırlanan   100’den fazla kitap, 1000’in üzerinde  makale yayımlanmıştır.[103]

          Yerli ve yabancı araştırmacıların yaptığı çalışmaların  sonuçlarından hareketle,  Türkçenin komşu ve diğer dillere verdikleri  hakkında genel bir fikir vermek üzere şu bilgileri verelim:

          Türkçe  bugünkü bazı araştırma  sonuçlarına göre,

 

            Çinceye ……… ..307,

            Farsçaya ……..... 2545,

            Urducaya…….. .. 227,

            Arapçaya……..... 941,

            Rusçaya………...1500,

            Ukrayncaya …..   747,

            Ermeniceye……. 4262,

            Macarcaya …......1500, 

            Finceye…………118,

            Rumenceye…......1700,

            Bulgarcaya….. …3500, 

            Sırp-Hırvatçaya.. .8742,

            Çekçeye…………248,

            İtalyancaya…….. 146,

            Arnavutçaya……  3000,

            Yunancaya …….. 3000,

            Almancaya……... 166,

            İngilizceye……… 470 

 

kelime vermiştir.  Türkçe bu dillerin dışında  başta  Moğolcaya olmak üzere  Toharcaya, Lehçeye, Fransızcaya  ve başka dillere de kelime ve dil unsurları  vermiştir.  Ancak bu diller üzerinde  henüz yeterli çalışmalar  yapılmamıştır.[104]    

           Diğer taraftan, diller  arası alışverişler olup bitmiş değildir. Tarihin akışı içinde, iletişim araçlarının gelişmesine paralel olarak  hızlı bir artışla devam etmektedir.  Çeşitli araştırmalarda tespit edilen  yukarıdaki sayılar da kesin değildir. Ancak, Türkçenin sadece  “alıcı dil” olmadığını, Türk milletinin de başka millet ve topluluklara  bir şeyler öğrettiğini göstermesi bakımından önemlidir. Zaten bizim bunlardan bahsetmemizin sebebi de budur.  Türk milletinin ve Türkçenin insanlık tarihinde önemli bir yeri vardır.  Yirminci yüzyılda Batı dillerinin, özellikle İngilizcenin yaygınlık kazanması, bizde “aşağılık duygusu”  uyandırmamalıdır.  Şairin dediği gibi, “Her devir bir âşığın devranıdır.”    

            Türkçenin diğer dillerden aldıklarına gelince:  Türkçe  de tarihi boyunca  yakın veya  uzak komşularının dillerinden  başta  dinî  sebepler olmak üzere  pek çok sebeple  kelime ve dil unsuru almıştır.  Türkçenin  diğer dillerden aldığı  kelime ve dil unsurları, tarih içinde Türkler’in yaşadığı  coğrafyaya,  dinî, siyasî, askerî, ticarî  ilişkilere,  çağın ürettiği mal ve hizmetlere,  girilen medeniyet dairelerine göre devirden devire  değişiklik göstermektedir.[105] Biz burada, Günümüz Türkiye Türkçesi’nde, kullanılan yabancı kökenli kelimelerin oranı   hakkında bir fikir vermek üzere, Türk Dil Kurumunun yayımladığı  Türkçe Sözlük’ün   9. baskısı  (1998)  üzerine yapılan bir çalışmanın sonuçlarını  vermek istiyoruz.  Türkçe Sözlük’ün  1998 baskısında  75 bin   söz varlığı (kelime-deyim)  vardır.  Bunların 7789’u  (yaklaşık  %  11’i)  Arapça ve Farsça,  6435’i (yaklaşık % 8’i) Batı kökenli ve diğer  olmak üzere    toplam  14.224’ü  yani  %19’u yabancı kökenlidir. Türkçe Sözlük’teki  yabancı kökenli 14.224 söz varlığının dağılımı da şöyledir:[106]   

 

            Arapça …………..6426,

            Fransızca ………. 4645

            Farsça …………. 1363

            İtalyanca ………...622

            İngilizce……………446

            Yunanca …………383 

            Lâtince …………..93

            Almanca …………84

            Rusça …………….38

            İspanyolca ……….37

            Macarca …………18

            Slavca ………… .. 17 

            Moğolca ………….15

            Ermenice…………...14

            Bulgarca ………… 8

            İbranice (İsrail dili).8 

            Portekizce…………..3

            Japonca …………...2

            Arnavutça ………...1

            Norveççe ………….1  

 

           Bu  çalışmada da görüldüğü gibi,   Günümüz Türkiye Türkçesi sözlüğünde  20 yabancı dilden kelime bulunmaktadır.         

            Günümüzde,  Türkçedeki  Arapça ve Farsça dışında kalan yabancı kökenli kelimeleri kapsayan   “Yabancı Kelimeler”  sözlükleri de hazırlanmaktadır. Bunlardan  Mustafa Nihat Özön’ün hazırladığı  “Türkçe-Yabancı Kelimeler Sözlüğü”nde  kelimelerin kökeni ile ilgili  11 yabancı dile işaret edilmiştir.[107]  Özön’ün sözlüğünde 8 bin civarında kelime vardır.  Ali Püsküllüoğlu’nun hazırladığı  “Türkçedeki Yabancı Sözcükler Sözlüğü” nde  Arapça ve Farsça hariç 17 yabancı dilden  10 bin civarında  kelime bulunmaktadır.[108]

            Dillerin başka dillerden  kelime alması, yani bir dilde yabancı kökenli kelime bulunması, pek çoklarının zannettiği  gibi veya zannettiği kadar korkulacak kötü bir  dil hareketi değildir. Belirttiğimiz gibi  “bilgi alıntıları”  veya “kültür alıntıları”   dediğimiz ihtiyaçtan doğan “alıntı kelimeler”  dili yozlaştırıp  yabancılaştırmaz,  dile anlam ve anlatım yönünden  zenginlik katar.[109]  

           Dilin temel  “anlamlı”  ögesi “kelime”dir; ancak dil sadece kelimelerden ibaret  bir yapı değildir. Dil, bir  kelime listesi değil,  bir sistemdir.  Her dilin,   kendisine göre bir yapısı ve işleyiş  sistemi  (dil bilgisi-grameri)  vardır. Dili bir kelime listesi, bir sözlük kitabı gibi düşünemeyiz.   Bir dilin asıl  yapı ve işleyişini, söz dizimi  yani  bu dizimi sağlayan kelime sırası , işletme veya çekim ekleri sistemi  belirler.   Dilin asıl yapısı, “kelime grupları ve cümle”yi içine alan “söz dizimi” sisteminde kendisini gösterir.[110]   Tek tek kelimeler,  ister öz ister alıntı olsunlar bu işleyiş sitemi  içinde sadece birer dil malzemesidirler. Bunu, bir plâna göre örülmüş duvarın içindeki tuğlalara benzetebiliriz. İstenilen plâna göre örülmüş bir duvarın içinde  tuğlaların “markası”  neyse, söz dizimi içinde yerini almış  “öz” veya  “alıntı”  kelime de odur.  Bu sebeple,  dillerin birbirinden kelime alması veya yabancı kökenli kelime dilin yapı ve işleyişini  bozmaz.  Bir ifadenin “Türkçe”  veya “yabancı”  olmasının ölçüsü, içindeki kelimelerin  “kökeni”  (markası) değil, kelimelerin  hangi kökenden olursa olsun cümle ve kelime grubu (söz dizimi) içinde sıralanma, birbirine bağlanma ve aralarındaki ilişki kurma şeklidir.  Halk  ve Banka   kelimeleri  köken olarak Türkçe değildir. Fakat bu iki kelimeden,   Türkçenin işleyiş sistemine göre  meydana getirilecek “ Halk Banka-sı”   şekli, dünyanın her yerinde  Türkçedir. Buna karşılık,  aynı kelimelerle meydana getirilecek  “Halk Bank”  şekli  ise  Türkçe değil, yabancıdır.         

         Dünyanın  her gelişmiş medenî dilinde yabancı kökenli kelime bulunur. Dünyada öz bir dil yoktur. Ancak dil, aldığı yabancı kelimeyi söyleyiş  ve yazılış (bazen de anlam) bakımından kendi yapısına uydurmalıdır. Böylece yabancı kelime “millîleşmiş”  olur.  Yabancı kökenli kelimeyi, geldiği dildeki  söyleyiş ve imlâsıyla değil, milletin söyleyiş ve imlâsıyla kullanmak  gerekir.  Büyük Türk milliyetçisi fikir adamı Ziya Gökalp’ın “Türkçeleşmiş Türkçe”  dediği de budur.  Böylece, fethedilmiş toprakların vatan oluşu gibi, kelimeler de dilimizin malı olur.

          Bir dil için en iyisi ve güzeli, ihtiyaç duyduğunda  kendi dil varlığından -kök ve eklerden- kendi yapısına uygun doğru ve güzel kelimeler türeterek  yabancı kelime akınını önlemektir. Atatürk’ün dediği gibi, “Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir.”  Özellikle okumuş insanlarımızda “millî his”  zayıfladıkça, diğer alanlarda olduğu gibi  dilde de  yabancı kelime  ve yabancı ifade şekillerini kullanma özentisi artmaktadır.  Bir dil için kötü  ve zararlı olan budur. Ancak,  yabancı kökenli  fakat dilin malı olmuş kelimeleri dilden çıkarmak  için, dilin  kurallarına aykırı  kelimeler türetmek  yani kelime  uydurmak da  dili  fakirleştirip  yozlaştırmanın başka bir yoludur. Dildeki  “bütün yabancı kelimeleri atmak”  anlamına gelen  ve   “pürizm” adı da  verilen  temizcilik- tasfiyecilik,  “kelime hazinesinin zenginliğini sağlayan eş anlamlılık temel prensibine aykırıdır.”  Ayrıca  “dilin mecazlar ve deyimler sistemini pasif bir kullanılmaya iter ve onun millî  kültüre  bağlı olan iplerini koparır.” [111]   Böylece  dili fakirleştirir.     

         Dil alışverişlerinde, Türkçenin yabancı dillere karşı  korunması,  şimdiye kadar dilimize  yerleşip Türkçeleşmiş  kelimelerin dilden çıkarılması ile değil,  henüz yerleşmemiş veya yeni girmekte olan kelimelere  karşılık bulmak  şeklinde olmalıdır.  Kelimelerin “yerli” veya  “yabancı”  oluşunun ölçüsü sadece “köken”  değil,   aynı zamanda “kullanılış” tır.  Yüzlerce yıllık  çağrışım yükü taşıyan kelimeleri  dilden çıkarmaya çalışmak,  dili  temizleme  gibi görünen  fakat dili fakirleştiren  bir  harekettir. Türkçe bunu, “özleştirme”   vs adı altında 1980’lere kadar   çok hızlı yaşamıştır.      

 

 

*

         

 

          Dilimize Yönelen Tehditler

          Günümüz  Türkçesinde Yozlaşma ve Yabancılaşma

         

 

        Günümüzde Türkçenin varlığına yönelen tehdit ve tehlikeler, biri diğerini besleyen iki yönde kendisine göstermektedir: 1.  Yozlaşma,   2.  Yabancılaşma

         

            1.  Yozlaşma

             

             Her dil, kendisine göre bir yapı ve işleyiş düzenine sahiptir. Dilin bu yapı ve işleyiş düzenine, “dil bilgisi” veya “gramer”  adı verilmektedir. “Yozlaşma”  kavramını, dilin işte bu kendi yapı ve işleyişinde görülen bozulmaları, düzensizlikleri  anlatmak üzere kullanıyoruz.

           Dilde yozlaşma, dilin  işleyiş  özellikleri  olan geçerli kurallarını  bir tarafa atıp  dili gelişigüzel kullanarak,  yapı ve işleyişindeki kuralların  işlemez hale getirilmesi, dilin  işleyiş özelliklerini  kaybedip  bozulmasıdır.

           Günümüzde, başta görüntülü ve yazılı basında olmak üzere, hemen her seviyeden insanın konuşma ve yazılarında, Türkçenin, sanki hiçbir kuralı yokmuş gibi sorumsuzca kullanıldığını görüyoruz. Türkçe, kelime seçimi, kelimelerin söylenişi (vurgu ve telâffuz), yazılışı (imlâ),  kelime grubu ve cümle kurma (söz dizimi) bakımından   yapı ve işleyiş özellikleri (dil bilgisi kuralları-grameri) önemsenmeden veya sorumsuzca gelişigüzel kullanılarak veya yabancı dillerin anlatım kalıpları –yabancı dillerin mantık yapısı ve söz dizimi-  taklit edilerek bozulup yozlaştırılmaktadır. Türkçeyi doğru ve güzel kullanmak, bazılarının  zannettiği gibi  sadece  kullanılan kelimelerin seçiminde yerli veya yabancı  kökenli oluşuna dikkat etmek değildir. Dili doğru ve güzel kullanmak, doğru ve uygun kelime seçmek,  kelimeleri  doğru söyleyip ve yazmak, doğru kelime grubu ve cümle kurmak yani dilin iç işleyiş düzenine uymak demektir. Yabancı kelimeler, dilin dış yapısı ile ilgili bir konudur. Yabancı dillerle ilişkiler, çağın özelliklerine göre değişiklik gösterir.   Dilimizin karşı karşıya bulunduğu asıl tehlike, kendi iç  yapı ve işleyişindeki bozulmalardır.

           Türkçenin  bozulup yozlaşmasının temelinde elbette birden çok sebep bulunmakla birlikte,  Atatürk’ün Türk milliyetçiliği anlayışıyla başlattığı “dil inkılâbı”nın hedefinden saptırılması temel sebeplerden birisidir.  Atatürk’ün başlattığı  “Dil İnkılâbı”,  genel olarak 1945’ten (özellikle de 1960’lı yıllardan) 1980’li yıllara kadar, “Arı Türkçecilik”, “Öz Türkçecilik”  adı altında sürdürülen “dilde sürekli devrim” anlayışına dayanan ideolojik bir zihniyetin eline geçmiştir.[112] Bu yıllarda Türkçenin sadeleştirilmesi,  1980 öncesi Kurum mensuplarınca, “Devrimci görüş kuralların tutsağı olmaz.”  metotsuzluğu ile yürütülmüştür.  Millî kültürün devamlılığı ilkesine ve ilim metotlarına aykırı bir zihniyetle sürdürülen bu devrimci dil anlayışı, tasfiyecilik-uydurmacılık halini alarak dilde fakirleşmeye ve düzensizliğe yani dilin anarşiye sürüklenmesine sebep olmuştur.[113] Dilde “uydurmacılık yolu” açılınca da herkes kendi tasarrufuna göre  keyfî olarak kelime uydurmaya yönelmiş; kendisini bu konuda yetkili görmüştür. Bir taraftan Türkçenin malı olmuş,  anlam sınırları ve çağrışımları bilinen kelimeler, dilimizden  tasfiye edilirken diğer taraftan hangi kavramın karşılığı olduğu  bilinmeyen veya anlam sınırları ve çağrışımları  belirsiz  uydurma kelimeler dile sokularak, bugün dilde yaşadığımız  kavram kargaşasına yol açılmıştır. Uydurulan kelimelerin, -hatta bazen doğru türetilmiş kelimelerin bile- hangi kavramın veya neyin karşılığı olduğu açıkça bilinemediğinden,  aynı kelime  birden çok  kavramın veya nesne karşılığı olarak kullanılmaya başlanmıştır.   Böylece  Türkçe, yüzyılların birikimi olan  kelime zenginliğinin sağladığı “anlam ve anlatım incelikleri”ni  kaybederek hem kelime ve kavramca fakirleştirilmiş hem de bu fakirleşmenin sonucu  “anlam ve anlatım  boşluğu” ile karşı karşıya kalmıştır. Yüzlerce yıldan beri dilimize yerleşmiş, dilimizin malı olmuş anlam ve kavram sınırları belli kelimelerin, Öz Türkçecilik  gibi  çekici bir  propaganda ile zihnimizden silinerek  yerine konulmak istenilen uydurma veya  ihtiyaç yokken türetilen  yeni  kelimeler, zihnimizdeki kavramları tam karşılayamamıştır. Bu yüzden ortaya çıkan anlam boşluğu, yabancı kelimelerle doldurulmaya başlanmış; Böylece dilde “yabancılaşma”ya davetiye  çıkarılmıştır.

            Özetlemek gerekirse,

            -Politik ve ideolojik  anlayışa dayanan  “tasfiyeci-uydurmacı”  dil anlayışı,

            -Millî  duygu ve şuur  eksikliği,

            -Okullarımızdaki Türkçe  eğitim ve öğretiminin  yetersizliği,

            -Basın–yayın organlarının  dili önemsemeyen tutumları, 

            -Yabancı dil hayranlığı ve yabancı dille öğretim,

            -Yabancı kültürlerin baskısı,

gibi  birbirine bağlı pek çok sebeple  günümüzde   Türkçede,   kendi yapı ve işleyişine uygun olmayan  kullanışlar yaygınlaşmaktadır. Bu durum, bir taraftan dilin bozulup yozlaşmasına sebep olurken diğer taraftan da yabancılaşmasını kolaylaştırmaktadır. Böylece Yozlaşma ve yabancılaşma,  birbirini  beslemektedir.       

 

            Günümüz Türkçesindeki yozlaşmayı ve sebeplerini şu başlıklar altında toplamak mümkündür:

           

            a) “Türkçeleşme”  Adına Kelime Uydurmacılığı

            b)  Kelimelerin Uygun ve Doğru Seçilmemesi

            c)  Bazı Yardımcı Fiillerin Yanlış Kullanılması

            d)  Bazı kelimelerin söyleniş ve İmlâsındaki Yanlışlıklar

            e)  İsim ve Sıfat Tamlamalarının Bozulması

 

 

 

 

            a) “Türkçeleşme” Adına Kelime Uydurmacılığı      

 

            b)  Kelimelerin Uygun ve Doğru Seçilmemesi 

 

           Dili doğru ve güzel kullanmak, kelime seçimi ile başlar. Dildeki her kelime bir  nesne veya kavramın karşılığıdır. Her kelimenin zihnimizde  ayrı  anlamı ve  çağrışımları vardır. Bu açıdan dildeki eş anlamlı veya yakın anlamlı kelimeler, benzerlerinden farklı anlam incelikleri taşır. Bazı kelimeler,  sözlüklerde aynı anlamda gösterilseler bile  kullanılış yerleri farklıdır. Onun için  kelimeleri,  anlamını ve kullanılış yerini bilerek kullanmak gerekir.  Kelimelerin anlam  ve kullanılış inceliklerine dikkat etmeden birini diğerinin yerine kullanmak, kavram kargaşasına, anlam  ve anlatım belirsizliğine  sebep olur.

            Meselâ ,

             - besili iyi bakımlı, semiz hayvan için kullanılır, insan için kullanılmaz. Biraz önce içeriye besili bir  delikanlı  girdi,  şeklinde kullanılmaz.

            - yağız,  “esmer, kara, doru”  demektir.  Türkçede  insan çehresi  ve at rengi için  kullanılır: 

            “Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı”  gibi. 

            Yine   yağız kelimesinin  sözlük anlamına bakıp,  yağız bir elbise aldım, diyemeyiz.

            -Baş, kafa, kelle  kelimeleri yakın anlamlıdır. Fakat  her birinin dildeki kullanılış yeri ayrıdır. Birini diğerinin yerine kullanmak  doğru olmaz.  Başçavuş  yerine kafaçavuş;  ustabaşı  yerine ustakafa;   kelle çorbası yerine  baş çorbası veya  kafa çorbası; köşe başı yerine köşe kafası  demek saçmalık olur.  Kafası çalışmıyor yerine  başı çalışmıyor; kafası bozuk  yerine başı bozuk denilmez, denilse de aynı anlamı taşımaz.

            Dikmek, fidan için;  ekmek,  tohum için kullanılır.

             Miyavlamak,  kedi için; havlamak, köpek için; melemek, koyun kuzu için; kişnemek, at için  kullanılır.  Hepsi  de hayvanların  çıkardığı  sesleri anlatır  diye birini diğerinin yerine kullanamayız.  Meselâ  at, miyavladı;  kedi meledi; kuzu kişnedi  denilmez. Bu kelimelerin hiç birisi insan  için kullanılmaz. Kullanılırsa  ya hakaret veya başka bir maksatla kullanılır. Burada verdiğimiz açık örnekler, bütün kelimeler için geçerlidir. Dildeki her kelime, kendisine yüklenen kavramı, anlam değerini ifade için kullanılır veya kullanılmalıdır.   

         Günümüzde Türkçenin içine  düştüğü sıkıntı veya  yozlaşma  yönlerinden birisi,  zihnimizde canlandırıp anlatmak    istediğimiz nesne veya kavramı, tam olarak karşılayacak kelimenin seçiminde gösterilen  dikkatsizliktir. Bazı kelimeler, kesin anlamları düşünülmeden veya bilinmeden farklı kavram veya nesnelerin karşılığı olan başka kelimelerin yerine kullanılmaktadır. Özellikle bazı kelimeler, modalaştırılarak “maymuncuk kelime” veya “çanta kelime” durumuna getirilmekte ve  olur olmaz  yerde kullanılmaktadır. Anlam inceliklerine, nüanslarına dikkat edilmeden birden çok kelimenin yerine kullanılan veya yanlış kullanılarak  birden çok kelimenin  anlamı  yüklenilen kelimelere “maymuncuk kelime” veya “çanta kelime” denilmektedir. Maymuncuk kelime kullanmak, insan zihnindeki kavram fakirliğinden, kelime darlığından  veya dili doğru ve güzel kullanmayı bilmemekten ortaya çıkmaktadır. Birbirinden farklı, birden  çok  kavram ve nesne  için  tek bir    kelimenin  kullanılması,  hem insanın duygu ve düşünce dünyasını daraltmakta hem de dili  fakirleştirip yozlaştırmaktadır. Maymuncuk kelime kullanmanın, kelimelerin  anlam ve çağrışım zenginliğini gösteren mecaz ile bir ilgisi yoktur.   

          Günümüzde Türkçe, kelime seçimi açısından  doğru ve güzel kullanılmamaktadır. Hatta dilimizi  yozlaştıracak kadar da kötü  kullanılmaktadır.  Zihnimizdeki  kelime  fakirliği veya kavram kargaşası sebebiyle,  bazı  kelimelerin,  anlam ve kullanılış inceliklerine dikkat edilmeden  yanlış olarak  birçok kelimenin yerine kullanılması, hem anlam belirsizliğine hem  dilimizin  kötü kullanmasına  sebep olmaktadır.  Günümüzde genellikle yanlış kullanılan  “maymuncuk”  veya  diğer adıyla  “çanta”   kelimelere   bazı  örnekler verelim:

 

            Aşama

           

            Dil bilgisi bakımından  yapısı uydurma olan bu kelime, “merhale, kademe, basamak, safha, hamle, derece, rütbe, mertebe, kerte, evre,  paye, seviye, gelişme, iyileşme vb”  kelimelerinin her biri yerine kullanılmaktadır. Öz Türkçecilik  adına sürdürülen tasfiyecilik-uydurmacılık anlayışının tipik bir örneğidir.[114]   Tarama Sözlüğü’ndeki  “mağlubetmek”   ve  Derleme Sözlüğü’ndeki “yemek yemek”  anlamlarında  gösterilen  aşamak  fiilinin yukarıda sıraladığımız  kelimelerin  anlamları  ile bir ilgisi yoktur.  Tarama ve Derleme Sözlüklerindeki aşamak  fiili,  “aş”  isminden  kan-a-, yaş-a-   örneklerindeki  -a  fiilden isim yapma eki  ile yapılmış bir fiildir. Bu fiilden tekrar yapılan  aşama<aş-a-ma fiil ismi de  “yemek yeme”  anlamında olabilir.[115]  Aşama,  aş- (mak)  fiilinden yapılmış  ise, o zaman da uydurma olur: gel-eme, yaz-ama,koş-ama  vb gibi. Fakat biz burada kelimenin yapısı ile değil kullanılışı ile ilgileniyoruz.  Aşama  kelimesinin kullanıldığı cümlelerde  anlam bulanıktır. Yani hangi kavramın karşılığı olarak  kullanıldığını  ancak kullanan bilmektedir:

           

            -Futbol millî takımımız iyi bir aşama kaydetti.

