| |
Balıkesir'le İlgili Bazı Bağlantılar |
|
Balıkesir |
Balıkesir Halk Kültürü Yazıları
Prof. Dr. Ali Duymaz'ın Balıkesir halkbilimi ve halk edebiyatıyla ilgili bilimsel yazı ve bildirilerden bir kısmının tam metinleri de burada verilmektedir. Bu yazıların tam metinleri için ilgili linkleri tıklayınız.
|
|
|
|
Balıkesir Halkbilimine Giriş |
|
Balıkesir halkbilimiyle ilgili olarak "Balıkesir" adlı 2000 yılı İl Yıllığı için hazırlanmış, daha önce "Bir Kentin Kimliği Balıkesir" adlı eserde de kullanılmış giriş mahiyetindeki bilgiler ve kısa metin örnekleri.... Balıkesir'le ilgili bir çok internet sitesinde buradan alınarak yayımlanan folklor (halkbilimi) bilgilerini burada bulabilirsiniz. Bu bilgiler yıllıkta eserin yapısı gereği imzasız yayımlanmıştır. |
|
|
|
İlk olarak İngiliz araştırmacı William John Thoms tarafından 1846 yılında ortaya atılan ve dilimizde halkıyat, halkbilgisi, hikmet-i avam, halkbilimi gibi çeşitli terimlerle karşılanmaya çalışılan folklor, genel anlamda halkın geleneğe bağlı maddî ve manevî kültürünü konu almaktadır. Halkın gelenek, görenek, inanış, masal, efsane, atasözü, deyim gibi manevî ve sözlü değerlerinin yanı sıra giyim, mutfak, halk sanatları, mimarî, dans, müzik, oyun, eğlence ve törenler folklorun ilgi alanı içerisine girmektedir.
Ülkemizde Ziya Gökalp'in Halka Doğru dergisinde 23 Temmuz 1913'te yayımladığı "Halk Medeniyeti I Başlangıç" başlıklı yazısına kadar bilimsel anlamda bir folklor anlayışından bahsetmek zordur. Ancak tabiî ki, bütün edebiyat ve dil yâdigârlarımızda folklorumuzun izlerine rastlamaktayız. Orhun Anıtları, Kutadgu Bilig, Divânü Lûgat'it-Türk, Dede Korkut Kitabı, Evliya Çelebi Seyahatnâmesi ve daha pek çok eser Türk folkloru açısından çok önemli malzemeler taşımaktadır.Ancak Türkiye'de folklorun bir bilim dalı olarak bilinmesi 1913'ten sonra Ziya Gökalp, M. Fuad Köprülü, Rıza Tevfik gibi araştırıcılar sayesinde olmuştur. Folklor derneklerinin ve dergilerinin
kuruluşu, derleme gezilerinin başlaması ve daha sonra üniversitelerimizin konuya el atışıyla bugüne gelinmiştir. Şehrimiz Balıkesir de bu faaliyetlerden lâyıkıyla nasibini almış ender illerimizden biridir. Çünkü folklor derlemeleri sırasında ilimiz ihmal edilmemiş, Balıkesir folkloru o günlerin şartları içerisinde önemli ölçüde derlenmiştir. 1926'dan itibaren çıkmaya başlayan Türk Dili gazetesiyle 1929'da yayın hayatına atılan Gençleryolu dergilerinde folklorla ilgili derleme ve inceleme yazıları yayımlanmaktaydı.
Gençleryolu dergisinin 1932'de kapanmasıyla ortaya çıkan boşluk, Şubat 1933'te yayına başlayan Kaynak dergisi tarafından doldurulmuştur. Kaynak, Balıkesir Halkevi tarafından 168 sayı olarak çıkarılmıştır. Balıkesir folkloruna ait pek çok derleme ve incelemenin yayımlandığı Kaynak, bu açıdan önemli bir dergi hüviyeti taşımaktadır. Kaynak'ı çıkaran Balıkesir Halkevi'nin dergi dışında da pek çok faaliyeti olmuştur. Derleme gezileri, konferanslar ve kitaplar bunların içinde önemli yer tutmaktadır. Bu faaliyetlerden kısaca bahsetmek yerinde olacaktır.
Balıkesir Halkevi, Cumhuriyet Halk Fırkası'ndan aldığı emirle 11 Aralık 1932'de CHF Balıkesir İdare Heyeti tarafından kurulmuştur. Halkevi reisliğine şâir ve yazar Müstecabizade Esat Adil seçilir. O güne kadar resmî kültür faaliyetlerine önderlik eden Türk Ocakları'ndan CHF'ye aktarılan istasyon yakınındaki bina halkevine verilir. Salonları ve bahçesiyle kültürel faaliyetlere elverişli olan bu bina, yıllarca Balıkesir Halkevi'ne hizmet edecektir. Kendi içinde çeşitli şubelere ayrılan ve hizmete koyulan Balıkesir Halkevi, ilk iş olarak bir dergi çıkarma yoluna gider. Kuruluşundan birkaç ay sonra da 19 Şubat 1933'te Kaynak dergisini yayımlamaya başlar.