 

            Sorun

 

            “Mesele, problem”   karşılığı uydurulan  sorun, dava, dert, tasa, kaygı, konu, iş vb  birçok kelime yerine uluorta kullanılmaktadır:

            Önemli değil> sorun değil.  

            Aramızda  bir anlaşmazlık yok >  Aramızda sorun yok.

            Paraya  ihtiyacım var> para sorunum var.

            Yemeğimi yedim> yemek sorunu tamam

            Son yıllarda  bir de “sorun yaşamak”  ifadesi moda oldu.  “Bilgisayarım  arıza yaptı.” yerine “Bilgisayarda  sorun yaşadım.”   vb  cümlelere sık sık rastlamaya başladık.

            Gerekli gereksiz  her kavram veya durum,  “sorun”  kelimesine bağlanabilmektedir.     

           

            Beğeni

 

            TDK  Özleştirme Kılavuzu’nda   zevk  karşılığı  gösterilen   beğeni  kelimesi, sık sık takdir yerine de kullanılmaktadır. Bazen de “Sunucu olarak seyircinin beğenisini alabilmeliyim.” gibi hangi anlama geldiği bilinmeyen kullanışları  da görülmektedir.  Halbuki  zevk, takdir  ve beğenmek  dilimizde eskiden beri kullanılan  ve ayrı ayrı kavramların karşılığı olan kelimelerdir.  İnsan zevk almadığı veya beğenmediği  bir şeyi, durumu, eseri, davranışı, takdir edebilir.  Bu ayrı kavramların karşılığı olan kelimelerden  birini diğerlerinin yerine tercih ederek  kullanmak,  hem yanlıştır hem de dilin fakirleşme  ve yozlaşma sebebidir.

 

            Keyif

 

            Sözlüklerde, “Kendini iyi hissetme ve yaptığı şeylerden hoşlanma hissi, neşe; iç rahatlığı; alkol ve uyuşturucu maddelerin doğurduğu hafif sarhoşluk”  anlamları verilen  keyif  kelimesi, daha çok, “biyolojik veya maddî haz”  ifadesi için kullanılır.  Son yıllarda moda haline getirilerek yerli yersiz kullanılan  tipik çanta kelimelerdendir.   Keyifli kitap, keyifli maç, keyifli meslek, keyifli söyleşi,  keyifli yazı, keyifli program; keyif aldım, keyif verdi; çok keyifli … vb.   Farklı kelimelerle ifade edilebilecek bunlar ve benzeri  kullanışlar  sadece keyif  kelimesine yüklenmektedir.

         Keyif kelimesi, dilimizdeki   zevk  ve  zevkle ilgili ifade şekillerini de unutturarak dilimizi zevksizleştirmektedir. Dilimizde  “keyif”in,  keyif sürmek,  keyfi bozuk, keyfi yerinde, keyfî davranış, çakır keyif, keyif çatmak, keyiflenmek vs gibi  yaygın ve zengin bir kullanılış alanı vardır.[116]  Ancak bunlar, yukarıdaki yanlış kullanışlardan farklıdır. Beğenilen, takdir edilen, hoşa giden, haz duyulan, heyecan veren  iyi ve olumlu bulduğumuz her  durum, iş ve nesne için  keyif’in kullanılması yersiz  ve  yanlıştır.   

 

            Onur

 

            Fransızca  “honneur-onör” den  Türkçeleştirilen  kelime, sözlüklerde  “şeref-haysiyet”  karşılığı  gösterilmektedir. Ancak, gurur, kibir, itibar, izzetinefis karşılıklarında da kullanılmaktadır.

            Şeref, haysiyet, gurur, kibir, itibar, izzetinefis kelimelerini “Arapça”  kökenli diye kullanmayanlar, bu altı kavramı bir kelimeye yükleyerek  hem  dilimizi fakirleştirmekte hem Türk milletini şeref, haysiyet ve itibar’dan mahrum bırakmaktadırlar. Özleştirmecilik adına yapılan bu tercih, aynı zamanda dilimizi yabancılaştırmaktadır.  Ayrıca  “fahrî” yerine de “onur-sal”    -fahrî başkan gibi-  kullanılması   konunun bir başka yönüdür.   

         

            Kuşku

 

            Sözlüklerde  “vehim, vesvese, işkil”  anlamları verilen kuşku dilimizde eskiden beri kullanılan kelimelerdendir. Günümüzde yanlış olarak  “şüphe, tereddüt, endişe, korku”  yerine de kullanılmaktadır. Kelimenin, bunlardan başka sözün gelişine göre ayrım yapılmadan  tasdik ifadesi olarak,  elbette, kesinlikle, muhakkak, mutlaka, herhalde  vb  ifadeler yerine de kullanılması, dilimize zarar vermektedir. 

 

            Söylem

 

            Sözlüklerde,  “söyleyiş, telâffuz, ifade tarzı,  üslûp, klişeleşmiş söz”  anlamları verilen bu kelimenin anlamı bulanıktır. Kullanıldığı cümlelere  bakıldığında  şu kavram ve kelimelere  karşılık olduğu anlaşılmaktadır:  Fikir, iddia, teori, görüş, söylenti, program, bakış, anlayış, felsefe, dünya görüşü,  slogan  vs.     

           - Sizin söyleminize karşı benim söylemim  şöyle. 

           -  Biz bu seçimde kamuoyunun önüne şöyle bir söylemle çıkmıştık.

           -  Bir söyleme göre …     ; - Bugünkü siyasi söylem…

           - Beyitlerdeki altı çizili sözcükler, İstanbul Türkçesinde olmayan; ama halkın tercih ettiği söylemlerdir.

            Yukarıdaki örneklerde  söylem  kelimesinin  hangi anlamda kullanıldığı belli olmamaktadır.

           

 

            Etkin / etkinlik

 

           Sözlüklerimizde etkin, “aktif, faal; etkinlik, “faaliyet, aktivite”  anlamları verilen bu kelimeler,  et-(mek)  yardımcı fiilinden türetilmiştir.  Yardımcı fiiller, anlamdan çok çekimle ilgili iş görürler.  Yardım etmek> yardımlaşmak  gibi. Bu  özelliklerinden dolayı yardımcı fiillerle kelime türetilmesi uygun değildir. Ayrıca  etmek fiili (kelimesi), “bazen halk ağızlarında, zikredilmesi uygun olmayan veya ayıp sayılan kelimelerin yerini tutmak üzere kullanılır. Meselâ, büyük ve küçük abdestini yapmak, etmek kelimesiyle anlatılır.”[117] “İçine etmek, üstüne etmek”  ifadelerinde de bu anlam vardır.  Ancak biz burada kelimelerin dil bilgisi bakımından doğru-yanlış türetilmesi  üzerinde  değil,  doğru anlamla uygun  kavramın karşılığı olarak kullanılması üzerinde duruyoruz.

          “faal-  faaliyet, aktif- aktivite”   kelimelerinin karşılıkları (anlamları), “canlı, hareketli, çalışan, işlerlik”tir. Etkin ve etkinlik  de uygun olmamakla beraber  bu anlamlar için  türetilmiştir. Fakat,  maymuncuk kelime olarak,  “program”, “şenlik”, “çalışma”, “eğlence” vs yerine de kullanıldığı sık görülmektedir. “19 Mayıs spor etkinlikleri”, “Üniversite bahar etkinlikleri”, “anma etkinlikleri” , “kutlama etkinlikleri” “Dernek etkinliklerine sınırlama getirildi.” gibi. Bazen de tesirli, müessir yerine, “gücünü gösterme”, “bir işe ağırlığını koyma”  anlamlarıyla “Etkin bir göreve getirildi.”, “Etkinliğini arttırdı.”, “Maça etkinliğini koydu.”  “Etkin kararlar alındı.” gibi  kullanılmaktadır.  Kısaca neredeyse  her  türlü  çalışma ve hareketi, etkin ve etkinlik  kelimelerine yüklemeye başladık. Ayrıca  faal ve aktif  kelimeleri de dilimizde her zaman aynı kavramı ifade etmemektedir.        

 

            Yürek

           

            Yürek, kalp, gönül,  hatta  vicdan  insanın iç dünyası ile ilgili  birbirine yakın kelime ve kavramlardır.  Sözlüklerde  karşılıkları  geniş olarak açıklanmaktadır. Yürek ve  kalp, maddî olarak  insandaki kan dolaşımının hareket merkezi olan organ adıdır.  Gönül, insandaki manevî  inanç ve  duygu merkezi vb; vicdan, iyiyi kötüden ayıran iç duygusu temel anlamlarını ifade  eder.  Mecazî olarak  yürek, cesaret; kalp, duygu; gönül, istek anlatır: Yürekli-cesur, yüreksiz-korkak; kalpsiz-duygusuz;  gönüllü-istekli,  gönülsüz-isteksiz gibi.  Ayrıca bu kelimelerin kullanıldığı zengin bir deyimler dünyamız vardır.

          Fakat son yıllarda ne hikmetse, her ağzını açan, sakatat  dükkânı gibi  “yürek”ten  dem vurmaktadır. Yürek de bizim güzel kelimemizdir.  Fakat   kalp ve gönül, özellikle gönül kelimesine düşmanlığımız varmış gibi, her fırsatta bu güzel kelimelerimizin kullanılacağı yerlerde ısrarla  yürek  kullanılmaktadır.  Halbuki  gönül kelimesi, en eski Türkçe metinlerden beri var olan bir Türkçe kelimedir. Üstelik Batı dillerinde karşılığı bulunmadığı da belirtilmektedir. Belki de bu sebepten bazıları gönül düşmanlığı yapmaktadır. Radyolardan dinlediğimiz şu cümlelerde bunun örneklerini görüyoruz:

         -Aralarında yürek bağı vardı.  (gönül bağı, demek istiyor.)

         -Hepsinin yüreğinde bir dilek vardı Cumhurbaşkanından.  (gönlünde ..)

         -Yüreğinizin sesini dinleyin. (vicdanınızın, demek istiyor)

         -İnsanın yüreğinin güzel olması önemli. (içinin, kalbinin  temiz olması,  demeliydi)

         -Yüreği güzel olanın güzelliği yüzüne de yansır. ( Ne olduğunu ben de bilmiyorum.)

         -Nalân Altınörs’ü dinlerken yüreğinizle baş başa kalacaksınız. (duygularınızla …, vicdanınızla …?)

         -Yüreğinize sağlık, çok iyi söylediniz. (Çok iyi söylediyse, diline  veya ağzına sağlık denir.)

         -Yüreğimi sana verdim, yüreğim sizinle... (Kalp veya gönül verilir.Gönlüm sizinle,denir.)

         -Bırakın insanlar yüreği ile davransın.  (İçinden geldiği gibi … denir.)

         -Yüreğimden mısra düzdüm.

         -Yüreğini ortaya koydu;    yüreği varsa… ;   yüreği yetiyorsa…vd. (Varlığını veya canını …;  cesareti varsa …, gücü yetiyorsa …  denilmelidir.)

         Karacaoğlan’ın  “uslanmayan deli gönül”ü  bile  “deli yürek” haline getirildikten sonra ne söyleyelim.

 

            Yoğun

 

            Yoğun  kelimesine, en eskisinden  en yenisine kadar Türkçe sözlüklerde, “kalın, koyu, kaba”,  “hacmine göre ağırlığı  çok olan, kesif”, “koyu, ağır, kalın”,  ”şişman, iri”, “yontulmamış, terbiyesiz”  anlamları veriliyor.  Yoğun,  güzel bir Türkçe  kelime. Ne var ki bu kelime de,  modalaştırılıp  “maymuncuk”   kelime haline getirilmiştir. Yerli yersiz  kullanılmaktadır: 

           

            İşim çok                     yerine        çok yoğunum,

            Büyük ilgi                     “              yoğun ilgi

            Trafik sıkışıklığı           “              yoğun trafik

            Kalabalık topluluk        “              yoğun kalabalık

            Şiddetli  kış                   “              yoğun kış   

            Büyük  aşk                     “             yoğun aşk

            Sürekli yağmur              “             yoğun yağmur

            Sıkı veya hızlı çalışma   “            yoğun çalışma

            İşim başımdan aşkın,  başımı kaşıyacak  vaktim yok,   çok meşgulüm, çok doluyum, derslerim çok sıkı  veya  derslerim çok  ağır  vb  yerine  hep  yoğun  kullanılmaktadır.  Yoğun  eskiden  daha çok fizik- kimya terimi olarak kullanılırdı: civanın yoğunluğu, yoğunluğu hafif … gibi.

          Modaya uyarak  “çok yoğunum” diyen bir insan,  ne demiş oluyor ?  Her halde,  “Çok kalın veya kabayım; şişmanım.”

          Kısaca   yoğun  olmayan bir şey yok,  artık her  şey yoğun.  Yavuz Bülent Bakiler’in dediği gibi  “çaya çorbaya yoğun.”[118]      

           

            Gerçekleşmek /gerçekleştirmek

           

            Türkçe sözlüklerde, “gerçek, varlığı inkâr edilmeyen, var olan; sahte olmayan, asıl, temel”, “hakikat” ;  “gerçekleşmek, gerçek hale gelmek,  düşünce ve hayal olmaktan çıkmak, tahakkuk etmek”   anlamları  verilmiş.

         “Gerçek”,  “gerçekleşmek” ,  “gerçekleştirmek”, “gerçekleştirilmek”  vd.  Türkçenin  güzel kelime ailelerinden biri. Fakat son yıllarda   “güzel Türkçe” den  “yozlaşan Türkçe”ye  aktarılan  kelimelere dahil edilmiş.  

          “Gerçekleşmek” ,  olması, ulaşılması  çok istenilen,  elde edilmek istenilen  ve sonunda  sabır veya çalışma ile elde edilen  olumlu durumları ifade için kullanılır.  Olumsuz, istenmeyen veya sıradan  durumlar için   özellikle de  olumsuzluk anlatan  durumlar, sonuçlar için hiç kullanılmaz.   Meselâ,  “Yemek  yedim.”  yerine  “Yemek yemeyi gerçekleştirdim.”; “Bir kaza yaptım.” yerine de  “Bir kaza gerçekleştirdim.”,   denilmez.   

           Fakat son yıllarda, bu güzel Türkçe kelimemiz de sorumsuzca kullanılarak  yozlaştırılmaktadır.  Televizyonların haber programlarından ve basından    derlediğimiz örneklerden bazıları şöyle:

            - Edremit yolunda bir kaza gerçekleşti. Kazada üç kişinin ölümü gerçekleşti.

            - Açılışı yapılan  … okulu  … liraya gerçekleşti.  (… liraya mal oldu; … lira harcandı, denilmeliydi.)

            -Karadeniz’de sel baskını gerçekleşti. (Sel baskını oldu veya Sel felâketi  meydana geldi,  denilir.)

            -Hizbullah mevzilerini sekiz gündür vuran İsrail, dün en kanlı saldırısını  gerçekleştirdi ve 70 sivil öldürüldü.(atv)

 

Bu son  cümle ile, “Oh! çok iyi oldu, sevinebilirsiniz”  mesajı verilmektedir.  Eğer böyle değilse,  “… kanlı saldırı yaptı, saldırıda bulundu; 70 sivil hayatını kaybetti “  vs,  denilmeliydi.

            -Teröristler,  … polis karakoluna bombalı bir saldırı gerçekleştirdi.”  

Bu cümleyi haber programında kullanan televizyon kanalı,  olayı, Türk milletinin veya devletinin bakış açısından değil, teröristlerin bakış açısından  vermiş olmaktadır. Çünkü  böyle bir olay, terörist  açısından plânlanıp uygulamaya konulmuş bir başarı, bir ‘gerçekleşme’dir.       

 

            -Cumhurbaşkanı dün iki açılış gerçekleştirdi. ( açılış yaptı.)

 

            -Milan takımı, üç  oyuncu hakkını da  gerçekleştirdi, sayın seyirciler. (TRT-I). ( üç oyuncu değiştirme hakkını da kullandı, denilir.)

 

            -Yugoslavya’da görünen odur ki, halk verdiği oyların neticesini zorla gerçekleştirdi. (Kenan Akın, Türkiye gazetesi, 7.10.2000)  (Bu cümlede gerçekleşmek’in yeri var mı?)

 

             -Öte yandan yazarla doğru iletişim kurmak, yani metnin mesajını çözmek, metinde kullanılan kelimelerin, terimlerin iyi anlaşılmasına, cümle içindeki görevlerinin ve yazarın ona yüklediği anlamların bilinmesiyle gerçekleşir.(Ş. Aktaş - O.Gündüz, Yazılı ve Sözlü Anlatım,s.75.)    (Bu cümlede, gerçekleşmek  kullanılmaz.  “… anlaşılmasına, … bilinmesine  bağlıdır.”   veya   “ … anlaşılmasıyla, … bilinmesiyle  mümkündür.”   denilebilir.)

 

            Şans

           

            Türkçe Sözlük’te (TDK) şans, baht, talih, felek.       

            Fransızca  kökenli bu kelime de  “maymuncuk”  kelimelerin başında gelmektedir. Meraklılarınca,  fırsat, imkân, ihtimal, hak, yetki, seçenek, çare, çıkış yolu, çözüm vb  gibi tespit ettiğimiz en az dokuz kelime veya ifadenin yerine kullanılarak dilimiz, hem fakirleştirilmekte  hem de yabancılaştırılmaktadır. 

             -Hakan, yakaladığı bariz gol şansını değerlendiremedi. (Bu cümlede fırsat  kullanılır. Çünkü fırsat, gelip geçici uygun, elverişli  şart veya zaman anlamındadır.)

             - Füzeler, hedeflere kilitlenmiş durumda. Bu füzelerin ıskalama şansı yok. (Savaş Süzal, atv, 16.2.1998)  (ihtimal yerine kullanılmış.  İhtimal, bir şeyin olabilirliği)

             - Beyler, bu sefer hata yapma şansımız yok. (Deli Yürek dizisi, 26.3.2002) (Burada  pay  yerine kullanılmış olsa gerek. Hata yapmak şans olur mu?)  

            - Türkiye bizim ülkemiz, ondan vazgeçme şansımız yok. (TRT-2, 23.8.1999) (seçenek, lüks ? olabilir. Daha doğrusu, …  ondan vazgeçemeyiz, denilmeliydi.)

            -Yolsuzlukla mücadelede, hiç kimseye taviz verme şansımız yok. (Sadettin Tantan, Kanal D, 2.11.2002) (Burada belki hak veya yetki denilebilir. Ancak,   açık ve doğru Türkçesi, Taviz veremeyiz, olabilir.)

            -Yeni yönetmelikle bir sınav şansı daha verildi. (hak veya fırsat)

            -Böyle pahalı bir araba alma şansım yok.  (imkân)

            -Size baş vurmaktan başka şansım kalmadı. (çare, seçenek, çıkar yol  vs)

            -Bol şans veya  şansınız bol olsun denilmez; talihiniz veya bahtınız açık olsun denilir.

Şans, kelimesinin değişik anlamlarda  ve yanlış  kullanılışına her gün  şahit oluyoruz. 

           

            Olay

            Türkçe sözlüklerde ve Özleştirme Kılavuzu’nda “vaka, hadise, vukuat, fenomen”   karşılıkları verilmektedir.  

            Dil bilgisi bakımından  Türkçede olmayan ve isim veya fiil köklerine, ayırt etmeden  getirilen “–ay,-ey,-y” ekleriyle yapılmış   yap-ay, dene-y,  uza-y, bir-ey   (dur-ay,  yaz-ay, beş-ey, bin-ey, gid-ey)  vb gibi    uydurma  kelimelerden  biridir.  Ancak,  tasfiyeci-uydurmacıların beyin yıkama  propagandası  sonucu   diğerleri gibi   yaygın olarak   kullanılmaktadır.  Dilde bu tür yaygın yanlışlara  “galat-ı meşhur” (meşhur yanlış)  adı verilir. Biz bura kelimenin uydurulduğu hadise,vukuat vs  anlamında kullanılıp kullanılmaması ile değil,  “maymuncuk kelime” olarak kullanılmasıyla ilgileniyoruz.    

            Olay, son yıllarda yerli yersiz pek çok kelime ve ifadenin yerine  kullanılmakta, böylece  dilimizin fakirleşmesine ve çirkinleşmesine sebep olmaktadır. Hangi anlamda  kullanıldığı  bile  belli olmayan  kullanışlardan bazı örnekler verelim:         

            -Bu sinema olayı önemli  bir olaydır. Ben sinema olayını öncelikle yönetmen olayı olarak görüyorum.

            - Üniversiteye girme olayı oldukça zor.

            -Rüzgârlı havalarda deniz olayı iyi olmuyor.

            -Okulda yemek olayı iyi gidiyor.

            -Benim olayım, para olayı değil.

           

 

            Paylaşmak

 

            Sözlüklerde,pay  ve paylaşmak  kelimelerine şu anlamlar verilmiş: pay, “taksimde düşen hisse, kısım, parça”; paylaşmak, “pay etmek, bölüşmek”

            Son bir iki yıldır  modalaşan kelimelerden birisi de paylaşmak. Anlatmak, açıklamak, aktarmak, bildirmek, nakletmek, izah etmek, göstermek vb kelimelerinin yerine  yaygın şekilde kullanılması  dikkat çekmektedir. Birçok kelimenin yerine   olur olmaz  kullanılması,  dilimizin anlatım zenginliğine zarar verdiği gibi, kelime anarşisine sebep olmaktadır:

            “-Bilgilerinizi bizimle paylaşır mısınız?”  değil, “Bu konuda bilgi verir misiniz?, Açıklama  yapar mısınız?;

            “ -Orada ne olup bittiğini bizimle paylaşır mısınız?”  değil,  “bize anlatır mısınız” veya “Bize aktarır mısınız?”  

            “-Şimdi bu resimleri ekranda seyircilerimizle paylaşalım.”   değil,  “…seyircilerimize gösterelim.”

           

            Geçtiğimiz

 

            Geçtiğimiz kelimesi de  yerinde kullanılmayan  veya yanlış  yerde  kullanılan  Türkçe kelimelerden birisidir.  Türkçede  “geçtiğimiz yol”, “geçtiğimiz köprü”, “Geçtiğimiz sokak” vs  denilebilir. Fakat zaman  ifade eden kavramlar için  “geçtiğimiz gün”, “geçtiğimiz hafta” , “geçtiğimiz ay”  vs  denilmez. Çünkü “geçen”   biz değiliz, zamandır. Doğru Türkçesi, “geçen hafta”, “geçen yıl” dır.

 

            Artı  ve  gibi

 

            “Artı” ve “gibi” kelimelerinin kullanılışı da dilimize musallat edilen yanlış kullanışların tipik örneklerindendir.  İkisi de Türkçe kökenli olan bu kelimelerin  yanlış kullanılışı, dilimizin ifade zenginliğini köreltmektedir.

          Meselâ, “yemek yedim artı çay içtim.”   denilmemesi gerektiği gibi,  “otobüse bindim artı yerime oturdum.”   da denilmez.  Fakat çevremizde her gün bu tür  lüzumsuz  kullanışlara kulak misafiri oluyoruz.  Halbuki  “artı”  yerine dilimizde sözün gelişine uygun olarak,  “sonra, ayrıca, üstelik, üstüne üstlük, bir de, diğer yandan, fazladan, ilâve olarak vs”  gibi  zengin ve farklı anlam  incelikleri  taşıyan  ifade şekillerimiz vardır.   

           

            “Gibi”, Türkçenin  benzetme edatlarından birisidir.  “Benzetme” anlamı ve    kastıyla  sık kullanılan bir edattır.  Son yıllarda  özellikle  “saat” ve “zaman” bildiren ifadeler  için  yaygın olarak yanlış kullanılmaktadır:  “saat  üç gibi gelirim.”, “ sekiz gibi giderim.” vb   şeklindeki ifadeleri  sık sık duyuyoruz. Bu tür saat ve zaman bildiren ifadeler Türkçede, “doğru, civarında, sularında, sıralarında, …kala, …geçe vb”  kelimeleri ile kullanılır.  Gibi’nin yanlış kullanılışına sebep olan ifadelerin doğrusu, “üçe doğru, üç civarında, üç sularında, üç sıralarında”  veya   doğrudan  “üçte, beşte”  vb   şeklindedir.   

            Türkçenin doğru  ve güzel kullanılması,  kelimelerin kökenine göre  (Türkçe kökenli-yabancı kökenli) seçim yapılıp kullanılmasından çok, zihnimizdeki kavramları tam karşılayan uygun  kelimelerin  seçilip cümle içinde de olması gereken  yerde kullanılmasına  ve  doğru  söylenip yazılmasına  bağlıdır. Dilin anlam incelikleri  ve  anlatım zenginliği  her  nesne veya kavrama uygun kelimenin seçilip kullanılması ile ortaya çıkar.  

 

            c) Bazı Yardımcı Fiillerin Yanlış  Kullanılışı

 

            Türkçede bazı   yardımcı fiiller,  ya yerinde kullanılmamakta ya  birden çok yardımcı fiilin yerine  veya  başka bir  fiilin yerine  kullanılmaktadır. Meselâ  “yapmak”  yardımcı fiili,  başka yardımcı fiillerin  veya  fiillerin  yerine de yerli yersiz kullanılmaktadır:

 

            Kahvaltı  etmek       yerine      kahvaltı  yapmak

            Park etmek              “              park  yapmak

            Konuşmak                “             konuşma  yapmak

            Beklemek                  “             bekleme  yapmak

            Yıkanmak                 “             banyo  yapmak         (bazen almak)

            Çay demlemek         “              çay   yapmak

            Yemek pişirmek        “             yemek yapmak      

            Sevişmek                   “             aşk  yapmak

            Çocuk doğurmak

            Çocuk sahibi olmak   “            çocuk yapmak

            Seyahat etmek           “            seyahat  yapmak

            Hatırlatmak               “            hatırlatma yapmak

 

             

           

 

            d) Bazı Kelimelerin Söyleniş ve İmlâsındaki Yanlışlıklar

 

 

 

            e)  İsim ve Sıfat Tamlamalarının Bozulması

 

           Günümüzde Türkçenin yapı ve işleyişine yönelen  tehdit veya  tehlikeler değişik şekillerde ortaya  çıkmaktadır. Türkçenin yapı ve işleyişine yönelik tehdit ve tehlikelerin belki de en  tahrip edici olanı, kelime gruplarında (söz diziminde)  görülen  bozulma  ve yozlaşmadır.  Dilimize yönelen  asıl tehdit ve tehlike de budur. Dilin anlamlı veya görevli müstakil  varlıkları kelimelerdir. Kelimeler, dilin asıl  unsurları olarak son derece önemlidir.  Çünkü dilde tek tek varlık, kavram ve hareketler kelimelerle temsil edilirler. Ancak, dil anlamlı en küçük dil  unsuru  olan  kelimelerden meydana gelmekle birlikte, sadece  tek tek kelimelerden ibaret  değildir. Dilin asıl yapı ve  işleyiş  karakteri, kelimelerinde değil kelimelerin  birbiriyle  belirli kurallar içinde ilişkiler  kurarak   meydana getirdikleri  söz diziminde kendisini gösterir. Bundan dolayı aynı kelime farklı dillerde kullanılabilmektedir. Dil, tek kelimeyle karşılayamadığı nesne ve kavramları karşılamak   için veya  kelimeden  daha geniş anlamları ifade etmek için birden çok kelimeyi  belirli  kurallar içinde sıralayarak söz dizimini  meydana getirir. Herhangi bir dili,  o dilin  kelimelerini  arka  arkaya tek tek (sözlük kelimesi halinde) okul, kalem, defter, gelmek , yazmak, hava, su, cam, duvar,  şeklinde  sıralayarak konuşamayız.  Dil bir kelime listesi değil,  kelimeler ve onları işleten eklerin meydana getirdiği bir  anlam  örgüsüdür. Bu örgüye, dilin  söz dizimi diyoruz. Söz diziminde kelimeler,  belirtme veya  hüküm  anlatmak üzere  belli kurallar içinde arka arkaya dizilerek  bir kelime topluluğu meydana getirirler.  Bu dizilme ve işleyiş her dilde farklıdır. Söz diziminde  belirtme ifade  eden kelime topluluğuna   kelime grubu;  hüküm ifade edenlere de cümle diyoruz. Mesel⠓geniş / yol”   belirtme ifade eden sıfat tamlaması  adını verdiğimiz  bir kelime grubudur;   “ Yol geniş(tir.)”  ise  cümle  adını verdiğimiz  bir hüküm grubudur.      

         Kelime grubu,   bir nesnenin, bir kavramın veya bir hareketin  karşılığı olmak üzere belirli kurallar içinde bir araya getirilmiş, yapı ve anlam bütünlüğü  taşıyan   bundan dolayı tek kelime gibi iş gören kelime topluluğudur.  Dil, tek kelime ile karşılayamadığı anlamları,  kelimeleri belirli kurallar içinde  bir araya getirerek  yani kelime grubu kurarak  karşılar.   Meselâ  kitap kelimesi tek başına  bütün kitapları  veya herhangi bir kitabı  karşılayan belirsiz  bir anlam ifade  eder.  Fakat  ciltli kitap  ifadesi,  artık   bütün kitapları   veya herhangi bir kitabı ifade etmez, sadece ciltlenmiş olanları kapsayan  belirli bir anlam  ifade eder.  İsmail-in  kitab-ı  ifadesinde de  kitabın kime ait olduğu veya hangi kitap olduğu belirtilerek anlam, sınırlı ve belirli hale getirilir.  Kelime gruplarında, kelimeler bir araya getirilirken arka arkaya dizilmesi, belli kurallara bağlıdır. Kelime grubunu meydana getiren kelimelerin  öncelik-sonralık sırası,  ekli veya eksiz olması, hangi kelimenin hangi eki alması  gerektiği önemlidir. Ciltli kitap  yerine kitap ciltli;  okul-un  kitab-ı  yerine de,  kitab-ı okul-un, okul kitap, kitap okul, okul-sal kitap, kitapsal okul; kapı kol-u yerine kapı kol,  kol kapı,  kol-u kapı, kapı-sal kol veya  kol-sal kapı; mas mavi yerine mavi mas; bem beyaz yerine beyaz bem   diyemeyiz.  Dediğimiz zaman  kastettiğimiz  anlam  ya değişir ya bozulur; fakat istediğimiz anlam olmaz.        

         Kısaca,  kelimelerin sıralanışında ve birbirine bağlanışında her dilin  kendisine göre bir yapı ve işleyiş düzeni (dil bilgisi, gramer kuralları) vardır.[119] Bu yapı ve işleyişe (söz dizimine) uyulmadığı  zaman dil, bozulup yozlaşmış olur. Günümüzde Türkçe böyle bir tehdit veya tehlike ile karşı karşıyadır. Bu tehlike en çok  isim ve sıfat tamlamalarında kendisini göstermektedir.

            Türkçede sıfat tamlaması, bir sıfat unsuru ile bir isim unsurundan meydana gelir. Bu tamlamada  önce sıfat  yani varlık veya kavramın herhangi bir  özelliğini belirten  kelime veya kelime grubu,  sonra  özelliği belirtilen  varlık veya nesnenin adı olan kelime veya kelime grubu (isim)   getirilir.  Kitap  nesnesinin bir özelliğini söylemek istersek,   önce özelliğini (sıfatı)  sonra  kitap nesnesini (ismi) söyleriz: Ciltli kitap, kalın kitap, faydalı kitap, çok okunan kitap, İsmail Acar’ın yazdığı kitap   gibi. Örneklerde görüldüğü gibi  sıfat veya varlık adından herhangi birisi, tek kelime olabileceği gibi, birden çok kelimeden meydana gelen bir kelime grubu da  olabilir:  Meselâ   yazı tahta-sı, bir nesnenin adıdır. “Küçük”, “eski”,  “dikdörtgen”, “yeşil boyalı”, “derslerde üzerine yazıp çizdiğimiz” vs. gibi özellikleri belirtilmek istendiğinde,  bunları  “yazı tahtası”  nesnesinden  (isminden) önce  getiririz:

 

            “Eski / yazı tahtası”, 

            “yeşil boyalı / yazı tahtası”

            “derslerde  üzerine yazıp çizdiğimiz / yazı tahtası”   gibi.

           

             Buradaki  “eski” , “yeşil boyalı”  veya  “üzerine yazıp çizdiğimiz”  özellikleri  yani  sıfatları,  sadece “yazı”ya veya  sadece “tahta”ya değil;  bütün olarak  “yazı tahtası”  kelime grubuna (isim tamlamasına) aittir.  Çünkü “yazı tahtası”, meydana getirdiği yapı ve anlam bütünlüğü ile “bir tek kelime” değerindedir. “yazı tahtası”  tek bir nesne adı olarak,  tek tek yazı ve tahta  nesnelerinden başka bir nesnedir.  Bundan dolayı  bir tek nesne adı olan “yazı tahtası”  kelime grubuna ait  sıfatları,  tek kelime değerinde olan  kelime grubunu bölerek,  

            “yazı  eski tahtası” ,

            “yazı   yeşil boyalı   tahtası”,

            “yazı  derslerde üzerine yazıp çizdiğimiz  tahtası”

 şeklinde,  belirsiz isim tamlaması kalıbındaki   grubun  arasına  sokamayız.       

            Son yıllarda, Türkçenin yapı ve işleyişine aykırı olarak  yukarıdaki örneklerde olduğu gibi, sıfat  unsurunun, bir kelime grubu olan  isim tamlamasının arasına sokulduğu görülmektedir:

           

            Millî Eğitim Eski Bakanı,

            Ankara Eski Valisi,

            Genelkurmay Eski Başkanı vb gibi. 

           

            Özellikle eski sıfatının kullanılışında görülen bu yanlışlık, kelime grubunun yapı ve anlam bütünlüğü ile grup vurgusunun dikkate alınmayışından veya bilinmeyişinden   kaynaklanmaktadır. Bunu yapanlar,  sıfat tamlaması kalıbındaki  kelime grubunu,

 

            Eski Millî Eğitim / Bakanı,    

            Eski Ankara / Valisi   

            Eski Genelkurmay / Başkanı

 

gibi düşünmektedirler.  Eski / Millî Eğitim Bakanı, Eski / Ankara Valisi, Eski/Genel kurmay Başkanı  birer sıfat tamlamasıdır. Bu tamlamalarda  “eski Millî Eğitim” “eski Ankara”   veya  “eski Genelkurmay”   söz konusu değildir.  Sıfat tamlamaları  bir sıfat  ve bir isim unsurundan meydana gelir. Burada grupların sıfatı “eski” , isim unsuru da Millî Eğitim Bakan-ı ve Ankara Vali-si  şeklindeki belirsiz isim tamlamalarıdır. Dolayısıyla burada eski  sıfatı,  Bakan’ın veya vali’nin değil, Millî Eğitim Bakan-ı   ve  Ankara Vali-si  kelime gruplarına aittir.  Bir de sıfat tamlamasında vurgu  sıfat üzerindedir. Bundan dolayı  doğrusu,   Eski / Millî Eğitim Bakanı ,  Eski / Ankara Valisi   şeklindedir.  Türkçede  belirli ve belirsiz olmak üzere  iki tür isim tamlaması vardır.  Belirsiz isim tamlamaları, kalıcı  isimler yapar ve  arasına başka bir unsur girmez.  Millî Eğitim Bakanı   ve  Ankara Valisi   kelime grupları da  birer belirsiz isim tamlamasıdır.

          Diğer taraftan, Türkçede sıfat  sadece “eski”  kelimesinden ibaret değildir. Sayılamayacak kadar sıfat söz konusudur. Ayrıca sıfat  tek kelime olabileceği gibi birden çok kelimeden meydana gelen bir kelime grubu da olabilir.  Eski / Ankara Valisi  şeklinde  sıfat tamlaması olabileceği gibi, 1995- 2000 yılları arasındaki / Ankara Valisi , Çok faydalı çalışmalar yapan / Ankara Valisi  şeklinde  bir sıfat tamlaması da olabilir. Bu sıfat tamlamalarını da,   “Ankara  1995-2000 yılları arasındaki  Valisi”,  “Ankara çok faydalı çalışmalar yapan   Valisi”   şeklinde söyleyemeyiz.

 

        Sıfat tamlamalarında  “eski”  sıfatı ile başlayan  yanlış kullanış, 1980’den sonra  bazı Bakanlıkların kuruluşunda yer alan “il” veya “ilçe” müdürlüklerinin adında da  görülmektedir. Türkçe konusunda diğer kurumlara örnek olması gereken Millî Eğitim Bakanlığının,  il ve ilçelerdeki   müdürlüklerinin adı, Türkçenin  yukarıda açıkladığımız yapısına aykırı  ve yanlış olarak  resmîleştirilmiştir. Aynı Bakanlıkta bir taraftan doğru olarak  “İlçe / Millî Eğitim Müdürlüğü” şekli kullanılırken, diğer taraftan yanlış olarak  “Millî Eğitim İl Müdürlüğü”  şekli kullanılmaktadır.  Bu durum diğer kurumlarda da görülmektedir. Böylece  Türkçenin   yapı ve işleyişi,    adeta  devlet eliyle  bozulup yozlaştırılmaktadır.[120]  

 

             bozuk /  kapı kolu                           yerine          kapı bozuk kolu

             Yeni / Türkiye Cumhuriyeti            yerine          Türkiye Yeni Cumhuriyeti

             yoğurtlu / patlıcan kızartması        yerine           patlıcan yoğurtlu kızartması   

             kırık / pencere  camı                      yerine           pencere kırık camı

 

demek  nasıl yanlışsa “Millî Eğitim İl Müdürlüğü”, “Dışişleri Eski Bakanı”, “Belediye Eski Başkanı”, “Ankara Eski Valisi”    ve  benzeri örnekler  de  Türkçenin yapı ve işleyişine  aykırı ve  yanlıştır.   Dolayısıyla   dilimizin işleyişini  bozup yozlaştıran   kullanışlardır.  

         

          Sayın  hitap kelimesinin zaman zaman yanlış  kullanıldığını görüyoruz.  Türkçede hitap unsuru olarak kullanılan sayın,  sıfat tamlamasında olduğu gibi,  isim tamlaması, birleşik isim veya sıfat tamlaması kalıbındaki unvan gruplarından önce  kullanılması gerekir.[121]  Ancak “Balıkesir Sayın Valisi”  , “Prof. Dr. Sayın Ali Duymaz”, “Mühendislik Fakültesi Dekanı Sayın Prof. Dr. Şerif Saylan”  vb örneklerinde gördüğümüz gibi isim tamlamasının  veya  sıfat tamlaması kalıbındaki  unvan grubunun arasına sokularak kullanıldığı sık sık görülmektedir. Bu tür kullanışlar  da sıfatların isimlerden önce gelmesi ve kelime grubu bütünlüğü kuralına aykırı olduğu için  yanlış  bir kullanış şeklidir.  Doğrusu,

 

             Sayın/ Balıkesir Valisi,

             Sayın / Prof. Dr. Ali Duymaz ,

             Sayın / Mühendislik Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Şerif Saylan 

 şeklindedir.

 

            Türkçenin kelime gruplarını yapı ve işleyişinde görülen bir başka bozulma ve yozlaşma da  isim tamlamalarında  görülmektedir.  İsim tamlaması,  Türkçenin en işlek, en güzel ifade şekillerinden ve anlatımda zenginlik kaynaklarından birisidir.  Türkçede iki isim unsuru,  iyelik-sahiplik-mülkiyet- aitlik- mensupluk,  nispet ifade etmek üzere “isim tamlaması”  kalıbında birbirine bağlanır.  

            “Bir nesnenin başka bir nesnenin parçası olduğu”,

            “bir nesnenin başka bir nesneye  ait olduğu”,    

  veya

            “bir nesnenin başka bir nesne  ile tamamlandığı”

anlatılmak istendiğinde  “isim tamlaması” kurulur.  Bu dil birliğini (kelime grubunu) kuran Türkçe ekler, “iyelik ekleri”dir. Yani isim tamlaması, iyelik ekleriyle kurulan ekli bir birleşmedir. Kapı, kol veya kitap, çanta  kelimeleri tek tek  kullanıldığında, sadece karşılıkları oldukları nesneleri karşılar, aralarında bir bağ yoktur. Fakat  bu  kelimeleri (isimleri)  iyelik sistemi içinde  “kapı kol-u”  ve “kitap çanta-”  şeklinde iyelik ekiyle birleştirirsek,  hem  “kol”un “kapı”ya,  “çanta”nın  “kitap”a ait olduğu anlatılmış olur hem  yeni bir nesne adı türetilmiş olur.  

           Türkçenin bu  güzel işleyiş sistemi, son yıllarda biraz da  yabancı dillerin tesiri ile,

 

            -İyelik ekleri kullanılmayarak

            -Hem iyelik ekleri kullanılmayıp hem kelime sırası ters çevrilerek

            -Fransızca nispet-aitlik eki  ve  şekli (-sal,-sel)  kullanılarak

 

 bir kaç  şekilde bozulmaktadır.

            İsim tamlamalarındaki  iyelik eklerinin  kullanılmamasından doğan  bozulma ve yozlaşma,   özellikle  kuruluş, iş yeri, semt,  sokak, yemek vb  isimlerinde  çok sık görülmektedir.  Türkçe bu açıdan  (iyelik ekleri kullanılmayarak)  dikkat çekici şekilde yozlaştırılmaktadır. Önceki yıllarda, Edirne Kapı-sı>Edirne Kapı, Paşa Bahçe-si>Paşa Bahçe, Top Kapı-sı> Top Kapı  gibi birkaç  örnekte  kalıplaşmış olarak görülen bu bozulma, genellikle banka isimlerinden başlayarak gittikçe yaygınlaştırılmaktadır.  Cumhuriyet’in ilk yıllarında  Sümer Bank (doğrusu  Sümer Banka-sı), Eti Bank, (doğrusu Eti Banka-sı), Deniz Bank (Doğrusu Deniz Banka-sı)[122]  isimleri  ile başlatılan yanlış  kullanış,  son yıllarda  diğer banka isimlerine de geçmiştir.  Koç Bank, İnter Bank, Vakıf Bank vs.  Yakın  yıllarda güzelim Türkçe “Halk Bankası”  adı  da  bu  bozulma ve yabancılaşma  modasına uyularak  Halk Bank   yapılmıştır.     

         

          Dilimizin önemli  yapı ve işleyiş özelliklerinden olan bu iyelik sistemi veya isim tamlaması kalıbındaki  bozulma  son yıllarda  resmî kurum ve kuruluş isimlerinde de görülmeğe başlamıştır:  Trafik Denetleme şube Müdürlüğü, Asayiş Şube Müdürlüğü, Sağlık Kültür Daire Başkanlığı, İstihbarat Daire Başkanı,  Başbakanlık Merkez Bina vb  gibi.  Bu isimlendirmelerin doğrusu,

            Trafik Denetleme Şube-si Müdürlüğü,

            Asayiş Şube-si Müdürlüğü,

            Sağlık Kültür Daire-si Başkanlığı,

            İstihbarat Daire-si Başkanı,

            Başbakanlık Merkez Bina-  

şeklindedir.    

 

            İsim tamlaması  veya iyelik sisteminde görülen  bozulma  ve yozlaşmadan  yemek isimleri de  nasibini almaktadır.  Değişiklik veya yabancı özentisiyle isim tamlaması  kalıbında söylenmesi gereken  yemek isimlerimizi, ezogelin çorba,  mercimek çorba, yayla çorba,  Ankara tava,  İnegöl köfte,  vb şekillerde  iyelik eklerini kaldırarak  sıfat tamlaması  kalıbında  daha doğrusu yabancı dillerin söz dizimine uydurarak  söylemeye başladık. Bu  tür yemek isimlerinin doğru  Türkçesi, ezogelin çorba,  mercimek çorba, yayla çorba,  Ankara tava, İnegöl köftesi    şeklindedir.  İsim tamlaması  kalıbında   olan bu isimler,  iyelik ekleri kaldırılarak Türk mantığına,  Türkçenin yapı ve işleyişine aykırı olarak görünüşte   sıfat tamlaması  kalıbına sokulmakta  fakat aslında yabancı dillerin yapı ve işleyişine uydurulmaktadır. Böyle olunca mesel⠓ezogelin”  veya “yayla”  adı, “çorba”nın; “İnegöl” adı, “köfte”nin sıfatı (özelliği) durumuna geçmiş olmaktadır. Halbuki “çorba” nın “ezogelin” veya  “yayla” olması, “İnegöl”ün  de “köfte”  olması mümkün değildir.  Burada  “ezogeline  ait çorba” (ezogelinin çorbası)  ve  “İnegöl’e ait, İnegöl’e has, İnegöl’ün köftesi”  söz konusudur.                                                            

 

          Türkçe isim tamlamasını, dolaysıyla Türkçenin işleyişini bozan bu uygulama, semt, cadde, sokak, işyeri  ve çeşitli kuruluş isimlerinde  görüldüğü gibi, Türkçeleştirme adına yapılan yeni terimlerde de görülmektedir: Toplum bilim, dil bilim, ruh bilim, demir oksit, bakır sülfat, sözcükbilim  vb  gibi.  Bunların doğrusu,  toplum bilim-i,  dil bilim-i,  ruh bilim-i,  demir oksid-i, sözcük bilim-i  şeklinde  olmalıdır.

 

            Türkçenin  isim tamlamasındaki  daha ileri derecede  bir başka bozulma ve yozlaşma da  hem iyelik eklerini kullanmamak hem de kelime sırasını ters çevirmekten doğan   bozulma ve yozlaşmadır: Otel Basri, Eczane Gülay,  Cafe Değirmen, Villa Oruç vb gibi.  Tam anlamıyla İngilizcenin  tesiriyle ortaya çıkan  bu bozulma ve yozlaşma şeklinde hem iyelik sistemi bozulmakta hem de kelime sırası  ters çevrilmektedir. Otel Basri, Eczane Gülay, Cafe Değirmen  isimleri,  isim tamlaması  kalıbında olması gerekirken sıfat tamlaması kalıbına sokulmuşlardır.  Otel,  eczane ve Cafe  kelimeleri, Basri,  Gülay ve Değirmen isimlerinin   sıfatı gibi kullanılmıştır. Böyle bir vasıflandırma ise mantıksızdır. Çünkü “Basri”nin “otel” olması, “Gülay”ın “eczane”  olması söz konusu olamaz. Bu  ifade şekillerinin doğrusu ve Türkçesi, Basri Oteli, Gülay Eczanesi, Değirmen kahvesi, Oruç Villası  şeklinde isim tamlaması olmalıdır.  Bu tür ifadeleri veya isimleri  “Türkçe”  veya “yabancı”  yapan  kelimelerin kökeni değil, söz dizimidir.