Derginin imtiyaz sahibi CHF Balıkesir Vilayeti İdare Heyeti Reisi ve Konya milletvekili Tevfik Fikret Sılay'dır. Derginin Neşriyat Müdürü ise Halkevi reisi Esat Adil'dir. Dergi, bir yazı heyeti ve mülhakat muhabir aza heyeti kurarak çalışmalarını sağlam bir zemine oturtur. Aylık olarak ve her ayın 19'unda çıkan dergide edebiyatımızın meşhurları arasında yer alan Orhan Şaik Gökyay, Mustafa Seyyit Sutüven, Samih Rıfat, Recaizade Ekrem, Mükerrem Kâmil Su ve Hasan Basri Çantay'ın yazı ve şiirlerinin yanı sıra amatör folklor
derleyicilerinin yazıları da yer almıştır. O yıllarda Balıkesir'de öğretmenlik yapan pek çok kişi, dergiye derlemeler gönderirler ve folklor malzemelerini kaybolmaktan kurtarırlar. Bu derleyiciler arasında İsmail Hakkı Akay, Ali Osman Balkır, Mustafa Salman gibi pek çok isim sayabiliriz. Kaynak kadar olmasa da şehrimiz için önemli bir dergi de Gençleryolu'dur. Eminittin Çeliköz'ün imtiyaz sahipliğini yaptığı derginin mesul müdürleri Doktor Nefi Etem ve Süreyya Bey'dir. 1929-1932 yılları arasında 78 sayı olarak çıkan
Gençleryolu'nda özellikle Mehmet Gazali'nin dil ve folklor yazıları dikkati çekmektedir. Bu arada 1927'de kurulan Türk Halk Bilgisi Derneği'nin çıkardığı Halk Bilgisi Haberleri (HBH) dergisinin Balıkesir muhabir ve temsilcileri, Balıkesir folkloruyla ilgili yazı ve incelemelerini bu dergide yayımlamışlardır. İstanbul Belediye Konservatuvarı ile Türk Halk Bilgisi Derneği'nin birlikte düzenledikleri beşinci derleme gezisi de 1932 yılının Ağustos ayında şehrimizde gerçekleştirilmiştir. Geziye konservatuvar Müdürü Yusuf
Ziya Demircioğlu ile dernek üyelerinden Mehmet Halit Bayrı ve Hikmet Turhan Dağlıoğlu katılmışlardır. Bir aydan fazla süren bu gezi sırasında Sındırgı, Çağış, Dursunbey ile şehir merkezinde derlemeler yapılmış, özellikle Çepni (Çetmi) oymakları içinde derleme faaliyetlerinde bulunulmuştur. Daha sonra bu derlemeler, yazarları tarafından HBH'de makale olarak ve ayrıca kitap hâlinde yayımlanmıştır. Balıkesir Halkevi Dergisi Kaynak'ın 1948'de kapanması, sonra yeniden yeni seri olarak iki yıl çıkması Balıkesir folkloru
üzerindeki çalışmaların yavaşlaması ve azalması olarak değerlendirilebilir. Nitekim 1950'den sonra şehrimizin folkloruyla ilgili olarak şahsî bir takım gayretler dışında düzenli bir faaliyete tesadüf etmek oldukça zordur. Oysa bazı illerimizde daha önceki amatör çalışmalar bilimsel metotlarla devam ettirilmiştir. Bu noktada yeni kurulan Balıkesir Üniversitesi'nin de önderlik edeceği ümidini taşımaktayız. Balıkesir; doğum, düğün ve ölüm gibi hayatın en önemli üç safhası etrafındaki gelenek ve inanışlar dünyasıyla; halk
hekimliği, halk sanat ve meslekleriyle; oyun, müzik ve halk edebiyatının çeşitli türleriyle zengin bir folklora sahiptir. Bunların hepsini burada örneklemek elbette ki mümkün değildir. Dolayısıyla seçilmiş bazı örnekleri vermekle yetineceğiz.  |
|
Süreyya Örgeevren
Aşık tarzı şiirler yazan Süreyya Örgeevren,1888 yılında Sındırgı ilçemizde doğmuştur. Hukuk Fakültesi'ni bitirip bir süre avukatlık yapmış olan Süreyya Örgeevren, soyadı kanunundan sonra aldığı Örgeevren'i mahlâs olarak kullanmıştır. Evli ve dört çocuklu olan Örgeevren, çeşitli dönemlerde Balıkesir milletvekili olarak TBMM`de bulunmuştur. Örgeevren'i ilim âlemine tanıtan ünlü
folklorcu M.Halit Bayrı'dır. Bayrı, Halkbilgisi Derneği'nin 1932 yılı Ağustos ayında Balıkesir'e düzenlediği derleme gezisinde Süreyya Örgeevren'i tanımıştır. Bayrı'nın derleme gezisinde Hikmet Turhan Dağlığoğlu ile Yusuf Ziya Demircioğlu da bulunmaktadır. Örgeevren, milletvekili olduğu bu sırada yaz tatilini geçirmek üzere Sındırgı'da bulunmaktadır ve Bayrı ile arkadaşlarını evine davet eder. Bu davette yemek ikramının yanı sıra saz ve şiir ikramında da bulunur.
Bayrı'ya söylediğine göre biraz da saz çalabilen Örgeevren'in koşma tarzında şiirleri de yayımlanmıştır. Ne yazık ki Örgeevren hakkında çok detaylı bilgilere sahip değiliz. Çünkü pek çok kaynak Bayrı'nın verdiği bilgileri nakletmekten öteye gidememiştir. Ancak Örgeevren'in tahsil hayatı sırasında, İstanbul'da Mehmet Akif, Neyzen Tevfik, Hasan Basri Çantay ve Ruhi Naci Sağdıç gibi şâirlerin Karesi Oteli'ndeki meclislerine katıldığını da öğrenmekteyiz. Edremitli şâir Ruhi Naci, hatıralarında Neyzen Tevfik'in
Süreyya Örgeevren'e Çakır Efe ismini taktığını belirtmektedir. Örgeevren'e bu lâkabın takılmasının tesadüfi olmadığını, Denizli Vak'ası ve Demirci Mehmet Efe (İstanbul 1955) adlı eserinin oluşundan anlıyoruz. Bir rivayete göre, İstiklâl Savaşı'na katıldığı da ihtimal dahilindedir. Örgeevren'in şiirlerinin toplandığı eseri ise Gürtel (Ankara 1942) adını taşımaktadır. Evinde sazlı sözlü toplantılar düzenleyen Örgeevren, bir âşık sayılmasa da bir şiir dostu ve halk şiirine gönül vermiş bir şâirdir.
Ayrıca başta Kaynak olmak üzere bazı dergilerde yazı ve şiirleri de yayımlanan Örgeevren'in âşık tarzında kaleme aldığı bir iki şiirini örneklemek istiyoruz: Başımda duman var kalbimde sızı Yaktı beni yaktı bir Türkmen kızı Hey oğul
elime ver de şu sazı Türküsün söylerken inlesin teller Cihanda benzerin duymasın eller
Şu deli gönlümün güzelde gözü Dinleyin ağalar bu âşık sözü Dalları kurusa çürümez özü Gönül yaylasında
bir çınarım ben Suyu bulanmayan bir pınarım ben Güzeller içinde bir seni seçtim Aşkın şarabını
ellerinden içtim Öyle mest oldum ki kendimden geçtim Turna gözlü sunam tek dileğim bu Ölürsem gel beni
göz yaşınla yu Mecnuna çevirdin Örgeevren'i Yel bile kokmasın sakın gül teni Lâle dudakları, zambak
gerdeni Kıskanırım billâh bülbülden bile Başına soktuğun sümbülden bile
Örgeevren'in yine aşk konulu diğer bir şiiri ise şöyledir: Bir güzel yarattım bin bir güzelden Şu garip gönlümün hayal bağında
Yaralı kuş gibi çırpınıp kaldım O yosma dilberin zülfü ağında Ben onun tanrısı, o benim kulum Ben ona
taparım, o eyler zulüm Kim bilir nireye varacak yolum Perişan gönlümün hazan çağında Ben var ettim onu
kendi elimle Ben söylettim onu şakrak dilimle Ben coşturdum onu sevgi selimle Bir kara ben oldum al yanağında
Örgeevren der ki açam derdimi Sevdiğim gönlünü bana verdi mi? Öğdü mü aşkımı, yoksa yerdi mi? Söyleyemem
sözün son durağında. Gazali
Şâir ve yazar Gazali'nin ası) adı Mehmet Gazali'dir. 1890 yılında İstanbul'da doğmuş olan Gazali, Tütün Ziraat Şubesi Müdürü Şeyh Fazlızâde Bey'in oğludur. Darü't-talim ve Burhan-ı Terakki mekteplerinde Bursa İdadisi'nde ve Darü'l-fünun Edebiyat Şubesi'nde okumuştur. Bağdat'ta idadi ve sultanilerde üç yıl Türkçe, edebiyat ve tarih öğretmenliği yapmıştır. 1910 yılından itibaren eğitimcilikle uğraşan Mehmet Gazali, Balıkesir Muallim Mektebi'nde de edebiyat öğretmenliği vazifesinde bulunmuştur. Çeşitli dergi ve
gazetelerde şiir ve incelemeler kale me alan Gazali'nin ilk şiir kitabı 1926 yılında Balıkesir'de bastırdığı Balıkesir İlhamları'dır. Ayrıca Balıkesir Coğrafyası (1927), Türkçe'nin Tedrisi Hakkında Tavsiyelerim, Usul-i Hitabet, Tarihçe-i Mezahip gibi çeşitli konularda eserleri vardır. Bunlardan başka Gençleryolu dergisinde seri olarak yayımladığı "Varlığım" adlı manzum eseriyle Irmak dergisinde çıkan "Türk Kadın Şairleri" adlı seri yazıları müstakil bir eser boyutunda olmasına karşılık kitap halinde basılma şansı bulamamıştır. Gazali, şairliğinin yanı sıra folklor konularına da değinmiş bir kalem
erbabıdır. Bu yazılar içinde halk şiiri ile halk dili büyük ağırlık tutmaktadır. Meselâ, Gençleryolu dergisinin 46-64. sayıları arasında yayımlanan "Balıkesir'in Edebî Mahsulleri," yine aynı derginin 46-76. sayılarındaki "Balıkesir Vilayetinde Kullanılan Bazı Mühim Kelimeler ve Istılahlar" ile aynı derginin 67-74. sayılarında yer alan "Balıkesir Ağız Edebiyatı" adlı yazılar bunun güzel bir örneğidir. Gençleryolu ve Kaynak dergilerinde Balıkesir folkloruyla ilgili pek çok yazısı ve şiiri
yayımlanan Gazali'nin Balıkesir için yazdığı güzel şiirlerinden birini örneklemek istiyorum. Balıkesir'e Bir Tuhfe Ne güzel sevimli bir yurd bu şehir! Gökten yere inmiş sanki bir yıldız...
Çiçekli ovası gülşenden farksız, Ilık havasıyla turan gibidir Ufkunda toplanan pamuk bulutlar Yeni açmış
beyaz güller hâlinde... Dağlarca birer saksı misâlinde... Yaz kış eksik değil üstünde ezhâr! Mağmum
gönlü açan muntazarında İlahi bir ruhun nim nigâhı var Durmuş etrafında selâma dağlar Bülbüller pürneşe çemanzârında.