 

          Türkçe isim tamlaması veya iyelik şeklindeki bir bozulma da, Türkçeye adeta musallat  edilen Lâtince-Fransızca -l,-al,-el,(-sal,-sel) aitlik-nispet ek ve dil bilgisi şekillerinin kullanılmasından ortaya çıkmaktadır. Türkçede  iyelik, mülkiyet, aitlik ve mensupluk  ifadesi için kullanılan  en yaygın ve işlek  dil bilgisi (gramer)  şekli,  yukarıda  da açıkladığımız  “iyelik grubu”  veya  “isim tamlaması”  kalıbıdır.   İyelik ekleri kaldırılarak,  hem iyelik ekleri kaldırılıp hem kelime sırası ters çevrilerek bozulan isim tamlaması kalıbı, bir de Türkçeyi  “öz güzelliğine kavuşturmak” adına başlatılan  tasfiyecilik hareketi  ile dilimize sokulan Fransızca ek ve ifade kalıbı –sal,-sel’li şekillerle  bozulmaktadır.  Arapçadan dilimize girmiş, millî, dinî, askerî, ahlâkî, siyasî  örneklerindeki aitlik veya  nispet sıfatları yapan  -î (şapkalı i) ekini dilimizden atmayı düşünenler, bunun yerine de dilimize  Fransızcadan  girmiş  aktüel, kültürel, orijinal, nasyonal  kelimelerinde gördüğümüz  bir başka yabancı  -l,-al,-el,-sal,-sel  ekini getirmişler veya  bir başka ifadeyle,   Arapça nispet –î’sini,  Fransızca  -al,-el,-sal,-sel ekleriyle tercüme etmişlerdir. Fakat “tasfiyeci-özleştirmeciler”, bu kadarla da kalmayıp bu Fransızca eki ve ifade kalıbını,   “Öz Türkçecilik”  adına  alabildiğine kullanıp yaygınlaştırarak,  Türkçenin  iyelik ekleri ile kurulan  isim tamlamasını bile  bozup işlemez duruma getirmişlerdir. Bu anlayış ve uygulamalarla dilimiz hem yozlaştırılmakta hem  yabancılaştırılmaktadır:

            “Bir dildeki anlamsal ve yapısal değişikliği belirgin bir biçimde ortaya koyan ölçütlerden biri, sözlüksel düzlemdeki yeniliklerdir.” [123]   

            Türkçe  üzerine yapılan bir   araştırmadan aldığımız  yukarıdaki  cümlede,  kullanılan –sal, -sel’ li  ifade şekillerinin hiç birisine   Türkçenin  ihtiyacı  yoktur.  Bu cümledeki,

 

            Anlam-sal   değişiklik   yerine     anlam değişikliği,

            yapı-sal değişiklik        yerine     yapı değişikliği,

            sözcük-sel  düzlem        yerine     sözcük düzlemi,     

 

şeklinde  isim tamlamaları  kullanılarak, söz konusu cümle şöyle  kurulabilirdi:

            “Bir dildeki  anlam  ve yapı değişikliği(-ni) belirgin bir biçimde ortaya koyan ölçütlerden biri, sözlük düzlemindeki yeniliklerdir.”

             

            Türkçeyi “özleştirmek”(!) adına, Arapça  nispet –î’sine karşılık olmak üzere Fransızcadan  alınıp kullanılan bu –sal,-sel eki ve onunla yapılan Fransızca söz dizimine uygun sıfat tamlamalarına  pek çok örnek gösterebiliriz: Yapısal bozukluk, bilimsel yayın, sözlüksel anlam,  duygusal insan, anayasal düzen, kentsel ulaşım, tarımsal kredi, parasal durum, eleştirel düşünce, doğal denge vb gibi. Bu   ifadelerin hiç birisi Türkçenin yapı ve işleyişine  uygun değildir.  Örneklerini verdiğimiz  bu  ifade kalıplarının,  hem eki yabancı hem kalıbı meydana getiren söz dizimi (kelime grubu) şekli yabancıdır.   -Sal,-sel’li örneklerin  istisnasız hepsi,  Türkçenin yapı ve işleyişine  uygun olarak  Türkçenin iyelik sistemi ile isim tamlaması  şeklinde , yabancı bir  ek ve  yapıya ihtiyaç duyulmadan  şöyle ifade edilir:   

 

            yapısal bozukluk   değil    Yapı bozukluğu,

            bilimsel yayın        değil    bilim yayını  veya  bilimlik yayın, 

            sözlüksel anlam     değil    sözlük anlamı,

            doğal denge          değil     doğa dengesi,

            duygusal insan      değil    duygulu insan,

            anayasal  düzen    değil    anayasa düzeni,

            kentsel ulaşım       değil    kent ulaşımı,

            tarımsal kredi       değil     tarım kredisi,

            parasal durum      değil     para durumu            

            kamusal görev      değil     kamu görevi       vb.

 

            Türkçede  “-l,-al,-el,-sal,-sel”   şeklinde nispet-aitlik  anlatımı taşıyan ek veya ekler yoktur.  Lâtincedeki “-alis”  ekine dayanan bu ekler,  dilimize Fransızca kanalıyla girmiştir.[124]  Fransızcadan  alınıp dilimize musallat edilen bu ekler, önceleri  sadece  isimlere  eklenirken  daha sonraları  isim veya fiil ayrımı yapılmadan  her tür kelimeye getirilmeye başlanmıştır: Eğit-sel kol, gör-sel  bozukluk, yönet-sel  politika, gör-sel basın   vb gibi.  Öyle hale gelmiş ki, “Öz Türkçe” adına nispet –î’sinin  kullanıldığı  Arapça-Farsça kelimelerde bile Fransızca   nispet eki –al,-el, -sal,-sel’i kullanınca kelimenin Türkçeleştirildiği  sanılıyor: Ahlâksal, tarihsel, ruhsal, zihinsel, parasal, hukuksal  vb gibi. Hiçbir kural  tanımaksızın  herkes, her istediği kelime veya  dil  bilgisi  unsuruyla  bu ekleri  kullanmaktadır.  “-Sal,-sel” eklerini  bir kelimenin kuyruğuna eklediniz mi  ifade,    anında  “Öz Türkçe” (!) oluveriyor.   

            Yabancı  kökenli (Arapçadan gelme) olduğu için dilimizden  atılmak istenen  aitlik veya  nispet -î’si  yerine  Türkçenin  aitlik şekillerini işletip  kullanmak gerekirken, başka bir yabancı kökenli (Fransızca) dil unsurunu almak, dilimize bir şey  kazandırmadığı gibi, dilimizi bozup yozlaştırmaktan başka bir şey değildir. Böyle bir uygulamanın bir de  Türkçecilik  adına yapılmasının hiçbir açıklaması olamaz.  Çünkü Türkçe, Arapça nispet -î’si ve Fransızca -l,-al,-el,-sal,-sel nispet eklerine ihtiyaç duymadan da   aitlik-nispet-mensupluk  anlatımını karşılayacak özelliklere sahiptir. İyelik ekleri  yanında Türkçe,  –lı,-li,-lık,-lik; -ca,-ce; -cı,-ci; -dan,-den  vb ekleriyle de  mensupluk-aitlik anlatımını karşılayabilmektedir: 

           

            Vatanî   görev       yerine   vatan görevi              (vatan-sal  görev   değil)

            Askerî   hastane    yerine    asker hastanesi         (asker-sel hastane    değil)

            Kasdî   hareket         “        kasıtlı  hareket

            Asabî  bir insan         “       sinirli  bir insan         

           Asabî  rahatsızlık       “       sinir rahatsızlığı        (sinir-sel rahatsızlık  değil)

            Hissî   davranış         “       duygulu  davranış      (duygu-sal  davranış  değil)

            Hesabî                       “       hesapçı

            Tamburî  (Cemil)       “       Tamburcu  Cemil

            insanî   davranış        “       insanca  davranış      (insan-sal davranış değil)               

            Mahallî                      “       yerli  veya bölgelik    (yer-el, bölge-sel  değil)  

            Kalbî                          “       kalpten              gibi.

 

            Türkçe hassasiyeti  olmayan  pek çok kişi,  bilmeden veya hiç düşünmeden,  modalaştırılan bir ifadeyle, “duygusal insan”, “kamusal alan”, ”sözcüksel anlam”   diyebiliyor.   “Kravatsal  insan”, “akılsal insan”, “bilgisel insan” , “görgüsel insan”, “Cumhursal Başkan”  vb ifadeler  nasıl yanlışsa benzer ifadeler de aynı şekilde yanlıştır.  Bunların  doğru Türkçesi için , Fransızca –sal,-sel’i  veya Arapça nispet –î’sini kullanmaya  lüzum da ihtiyaç da yoktur.  Bu tür ifadeler  Türkçe sıfat  tamlaması veya isim tamlaması kalıbı ile kolayca  anlatılır:  Duygulu insan, kamu alanı, sözcük anlamı, kravatlı  insan,  akıllı insan,  bilgili inan, görgülü insan, Cumhur Başkanı,  vb gibi.

            Son yıllarda sık kullanılan  “Türkî  Cumhuriyetler”  ifadesi de Arapça nispet î’si ile yapılan  “anlamca” yanlış  bir kullanıştır.  Doğrusu,  “Türk Cumhuriyetleri”  veya “Orta Asya Türk Cumhuriyetleri”   şeklindedir.

            Türkçenin aitlik-mensupluk  anlatımı için  pek çok imkânı vardır.  Dilimize Arapçadan gelen ve bin yıldır  kullanılan  nispet –î’sini  “yabancı kökenli”  diye  dilimizden atıp   yerine  Lâtince-Fransızca  kökenli  -l,-al,-el,-sal,-sel  eklerini kullanmanın Türkçe sevgisi ile   bir ilgisi yoktur.  Bize göre,  “Türkçeleştirme”  adına “-l, -al,-el, -sal, -sel”  şekillerinde kullanılan  Fransıca nispet ekine  sarılanların  en rahatsız olduğu kelime, herhalde   Arapçadan gelen  nispet  -î’sinin kullanıldığı “millî”dir.  Türk milliyetçiliğine  taraftar olmayan veya muhalif olanların  “ulus-al”  kelimesini tercih etmelerinin de başka bir gerekçesi  olamaz. Çünkü,  Arapça   “millet”  ve “millî”  kelimeleri  dilimize  yabancı ise, Moğolca “ulus”  ve  Moğalca-Fransızca karışımı  “ulus-al”    kelimeleri   iki kere  yabancıdır. 

            Dilimizde  Arapça kökenli nispet eki ile yapılan nispet şekillerinin  nasıl Türkçeleştirilebileceğini  göstermek üzere, 1943’te Ülkü dergisinde, “Arapça Nispet Sıfatlarını Nasıl Türkçeleştirebiliriz”  başlığı  altında  bol örnekli geniş bir inceleme yayımlayan Prof. Dr. Tahsin Banguoğlu, Tasfiyeciler  ve   nispet –î’si ile ilgili  şu tespitte bulunuyor:

            “Gariptir ki dil temizliği ile meşgul olanlar, dilimizdeki yabancı teşkil kalıplarından yalnız bu nispet şeklini görüyorlar ve yalnız onunla uğraşıyorlar. Onlara göre dilimizde bir tek yabancı düşman  ve bir tek millî noksan vardı: Nispet sıfatları. Bunun bir çaresini bulsak her şey hallolacaktı.”

            Nispet sıfatlarının nasıl Türkçeleştirilebileceği  konusunda  daha 1943’te  üç inceleme yazısı yayımlayan  Prof. Dr. Tahsin Banguoğlu,  22  yıl sonra   Dünya gazetesinde  “Nispet Sıfatları ve –Sal,-Sel”  başlığı ile  konuyu yeniden  işleyen dört yazı daha yayımlamıştır. Banguoğlu, bu yazısının başında da, “-sal,-sel’li kelimelerin uydurma olduğunu”  tekrarlamıştır.[125]

           

            Türkçeye musallat edilen bu Fransızca  -sal,-sel’li kullanışlar  ve  uydurma  kelimeler  için Ünlü Şair Necip Fazıl,  şöyle demişti:

           

            Ruhsal,  parasal,  soyut,  boyut,  yaşam,   eğilim,

            Ya bunlar Türkçe  değil,   yahut  ben  Türk  değilim.

            Oysa halis  Türk benim,  bunlar  işgalcilerim.

            Allah Türk’e   acısın,   yalnız  bunu   bilirim.           

                                                                                               Necip Fazıl

 

 

 

 

 

           2.  Yabancılaşma

            

            a)   Yabancılaşma  ve  “Türkçelik- Yabancılık”  Ölçüsü

 

            Yabancı kelimesine Türkçe sözlüklerde, “yerli olmayan”, “alışılmış olmayan, yadırganan”, “başka cinsten olan”, “bilinmeyen, tanınmayan” ; yabancılaşma  için de, “yabancı hale gelme”, “insanın kendi beninden uzaklaşması, kendine yabancı olması”  karşılıkları  verilmektedir. Yine sözlüklerde  yabancı dil, “anadili, bir ülkenin resmî dili veya yaygın dili dışındaki dil” demektir. Sözlüklerde “yabancı”, “yabancılaşma”  ve “yabancı dil” kavramlarının açık ve anlaşılır karşılıkları verilmekte,   tarifleri yapılabilmektedir. Zaten bu  kavramlar üzerinde bir anlaşmazlık da yoktur. Ancak,  “dilde yabancı kelime”  ve “dilde  yabancılaşma”, kavramları üzerinde tam bir anlayış birliği bulunmamaktadır. Bu kavramlar, üzerinde anlayış birliği  sağlanamayan bulanık kavramlardır. “Türkçenin sadeleştirilmesi”  veya “özleştirilmesi” ve “başka dillere karşı korunması” çalışmalarında,  önce “Türkçe kelime”, “yabancı kelime” ve “dilde yabancılaşma”   kavramlarının  açıklığa kavuşturulması gerekir.   

            Bize göre dilde yabancılaşma, dilin kendi yapı ve işleyiş kurallarının bırakılıp yerine başka dillerin yapı ve işleyiş kurallarının geçmesi, hakim olması; dilde karşılığı bulunan veya  kullanılmakta olan kelimelerin yerine yabancılarının kullanılmaya başlanması; dile bir ihtiyaç karşılığı giren yeni yabancı kökenli kelimelerin  de yabancı söyleyiş ve yazılışıyla kullanılmaya başlanmasıdır.  

            Milletimizin  varlık sebebi olan dilimizin  sadeleşmesi, Türkçeleşmesi,  ve yabancı dillere karşı korunması demek olan  Türkçecilik  tarihinde,  dilin yapı ve işleyişini sağlayan  ve dilin varlık özellikleri olan   yapım ve çekim ekleri ile dilin işleyişinde kelime sırasını belirleyen söz dizimi kurallarının  yerine  yabancı ekler ve yabancı söz dizimi kuralları kullanmanın, dilimizi yozlaştırıp yabancılaştırdığı konusunda ortak bir görüş vardır. Ancak,  bir ihtiyaç karşılığı dilimize girmiş  “kökeni yabancı”   fakat  dilimizde  sadece sözlük kelimesi olarak  kullanılan  kelimelerin,  “Türkçe”  veya “yabancı”  sayılması konusunda görüş birliği yoktur.

            “Türkçenin sadeleştirilmesi” veya “Türkçecilik” ile ilgili görüşlerin ortaya çıktığı  Tanzimat Devri’nden günümüze,  özellikle “dilde yabancı kelime” ile  “yabancı olmayan kelime” , “yerli” veya “millî kelime”  anlayışları yani  dilde “Türkçelik ölçüsü”,  dil tartışmalarının asıl sebebi ve odak noktası olmuştur; olmaya da devam etmektedir. Dilimizdeki kelimelerin, “Türkçelik ölçüsü”,  başka bir ifade ile kelimelerin  “yabancı”  veya “millî”  yani  “Türkçe”   sayılması konusunda  biri,  “kelimenin kökenini” veya “kelimenin ırkını”   diğeri de  “kelimenin bilinip kullanılır olmasını”  ölçü  alan  “köken”  veya “kullanılırlık”  olmak  üzere iki görüş bulunmaktadır.  

 

            “Köken”   veya “ırk”ı  “Türkçelik  ölçüsü” alan görüşe göre,  “köken”i  başka bir dile dayanan, dilimize başka bir dilden gelmiş  “bilinir, anlaşılır  ve kullanılır olmasına bakılmaksızın” her çeşit kelime “yabancı”dır. 1930’lu yıllardan itibaren, “Türkçenin sadeleşmesi”, “Türkçeleşme”  veya “Türkçecilik”  konusunda, 1983 öncesi eski yapıdaki Türk Dil Kurumu  mensuplarının  ve aynı  dil anlayışını savunanların; başka bir ifadeyle     kendilerini   “dil devrimcisi”, “Arı Türkçeci” , “Öz Türkçeci”, “Özleştirmeci” vb  olarak tanımlayanların  kelimelerde “Türkçelik - yabancılık” ölçüsü,  “kelimenin kökeni” veya “kelimenin ırkı” dır.  Dolayısıyla bu görüşte olanlara göre, Türkçedeki    kökeni yabancı dile dayanan[126]  her kelime, “yabancı”dır;  dilimizi   boyunduruk altına sokmakta ve yabancılaştırmaktadır.  O halde  dilimizden atılması gerekir.  Bu dil anlayışına,  “pürizm”, “temizcilik” veya yaygın olarak  “tasfiyecilik”  adı verilmektedir.[127] Tasfiyeciliğin kökleri, 1890’lı yıllara kadar uzanır; fakat  1940’lı  yıllarda  “devrimcilik !”  adına özellikle Arapça kökenli kelimelere düşmanlık şeklinde başlatılan  devrimci-tasfiyeci anlayış, ideolojik gaye bakımından  öncekilerden farklıdır.

            Bir çeşit  “dil ırkçılığı”   demek olan “kökencilik”  anlayışını  savunanlardan  “dil devrimcisi”  Emin Özdemir, “Dil Devrimimiz”  adlı kitabında   bu konudaki  görüşlerini şöyle bir örnekle açıklıyor:

            “Köklerini bilmediğimiz sözcüklerin anlamlarını  kavrayamadığımız gibi, onlarla açık seçik düşünemeyiz de. Örneğin istiklâl sözcüğünü ele alalım. Neyin nesidir bu sözcük? Kökünü, kökenini bilmeden kullanageliriz, onunla ilgili öbür sözcükleri de anlamayız. Ama, bu sözcüğün Türkçesi olan bağımsızlık’ı anlamakta bir güçlük çekmeyiz. Sözcüğün kökü olan bağ’ın anlamı içinde onu kavrayabiliriz. Aynı yolla bağımlı, bağımsız gibi kavramları da kolayca anlayabiliriz. O halde, Türkçe düşünme, Türkçe sözcüklerle olur.”[128]

             Emin Özdemir, eski yapıdaki Kurumun yürüttüğü “devrimci dil anlayışını” savunmak için yazdığı kitapçığında,“tasfiyecilik” suçlamalarına,“Özleştirmecilik, tasfiyecilik değildir.”; “Hiç bir dil yüzde yüz arı olmaz.”  diye cevap veriyor. Fakat, “özleştirme”   anlayışını  da  şöyle açıklıyor:

            “Dilimizdeki yabancı sözcüklere Türkçe karşılıklar aramak, dil devriminin temel ilkelerinden biridir. Özleştirme çabaları, bu ilkeye göre yürütülmektedir.”[129]    

            Görüldüğü gibi, bu ifadelerdeki “yabancı sözcükler” için  hiçbir açıklama veya sınır getirilmiyor. Burada  “yabancı sözcük” ten  kastedilen  kökeni yabancı dillere dayanan her çeşit  kelimedir. Yoksa, Türkçeye yerleşmemiş, halka mal olmamış  veya Türkçede karşılıkları olan  kelimeler değildir.  Çünkü dil devrimcileri,  dilimizde kullanılan kelimelerin  -özellikle Arapça kökenli olanların- dilimize yerleşmiş  olup olmaması  gibi bir ölçü tanımaksızın  “yabancı” kabul edilerek atılmasını savunmaktadırlar. Nitekim1983 öncesi Kurum’da yıllarca “Genel Yazmanlık” yapan Ömer Asım Aksoy da, Kurum’un “dil devrimciliğini” savunmak için yazdığı kitapçıkta, atılan veya atılmakta olan kelimelere şu örnekleri vermektedir:  Millet, millî,  istiklâl, hürriyet, vatan, hayat, sene, fikir, diğer, hariç, ihtimal, imkân, gayret, şart, meselâ, eser, müfettiş, çare, casus, heykel, cinayet, sanat, memur, miras, izin, kelime, defter, meslek, saha, huzur vb.[130]

            “Özleştirmecilik” anlayışında, sınır tanımayan ve1945’ten sonra Türk Dil Kurumunun  ve “dil devrimcileri”nin öncüsü olan  Nurullah Ataç da,  “Türkçelik”  ölçüsünü, “kökenini kendisinin bile bilmediği” kelimeleri dahi “yabancı” sayıp değiştirecek kadar ileri götürmüştür. “Genel Yazman”  Ömer Asım Aksoy’un  ifadesiyle  “en geniş anlamıyla arıtıcı” olan Nurullah Ataç, bir yazısında  şöyle diyor:

            “Önce konuşma diliyle yazmağa özendim… Konuşma dilini sevdiğim için çokluğun, kamunun konuşurken kullandığı kelecileri de severdim, bizim midir, elin midir pek aramazdım… Sonradan anladım yanıldığımı… Konuşma dilimizin sıcaklığı kelecilerde olmadığını anladım. Bir yandan da dilimizin öz köklerine dönmesi gerektiği anlamıştım… Direneceğim bu yolda: Şey’i, kadar’ı, nasıl’ı bile kullanmadan, yalnız Türkçe kelecilerle yazmağa çalışacağım. Gene de yazılarımda yabancı keleciler bulunuyorsa, bilisizliğimdendir. Onları Türkçe sanıp kullanmışımdır; göstersinler, onları da bırakırım.” [131]

            Yukarıdaki  ifadelerinden  de anlaşılacağı gibi Nurullah Ataç’a göre, dilimizdeki kelimelerin,  “bizim” (Türkçe)  veya “elin”  (yabancı)  sayılması için, “halkın konuşma diline girmiş olması” ; hatta  “kendisinin kökenini bilemeyeceği kadar”  dilimize yerleşmiş olması  bile  yeterli değildir; yine “yabancı”dır.  Zaten Ataç ve  yandaşlarının “özleştirme”de  gayesi, “herkesin anladığı ortak bir Türkçe” değildir. Özleştirmeciler asıl gayelerini  şöyle açıklamaktadırlar:

 

            “Türkçeyi özleştirme, sözlüksel düzeyde kalan bir olgu değildir. Dilimizin söz varlığını yenileştirme yolu ile Türk toplumunun düşünsel  ve duygusal evrenini değiştirmektir.” [132]  

            Ataç’a göre  de, “Bir ulus  medeniyetini değiştirdi mi dilini de değiştirmek zorundadır.” [133] 

            Türk milliyetçilerinin (Türkçülerin), milliyetçiliğin bir gereği olarak başlattıkları dilde kültürde Türkleşme, Türk’e dönüş  hareketi, 1940-1980 arasında Türk Dil Kurumuna hakim olan Tasfiyeci-Özleştirmecilerde, “Dil devrimi sürekli bir devrimdir.”  anlayışıyla  bir “kültür ihtilâli”ne dönüştürülmüştür. Bundan dolayı, kendilerini “dil devrimcisi”  olarak tanımlayan ve genellikle Marksist ideolojiyi savunan   “Özleştirmeciler”, Türkçeleşmiş kelimeleri  hatta kökeni Türkçe olan kelimeleri bile değiştirmekten çekinmezler. “Yabancı”  kabul edilerek değiştirilmesi teklif edilen bazı kelimelerden örnekler: Âdet>alışkı,  akıl>us, aşk>sevi, bahşiş>sevinmelik, cani>kıyacı, cefa>üzgü,  cinayet> kıya, cümle>tümce,  delege>seçilmen, devlet>erkyurt, edebiyat>yazın, eser>yapıt, gaye>amaç, hamam>ısıdam, harf>yazaç, hayal,>imge,görsü, hayat>dirim, hukuk>türe, ırk>anasoy, iflas>batkı, ilaç>em, kabir>gömüt, manevî>tinsel, masal>öyküce, millet>ulus, mühendis>ölçmen, nutuk>söylev, özür>bağışıt, parça>bölecik, sabır>katlantı, sebep>neden, selâm>esenleme, seyirci>izleyici, şair>ozan, şehir>kent, şeref>onur, şiir>koşuk,  takip>izlem,  taksi>taşınca,   taksit<bölünç,    tam>tüm, tehlike>çekince,  ticaret>tecim,  ücret>çalışmalık,  zafer>utku, zarar>dokunca, zeki>varışlı,   zengin >vasıl,    vb.[134]

            Dilimizde kullanılan  fakat   “yabancı”  oldukları   gerekçesiyle değiştirilmesi yani dilimizden atılması teklif edilen örnek kelimelere verilen karşılıkların  bir kısmı zaten dilimizde kullanılan kelimelerdir. Geri kalanın bir kısmı  uydurma,  bir kısmı da,  amaç,  ulus, onur, kent, tüm, ozan   gibi “yabancı kökenli”  kelimelerdir.