Başka bir güzellik var baharında... Güneş zeminini öpüyor her gün Uyuyor gölgeli ağaçlar bütün, Asude
ömrü hayat civarında. Mütehassis olur burada bi-hisler, Çünki her köşesi rengin bir tablo Toprağı
mübarek anber kokulu Baha ve kıymette cihana değer. Dilerim Karesi mezarım olsun! Benim de üzerim
çiçekle dolsun. Fatma Kâmile Hanım
Tasavvufî edebiyatımızın Balıkesirli temsilcilerindendir. 16 Eylül 1839 tarihinde Balıkesir'de doğmuştur. Keşkekzâde ailesinden tüccar Hacı Mehmet Efendi'nin kızıdır. Babasının özenli gayretleriyle özel eğitim görmüştür. Devrin âlim zatlarından Tırpancızâde Fahreddin Efendi'den Arapça ve Farsça öğrenmiştir. Sekiz yaşında Kur'an-ı Kerim'i hatmeden Fatma Kâmile, Tanta'dan göç edip Balıkesir'e gelen Mehmet adlı bir kişiden feraiz ve akaid dersleri almıştır. Annesinin delaletiyle Nakşibendi tarikatine intisap
etmiş, Şeyh Mazhar'ın müridi olmuştur. Fatma Kâmile Hanım'ın, eşi Hacı Mehmet Efendi'den iki oğlu olmuştur: Hacı Eşref ile Hacı Bahaeddin. F. Kâmile Hanım'ın ölüm tarihi konusunda kaynaklar birbirinden farklı bilgiler vermektedir. İ. Hakkı Uzunçarşılı Karesi Meşahiri adlı eserinde "1337 sene-i maliyesi" derken İ. M. Kemal İnal Son Asır Türk Şairleri'nde 1921 (Cumadelula 1339) tarihini işaret etmektedir. Fatma Kâmile Hanım hakkında makaleler ve küçük bir kitap kaleme alan M. Halit Bayrı ise 1917 senesini şairin
ölüm tarihi olarak gösterir. İnci Enginün'ün kaleme aldığı Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi'ndeki maddede ise bu tarih 1922'dir. Biz, bu tarihlerden en sağlıklısı olarak Kemal İnal'ın verdiği tarihi görmekteyiz. Çünkü, yazar bu ölüm tarihini o günlerde Balıkesir'de yayımlanmakta olan İleri gazetesinin 4 Cumadelahire 1339 tarihli sayısına istinat ettirmektedir. Şiirlerinde çoğu zaman hece, ara sıra da aruz veznini kullanmıştır. Fakat hece vezninde daha başarılı olmuştur. Edebî endişe duymadan şiir yazan Fatma
Kâmile, duygularını hiç süslemeden sade ve basit bir şekilde kaleme almıştır. Bu özelliği yüzünden lirik bir şair olarak değerlendirilebilir. Kâmile Hanım'ın Miracü'n-Nebi ile ilgili basılmamış bir eserinin yanı sıra Hadiü'l-Cinan adlı basılmış bir eseri vardır. Bu eser Hz. Muhammed'in doğumuyla ilgilidir ve 1306/1888`de yayımlanmıştır. Nât, münacat, ilâhi, koşma ve destan gibi değişik tür ve şekillerde şiirler söyleyen F. Kâmile Hanım'ın şiirleri Ruhi Sadi'nin ilgi ve gayretleri neticesinde M. H. Bayrı
tarafından yayımlanmıştır. Bu kitapçıkta yer alan şiirlerden biri: Gel kardeş olma avare Gidilecek menzil uzak Açma bu kalbime yare
Gidilecek menzil uzak Bakma oğluna kızına Düş kâmillerin izine Uyma bu nefsin sözüne
Gidilecek menzil uzak Uyuma kalbin uyandır Zahiri batını bildir Say olacak gün bu gündür
Gidilecek menzil uzak Akıl fikir vermiş sana Sen de yürü Hak'tan yana Gafletle bakma her yana
Gidilecek menzil uzak Bir kâmili arayıp bul Gidilecek yolları sor Var başına bir çare gör
Gidilecek menzil uzak Fatma sen nesin böyle Gideceğin yolu belle Ne bildin ne buldun söyle
Gideceğin menzil uzak  |
|
Masallar halk edebiyatımızın en önemli türlerinden biridir. Olağanüstü olayları konu alan; Kaf Dağı, Bağdat gibi masal ülkeleri ve şehirlerinde geçen; tekerlemeleriyle dinleyenleri olağanüstülüklere hazırlayan masallar, halkın önemli bir eğlence aracıydı. Eskiden uzun kış gecelerinin eğlencesi olan masal anlatma geleneği ne yazık ki diğer folklor ürünleri gibi yok olup
gitmektedir. Her köyün veya mahallenin masalcı kadınlarının etrafına toplanan çocuklar hem eğlenmiş, hem de sosyal hayat konularında eğitim almış olurlardı. İsmail Hakkı Akay'ın Balıkesir'den derlediği masallardan oluşan Balıkesir Halkıyatından Masallarımız (C. II) adlı çok güzel bir kitabı vardır. Biz, Kaynak dergisinde yayımlanmış "Fesleğenci Kız" adını taşıyan bir masal örneği sunmak istiyoruz: Fesleğenci Kız
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, bir varmış, bir yokmuş, deve tellalken, keçi berberken, anam benim beşiğimi sallım sallım sallarken, babam kaptı sopayı, anam kaptı maşayı, kıvrandırdılar. Vaktiyle ihtiyar bir çiftçi vardı, bunun da üç tane kızı vardı. Bir gün çiftçi hastalanır ve bir müddet sonra da iyi olamayarak ölür. Babasız kalan bu üç kız evlerinde yoksulluk