           

            Günlük yaşayışında evinde, sokakta,  işinde gücünde Türkçe konuşan  hangi vatandaş, konuştuğu kelimelerin kökünü, kökenini düşünür ?  Manavdan bir kilo  ıspanak, bir demet marul; kahveciden bir bardak çay isteyen bir  Türk,  ıspanak, marul, bardak, kahve, çay  kelimelerinin kökünü kökenini (bunların kökeni Türkçe mi değil mi diye) düşünerek mi konuşur?  Elbette hayır.  Dil, bir sesli semboller sistemidir. Nesne ve kavramların karşılıkları olan kelimelerkarşılıkları oldukları nesnelerin tarifi değil, işaretidirler.  Bu sebeple insanlar, bir dili kullanırken, kelimelerinin köklerini veya kökenlerini düşünmezler. Buna lüzum da yoktur. Dünyanın en ünlü dilcisi bile olsa günlük  konuşmalarında kelimelerin kökünü  veya kökenini düşünmez. Sadece  meramını anlatmak üzere konuşur. 

            Özetlersek,  “Türkçelik-yabancılık”  ölçüsü olarak  kelimelerin  kökenini  ölçü alanlara göre, dilimizdeki  kökeni yabancı bir dile dayanan  her kelime “Türkçe” değil, “yabancı”dır. Bu ölçüye göre, dilimizdeki her yabancı kökenli kelime dilimizi yabacılaştırmaktadır.  Yer yüzündeki hemen bütün medenî diller, başka dillerden kelime aldığına göre,  her medenî dil, aldığı kelimeler oranında  yabancılaşmaktadır. Böyle bir ölçü kabul edildiğinde ,   en çok yabancılaşan diller de her halde,  İngilizce ve Fransızcadır.

            Kısacası, Dil Devrimcileri’nin  “Türkçelik-yabancılık” ölçüsünde yalnız “köken”i ölçü almaları, samimi değil  görünüşten ibarettir. Genel olarak dünya görüşünde Türkçü-milliyetçi olmayan hatta buna karşı olanların, dilde ırkçı olmaları büyük bir çelişkidir. Diğer taraftan, teklif edilen karşılıkların içinde işaret ettiğimiz gibi “kökeni yabancı”  olan kelimeler de vardır.   Türkçeyi Türk milletine  “yabancılaştıran” da “şeref”i  “onur, “ahlâk”ı  “etik”, “millî” yi  “ulusal”, “talih”i “şans”,  “Nutuk”u “Söylev”, “kâtip”i “sekreter”, “şehir”i “kent”, “nazariye”yi “teori”  hatta Türkçe “bütün”ü “tüm” yapan da  bu  anlayıştır. Bu anlayışın Türk milliyetçiliği ile bir ilgisi yoktur.

 

            “Bilinir - anlaşılır - kullanılır” olmayı “Türkçelik ölçüsü”  alan görüşe  göre ise,  bir kelimenin “Türkçe” veya “yabancı” sayılmasının ölçüsü, sadece  “kelimenin kökeni”  değil, Türkçenin  yaygın sözlüklerine girmiş  olması veya  “bilinip-anlaşılır-kullanılır”  olmasıdır.  Bu görüşe göre, büyük Türk milliyetçisi  fikir adamı Ziya Gökalp’ın   ifadesiyle, “Türk halkının bildiği ve kullandığı her kelime, Türkçedir. Halk için alışılmış olan ve yapmacık olmayan her kelime millîdir.”[135]   1911’de Selânik’te  Genç Kalemler  dergisinde toplanıp “Türkçenin sadeleştirilmesi” veya “Türkçecilik”  tarihinde,  en kalıcı ve  sistemli çalışmayı  başlatan  “Yeni Lisan” hareketinin öncüleri  Ömer Seyfettin, Ali Canip ve Ziya Gökalp’tan  günümüze kadar, hemen  bütün Türk milliyetçisi  kuruluş  ve aydınlar bu görüşü savuna gelmişlerdir.[136]

            Ziya Gökalp, “bilinip, anlaşılır ve kullanılır”   olmayı  “Türkçelik   ölçüsü”  kabul ettiğini, daha 1916’da yayımladığı Lisan  şiirinde  şöyle açıklamıştır:

           

            Lisanda sayılır öz

            Herkesin bildiği söz,

            Manası anlaşılan

            Lügata atmadan göz. 

 

            Uydurma söz yapmayız,

            Yapma yola sapmayız.

            Türkçeleşmiş Türkçedir.

            Eski köke tapmayız.

 

            Ziya Gökalp,   yukarıya aldığımız  dörtlüklerinde “dilde öz sayılma”  yani “Türkçelik”  ölçüsünü, kısa kesin bir formül halinde ortaya koymaktadır. Ona göre   kelimenin Türkçe sayılmasının ölçüsü, “sözlüğe göz atmadan manası anlaşılan, herkesin bildiği söz” olmasıdır.  Görüldüğü gibi Ziya Gökalp,  kökeni  ölçü  alan görüşe katılmaz;  kökeni başka dile dayanan, başka bir dilden geldiği halde dilimize yerleşmiş ve halkın malı olmuş  kelimelere, “Türkçeleşmiş Türkçe”  adını verir  ve bu tür kelimeleri,   Türkçe kelime sayar.  Ziya Gökalp  bazı şiir ve makalelerinde parça parça  ortaya koyduğu “dil ve Türkçecilik”  konusundaki görüşlerini,  topluca  1923’te  basılan ve   Türk Ocaklılara ithaf ettiği  “Türkçülüğün Esasları” adlı ünlü eserinin “Dilde Türkçülük” bölümünde, Türk milliyetçiliğinin  Türkçecilik programı olarak ortaya koymuştur.[137]      

            Ziya Gökalp’ın ortaya koyduğu ve hemen bütün Türk milliyetçilerinin kabul ettiği ve savunduğu  “Türkçelik”  ölçüsüne göre, Türk milletinin bildiği ve kullandığı her kelime kökenine bakılmaksızın “Türkçe”dir.  Ancak,  söyleyiş ve imlâ bakımından geldiği dildeki özelliklerini koruyan ve dilimizde karşılığı bulunan her kelime dilimizde “fazlalık” ve “yabancı”  kabul edilir.  Dilimizin “fazlalık” ve “yabancı”  kelimelerden kurtulması gerekir. Bu tür kelimelerin dilimize hiçbir faydası yoktur:

            Aruz sizin olsun hece bizimdir.

            Halkın söylediği Türkçe bizimdir.

            Leyl   sizin,  şeb  sizin,  gece bizimdir.

            Değildir bir mana üç ada muhtaç.             (F.A.Tansel, Külliyat, s. 27)

 

             Ziya Gökalp ve aynı görüşte olanlara göre, dil, başka dilden kelime alabilir; fakat  ek   veya dil bilgisi kuralı alamaz.  Dili, “bozan”,  “başka dillerin boyunduruğu altına sokan”  ve  “yabancılaştıran”,  yabancı ekler ve dil bilgisi kurallarıdır.                                                            

            Türkiye’de,   Atatürk’ün ölümünden sonra başlayan  dil tartışmalarında,  “dil devrimcileri”,  “Öz Türkçecilik”, “Arı Türkçecilik” vb adı altında dilde uyguladıkları “tasfiyecilik”   anlayışına,   Atatürk’ün   1930’da Prof. Sadri Maksudi’nin  “Türk Dili İçin”   adlı kitabının kapağına yazdığı  şu cümlelerin son bölümünü  gerekçe göstermektedirler.[138]

 

             “Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması, millî hissin inkişafında başlıca müessirdir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil, şuurla işlensin.

            Ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.” 

 

              Atatürk’ün bu sözlerindeki  “dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarma”   ifadesi, “Türkçelik ölçüsü”  olarak alınıp, “Kökeni Türkçe olmayan her kelime yabancıdır; dolayısıyla Türkçeden atılmalıdır.” diye yorumlanmaktadır. Atatürk’ün  bu sözleriyle gösterdiği hedef veya  gaye, kelimelerin kökeni  ile uğraşmak değil, milliyetçiliğinin bir gereği olarak dilin, millet  varlığındaki yerini ve önemini işaret etmektir. Özleştirmeciler, nedense bu sözlerin hep son cümlesini esas almakta ve asıl maksadı göz ardı etmektedirler.  Atatürk, “dilin şuurla işlenmesinden” de  bahsetmektedir.  Bir dilin başka  dillerden kelime almış olması,  bir dilin “boyunduruğu altına girmesi”   anlamına gelmez. Çünkü bütün diller, ihtiyaç duyduğunda başka dillerden kelime alır. “Dili yabancı bir dilin boyunduruğundan kurtarmak, başka dillerden girmiş olan gramer şekil ve kaidelerini (dilimiz bahis konusu olduğuna göre Arapça ve Farsça tamlamaları, birleşik şekilleri, çoğulları) atmak manasına gelmektedir. Diller arasında çeşitli sebeplerle meydana gelen kelime alışverişi, ‘yabancı boyunduruğu’ sayılamaz.”[139]   Bundan dolayı,  Atatürk’ün sözleri, dilde yalnız “köken”in “Türkçelik-yabancılık”  ölçüsü  alınmasına  ve “tasfiyecilik”  yapılmasına gerekçe  sayılamaz. Zaten  Atatürk’ün de böyle bir  değerlendirmesi yoktur.

            Atatürk,  1931’de  büyük bölümünü el yazıları ile yazdığı “Medenî Bilgiler”  kitabının dille ilgili bölümünde,   “Türk milletinin dili Türkçedir.”  diyor; “Öz Türkçedir.”  demiyor.

            Diğer taraftan,  Birinci Türk Dil Kurultayı’nda (1932)  seçilen Türk Dil Kurumu Yönetim Kurulu,  Kurultay’dan sonra yayımladığı bildiride,  Kurumun hedefini, “yazı dilinde Türkçeye yabancı kalmış  unsurları  atmak”; “temel unsurları öztürkçe olan bir dil yaratmak”  ifadeleri ile açıklamıştır.[140] Buradan da anlaşıldığına göre, Kurumun 1932’deki Yönetim Kurulu  da  “Türkçelik-yabancılık”  ölçüsü  olarak  “köken”i almamıştır. Eğer  böyle  olsaydı, “kökeni yabancı olan”  veya  “bütün unsurları Öz Türkçe olan”  ifadelerine yer verilmesi gerekirdi.  

 

            Günümüzün  dil ilmine ve dilcilerine göre de,  dilde  “Türkçelik” ve “yabancılık”  ölçüsü,  sadece “köken”  değil, “kullanılış” tır.  Bir dil, başka bir dilden kelime  alır ve  aldığı kelimeye söyleyiş veya imlâca  (hatta anlamca)   kendisine göre yeni bir kullanış şekli kazandırırsa, kendisine mal etmiş olur.  Artık o kelime  “yabancı” sayılmaz.  Çünkü  “Bir kelimenin Türkçe sayılıp sayılmamasının ölçüsü, onun kökeni değildir. Ses yapısı, zevk ölçüsü, kullanılış şartları ve anlam bakımından o kelimelerin dilde yerleşmiş ve herkes tarafından anlaşılır olup olmamasıdır.”[141]    

            D. Mehmet Doğan’ın “Büyük Türkçe Sözlük” ünde de, “yabancı kelime”ye  şu karşılık  verilmektedir:

            “Bir dilin esas kaynağından olmayan veya yaygın sözlüğünde bulunmayan kelime. Türkçeleşmiş kelimeler yabancı kelime değildir.” [142] 

           

           Tarih derinliği ve coğrafya  genişliği  sebebiyle her medeniyet ve kültür dili gibi,  Türkçe de -doğudan batıya, Çinceden İngilizceye- pek çok dille alışverişte bulunmuştur.  “Bilgi alışverişi”  çerçevesinde ve “kelime  ile sınırlı kalmak  şartıyla”  yapılan  dil alışverişleri,  diller için tabiî (normal) bir gelişme olarak  kabul edilebilir.  “Türkçenin Doğu’dan ve Batı’dan aldığı kelimelerle anlatım bakımından zenginleştiği kabul edilebilir bir gerçektir.” [143]   Yeryüzünde “alışveriş” yapmamış, başka bir dilden kelime almamış  “arı”, “saf” veya  “öz”  bir dil bulmak  mümkün değildir. Türkçe de tarihinin hiçbir devrinde  arı veya öz  olmamıştır.  Diğer taraftan  başka dillerden   “bilgi öğrenmeye”   yani “ihtiyaca”  dayanan   ve kelime  çerçevesinde kalan “alıntılar” , dilin yapı ve işleyişine zarar  vermediği sürece  dilin zenginleşmesine de katkıda bulunurlar.  Bundan dolayı  her dilde ve her devirde görebileceğimiz tabiî dil alışverişlerini, diller için  doğrudan  yozlaşmaya yol açan “yabancılaşma”  olarak değerlendiremeyiz. Daha önce  de belirttiğimiz gibi  Türkçe,  Orta Asya’dan  Anadolu’ya gelinceye  kadar  Çinceden, Sanskritçeden (eski Hint dili), Soğdçadan, Arapça ve Farsçadan; Anadolu’ya geldikten sonra da Arapça ve Farsçanın yanında,  Yunancadan (Rumca), İtalyancadan, Ermeniceden, Macarcadan, Rumenceden, Sırpçadan, Bulgarcadan  kelimeler almıştır. Bugünkü Türkiye Türkçesinde bu kelimeler,  yabancılığı hissedilmeden, dilimize mal olmuş birer “Türkçeleşmiş Türkçe” kelime  olarak kullanılmaktadır:

 

                aba <  yun. kapa  (kaba kumaştan yapılan manto, kebe)

                abluka<İt. A  blocco  (bir şehrin deniz yolunu kesecek şekilde çevirmek)

                Anadolu< Yun. Anatole, Anatolia,   (doğu yönü, doğudaki ülke)

                araka<Yun.arakas (iri taneli bezelye)

                avanak< Er. Avanog  (eşek sıpası,  Türkçde,  kolayca kanan)

                avlu<Yun. aule   (etrafı duvarla çevrili yer)

                badana<İt. Badigeon   (sulandırılmış kireçle duvar boyama)

                banka<İt.Banca,İng.Bank (ilk defa Osmanlı Bankası için  Bank Otaman şeklinde  kullanılmış)

                bavul< İt. Baule

                berber<İt. barbiere

                bezelye<İt. Psello (baklagillerden bir sebze türü)

                beze<Yun. maza,mazi (hamur topu)

                cacık<Er. cacıg

                cıvata<it. Chiavarda  (ucu somunlu çivi)

                çerez<Yun. skeros  (yemek dışında yenen yaş ve kuru yemiş)

                çete<Arn.  (silahlı eşkıya)

                dangalak< Er.

                domates<Yun. utomato (domates)

                efendi< Yun. atfendis  (başlıbaşına iş gören, ağa, sahip)

                evlek< Yun. aylaki    (tarlada  saban iziyle ayrılan bölümlerden her biri)

                haydut<Mac.  (silahlı soygun yapan)

                ızgara<Yun. eskhara, (üzerinde  ötberi kızartılan şey)

                Kanca<İt.  (ucu demir çengelli çubuk,  askı, çengel)

                kerevet<Yun. krebbatı  (tahta sedir)

                kilit<Yun. kleidi,kleidion  (kapamak, kapatmak)

                kuluçka<Bul.  (civciv çıkarmak üzere yumurtaları  üzerine yatmış kuş cinsi,tavuk)

                Levent<İt.  Leventino  (genç, yiğit, yakışıklı; Osm. donanmasında deniz eri)

                maydanoz<Yun. makedonasi  

                marul<Yun. marouli    (yeşil yapraklı salata bitkisi)

                petek<Er. 

                pırlanta<İt. brillanta  (parlak elmas)

                piliç< Bul.

                pund< Yun. appünto  (uygun zaman, fırsat, punduna getirmek’teki)

                sınır< Yun. sunaron    (uç, iki ayrı toprağı ayıran çizgi)

                simit>Yun.  semidalis  (halka biçiminde çörek)

                soba<Mac.

                Şıllık<Er.

                Tavla<İt. Tavola  (tavla oyunu)

                Temel<Yun. themelios  (bir yapının toprak altında kalan kısmı, taban)

 

             Günümüz Türkçesinde  kullanılan  çay, mantı, inci Çinceden; kent Soğdçadan kalma sözlerdir.  Fakat gerek Arapça ve Farsçadan gerek diğer dillerden olsun ortalama 15. yüzyıla kadar süren dönemdeki alışlar, dilimizin yapı ve işleyişinde yozlaşma  ve yabancılaşmaya  yol açmıştır, denilemez.   Ancak,  15. yüzyıldan sonra  başta dinî sebepler  olmak üzere  edebiyat anlayışı  ve diğer  sosyal ve siyasî sebeplerle, Arapça ve Farsçadan  bilgi öğrenmeye dayanmayan  “özenti alıntıları”,  dilimizi yabancılaştırmaya başlamıştır.

            Genel olarak 15. yüzyıldan 20. yüzyıl başlarına kadar, dilimizde karşılığı olduğu  veya  dilimizin imkânları ile karşılanabileceği halde,  Arapça veya  Farsça  kelimeler  almak veya bunlardan yeni kelimeler türetmek yoluna gidilmiştir. Bazen   her iki dilin  aynı anlamdaki  kelimeleri su, âb-mâ; et, güşt-lâhm; gece, leyl-şeb; ekmek, nan-huduz; güneş, şems- mihr-hurşid-âfitab; göz, ayn-çeşm; arslan, esed-gazenfer-şîr alındığı gibi, “işletme-çekim ekleri”  ve “dil bilgisi” unsurları  da (dilin yapı ve işleyiş sistemi olan şekil bilgisi ve söz dizimi, özellikle  tamlama şekilleri) alınmıştır.  Zaten dili yozlaştıran ve yabancılaştıran da bu lüzumsuz veya  fazlalık ,  özentiye dayanan  alıntı  kelimeler   ve dil bilgisi şekilleridir.  

            Arapça ve Farsça   bilgi veya özenti  alıntılarının dilimize adeta sınırsız bir şekilde girmesi, 15.yüzyıldan başlayarak  20. yüzyıl başlarına kadar sürmüştür. 20. yüzyıl başlarından itibaren Arapça ve Farsça unsurların dilimize girmesi durmuş; hatta daha önce girenler de sadeleşme veya Türkçecilik çalışmaları ile büyük oranda dilimizden atılmıştır.  Fakat   19.yüzyıl ortalarından itibaren   bir taraftan Arapça ve Farsçadan giren kelime ve  diğer  dil unsurlarının oranı giderek azalırken,  öte taraftan başta Fransızca olmak üzere Batı dillerinden –özellikle Fransızcadan- kelimeler ve dil unsurları dilimize girmeye başlamıştır. Türkçede bugün  görülen “Batı kaynaklı yabancılaşma” nın  kökenleri  de  bu döneme  uzanmaktadır. Bugün Türkçede, Ararpçadan sonra en çok Fransızca  kökenli yabancı kelime vardır. Bunlar genel olarak  19. yüzyılda dilimize girmiştir. [144]  İngilizcenin tesiri,  genellikle 1950’li yıllardan sonradır.

            19. yüzyıl ortalarında –Tanzimat Devrinde- başlayan “Türkçenin sadeleştirilmesi” veya “Türkçecilik”  çalışmalarında, dilimizde “fazlalık” ve“yabancı”  olarak  değerlendirilen Arapça ve Farsça  kelimelerle bu dillere ait dil bilgisi şekillerinden temizlenmesi hedef alınmış; fakat genel olarak 18. yüzyıldan sonra dilimize girmeye başlayan ve 19. yüzyıldan sonra hızı ve oranı artan  Batı kökenli özelikle Fransızca  kelimelerin  kapısı açık bırakılmıştır.  Belki de henüz tehlike görmedikleri için, “Türkçü Türkçeciler”  ve “Yeni Lisancılar” da, Türkçeyi sadeleştirme çalışmalarında  Batı kökenli kelimelere karşı bir tedbir düşünmemişlerdir.  Cumhuriyet devrinde  ise,  özellikle 1945’ten sonra Batılı kelimelerin dilimize girişi hızla artmasına rağmen, “arı dil”, “öz dil” diyen “Dil Devrimcileri”  özellikle  sadece  Arapça kökenli kelimeleri hedef almış; Fransızca ve İngilizce kelime ve  ekleri hatta ifade şekillerini  adeta “yabancı” saymamışlardır. Öyle ki,  Türk Dil Kurumu, ciddî olarak, ancak 1970’li yıllardan  itibaren “Batı kökenli”  kelimelere karşılık aramaya başlamıştır.[145]  Halbuki, “Arapça ve Farsçadan 1000 yılda alınan sözcüklerin toplam sayısına yakın Fransızca sözcük Türkçeye, 100 yıldan az bir sürede girmiştir.”[146]    

            Büyük dilci ve sözlükçü  Şemsettin Sami’nin 1901’de basılan  Kamus-ı Türkî  adlı Türkçe sözlüğünde  % 4 (1300)  olan Batı kökenli kelime oranı,   Türkçe Sözlük’ün 1969 baskısında    % 14.5  (4000) tir.[147]  Bu verilere göre, Günümüz Türkçesindeki Batı kökenli kelime sayısı,  68 yılda  % 10.5 (2700)  artmıştır.  Bu durum, Türkçe için çok hızlı bir yabancılaşmanın  işaretidir.        