içinde vakitlerini geçirmeğe baş(adılar. Bir gece büyük kız rüyasında gül ağacının dibinde dokuz küp altın bulunduğunu görür. Bu rüya üç gece üst üste tekrar eder. Nihayet kız diğer kardeşlerine meseleyi anlatır. O gün gülün dibini kazarlar. Hakikaten küpte altınlar var. Hemen altınları oradan Çıkarırlar. Kendilerine güzel bir ev yaptırırlar ve bahçelerine fesleğen adını korlar. Bir gün yine büyük kız bahçede fesleğenleri sularken yakınlarında bulunan bir paşanın oğlu geçerken söz olsun diye: "Fesleğenci kız,
fesleğenci kız! Gece gün düz fesleğen sularsın, fesleğende kaç yaprak var?" der... Tabii kız bu soruya cevap veremez... Diğer akşam ortanca kız sularken yine paşanın oğlu aynı şeyi ona da sorar. Tabii o da bir karşılık veremez. Küçük kız da başka bir akşam çiçekleri sularken, yine paşanın oğlu: "Fesleğenci kız, fesleğenci kız! Gece gündüz fesleğen sularsın, fesleğende kaç
yaprak var?" Kız: "Paşa oğlu, paşa oğlu, gece gündüz okur yazarsın, gökte kaç yıldız var?" Bu sefer paşanın oğlu karşılık vermez. Bundan ötürü de paşanın oğlu kızdan öç almaya karar verir. Hemen ertesi günden itibaren balıkçı kıyafetine
girerek balık satmaya başlar. Kızların kapısının önünden geçerken kızlardan biri dışarı çıkarak balık almak ister. Halbuki balıkçı para ile vermeyeceğini, bir kere öperse vereceğini söyler. Kız da içinden "Ne olur?" der ve buseyi vererek balığı alır. Ertesi akşam paşanın oğlu geçerken evvelki sözü tekrar eder. Küçük kız da yine aynı tarzda karşılık verir. Bunun üzerine paşanın oğlu: "Haydi şuradan, seni bir okka balığa öptüm ya!" der ve oradan çekilir. Bunun üzerine bu sefer kız, öç almaya karar verir ve hemen o
gece müthiş bir plan hazırlar. Sabahleyin de gider, bir koyun postu alır. Üstüne küçük ziller takar ve bir takım da ciğer alarak onun üstünü iğnelerle bir güzel doldurur. Gece, doğru paşanın evine gider. Çocuğun yattığı odayı evvelden öğrendiği için derhal bir merdivenle pencereden içeri dalar. Oğlanın başında altın bir şamdan, ayak ucunda gümüş bir şamdan yatmaktadır. Tabii post kızın üstündedir. Bir silkinir ve yanan şamdanlar söner. Ortalığı bir sessizlik kaplar, Bu sırada kız yine silkinir, bu sefer çocuk uyanarak:
"-Kim var orada?" der. "-Ben Azrail'im, canını almaya geldim," der kız. "-Ne olur canımı alma da ne yaparsan yap," der paşanın oğlu.
"-Pekala öyleyse seni şu ciğerle döveceğim," der kız. Erkek razı olur. Kız da ciğerle çocuğun sırtını bir güzel döver. Tabii çıplak olduğu için iğneler her tarafına batar. Fakat çocuk korkudan sesini çıkaramaz. O sabah çocuk kalkmadığı için odasına girerler. Bir de ne görsünler, çocuk kan içinde. Hemen doktor çağırırlar. Tedavisi tam dört ay sürer. Bir gün çocuk sokağa çıkar.
Kızlar yine söz atar. Bu sefer kız ona: "-Azrail oldum da sana geldim. Nasıl yalvardın unuttun mu?" "-Ya, gelen sen miydin," der ve gider. Doğru eve gelerek annesine, komşuları rahmetli çiftçi Hasan Ağa'nın kızını istediğini söyler. Annesi de
kızı istemeye gider. Kız razı olur. Fakat çocuğun kendisine bir oyun yapacağını anlar. Onun için gider, bir şekerciye mühim miktarda para verir ve aynı kendi boyunda şekerden bir kız yaptırır, içine de pekmez doldurtur. Düğün günü paşanın evine haber göndererek, evlerine ancak gece geleceğini söyler. Gece olunca kendisi paşanın evine gider ve gelin odasına girer, içeri kimseyi almaz. Sonra kendisi pencereden iple, kardeşlerinin getirdiği şekerden modeli içeri alır. Sandalyeye oturtur, kendi elbiselerini ona giydirir. Kendisi de yüklüğe saklanır. Tabiî bir müddet sonra damat içeri girer.
"-Demek sen Azrail oldun, benim canımı almak istedin öyle mi?" der ve bıçağı çekerek derhal kızın karnına saplar. Dökülen kanları da kan tutmasın diye içer. Fakat çok tatlı gelir. Çünkü içi pekmezle doludur. Bu sefer: "-Vay kanı bu kadar tatlı, kim bilir kendi ne kadar tatlı idi," der ve hançeri bu defa kendisine vurmak ister. Bu sefer esas kız arkasından kollarını tutrrak sarılır. Bunun üzerine genç de sevinir. Çünkü meseleyi anlamıştır.
Ondan sonra ikisi de mesut bir hayat geçirmeye başlarlar.  |
|
Halk anlatmaları arasında inandırıcılıkları, belirli birşahıs ve mekâna bağlı oluşları gibi özellikleriyle efsaneler önemli bir yer işgal ederler. Farsça "Fesane" kelimesinden gelen efsane kavramı, pek çok bilimsel eserde tanımlandığı gibi kısa, nesir ve inandırıcı anlatmalardır. Dinî şahıslar, olaylar ve yerlerle ilgili olarak anlatılanlara "Menkabe" dendiği de bilinmektedir. Ayrıca canlı ve cansız bazı varlıkların teşekkülünü izah eden, yer adlarına açıklama getiren, taş kesilmeleri konu alan çeşitli
efsaneler de halk arasında heyecanla anlatılmaktadır. Ülkemizde efsanelerle ilgili olarak bilimsel ve metin neşri olmak üzere pek çok eser yayımlanmıştır. Mehmet Önder, Mustafa Necati 5epetçioğlu, Saim Sakaoğlu, Ali Berat Alptekin gibi pek çok araştırıcı efsanelerle ilgili eserler vermiştir. Balıkesir'imizin efsaneleri ise ya halkımızın hafızasında unutulmaya yüz tutmuş, ya da bir zamanlar çıkmış olan Kaynak gibi dergi ve gazetelerin tozlu sayfalarında kalmıştır. Bunlardan birkaçını örneklemek en azından bir
kadirbilirlik olacaktır. 1) Balıkesir
Tarihçilere göre Balıkesir adı, Bizans imparatoru Hadrianus'un av partilerinde kullanmak için yaptırdığı Paleo Kastro (Eski Hisar) sözcüğünden kaynaklanmaktadır. Tarihî bir gerçekliği de bulunan bu ad, daha sonra halk etimolojisi sayesinde değişik rivayet ve yorumlara da konu teşkil etmiştir. Biz bu rivayetlerden birkaçını kısaca anlatmak istiyoruz. Balıkesir adı daha çok bal,
balık, kesir ve hisar kelimeleri üzerinde yapılan oynamalarla izah edilmektedir. Bir rivayete göre Balıkesir'in adı eskiden Balık Hisar şeklindeymiş. Buradaki balık sözü Eski Türkçe'de şehir, kale veya saray anlamı taşımaktaymış. Kale Şehri anlamını veren bu rivayete göre bu ad, XI. yüzyıldan sonra kullanılmaz olmuştur. Gerçekten de Orta Asya'da Beşbalık gibi bazı Uygur devrine ait yer isimlerinde balık kelimesinin şehir anlamında kullanıldığı dikkati çekmektedir. Diğer bir rivayete göre ise Balıkesir adı, balı
kesir, yani balı çok, bol anlamındaki söz grubundan gelmektedir. Buna göre Balıkesir'in balının bol ve lezzetli oluşu bu adı almasına sebep olmuştur. Başka bir rivayet ise Balıkesir'in ilk kurulduğu yıllarda buraya gelen bir yabancının iyi muamele görmemesi üzerine balı keser, yani hatır, gönül tanımaz adını verdiği şeklindedir. Buna göre bal, Arapça'da hatır, gönül anlamını taşımaktadır.
Bunların dışında bölgede bir süre hakim olan İran hükümdarı Balı Kisra veya civardaki Yılanlı Dağ'ın eski adı olan Balcea ya da Pelecas'ın Balıkesir adının ilk şekli olduğu ileri sürülmektedir. Fakat bunlar uzak ihtimaller olarak değerlendirilmektedir. Bütün bu rivayetler içinde en mantıklı olan, buraya yerleşen Türk oymaklarının Orta Asya hatıralarını canlı tutmak için koymuş olabilecekleri Balık Hisar adıdır.
İlimizin Balıkesir dışında tarihte daha çok anılan bir adı daha vardır. Bu ad yörede bir süre hakim olan Karesioğulları Beyliği'nin kurucusu Karasi Bey'den kaynaklanan Karesi adıdır. İlimiz gerek beylik, gerekse Osmanlı sancaklığı döneminde daha çok bu adla anılmıştır. Bir rivayete göre de Karesi beyinin oturduğu kaleye Beylik Hisar adı verildiği için bu ad değişerek bugünkü Balıkesir şeklini almış olduğu söylenir. 2) Hasan Baba
Anadolu'da öyle yatırlar vardır ki, etrafındaki her şey değişse de o yatır bulunduğu yerde kalır; hiç kimse ona dokunamaz. İşte Hasan Baba da böyledir. Önceleri Ekin Pazarı'nda, daha sonra Hasan Baba Çarşısı adı verilen arastada ve son olarak da aynı yerde inşa edilen modern iş hanındaki yerini korumuş, bugüne kadar yeri değiştirilmemiştir. Kabri hakkında pek çok efsane anlatılan bu Hasan Baba kimdir?