            Genç Kalemler  dergisinde   1910’larda  “Yeni Lisan” adıyla  başlatılan  dili Arapça veya  Farsçadan gelme  fazlalık kelime ve dil bilgisi (gramer) unsurlarından  temizleme ve “Türkçeye dönüş” hareketi  ve devamında da 1930’larda Atatürk’ün öncülüğünde başlatılan “Dil İnkılâbı” ile, ilk yıllarda bazı aşırılıklar ve yanlış uygulamalar yapılmışsa da  bunların durulması ile  Türkçenin  sadeleşmesi sağlanmış, kendi yapı ve işleyişi ile gelişip zenginleşmesinin yolu  açılmıştı.  Ancak Türkçe, önüne açılan tabiî gelişme yolunu 1945’lerden  sonra takip edemedi. “Öz Türkçecilik”, “Arı Türkçecilik”  veya “dilde ilericilik” gibi isimlerle sürdürülen “dil devrimciliği” adına, “Devrimci görüş kuralların tutsağı olmaz.”  metotsuzluğu ile Türkçenin  yapı ve işleyişini göz önüne almadan  pek çok kelime türetildi. Dil davası, siyasi-ideolojik bir  mesele haline getirildi. Dilde ihtiyaç olmadığı halde   kelime türetmede (daha doğrusu kelime uydurmada)  herkes kendisini yetkili görüp kendi uydurduğu kelimeleri kullanmaya teşvik edildi. Böylece  ortaya çıkan  dil anarşisi, kavram kargaşası, anlatım  yetersizliği,  “anlam ve anlatım  boşluğu”na sebep oldu. İşte bu boşluğu Batı dillerinden kelimeler  ve  ifade şekilleri  doldurmaya başlayınca,  tek sebep bu olmasa da  günümüzdeki  yozlaşmaya  ve  yabancılaşmaya yol açılmıştır. Halk ifadesi ile “Bir kere kazık yerinden oynamıştır.”  Bundan dolayı günümüzün  Türkçesinde,  biri  “Yaşayan Türkçe”  biri “Yeni Türkçe” veya “Uydurma Türkçe”  biri  de  “Batı kökenli” olmak üzere  çok defa aynı anlam için üç kelime bulunmakta;  tabiî  “çağdaşlık !”  adına ve özenti ile özellikle basın-yayın organlarında “Batı kökenli”  kelimeler tercih edilmektedir.  Bu yolla dilimizi yabancılaştıran bazı örnekler  şunlardır:

 

            Matbuat……….   Basın……….  medya

                Usul ……………   yöntem …..   metot

                Faaliyet ………..  etkinlik…….  aktivite

                Mutabakat……… uzlaşı ……… konsensüs

                Mesele …………..sorun ………..problem

                İçtima……...toplumsal …..sosyal

                Meclis …………..Kamutay …….Parlamento

                Kâtip  ……………yazman  ……..sekreter

                Timsal …………..simge ………  sembol

                Teferruat  ………ayrıntı ……….detay

                Beyanname  ……bildiri ……….deklarasyon

                Mensucat ………dokuma ………tekstil

                Encümen ……….kurul ………… komisyon

                Fevkalâde ……..olağanüstü ...... süper

                Şekil     …………biçim ………….form

                Tarafsız ………..yansız …………nötr

                Taassup ……….bağnazlık………fanatizm

                Bedbin ………...kötümser………pesimist

            Mütehassıs....uzman ……..kompetan

            Delil ………..kanıt………...argüman

            Hasret ……...özlem ………nostalji

            Tecrübe….....deney ………test etmek

 

            Diller arasındaki alışverişlerde, dillerin  birbirinden   dil unsuru  olarak,  “kelime”,    “şekil bilgisi-yapım eki”, “işletme eki”   ve  “söz dizimi kuralı”  aldıkları  görülür.  Ancak   dil alışverişi en çok  “kelime”  alışverişi şeklinde  olmaktadır. Diller arasında kelime alışverişi, ihtiyaçtan doğan  bilgi alışverişi  sınırında  kaldığı sürece  tabiî, normal  bir dil hareketi sayılabilir.  Fakat hiçbir ihtiyaca ve bilgi öğrenmeye dayanmayan,  alıcı dilde karşılığı olduğu halde alınan  özenti alışverişleri  ile   her çeşit ek ve söz dizimi kuralı  alışverişleri, dillerin   varlığına, yapı ve işleyişine zarar verir. Bu tür alışverişler, dili, başka dilin boyunduruğuna sokar; dilin yozlaşmasına ve yabancılaşmasına yol açar. Onun için  tabiî karşılanamaz.  Karşılanmamalıdır. Türkçecilik de bu noktada başlar.

          Dillerin,  yeni bir  nesne ve kavramla karşılaştıklarında, yani yeni kelimeye ihtiyaç duyduklarında başvuracakları yollar  bellidir. Bunlar, kendi bünyesinden yeni kelime türetmek, kelime birleştirmek  veya  derleme-tarama yapmaktır.  Bu kaynaklarla  karşılık bulamadığı zaman da  başvuracağı  son  kaynak, son çare (veya çaresizlik)  yabancı kökenli kelimeyi  almaktır. İşte bu çaresizlik karşısında  Türkçecilik açısından yapılabilecek olan,  yabancı kökenli kelimeyi,  dilimizin  ses ve imlâ yapısına uydurarak   almaktır. Bundan dolayı,  dilde hiç olmazsa söyleyiş ve imlâca  yabancılaşmanın  önlenmesi için, “Yazım Kılavuzu”ndaki  “Alıntı Kelimelerin Yazılışı”  ve “Yabancı Özel Adların Yazılışı”  bölümleri  bu anlayışa göre yeniden düzenlenmelidir.  Yabancı kökenli bir kelimenin,   kendi  ses ve imlâsını  dilimizde de koruması, yabancılığını sürdürmesi anlamına gelir. Bu,  dilimizi yabancılaştıran bir uygulamadır.  

           

            Yabancı dillerden giren  kelimelerin ses-söyleniş ve özel imlâsını  koruması ve Türkçe söyleniş ve yazılışlarının yanlış kabul edilmesi, Cumhuriyet’ten önceki sadeleştirme ve Türkçeleştirme tartışmaları sırasında, Ömer Seyfettin, Ziya Gökalp, Yahya Kemal gibi  Türkçü-milliyetçilerin, “Türkçeleşmiş Türkçe”  anlayışına karşı, “Fesahatçiler”in   savunduğu bir anlayıştır.  Eski Fesahatçiler, yabancı  kökenli kelimelerin Türkçede  özellikle halkın dilinde aldığı yeni şekilleri,  “galat” (yanlış)  sayıp, asıl dillerindeki gibi yazıp söylemeyi savunurlardı. Bunlar Arapçacı-Farsçacı Fesahatçilerdi; günümüzde de Fransızcacı-İngilizceci Fesahatçiler  türedi.  Son yıllarda  biraz İngilizce öğrenenler, Türkçeye -hatta lüzumsuz- girmiş İngilizce kelimeleri,  İngiliz  söyleyişine göre söyleyip yazmayı,  övünme ve farklılık vesilesi saymaktadırlar. Bu yeni Batıcı Fesahatçi  anlayış da  yabancılaşmayı yaygınlaştıran sebeplerden biridir.    

            Burada yeri gelmişken, eski  Fesahatçilerin “galat” (yanlış), Türkçü-milliyetçilerin “millîleşmiş” veya “Türkçeleşmiş Türkçe”  saydıkları  ve bugün dilimizde  “yabancılıkları”  fark edilmeden kullanılan  kelimelerden bazı örnekler verelim:[148]

                âdem>adam                                         

                leymun>limon

                bilâ şey> beleş

                çep ü rast> çapraz

                âfet-i can>afacan

                cameşuy>çamaşır

                destgâh>tezgâh

                çeharçûbe>çerçeve

                govsale>kösele

                hâmir>hamur

                kallâş>kalleş

                cinaza>cenaze

                gûşe>köşe

                maktûp>mektup

                kassâp>kasap

                tebaşir> tebeşir

                zenbûrek> zenberek>zemberek

                riçal>reçel

                şurba>çorba

                bağçeban>bahçıvan

                harbuze>karpuz

                nerdüban>merdiven

                                Zmirnia>İzmir

                İkonyum>Konya

                Sangaryos>Sakaryos

                Scutari>Üsküdar

                Adriyamus> Edremit

 

            Dilimizde  Arapça ve Farsçanın yanında  başka pek çok dilden kelime de, zamanla söyleniş, yazılış ve anlamca değişikliğe uğramış,  mecazî anlamlar kazanmış  ve dilimizin malı olmuştur. Bu kelimelerin pek çoğu ile geldikleri dilde bulunmayan yeni deyimler yapılmıştır.  Meselâ dilimizde “akıl”  kelimesi ile ilgili bir çok deyim vardır:

            Akıl almamak

            Akıldan çıkmak

            Akıl defteri

            Akıl etmek

            Akıl hocası

            Akıl kârı olmamak

            Akıl sır ermemek

            Akıllara durgunluk vermek

            Akıllı uslu

            Akıl var yakın (izan)var

             Meselâ  yine Farsça  “gûşe”den  Türkçeleşen  ve dilimizin malı  olan   “köşe”   kelimesi ile  ilgili de  birçok deyim vardır:

            Köşe bucak

            Köşe kadısı

            Köşe kapmaca oynamak

            Köşesine çekilmek

            Köşeye sıkışmak

            Köşeyi dönmek

            Köşe başı tutmak

            Baş köşe

 

 Örneklerini çoğaltabileceğimiz  bu tür kelimeler, dilimizin zenginlikleridir.  “Akıl”ı  “us”la; “köşe”yi  “dönemeç” le  değiştirmeye kalkmak, dilimizi  bu zenginlikten mahrum etmektir.

 

           

            b) Yabancılaşma Yolları ve  Şekilleri 

 

            İnsanoğlunun bildiği, öğrendiği,  ürettiği, her bilgi  her varlık ve kavram, dilde ifadesini bulur. Fakat  insanoğlunun  bilgi üretme ve öğrenmesi  olup bitmiş değildir. Her an yenileri üretilmekte veya öğrenilmektedir. Bundan dolayı, bilgileri depolayan dil de olup bitmiş değildir. Hayatla beraber devam etmektedir.  Her üretilen veya öğrenilen bilgi, dilde yeni bir karşılık ister.  Bundan dolayı, dilin her zaman yeni kelimelere ihtiyacı olur. Dil, bu yeni  üretilen veya öğrenilen  nesne ve kavramları karşılama  ihtiyacını, ya kendi imkânları ile  yeni kelime türeterek  ya  var olan kelimelerinden  birleştirerek  karşılama yoluna gider. Kendi imkânlarından karşılayamayınca  da yabancı kelime almak   durumunda kalır.  Bilgiyi, nesneyi veya kavramı üreten millet,  ürettiği ürüne  adını da kendi dilinden verir veya vermesi gerekir.  Ne var ki son yıllarda, kendi ürettiklerimize de yabancı isimler  vermeye  başladık. Bu  yabancı özentisinin  ve  millî şuur  eksikliğinin  son haddidir

            Meselâ, Bedri Aydoğan, yaptığı  bir araştırmada  Yataş, İpek, İstikbal, Bellona  gibi Türk üretici kuruluşların  ürettikleri mal veya ürünlerine genellikle yabancı  adlar  verdiklerini tespit etmiştir.   Bu ürün adlarından bazıları şöyledir:[149]

            Koltuk kanepe adları:

            Bizon koltuk takımı

            Oscar koltuk takımı

            Arizona koltuk takımı

            Crystal koltuk takımı

            Argos kanape

            Modena kanape

            Karizma kanepe

            Former sehpa

           

            Desen adları: Federal, Kristal, İndigo,Orange, İndy Butter,

           

            Yatak adları: Alize, Ultra, Bela, Caprice, Sabrina     vb.

 

            Kendi ürettiklerimize  yabancı adlar vermek,  millî şuur eksikliğini veya  zihnimizin yabancılaştığını gösterir. Ürettiği ürüne yabancı adlar verenler, aslında zihin ve kültür yönünden millete yabancılaşanlardır.  Bilgiyi veya her çeşit nesneyi, ürünü kendimiz üretemediğimiz sürece, başkalarından almak, başka  dillerden öğrenmek  durumunda kalırız. Başka (milletlerden) dillerden öğrendiklerimizi bile kendi dilimizin imkânları ile karşılayabilmek  en iyisidir. Ürettiğimiz ürünlere yabancı dillerden adlar vermemiz  gerekse bile hiç olmazsa  kendi söyleyiş ve imlâmızla alınmalı; öğrendiğimiz yabancı kelimeye, kendi damgamızı vurmalıyız.  Bu da  alınan kelimeyi söyleyiş ve imlâca olabildiği kadar  dilimize benzetmekle olur.  Halbuki günümüzde dilimize giren  yabancı  kelimelerin, kendi imlâları  ile yazılıp  yabancı okunuşuna göre söylenmesi, giderek yaygınlaşmaktadır. Türk imlâ sistemine  de  aykırı  olan bu durum, dilin  yabancılaşma ve yozlaşma yollarından birisidir.

            Son yıllarda  Türkçesi bulunduğu veya bulunabileceği halde bazı kelimeler,  ısrarla geldikleri dillerdeki asıl şekilleri ile  söylenip yazılmaktadır. Bu tür kelimelerin, yabancı söyleniş ve yazılışı ile kullanılması ve yaygınlaştırılması dilimizin yabancılaşmasını hızlandırmaktadır.  Dilimizin ihtiyacı olmadığı halde dilimizde özenti alıntısı olarak, yabancı söyleniş ve yazılış   şekli ile ısrarla kullanılan  kelimelerden bazı örnekler:

 

            Bodyguard ………….     (muhafız,  korumacı,  koruma görevlisi)

            By-pas  (ameliyatı)…..... (damar eklemesi)

            Calculatör ……………... (hesap makinesi)

            Catering hizmetleri  ….  (yiyecek sağlama işi)

            CD-ROM – (si-di Rom).. (Compac Disc –Read Only Memory’nin kısaltması)

            Charter uçak seferi …....(kiralanmış, ucuz tarifeli)

            Chek-up (çekap)  …….. (genel sağlık kontrolü)

            Clip - ..……………........(müzik için hazırlanan kısa görüntüler  veya bir tv    

                                                                programından alınan kısa görüntü.)

            Cola-  (kola)  ………… .( alkolsüz asitli içecek)

            Compact disc    ………  (müzik kaydedilen yuvarlak disk)

            Deep freeze- (dip firiz)   (derin dondurucu)

            Derby maç  ……………(aynı ilin iki büyük takımının yaptığı maç)

            Diskjokey (DJ) (Di-jey)  (radyolarda müzik plakları tanıtıcısı)

            Eurocard ………………(bir tür kredi kart)

            Fair play  ……………   (Baştan belirlenen kurallara uyma)

            Fas food  ………………(ayak üstü yiyecek)

            Free schop   ……………(gümrüklerdeki mağaza)

            Fuil oil   ……………… .(petrol yağı, yağ yakıt)

            Hot dog  …………………...( sosisli sandviç)

            Hyper  market  …………….( büyük alışveriş merkezi)

            Mega schow  ………………(büyük gösteri)

            Mega star  …………………( dünyada tanınmış sanatçı)

            Notebook …………………..(bilgisayar – çanta bilgisayar)

            Opsiyon …………………….(vade, süre)

            Part-time (part taym) …….. ( yarım gün)

            Play-back ………………….(görüntüye uygun  plak çalma)

            Pop corn-  …………………( patlamış mısır)

            Realyti schow  ……………..( gerçekçi olmaya çalışan tv eğlence programı)

            Schow-room  ………………( sergi yeri, teşhir salonu)

            Stand by  …………………..( kullanmaya hazır kredi)

            Tolk schow ………………...( tartışmalı gösteri programı)

            Top secret   ………………...( çok gizli)

            Walkman   …………………( kulaklık teybi)

 

            İstenildiğinde çoğaltılabilinecek  bu tür kullanışlar,  dilimizi yabancılaştıran örneklerdendir. Bu örneklerin pek çoğunun Türkçesi vardır; bulunmayanları da Türkçeleştirmek  mümkündür.  Hiç olmazsa Türkçede  söylendikleri  gibi yazılarak   Türk imlâsına uydurulmaları gerekir.

            Bu örneklerde en dikkat çeken yabancılaştırıcı ögeler  alfabemizde bulunmayan  “W”, “sch”  gibi yabancı harflerdir.  

           

            Türkçeyi kelime yönünden yabancılaştıran ve dikkatlerden kaçan bir durum,  Türkçe kökenli veya konuşma ve yazı dilimize mal olmuş kısaca Türkçeleşmiş kelimelerimizin yerine millî şuur  eksikliği,  Batı hayranlığı, basın-yayın organlarının tesiri,  özenti, değişik görünme, zihnimizdeki kavram boşluğu veya başka sebeplerle   Batı kaynaklı yani  yeni  yabancı kelimelerin dilimize sokularak kullanılmasıdır. Herhangi bir yeni bilgi, nesne veya kavramın karşılığı olmayan, bilgi öğrenmeye dayanmayan kelimeler giderek  yaygınlaştırılmaktadır. Bu tür Batılı kökenli yeni yabancı kelimeleri dilimize sokup ısrarla kullananlar,  bir taraftan  yabancı olduğu gerekçesiyle dilimizin malı olmuş  Arapça veya Farsça kökenli   kelimeleri dilimizden atmaya  çalışırken diğer taraftan  dilimizi Batı yönünde yabancılaştırmaktadırlar. Dilimizde  belki  bin yıldır kullanılan ve bütün Türkler’in  bildiği “ahlâk”  kelimesini  Yunanca  “etik”  ile değiştirmeye çalışmak ve basın yayın organlarında her fırsatta kullanmak bunun tipik örneklerindendir. Türkçesi veya Türkçeleşmişi bulunduğu halde Batı kökenli yani yabancısı   kullanılan ve bazılarınca özellikle tercih edilen bu tür kelimelerin  tespit ettiğimiz  bazı örnekleri  şunlar:    

 

            Ahlâk…………… etik     (ahlâksız   değil  etiksiz) 

                        Alelâde …… …...anormal

            Asgarî …………...minimum

            Asr…………modern

            Azamî…................maksimum

            Başlamak ……….start almak

            Bunalım………....kriz

            Başlık………….....manşet

                        Belde……………...site

            Destan……………epope

            Encümen…… …..komisyon

            Fırka………..........parti

            Fevkalâde………  süper

            Heyet …………....delege

            İçtima……...sosyal

            Nazarî …………...teorik

            Sargı ……………bandaj

            Şahadetname……diploma

            Şeref …………….onur    (ayrıca gurur, kibir, itibar,haysiyet  yerine)

            Mektep……..........okul     (ecole’den,  bizim ‘oku-mak’tan değil)

            İdadî ……………..lise

            Hekim………….....doktor

            Uzuv……………...organ

            Talih………........şans    (fırsat, imkân,hak, yetki,seçenek vs yerine)

            Faal ……….........aktif

            Gösteri…………...şov  (üstelik show imlâsı ile)

            Meclis…………….parlamento

            Yıldız……………...star

            Danışma……….....enformasyon  (İng. …………şeklinde söyleyenler de var)

            İtibar……………...prestij

            Destekçi……….....sponsor

            Bakanlar kurulu…kabine

            Basın-yayın……...medya

            Düzenleme……….dizayn

            Merkez  ………….centır     (kendi imlâsı ile yazmak daha makbul:  centr)

            Dokuma…………tekstil

            Sergi …………….galeri      (galeria   demek daha modernlik)

            Önder …………...lider

            Fevkalâde……….süper

            Seyahat …………turizm      

            Hizmet …………..servis

            Gidişat …………..trend

            Cankurtaran ……ambulans  (ambulance  elbette daha iyidir)

            Gecikme ………...rötar 

            İktisat …………...ekonomi

            Denemek………… test etmek

Aşama ……………etap

Bitiş ………………final

 

Türkçede yerleşmiş kelimeler varken  onları beğenmeyip   yerlerine özellikle Batı dillerinden  kelimeler kullanmak, “entel züppeliği” ve “özenti”  olarak başlayıp, basın yayın yoluyla özendirilerek yaygınlaştırılmaktadır. Bu durumun temel sebebi,  millî şuur  ve  Türkçe eğitimi  eksikliğidir.  Yine bazı  şahsiyeti gelişmemiş kişiler de  içinde bulundukları  eziklik duygusunu  gidermek veya farklı görünmek hevesiyle  yabancı veya  ortak dilin dışında kelimeler kullanmak yoluna sapmaktadırlar.  “Ahlâk” yerine  “etik” , “itibar” yerine  “prestij” , “gidiş-gidişat”  yerine  “trend”, “düzenleme” yerine “dizayn” ,”merhale” yerine “etap”, “denemek” yerine “test etmek”   demek, “özenti”  ve “entel züppeliği”nden başka bir şey değildir.  Fakat pek çok  kişi, bu tür  kelimeleri, basın-yayın  aracılığı ile duyup öğrenmekte  ve öyle konuşmanın daha   doğru ve güzel  olduğunu; daha kültürlülük veya çağdaşlık  göstergesi sanmaktadır. Aslında ise millî kültürden nasibini almamış olmanın göstergesidir.   Dilin şerefi, ortaklık unsuru veya ortak değer olmasındadır. Dilde  “herkes gibi”  konuşup yazmak önemlidir. Dili farklı ve  kendine has kullanmak,   bu şekilde  yabancı kelimeler  kullanarak yabancılaşmakla değil, üslûpla  sağlanır.

                        Son yıllarda, dilimizdeki  yabancılaşma  konusunda dikkat çeken  bir durum da dilimize  önce  Fransızcadan  girmiş ve artık yerleşmiş sayılabilecek  kelimelerin  yerine  ya aynı kelimelerin  İngilizce söyleniş ve imlâsıyla veya başka bir İngilizce kelime  kullanılıp yaygınlaştırılmasıdır:  Dilimize  Fransızcadan “kulüp”  söyleniş ve yazılışıyla giren kelime, bu defa  İngilizceden “clup”  yazılış ve “klap”  söylenişiyle;  “kupa”  kelimesi,  İngilizce “kap”   (Efes kupası> Efes Kap  gibi)  söylenişiyle;  Fransızca “plaj” (plage) yerine İngilizce “bîç” (beach)  kullanılmaktadır.  Yine  İtalyancadan  “mobilya”  yerine  Fransızcadan  “möble”  aynı şekilde katmerli yabancılaştırma örneklerindendir.

 

            Yabancılaşmanın  kelimeden daha ileri ve daha  farklı bir şekli de,  Türkçe anlatım şekillerinin  İngilizce  mantığına göre tercüme edilerek kullanılmasıdır.  Meselâ Türkçede değişik yardımcı fiillerle kullanılan anlatım kalıpları, İngilizce  “almak”  anlamındaki “take” (teyk)  fiili ile anlatılmaktadır:    

           

            Misafir almak      Türkçesi    misafir kabul etmek veya  misafir davet etmek

            İçki almak                “           içki içmek

            Çay almak                “           çay içmek

            Banyo almak             “          yıkanmak

            Sahne almak             “          sahneye çıkmak

            Karar almak             “          karar vermek, kararlaştırmak

            Duyum almak           “          haber duymak  (haber vermek, haber almak  ayrı)

            Yenilgi almak           “          yenilmek

                          Start almak                “        başlamak

           

            Bazı ifade şekillerinde de yine İngilizce  “rigt” (doğru)  kelimesinin aynı kullanış mantığı ile tercüme edilerek kullanıldığını görüyoruz:

 

            “O sizin için doğru arkadaş değil”          (uygun, münasip… vs)  

             “Doğru zamanda geldiniz.”                    (zamanında, uygun …  vs)

             “Doğru kişiye  geldiniz.”,                        (aradığınız kişi … )

                 “Doğru insanla karşılaştınız”

                        “Prelliye gelin, doğru lâstikle tanışın”    (Lâstik yuvarlak değil mi?)