M.Yasa ile H.Korkut, Şakayık-ı Numaniye'den naklen Hasan Baba hakkında bilgi verirlerken, şu hususları aktarırlar: "Bursa'da medfun Emir Buhari hazretleriyle münasebet tesis etmiştir. Emir Sultan vefat edeceği zaman yanındaki muhipleri irşat için makamlarına birini tavsiye veya tayin etmesini söylediler. Bunun üzerine Emir Sultan Hazretleri buyururlar: "Öldüğüm zaman sırra
vakıf olan filan kimseyi bulursunuz. İşte ancak o zatın vereceği cevaba bağlıdır. Bunun üzerine Sultan'ın tarif ettiği şahsı bulup, arzularını söylerler, kabul etmesi için ricada bulunurlar: İlk defa bunu reddeden Hasan Baba, Emir Sultan'ın vasiyetini söylediklerinde kabul eder ve sırra vakıf olduğunu göstermek için ve diğerlerinin arzusu ile şöyle buyururlar: Onlara "semaya bakınız," buyurdular. OI taife dahi çeşm-i zahir ile savb u semaya nazar idüp dide-yi batınla arş-ı muallaya teveccüh eylediklerinde Emir
Sultan ile hocası Hasan'ı bir yerde cülus eylemiş gördüler. Bu vaka üzerine Hasan Baba'nın halifeliğe layık birisi olduğu anlaşılır" Büyük veli Emir Sultan'ın halifesi olduğunu böylece öğrendiğimiz Hasan Baba'nın fevkalade dindar ve alim birisi olduğunu söylemeye bilmem gerek var mıdır? O, şimdi kabrinin bulunduğu ve o zamanlar Arap Hanı'nın bir odası olan yerde yaşadığı için "Öldüğüm zaman beni buraya gömersiniz" diye vasiyet etmiş, öldükten sonra da bu vasiyeti yerine getirilmiş. Hasan Baba'nın halife olmadan
önce Zağnos Paşa Camii'nin helalarını temizlediği de söylenmektedir. Münzevi bir hayat sürmesine rağmen son derece alim bir zat olduğu, ilimizde Ayak Dedesi adıyla bilinen yatırın sahibi Şeyh Semseddin Efendi'nin müridi olduğu da bilinmektedir. Bu tarihi bilgilerin yanı sıra Hasan Baba hakkında pek çok efsane ve inanış da vardır. Bunlardan en önemlisi kabrinin yerinin değiştirilemeyişi hakkında anlatılanlardır. 1932 yılında Hasan Baba'nın kabrinin bulunduğu yer bir mezarlıkmış. Belediye buraya bir hal yaptırmak
istemiş. Fakat yatıra kimse el sürememiştir. Hatta belediye bir ameleye mezarı kaldırması için talimat vermiş. Fakat amele mezarın başına geldiği vakit, her tarafını bir titreme alıp, kazayı kabre vuramamış. Gece ise Hasan Baba, amelenin rüyasına girmiş. Bizim son yıllarda derlediğimiz bir efsaneye göre ise Hasan Baba'nın kabrinin yeri belirsizmiş. Bir asker bir gün yemek için karpuz ile peynir alıp bir ağacın dibine oturmuş. Yemeğini yedikten sonra kalkmak istemiş, ancak bir türlü yerinden doğrulamamış. Etrafına toplanan insanların yardımına rağmen asker bir türlü yerinden kalkamamış. Sonunda halktan birisi:
"Karpuzun kabuklarını temizle!" demiş. Ancak temizlik yapıldıktan sonra asker kalkabilmiş. Bu olaydan sonra burada Hasan Baba'nın kabri olduğu anlaşılmış. Ondan sonra buraya yerden bir iki metre yükseklikte, beyaz sıvalı, üst tarafı yeşil renkli sanduka şekilli bir kabir yapılmış. 3) Sarıkız
Marmara ve Ege bölgelerini birbirinden ayıran ve genç dağlar grubuna giren Kazdağları'nın en yüksek tepesine Sarıkız Tepesi adı verilmektedir. Bu tepenin adı hakkında pek çok efsane anlatılmaktadır. Çok eski zamanlarda Güre köyünde çok güzel bir kız varmış. Bu kızı köyün bütün gençleri sever ve evlenmek isterlermiş. Adı Sarıkız olan bu güzel kızın babası ise bin bir zahmetle
büyüttüğü kızını, talip olan gençlerin hiç birine vermezmiş. Bunun üzerine gençler Sarıkız'a iftira etmişler. Köylüler de Sarıkız'ın babasına giderek: "Kızın kötü yola saptı. Ya kızını öldürürsün ya da buralardan çekip gidersin" demişler. Düşünüp taşınan baba, kızını öldürmeye kıyamaz; ancak köylülerin yüzüne bakabilmek için Sarıkız'ı gözden uzak tutmak gerektiğini düşünür.
Kızını yanına alan baba, Kazdağı'nın zirvesine çıkar ve güttükleri kazlarla birlikte kızını bırakıp geri döner. "Kurt kuş yerse de gözüm görmesin, yaşarsa da herkesten gizli yaşasın" demiş. Kazdağı'nda kalan Sarıkız ölmemiş ve kazlarını gütmeye devam etmiş. Hatta yolunu, izini kaybedenlere yardımcı olmuş. Bu durum kısa zamanda babasının kulağına gitmiş. Kızının ölmediğini
öğrenen baba, Kazdağı'na kızının yanına çıkmış. Dağda kaz çobanlığı yapan Sarıkız, babasını görünce sevinmiş, ona yemek ikram etmiş. Yemek sırasında babası kızından su istemiş. Sarıkız elini uzatarak kilometrelerce aşağıdaki Güre çayından su alarak babasına vermiş. Babası kızının ermiş olduğunu görünce pek sevinmiş. Sarıkız'ın öldüğü ve bugün kabrinin bulunduğu yere Sarıkız Tepesi, babasının öldüğü yere ise Babatepe veya Kartaltepe adı verilmektedir.