 

            Bunlar ve benzeri kullanışlardaki “doğru” kelimesinin görünüşü Türkçe,  mantığı İngilizcedir. Türkçede bu ifadeler  için   “uygun”  veya  “münasip”   kelimeleri kullanılır.  “Soruya doğru cevap verdim.” , “Verdiğim adres doğru.”  cümlelerindeki Türkçe “doğru”  kelimesi  ile yukarıdaki  tercüme ifadelerde kullanılan  “doğru”  kelimesi aynı değildir. Bu tür ifadeler de dilimizin mantık yapısını değiştirip bozmakta ve  dolayısıyla  dilimizi  yabancılaştırmaktadır.  

 

            İngilizcedeki bazı kalıp ifadeler (söyleyiş şekilleri)  Türkçeye, kalıp halinde yabancı dil mantığı ile  tercüme edilmektedir:

 

            -Sizin için ne yapabilirim?          (What can I do for you)

            -kendine iyi bak                            (Take care of your self)

            -Mesele (sorun) nedir?                   (Wat is the matter)

            -Üzgünüm                                      (I am sory)

            -umarım                                         (I  hope)

            -korkarım                                       (I am afraid)

            -korkarım değil                              (I am afraid not)

            -Çok satan kitap                             (best seller)

           

 

            Görünüşte “Türkçe”  olan bu ifadeler, aslında  “Türkçe söyleyişe”   veya  “Türkçenin mantığına” uygun olmayan yabancı anlatım şekillerdir. Dilimizin anlatım mantığını  yabancılaştırmaktadır.  Meselâ,  okuyucusu çok olan  bir kitap için Türkçede çok  okuyan kitap  denilmez,   çok okunan kitap denilir.  Aynı şekilde Türkçede  kitap satmaz; fakat satılır. Dolayısıyla “çok satan kitap”  denilmez, “çok satılan kitap”  denilir.

 

            Yabancı dil özentisinin ortaya çıkardığı bir yabancılaşma şekli de,  Türkçe veya Türkçeleşmiş   işyeri adlarının  yabancı imlâ ile yazılmasıdır:

            kebabchi

            yemish

            Cafe berdush

            kitapchi

            Laila

            eskichi     vb   gibi.

 

            Türkiye’de pek çok dergi isimleri ile televizyon kanalı isimleri ve televizyon programlarının isimleri,  söyleniş ve imlâca  yabancılaşmaya  öncülük  etmektedir.     

            Dergi isimleri :  Star, Paparazzi, Dolce, Gala, Aktüel, PC Magazin   vs.

 

            Birçok televizyon kanalı ve radyo isimleri de hem söyleniş hem imlâca dilimizi yabancılaştırma  görevini (!)  eksiksiz yerine getirmektedirler:

             

                          Show Tv ,   (Şov Tivi)  

            Star Tv,     (Star  Tivi)

            Flash Tv,   (Flaş Tivi)  

            CNN Türk  (Si eN eN )

            NTV           (eN- Ti- Vi )

            CNBC        (Si-eN-Bi-Si)  

            Süper FM   (Süper eF-eM)

            Number One FM    (Nambır van eF-eM)

           

            Bu televizyon veya radyo isimlerinin kısaltmalarında  harflerin Türk alfabesindeki adıyla söylenmemesi, hem Türkçenin yapısına hem 1353 sayılı Türk Harflerinin kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun’a  aykırı  olarak  yabancı adlarla okunmaktadır. Türkçede temel ses  özelliklerinden biri, hece kurmada ünsüzlerin daima kendisiden sonraki ünlüye bağlanmasıdır. Bu özellikten dolayı alfabemizde  ünsüz  sesleri gösteren harfler, önlerine bir e  ünlüsü getirilerek okunur:  be, ce, de, fe, me, ne, te, ve  gibi. Kısaltmalar da bu kurala göre  okunur. Atatürk’ün  sekiz inkılâp kanunundan birisi olan  1 Kasım 1928 tarihli ve 1353 sayılı “Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında kanun”  ile kabul edilen  bugünkü alfabemizin harf adları  da  bu ses özelliğine göre  adlandırılmıştır. Kanun metnine eklenen  alfabe “cetvel”inde de harflerin adı böyle gösterilmiştir. Okullarımızda da bundan dolayı böyle öğretilir. Be , ce  de,  fe, g gibi.  Harf adı ile okunan bütün kısaltmalar  da  buna göre okunur:   

            TRT      (Te-Re-Te)

            TC         (Te-Ce)

            TBMM   (Te-Be-Me-Me)

            İMF       (İ-Me-Fe)            gibi.  

            Buna göre

            Tv                 “Ti-vi”              değil      “Te-ve”

            NTV              “eN-Ti-Vi”       değil,     “Ne-Te-Ve” ,

            CNN              “Si-eN-eN”      değil      “Ce-Ne-Ne”

            Süper   FM    “Ef-Em”          değil      “Fe-Me”  

şeklinde  okunursa   Türkçe  söylenmiş, dilimiz yabancılaştırılmamış  olur.

 

            Son yıllarda yabancı dillerin tesiri ve özenti ile  alfabemizdeki özellikle  C, D,  F, H,  L, M, N, S, T, V  harflerini  yabancı alfabelere göre  C (si), D (di),  F (ef),  H (haş-aş), L (el), M  (em), N (en), S (es), T (ti), V (vi)  şeklinde  adlandırmak veya söylemek yanlış ve Türkçeye aykırıdır.  Bunlar, Fransız ve İngiliz alfabelerindeki harf adlarıdır. Bu harflerin Türk Alfabesi’ndeki  adı, yukarıda belirttiğimiz gibi Ce, De, Fe, He, Le, Me, Ne, Se, Te, Ve’dir.

 

            Bazı radyo ve televizyon  kanalı isimlerinin yapısı  da, söz dizimi bakımından Türkçeye aykırı ve yanlıştır. Bu  isimlendirme  şekli, dilimizi hem bozmakta  hem yabancılaştırmaktadır:

 

            Radyo FM  (Radyo eF-eM !)

            Radyo -5,

            Kanal – 7, 

            Kanal- D,

            Kanal- a  vs gibi. 

 

            Bunlar ve benzeri radyo ve televizyon  isimleri,

             FM Radyosu (Fe-Me Radyosu),  

            5. Radyo,  (Beşinci Radyo)

            7. Kanal, (Yedinci Kanal)

            D Kanalı, (De  Kanalı)

             a Kanalı   

şeklinde olursa Türkçe söz dizimine uygun olur.      

 

            Türkçe veya Türkçeleşmiş kelimelerimizin başına veya sonuna, Batı kökenli veya İngilizce  söz veya ekler getirilerek  yapılan    kelimeler de dilimizi  yabancılaştıran  başka bir uygulama şeklidir. Bu  uygulamanın ilk şekli 1930’lu yıllarda görülmüştür. 

           

            Almancadan  “-man,-men”             ekleriyle      öğretmen, eğitmen, okutman

            Fransızcadan  “-al,-el, -sal,-sel”     ekleriyle      siyas-al, ulus-al,  evren-sel

            Yunancadan    “gonia” (köşe-açı)   kelimesiyle  üçgen,  beşgen, köşegen    

gibi.

            Dil İnkılâbı’nın ilk yıllarındaki bu uygulama sınırlı kalmıştı. Ancak son yıllarda, yabancı şirketlerle yürütülen bazı hizmet alanlarında  hiçbir dil kaygısı güdülmeden  türetilen(!)  “ucube”  kelimeler   Türkçeyi  sarmaktadır:    

            The  Marmara,  Proto Türkçe,  duygusal,  Türkcell, Aycell, Yardımcell, Sim-cell,  para-matik, dokun-matik, CepTo Cep, vs.

 

                          Batı dillerinden dilimize girip, dilimizi yabancılaştıran dil unsurları sadece “kelime”  ile sınırlı  kalmamaktadır. Bir dil için  yabancı kökenli kelimelerin girmesinden daha tehlikeli olan yabancı eklerin dile girmesidir. Nitekim dilimizi sadeleştirip Türkçeleştirme hareketlerinin en kalıcısı olan  Genç Kalemler dergisine başlatılan “Yeni Lisan”  hareketi de  dilimizden özellikle Arapça Farsçadan gelen  yabancı ekleri  dilimizden atmıştı. Bugün dilimizde bazı kalıplaşmış olanlar dışında Arapça veya Farsça yabancı ek kalmadı.  Fakat günümüzde de  dilimize Batı kökenli ekler musallat olmuştur.    Tanzimat devrinden beri  dilimize Batı kökenli kelimelerle birlikte bazı  ekler de girmekle beraber bunların sayı ve ağırlığı  dikkat çekmiyordu. Ancak 1950’li yıllardan sonra Batı kökenli kelimelerle birlikte yabancı ekler de dilimizde gittikçe yaygınlaşmakta, adeta dilimizi istilâ etmektedir. Dilimizin kelimeden öte yabancılaşmasına yol açan hatta gelişme yollarını tıkayan bu  Batı kökenli yabancı eklerden bazıları şunlardır: 

           

           

 

            Kelime sonuna gelen ekler

            -aj

            Ambalaj,  avantaj, averaj, bagaj, baraj, blokaj   vb

                          -al,el:  Fransızcadan dilimize girmiştir. İlgili olma, aitlik, mensupluk  anlamı taşır. Türkçede –sal,-sel,-l  şeklinde de kullanılır. Kültür-el, aktü-el, endüstriyel, federal, fonksiyonel vb.

                        -er (Lâtinceden): Eklendiği kelimeye olan veya yapan anlamı verir.  Banker, otoriter, misyoner,

            -ete, -ite, …….   Türkçedeki –lık,-lik eki gibi  soyut adlar yapar.  Aktivite,  fizibilite, humanite (insanlık) , prodüktivite(verimlilik), realite (gerçeklik).  

            İf İlgili olma, vasıf  isimleri yapar.  Dekoratif, alternatif, kooperatif, sportif,  portatif  vb.

            -ik: Bir şeye ait olma, ilgili olma anlamı verir. Akademik, alfabetik, alkolik, ansiklopedik,   ekonomik, diplomatik, elektronik, sempatik,  teknolojik,

             -ist: Bir şeye alışkanlık veya düşkünlük anlamı verir. Meslek ve uğraşma  anlatır. Artist, Budist, egoist, ekonomist, feminist, finalist, komünist, realist, turist.

             -izm: İlgililik anlamı taşır. Akademizm, alkolizm, ampirizm,  anarşizm, ateizm, atletizm, sosyalizm, faşizm,  idealizm,  Nihilizm,    

             Batılı kelimelere benzeterek,  Kemalizm.

            -man

            Antrenman, apartman, departman,  deplasman, finansman,

            -ör: Yapan,eden anlamı taşır. Aktör, antrenör,  boksör, diktatör, direktör,  raportör,  rektör,

             -syon (-tion-siyon): İş ve oluş isimleri yapar.  Adaptasyon,  aksiyon, animasyon, dejenerasyon,  enflasyon, koleksiyon,  resepsiyon

            -ya: Yer ve ülke isimleri yapar. Almanya, Çekoslovakya, İtalya, Rusya.

           

            Kelime başına gelen ekler

            -a: Olumsuzluk ve yokluk anlamları verir. Ateist, asosyal, apolitik, ametal

            -ala: Eklendiği  gibilik,  benzerlik anlamı verir. Alaturka,alafranga, alagarson

            -anti: Karşı anlamında kelimeler yapar.  Antitez, antidemokratik, antipatik, antibiyotik,antifiriz

            -de: Yokluk veya zıtlık anlamı verir. Deforme, deşarj, deşifre, demode, deformasyon

            -re: Geri veya tekrar anlamı verir. Reaksiyon, reform, revizyon, redaksiyon,

            -tele: Uzak, uzaktan anlamı verir. Telemetre, teleferik, telefon, televizyon,  telesekreter, 

 

           

            -loji

            Arkeoloji,  astroloji, biyoloji, filoloji, jeoloji,  Türkoloji

           

             

           

             

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

             

 

 

 

            b) Yabancılaşma  Sebepleri


 

[1]     1982 Anayasası’nda  “resmî dil”le ilgili hüküm, “III. Devletin Bütünlüğü, resmî dili, bayrağı, millî marşı ve    

   başkenti”  başlığı altında şöyle düzenlenmiştir:

 “Madde 3. – Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.

   Bayrağı, şekli kanunda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır.

   Millî marşı  “İstikâl Marşı”dır.

   Başkenti, Ankara’dır.   

[2]  Batı Türkçesi, genel olarak 11.yüzyıldan itibaren Hazar denizinden Balkanlar’a kadar  uzanan coğrafyada      

   kullanılan  Türkçedir.   Selçuklu ve Osmanlı coğrafyasını kapsar.

[3] İsmail Acar, Dilimiz Atatürk ve Sonrası, Balıkesir, 1983,s.108 vd.

[4] İsmail Acar,  Devlet Dili Türkçe,  Orkun  dergisi, Eylül 2000, sayı: 31.  Ayrıca,  Selçuklu  devrinde  bir        ara                

   Farsça’nın  yazışma dili  olarak kullanılmış olmasını vesile edip, bazılarının yaptığı gibi, “Türkçecilik !”  adına

   bugünkü vatanımızı bize hediye eden atalarımıza sövmemiz  gerekmez.

[5] Bak. Prof. Dr. Faruk K. Timurtaş,   Tarih Boyunca Türkçecilik Cereyanı,  Türk Dünyası El Kitabı, TKAE     

   Ank.  1976 İçinde;    İsmail Acar, Dilimiz Atatürk ve Sonrası, Balıkesir,1983.

[6]  Millî  devlet,  kurucusu ve sahibi bir tek millet olan, devlet demektir. Türkiye’deki, etnikçiler,  mozaikçiler  ve   

   veya siyasî ümmetçiler  kısaca “Türk Kimliği”ni   tartışma konusu yapanlar  aslında  Atatürk’ün kurduğu  millî      

   Türkiye Cumhuriyeti’ne düşmandırlar. Bunlar “Ne mutlu Türküm diyene”  sözünü de hazmedemezler.

[7]  Atatürk, Söylev ve Demeçler, C. 1, s. 114;  Atatürk’ün  çeşitli konulardaki sözleri için bak. Utkan Kocatürk,

    Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, Ank.1981;  Yusuf Koç-Ali Koç, Tarihî Gerçekler ışığında Belgelerle   

    Mustafa Kemal Atatürk,  Kamu Birlik Hareketi Yayınları,  4. bas., Ankara, 2005.

[8]  1931’de Adana Türk Ocağı’nda yaptığı konuşmadan;  Atatürk ve Türk Dili –Belgeler-  TDK. Ank.1992,s.191.

[9]  Prof.Dr. Âfet İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Ank. 1959,s.208-209.

[10]  Birinci Türk Dil Kurultayı, Tezler, Müzakere Zabıtları, İst. 1933, s.455-456.

[11] Utkan Kocatürk, Atatürk’ün Fikir   ve Düşünceleri, Ank. 1971, s 195.

[12]  İsmet Zeki Eyüboğlu, Tanrı Yaratan Toprak Anadolu, Der yay. İst. 1990; Bütün Yönleriyle Bektaşilik, İst.

   1993.

[13] Medenî Bilgiler,  Yayına Haz. Afet İnan,  TTK.  Ank. 1998. s. 19.

[14] Tasfiyecilik, dile yerleşmiş  yerleşmemiş olmasına bakılmaksızın bütün yabancı kökenli dil unsurlarının,

    kelimelerin atılması, dilde ırkçılık yapılması demektir.

[15] Uydurmacılık, dilin kelime türetme kurallarına,  tarihî gelişimine ve  zevkine  kısaca ses, şekil ve anlam

     yapısına  uymadan rast gele  kelime türetme  işi.

[16]  Otacı Memduh Necdet, Gazi Yolu -Dilimizi Nasıl Onarmalıyız?, İst. 1933, Öngen (Mukaddime).

[17]  Konuşmanın tam metni için bak. A. Sırrı Levend, Türk Dilinde  Gelişme ve Sadeleşme Evreleri,  TDK. Yay.

     Ank. 1972,  s.424 vd.

[18]  Falih Rıfkı Atay, Çankaya, İst. 1980,  s.477.

[19]  Abdülkadir İnan, Dil ve Atatürk, Kubbealtı Akademi Mec., C.2,  1973.

[20]  Ahmet Cevat Emre, Atatürk’ün İnkılâp Hedefi ve Tarih Tezi, İst. 1956,s.54.

[21]  Üçüncü Dil Kurultayı, Tezler Zabıtları, İst. 1936,s.12.

[22] Türk Dili Dersleri,  -Birinci kısım- Dillerin Ana Kaynağı Sorumuna Kısa Bir Bakış  ve Türk Güneş- Dil             Teorisinin Esasları,  Okutan: İ.N. Dilmen, İstanbul Devlet Basımevi 1936.                                                                  

[23]  Türk Dili – Türk Dil Kurumu Bülteni-   İlkkânun   1935,  sayı  14.   (Dış Kapakta)     Devlet Basımevi, İst.  1936 (Bütünüyle Naim Hazım’ın Tebliğine ayrılmış  103 sayfalık  Özel sayı) 

[24]  Atatürk’ün       ölümünden sonra sadece dil politikası  değil, bütün      Türkçü - milliyetçi kültür     politikaları

     bırakılmış;      Cumhuriyet’in kuruluş felsefesi ola milliyetçilik yerine, devletin kültür  politikaları  Grek-Lâtin

     temeline dayalı hümanist  kültüre çevrilmiştir. 

[25] Zeynep Korkmaz, Türk Dilinin Tarihî Akışı İçinde Atatürk ve Dil Devrimi,  Ank. 1963, s.76.

[26] Türk Dili dergisi, Haziran,1968.

[27] Emin Özdemir,  Dil Devrimimiz, TDK. Yay. 2. baskı, Ank.1969.

[28] Yılamaz  Çolpan, Ataç’ın Sözcükleri, TDK. Ank. 1963.

[29]  Prof. Dr. Zeynep Korkmaz, Cumhuriyet Döneminde Türk Dilinde ve Türk Dili Alanında Yaşanan Gelişmeler, 

     Türk Dili, Ekim, 2003, sayı: 622.

[30]  Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları,  MEB., 1000 Temel Eser, 1970,s.75.

[31]  Taih-1V, Türkiye Cümhuriyeti, Devlet Matbaası, İst. 1931, s. 181.

[32] Taner Ünal, Türk Dil kurumu Başkanı  ile Sohbet, Türkeli dergisi, Kasım 2004.

[33]  Atilla İlhan, “Aleme Verirler Talkını”,  Şöyleşi  köşesi,  Meydan gazetesi, 30.05.1992.

[34]  Bozkurt Güvenç, Türk Kimliği, s. 40.

[35] Prof.Dr. Erol Güngör, “Cumhuriyet Devrinde Türkiye’nin Kültür Politikası” , Millî Eğitim ve Kültür –Üç Aylık Araştırma ve İnceleme  Dergisi-,  Ank.1981,  C.2,s.6.

[36] Prof. Dr. Tahsin Banguoğlu,  “Uydurmacılık Üzerine”, Kubbealtı Akademi Mec., 1973,  C.2,s.4.

[37] Fuad Köprülü’nün  Anayasa dilinin değiştirilmesi ile ilgili  görüşleri için bak. “Dil Meslesi”,Vatan 1.10.1945;  

   “İlim Politika Aleti”, Vatan  11.10.1945; “Düzme Devlet Dili Nasıl Yapıldı”, Vatan 30.10.1948.  Ayrıca Nihat

    Sami Banarlı, “Türkçenin Sırları”,İst. 1972.

[38] A .S. Levend, age, s465, Şükrü Hakûk Akalın, “Cumhuriyet Döneminde Türkçe”, Türkler C.18, Yeni

    Türkiye yay. Ank. 2002, s.43.

[39]“Tarihe Bir Nazar”, Türk Yurdu –Türkçeye Saygı- , Şubat- Mart 2001,sayı 162-163.  

[40] Geniş bilgi için bak. Birinci Dil Kongresi, Muallimler Birliği Neşriyatı, İst. 1948; İsmail Acar, Dilimiz Atatürk

     ve Sonrası, Balıkesir 1983, s.198 – 209.

[41]  Dr. Fethi Tevetoğlu, siyasi  kimliği dışında, ilmî araştırmalarıyla da tanınmıştır.  Birçok yayını bulunan Tevetoğlu’nun   özellikle  “Atatürkle Samsuna Çıkanlar”  ve  “Türkiye’de Sosyalist ve Komünist Faaliyetler 1910-1960” (1967)  adlı eserleri önemlidir.

[42]  Türk Dili İçin  V,  -Tercüme Bürosu üyelerinin  istifaları dolayısıyle Türk basınında çıkan yazılar ve Meclis-

     Senato konuşmaları-, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Ank. 1967, s. 76.

[43] Türkiye’nin en kıdemli  dilcilerinden olan Tahsin Banguoğlu (1904-1989), Ana Hatlarıyla Türk Grameri 1941

     –Türkiye’de ilk dil bilgisi kitabıdır-; Türkçenin Grameri 1974, adlı dil bilgisi kitapları vardır.  Türkçecilik ve

    sadeleşme konularındaki yazılarını da,  Dil Bahisleri  1987  adıyla bir kitapta toplamıştır. 

[44] Türk Dili için  V, Türk Kültürünü Arş. Ent. Yay. Ank . 1967, s 84.;  Banguoğlu’nun  bu konuşması , “Dil  

     Bahisleri” adlı kitabında da yayımlanmıştır.

[45] İkinci Dil Kongresi ve Akademi,  Haz. Prof. Dr. Faruk K. Timurtaş,  Türkiye Muallimler Birliği Yay. İst 1969.  352 sayfa.

[46] “Yaşayan Türkçe”    terim veya ifadesini, Ziya Gökalp 1916’da yazdığı  “Lisan “ şiirinde kullanmıştır.

[47] Tercüman-Yaşayan Türkçemiz -1, Tercüman yay. 1981, s.5-6.

[48] Prof. Dr. Zeynep Korkmaz, Türk Dil Kurumuna Açık Mektup, Yaşayan Türkçemiz-1, İst. 1981,s.241-242.

[49]  SİSAV (Siyasî ve Sosyal Araştırmalar Vakfı)  “Türk Dili Semineri”, 26-27 Aralık 1980, Tarabya Oteli İst. , s

    15-32; Aynı konuşma metni için bak. Prof.Dr. Zeynep Korkmaz, Türk Dili Üzerine Araştırmalar, Birinci Cilt, 

    TDK. Ank.1985, s. 727-738.

[50] Bak.  İsmail Acar, Türk Ocakları, Balıkesir Türk Ocağı yay. Blk. 2005.

[51] Dr. Cezmi Bayram,    “Biz Kimiz” , Türk Yurdu, Mart 1987.

[52] Dr. Cezmi Bayram, a.g. y.

[53] Nuri Gürgür, Türkçeyi Koruyalım, Türk Yurdu, Mart 1997

[54] Türk Yurdu, Türkçeye Saygı ,  Şubat-Mart  2001, sayı 162-163.

[55] M. Çağatay Özdemir,     “ Türkçe Giderse her şey gider”,   Türk Yurdu   - Türkçeye Saygı,    Şubat-Mart,2001,      

     sayı   162-163.

[56] Türk Yurdu  dergisi,  1911’den günümüze kadar  -bazı kesintilerle de olsa- 95 yıldır   Türk Ocaklarının  yayın     

     organı ve  Türk milliyetçiliğinin sesi olarak yayımına devam eden  fikrî ve ilmî bir   dergidir.

[57] Türk Dili İçin 1  -Türk Basınında Çıkan Türk Dili ile İlgili Makaleler-,  Türk Kül. Arş. Enst. Ank. 1966.

[58] Türk Edebiyatı, “Türk Dili Akademisi Özel Sayısı” , Ocak 1981, sayı 87, s.4.

[59]  Kubbealtı Akademi Mecmuası,  “Başlarken” , 1 Ocak 1972, sayı:1, s. 5 vd.; Akademi Üyeleri şu isimlerden meydana gelir: Sâmiha Ayverdi, Nihat Sami Banarlı, Tahsin Banguoğlu, M. Kaya Bilgegil, Fâruk Nafiz Çamlıbel, Abdülkadir İnan, Ohan Seyfi Orhon, Fevziye Abdullah Tansel,  Fâruk Kadri Timurtaş, İlhan Ayverdi (Başkan).

[60] Kubbealtı Cemiyeti, İstanbul Fetih Cemiyeti ve Yahya Kemal Enstitüsü ile dayanışma içinde  çalışmaktadır.

[61] Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun, “Türk Dil Kurumu ve  Dil Konusunda Tartışmalar”,  Türk Dili, S.568, Nisan   

    1999.

[62]  Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu  Kanunu’nun bazı maddelerinin iptali sebebiyle  8 Kasım

     2001’den  itibaren seçilmesi gereken  yeni  yönetim kurulu üyeleri henüz seçilememiştir. Bu durum da

     Kurum  çalışmalarını zorlaştırmaktadır. 

[63] Türk Dil Kurumunun  son yıllardaki  çalışmaları için bak. 

    - Prof.Dr. Ahmet Bican  Ercilasun, a,g.yazı;

    - Prof. Dr. Zeynep Korkmaz,  Cumhuriyet  Döneminde Türk Dilinde ve Türk dili Alanında  Yaşanan Gelişmeler,  Türk Dili, Ekim 2003,sayı 622.

    - Prof Dr. Şükrü  Halûk Akalın,  Türk Dili dergisi: Ocak 2003, sayı 613; Şubat 2004, sayı 626; Ocak 2006, sayı 649.

[64] İmlâ Kılavuzu,   Sunuş, Türk Dil Kurumu, Ank. 1996.

[65] İmlâdaki istikrarsızlık, hazırlanan kılavuzların  daha adında kendisini göstermektedir. Hazırlanan kılavuzlarda, “İmlâ Lügati” (129), “İmlâ Kılavuzu” (1941), “Yeni İmlâ Kılavuzu” (1965), “Yeni İmlâ (yazım) Kılavuzu” (1970),  “Yeni Yazım Kılavuzu” (1973),  “İmlâ Kılavuzu” (1996),  “Yazım Kılavuzu” (2005) adları kullanılmıştır. Aynı şekilde, konu başlığı olarak  “düzeltme işareti”  adında  -düzeltme, inceltme, uzatma, halk arasında  şapka-   ve  “birleşik  kelime”lerin  adlandırılmasında   -birleşik, bileşik , bitişik-  istikrar sağlanamamıştır.

[66]  Prof.Dr. Şükrü Halûk Akalın,  Türk Dil Kurumu, Yazım Kılavuzu, Sunuş, s. V,   24. baskı, Ank. 2005,

[67] Akalın, a.g. y.

[68] Atatürk, 2  Eylül 1930’da Sadri Maksudi’nin Türk Dili İçin adlı eserine  yazdığı  dille ilgili yazısında               “istiklâl”   kelimesini  “^” işareti kullanarak yazmıştır.

[69] Şükrü Halûk Akalın, “Cumhuriyet Döneminde Türkçe”, “Türkler  C.18, Yeni Türkiye yay., Ank. 2002,s.49.

[70] Prof. Dr. Şükrü Halûk Akalın, Türkçe Sözlük,  Onuncu baskı, 2005, Sunuş, s. X.

[71] Prof. Dr. İsmail Parlatır, Türk Dil Kurunda Sözlük Çalışmaları, Türk Dili, Nisan 1999, sayı 568.

[72] Prof. Dr. Şükrü Halûk Akalın, “Türk Dil Kurumunun 2005 Yılı Çalışmaları” , Türk Dili, Ocak 2006,sayı 649

[73] Türkçe Sözlük’ün onucu baskısında, her nüshası numaralanmış ve  bir numara  Sayın Cumhur Başkanına  

     sunulmuştur. Türkçe Sözlük’ün 1945’teki ilk baskısı  Cumhur Reisi İsmet İnönü’ye ithaf edilmiştir.

[74] Türk Dil Kurumunun  ve taraftarlarının  tasfiyeci-uydurmacı anlayışı  ideolojik bir kavga meselesi haline getirdiği yıllarda   Kurum  taraftarlarının  savunduğu tek eser  T.N. Gencan’ın  bu kitabı  olmuştur.  Buna Karşılık,  Prof.Dr. Muharrem Ergin’in  İstanbul Üniversitesince yayımlanan  “Türk Dil Bilgisi”  adlı eseri  rakip olarak görülmüştür.  

[75]  Agâh Sırrı Levend, Türk Dilinde Gelişme ve sadeleşme Evreleri, T D K,    Üçüncü baskı, Ank.972, s.502.

[76] Sadri Maksudi Arsal, Türk Dili İçin, Türk Ocakları ilim ve san’at neşr. 1930.

[77]  Prof. Dr. Faruk K. Timurtaş, Diller ve Türkçemiz, Haz. Mustafa Özkan, Alfa Yay. İst. 1996,s. 136.

[78] Zeynep Korkmaz,  Türk Dili Üzerine Araştırmalar, C.1, TDK, Ank. s.892.

[79] Prof. Dr. Zeynep Korkmaz,  “Dil İnkılâbının Sadeleşme ve Türkçeleşme Akımları Arasındaki Yeri”, Türk Dili, Mayıs,1985, sayı, 401;   Aynı yazı için bak.  Türk Dili Üzerinde Araştırmalar, C.1, TDK,  Ank. 1995. s.837.

[80]  Taner Ünal,  Türk Dil Kurumu Başkanı ile Sohbet,  Türkeli  dergisi, Kasım 2004.

[81]  Taner Ünal, a.g. sohbet.

[82]  Toplantı ve konuşma konularına örnek olarak bak.  Şükrü Halûk Akalın, Türk Dil Kurumunun 2005 Yılı Çalışmaları, Türk Dili,  Ocak 2006, sayı 649.

[83] Prof. Dr. Şükrü Halûk Akalın, “Türk Dil Kurumunun 2005 Yılı Çalışmaları” Türk Dili,  Ocak 2006, sayı 649.

[84]  Prof. Dr. Zeynep Korkmaz, “Yazılı Devirlerdeki Gelişmelere Göre Eski Türkçenin Yaşı” , Türk Dili Üzerine

     Araştırmalar  C.1, TDK, Ank. 1995, s.217-231.; Prof. Dr. Doğan Aksan, Türkçenin Söz Varlığı,

     Ank.1996,s.80. 

[85] Atatürk devrinde, Ankara’ya Hitit Güneşinin dikilmesi;  Etibank,  Sümerbank  isimlerinin kullanılması bu

     tezlerin hatırasıdır.

[86]  Prof. Dr. Osman Nedim Tuna, “Sümer ve Türk Dillerinin ilgisi ve Türk Dilinin Yaşı Meselesi” , TDK, Ank.

     1990, s. 49.

[87] Hürriyet gazetesi, 1 Nisan 1993, “4500 yıllık Türkçe Bulundu”  başlıklı haber. “Glozel Kitabeleri”, 1924’te Fransa’nın güneyinde Vichy   bölgesinde bulunmuş fakat  okunamamıştır.  İşte bu kitabeleri Kâzım Mirşan okumuş,  Proto Türkçe olduğunu   Sorbon Üniversitesinde   verdiği bir konferansta  açıklamıştır.  Kâzım Mirşan’ın  ayrıca Müzikolog Halûk Tarcan tarafından yayımlanan  “Ön Türk Tarihi”  adlı eserinde de Glozel Kitabeleri” ve  Proto Türkçe  üzerine   değişik bilgiler  vardır.  

[88] Akdes Nimet Kurat,  1V-X111. Yüzyıllarda Karadeniz’in Kuzeyindeki Türk Kavimleri ve Devletleri, TTK.

     Ank. 1971. 

[89]  Prof. Dr. Faruk Sümer, Oğuzlar – Türkmenler, TTK  Ank. 1972.

[90] Yusuf Dönmez,  “Türk Dünyasının Beşerî ve İktisadî Coğrafyasına Toplu Bakış” ,    Türk Dünyası El Kitabı,

     T K A Enst. , Ank. 1976, s.54.

[91] Türkçenin kullanıldığı ülkeler  ve Türk topluluklarının durumu  hakkında geniş bilgi için bak. Doç.Dr.

     Nevzat Özkan,  Türk Dilinin Yurtları, Akçağ yay. Tarihsiz.

[92]  Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun, Türk Dünyası Üzerine İncelemeler, 2.baskı, Akçağ yay., s. 166.

[93] UNESCO,  1990’lardan sonra, yayımladığı raporlarda,  Türk dilini bütün olarak almayıp, her Türk lehçesini

     sıralamada ayrı ayrı değerlendirmiştir.

[94] Ragıp Hulûsi Özdem,  Dil Bilimi Yazıları, yay. Haz. Prof. Dr. Recep Toparlı, TDK.Ank 2000,s. 122  vd.

[95]  Türk  Dil Kurumu Başkanı Prof.Dr. Halûk Akalın  iki sözlük arasındaki Farkı şöyle yorumluyor:

     “Düşününüz, Kamus-ı Türkî ile yaklaşık 45 yıl sonra yayımlanan Türkçe Sözlük arasında neredeyse 10 bin

     söz fark vardır. Aradaki 45 yıla göre tersi olması gerekirdi. Bu, tasfiyeciliğin sonucudur.”  (Türkeli dergisi,

     Kasım 2004)

[96]  D. Mehmet Doğan, “Doğan Büyük Türkçe Sözlük”  -CD’de İlk Türkçe Sözlük- ,Vadi yayınları, Ank. 2003.

[97] Bu görüşler için bak. Dr. Mehmet Hengirmen,  Türkçe Dilbilgisi, Ank.1995,s.17.

[98] Prof. Dr. Muharrem Ergin, Üniversiteler İçin  Türk Dili, Boğaziçi yay. İst.1986.

[99] Prof.Dr. Mehman Musaoğlu, “Yazı Dilinde Pürizm, Alıntı Kelimeler ve Dil Kültürü” Türk Dili, Nisan  1997,          

    sayı:  544.                       

[100] Adnan Ötüken, İkinci Dil Kongresi ve Akademi, İst. 1969, s. 63; Süer Eker, Çağdaş Türk Dili, Grafiker yay. 2.

    Baskı Ank. 2003, s. 149.

[101] Nejat Muallimoğlu,  Türkçe Bilen  Aranıyor, İst. 1999, s.90.

[102] Prof. Dr. Tuncer Gülensoy, Türkçe El Kitabı, Ank. 2000, s. 58.

[103] Özkan Öztekten, “ Türkçenin Dünya Dillerine Etkisine Genel Bakış”,  Türkçenin Dünya Dillerine Etkisi,

    Hazırlayan  Prof.Dr. Günay Karaağaç, Akçağ yay., Ank. 2004,s.13.

[104] Türkçenin diğer dillerle alışverişleri  konusundaki  çalışmalar ve   toplu bilgi için bak.

-  Prof.Dr. Günay Karaağaç, Dil, Tarih ve İnsan, Akçağ, 2. Baskı, Ank. 2005.

-  Hazırlayan  Prof Dr. Günay Karaağaç, -V. Lefke Edebiyat Buluşması- Türkçenin Dünya Dillerine Etkisi,  

Akçağ  y.,  Ank.  2004. ( içinde 12 tebliğ var) 

[105]  Prof. Dr. Hamza Zülfikar, “Türkçenin Söz Varlığında Yabancılaşma”, Türkler C.18,Yeni Türkiye y., s.74 vd

[106] Prof. Dr. İsmail Parlatır, Türk Dil Kurumunda Sözlük Çalışmaları, Türk Dili, Nisan 1999, sayı:568.

[107] Mustafa Nihat  Özön, Türkçe Yabancı Kelimeler Sözlüğü, İnkılâp Aka Kitabevi, İst. !962.

[108] Ali Püsküllüoğlu, Türkçedeki Yabancı Sözcükler Sözlüğü, Arkadaş yay., Ank. 1997.

[109] Prof.Dr. Hamza Zülfikar, a.g.m.

[110] Söz dizimi,(Cümle bilgisi):  Bir dilde duygu ve düşüncelerin tam olarak anlatılabilmesi için gramer              kurallarına uygun olarak  dizilen kelimelerin, kelime gruplarının cümle ve söz içindeki görevlerini,                                                   birbirleriyle olan ilişkilerini, sıralanışlarını ve cümle türlerini inceleyen bilim dalı. (Z.Korkmaz, G T Sözlüğü)                                              

[111] Prof.Dr.Mehman Maksudoğlu, Dilde Pürizm,Alıntı Kelimeler ve Dil Kültürü,Türk Dili,Nisan 1997, sayı:544.

[112] Prof. Dr. Zeynep Korkmaz,  “Dilde ‘İlericilik’ ve ‘Gericilik’ Üzerine II”,  Türk Dili Üzerine Araştırmalar, Birinci Cilt, TDK  Ank. 1995, s.770-773.

[113] Prof. Dr. Faruk K.Timurtaş, “Türkçenin Bozulması”, Türk Edebiyatı, Haziran 1980, sayı: 80, s. 7-8; Ayrıca bak, Timurtaş, Diller ve Türkçemiz, Haz. Mustafa Özkan, Alfa y.,İst.1996,s.91-96.

[114] Zeynep Korkmaz, age.,s. 797.

[115]  Ahmet Bican Ercilasun, Aşama, Yaşayan Türkçemiz-2, Tercüman y., İst. 1981, 14.

[116] Yavuz Bülent Bakiler, Sözün Doğrusu, Türk Edebiyatı Vakfı, İst. 2004,s. 146.

[117] Prof. Dr. Faruk Timurtaş,  Uydurma Olan ve Olmayan  Yeni Kelimeler Sözlüğü, İst. 1979, s.47.

[118]  Yavuz Bülent Bakiler, Sözün Doğrusu -I,  4. baskı, İst. 2004,s.59; Sözün Doğrusu -II, 3. Bas.  İst. 2004, 293; Ayrıca,Şiar Yalçın, Doğru Türkçe, Metis y., 2. bas., İst. 1999,s. 162.

[119] “Bir dilin kuralları”  demek,  o dilin yapı ve işleyiş özellikleri demektir. Bu dil kuralları, suyun kaldırma özelliğinin  kimse tarafından icat edilmediği veya konulmadığı gibi, hiçbir kimse tarafından  icat edilmez veya konulmaz. Dilin bütün tarihi boyunca  gösterdiği  yapı ve işleyiş özelliklerinin  dilciler  tarafından tespit  edilmesi ile ortaya çıkarılır. “Dil bilgisi”  veya “gramer” dediğimiz bilgi alanı da bunu anlatır.  Dilin yapı ve işleyiş özellikleri, dilin varlık sebepleridir. Bunlar ortadan kalkınca veya değiştirilince dil de ortadan kalkar veya başka dil haine gelir yani yabancılaşır. Dilin kendi içinde meydana gelen ses,  şekil ve anlam değişme ve gelişmelerini  de “değiştirme” ile karıştırmamak gerekir. Dil, tabiî varlık gibi değişir, gelişir. Fakat  dışarıdan bir müdahale ile değiştirilmez. Dışarıdan kendi yapısına uygun olmayan müdahale  dilin yapı ve işleyişini bozar. Buna dilin bozulması, yozlaşması  diyoruz.    

[120] Millî Eğitim Bakanlığına bağlı okulların  isim tabelalarında, Bakanlığın adındaki    “millî”  kelimesinin bile

     yanlış yazıldığını, Bakanlığın buna bile dikkat etmediğini burada hatırlatalım.

[121] Türkçede  unvan isimden sonra gelir, İsmail Bey, Nazmiye Hanım, Mustafa Kemal Paşa  gibi;  isimlerin                                 

     önüne gelen meslek, rütbe, makam  bildiren   Öğretmen Güzide,     Mühendis Alperen,        General Kâzım             

     Karabekir, Doç. Dr. Mehmet Aça  vb     kelimeler    aslında     unvan   değil  sıfattır. Dolayısıyla       meydana      

     getirdikleri  kelime grupları da   sıfat tamlaması kalıbındadır. Fakat  bu tür  kelime gruplarına da unvan grubu         

     diyenler vardır. 

[122]  1937’de  TBMM’de “Deniz Bank”ın kuruluş kanunu görüşülürken, Prof. Sadri Maksudi, Meclis’te  söz alarak “Deniz Bank”   adının  yanlış olduğunu, doğrusunun  “Deniz Bankası” olduğunu  belirten  bir  açıklamada  bulundu.  Atatürk’e yaranmak isteyen bazı kimseler bu durumu, Atatürk’e,  “ Prof. Sadri Maksudi   sizin dil devriminizi baltalıyor.”   diye anlatarak  Sari Maksudi ile  Atatürk’ün arasını açmışlardır. (Bak. Yavuz Bülent Bakiler, Gidenlerin Ardından, Türk Edebiyatı Vakfı yay. İst. 2006,s.213 vd.)  

[123] Neşe Emecan,  1960’tan Günümüze Türkçe –Bir Sözlük Denemesi-, YKY., İst 1998,  Giriş, s.13.

[124] Prof. Dr. Zeynep Korkmaz, “Bilinçli Dil Sevgisi ve ‘Eleştirel Düşünce’ Üzerine”, Türk Dili Üzerine Araştırmalar, Birinci Cilt, TDK. Ank.,1995, s. 625-628.

[125] Tahsin  Banguoğu, Dil Bahisleri, Kubbealtı Neşriyatı, İst. 1987, s.180-210  ve 263-277.

[126] Burada  “kökeni yabancı dile dayanan”  ifadesini  özellikle kullandık. Çünkü dilimize başka bir dilden girmiş pek çok kelime,  söyleniş, yazılış  ve anlam bakımından  ilk bakışta dilcileri bile  şaşırtabilecek kadar değişmiştir.

[127] Prof. Dr. Zeynep Korkmaz, Tasfiyecilik,  Türk Ansiklopedisi C. XXX. Ankara,1981, s. 473-475.

[128] Emin Özdemir, Dil Devrimimiz,TDK yayınları, Ank.1969, s.38.

[129] A.g.e., s. 63-64.

[130] Ömer Asım Aksoy, Gelişen ve Özleşen Dilimiz, TDK yay. ,3. baskı, Ank.1973,s.77-78.

[131] Nurullah Ataç, Neden Böyle Yazıyorum,  Ülkü, Aralık-1947. (Ataç, bu yazısında  ‘kelime’ karşılığı ‘keleci’

      yi kullanmış; başka yazılarında  da   kendisinin  uydurduğu   ‘tilcik’  veya  ‘tilce’yi kullanmıştır.  

[132]  Prof. Dr. Zeynep  Korkmaz, Türk Dilinin Bugünkü Sorunları, Millî Kültür, C.III, Sayı 39 (Nisan 1983),s.8; 

     Türk Dili Üzerine Araştırmalar, C.I, TDK, Ank. 1995, s.798.

[133] Emin Özdemir, age.,s.62; (Ulus,9.X1.1951’den naklen)

[134]  Özleştirme Kılavuzu ,  T D K,  Ank. 1978. (kelimeler bu kılavuzdan alınmıştır)

[135] Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, Yayına Haz. İsmail Acar, Liva yayınevi, İst. 2005, s. 148.

[136] Bu kuruluşlar için,  kitabımızın  “Yaşayan Türkçeyi Savunan Bazı Kuruluşlar”  başlıklı bölüme bakınız.

[137] Ziya Gökalp’ın Dil ve Türkçecilik görüşleri için bak. İsmail Acar, Türkçülüğün Esasları Üzerine Bir Değerlendirme, Liva Yayınevi, İst. 2005,s.98-128.

137 Emin Özdemir, Dil Devrimimiz,   2. baskı, TDK, Ank.,1969,s.11.;Ömer Asım Aksoy,  Gelişen ve Özleşen

      Dilimiz, 3. baskı, TDK, Ank.1973,s.13.

[139] Prof. Dr. Faruk K. Timurtaş, “Atatürk ve Dilimiz”  ve  “Atatürk’ün Dil Üzerine Sözleri”  başlıklı yazılar,

     Diller ve Türkçemiz, (yay. Haz.  Prof Dr. Mustafa Özkan. )İst. 1996, s. 136 ; 138.

[140] Doç. Dr. Zeynep Korkmaz, Türk Dilinin Tarihî Akışı içinde Atatürk ve Dil Devrimi, Ank. 1963,s.56.

[141] Prof. Dr. Zeynep Korkmaz, “Dil İnkılâbının Sadeleşme ve Türkçeleşme Akımları Arasındaki Yeri”, Türk

     Dili,  Sayı  401, Mayıs 1985; veya  Türk Dili Üzerine Araştırmalar, c.1, TDK.,  Ank. 1995,s.837.; Prof. Dr.

     Faruk K. Timurtaş, Türkçemiz ve Uydurmacılık, İst. 1977,s.104.

[142] D. Mehmet Doğan, Doğan Büyük Türkçe Sözlük, vadi yay., 16. baskı, Ankara,2003.

[143] Prof. Dr. Hamza Zülfikar, “Türkçenin Söz Varlığında Yabancılaşma”,  Türkler  C.18, Yeni Türkiye 

    Yayınları, Ank. 2002, s. 79.

[144] Mustafa Nihat Özön, Türkçe-Yabancı Kelimeler Sözlüğü, İnk.ve Aka Kitabevi, İst, 1962, “Türkçede Yabancı Kelimeler Üzerine Birkaç Söz” , İnk.ve Aka Kit., İst.1962,s.V-XIII.

[145] Prof.Dr. Halûk Aklın, (TDK Başk.), “Cumhuriyet Döneminde Türkçe” , Türkler  C.18, Yeni Türkiye yay., 2002, s.44.

[146] Süer Eker, Çağdaş Türk Dili, 2. Baskı, Ank., 2003,s.154.

[147] Ömer Asım Aksoy, Gelişen ve Özleşen Dilimiz, TDK., 3.baskı, Ank.1973,s.84.

[148]   Örnekler  için bak. Prof. Dr. Recep Toparlı, Türkçemizdeki Galat Sözler,  Türk Dili, sayı.540, Aralık 1996.

[149]  Prof. Dr. Gürer Gülsevin, ‘Dil Kirliliği Sorunu’,  Türkçenin Çağdaş Sorunları,  Divan yayınevi, İst. 2006, s. 128-130. ( Bedri Aydoğan’dan naklen).