Kültürümüzün en renkli kaynaklarından olan efsanelerimiz unutulmamak için çoğu zaman bir maddi ize veya mekana bağlanır. Sarıkız efsaneleri de böyledir. Kaz dağlarının zirvesindeki Sarıkız Tepesi ve bu tepenin üzerindeki kabir, Sarıkız efsanelerinin günümüze kadar ulaşan izleridir. Şimdi anlatacağımız efsane ise farklı bir Sarıkız efsanesi olarak dikkati çekmektedir. Ancak bağlı bulunduğu iz yine aynıdır. Delikanlının biri güzeller güzeli bir kıza aşık olmuş. Kız, evlenme şartı olarak, delikanlıdan gücünü
ispatlamasını istemiş. Bu şarta göre delikanlı sırtına yüklenen tuz çuvallarını taşımak zorundadır. Delikanlının sırtına tuz çuvalları yüklenmiş. Yamaçtan tırmanırken çuvallar dengesini kaybetmiş ve delikanlı yuvarlanarak göle düşmüş. Tuzlar ıslandıkça çuvallar ağırlaşmış ve delikanlıyı suyun derinliklerine çekmiş. Köy halkı bu acıya sebebiyet verdiği için kıza öfkelenmişler. Ona yumurtalar atmışlar. Sarı Kız adı da buradan kalmış. Öfkeleri yatışmayan köylüler babasına giderek kızını şikayet etmişler ve onu yok
etmesini istemişler. Babası yumurtalara bulanmış kızını alıp tepeye çıkmış. Kızını öldürmeden önce abdest alıp namaz kılmak isteyen baba kızından su bulmasını istemiş. Kız delikanlının boğulduğu gölün suyundan getirmiş. Su tuzlu olduğu için babası yeniden tatlı su bulup getirmesini istemiş. Bunun üzerine kız ayağını yere vurmuş, o anda yerden bir kaynak suyu fışkırmaya başlamış. Durumu gören babası kızının ermiş olduğunu anlamış ve onu öldürmekten vazgeçmiş. Kimsenin zararı dokunmasın diye de suyun etrafını taş duvarla çevirmiş.
Kaz dağlarının zirvesindeki bu kaynak, bugün hala yörede şifalı olarak bilinmektedir. Ayrıca hem Sarıkız'ın, hem de babasının öldükleri yerler kutsal sayılmaktadır. Babasının öldüğü ve bugün kabrinin bulunduğu kabul edilen yere Kartaltepe veya Babatepe; Sarıkız'ın kabrinin olduğu tepeye ise Sarıkız Tepesi adı verilmektedir. Bu tepelerin ermiş bir kız ile babasına izafe edilmesi ise elbetteki eski Türk inanışlarındaki dağ kültünün bir yansımasıdır. Kazdağı'nın zirvesinde bulunan Sarıkız'ın kabri bugün de yöre
halkı tarafından ziyaret edilmektedir. Her yıl 14-16 Temmuz tarihleri arasında Akçay'da yapılan Zeytin Festivali'nde Sarıkız da temsil edilmektedir. Ayrıca Sarıkız'ın kabri başında herkesin dileğini yazabildiği büyük bir dilek defteri bulunmaktadır.  |
|
Atalarımızın tecrübelerini gayet açık ve güzel ifadelerle günümüze taşıyan atasözlerimizin her biri bir hazine kıymetindedir. Bunlardan bazıları il ve bölge sınırlarını aşmış, millî bir değer haline gelmiştir. Ancak İ. Hakkı Akay'ın derlediği ve pek işitilmemiş, yöresel kalmış birkaç atasözünü örneklemek istiyoruz: * Akçası ucuz olanın kendi kıymetli olur
* Karpuz kesmekle yürek soğumaz * Martta yağmasın, nisanda dinmesin * Öz ağlamayınca göz ağlamaz * Süt taşınca kepçeye baha olmaz
* Sonradan görme kuldan, buluttan çıkma günden korkulur  |
|
Balıkesir ve çevresinde geçmişte söylenmiş, derlenip TRT repertuarına geçmiş veya halen söylenegelen pek çok türkü vardır. Kemal Özer'in 1948 yılında yayımladığı Balıkesir Yörük ve Çetmi Türküleri ile İsmail Hakkı Akay'ın Balıkesir Halkıyatı C. I gibi çok değerli çalışmalarını bunlar arasında sayabiliriz. Bu türkülerden eskilerde kalmış birkaç tanesini örneklemek istiyoruz:
Atina Türküsü:
Hikmet Turhan Dağlıoğlu'nun 1932 yılında Dursunbey'de derlediği bir türkünün bazı dörtlükleri ile türkünün hikâyesi şöyledir: "İstiklal Savaşı sırasında Yunan komutanı gelin giden bir kızı zorla alır ve evlenir. Çocukları olur. Bu sırada Türk ordusu İzmir'e doğru ilerlerken Yunan komutanı kadını da alarak Atina'ya kaçar. Kadın, yedi yıl Atina'da yaşadıktan sonra Ahmet Bey isminde bir Türk'ün yardımıyla kaçar ve eski nişanlısına döner. Bu kaçış sırasında Yunan komutandan olan çocuklarını da denize atmıştır.
Türkünün önemli birkaç hanesi şöyledir: Atina da köşeli İçi mermer döşeli Tam yedi yıl oldu Ben Yunan'a
düşeli Turnam turnam Ben Atina'da durmam
Atina'nın urganı Telli olur yorganı Üç çocuğu sorarsan Balıkların kurbanı
Turnam turnam Ben Atina'da durmam Çete Türküsü:
Çeteler, yani efeler... Onlar Kurtuluş Savaşımızın kahramanlarıdır. Ülkenin karanlık günlerinde Atatürk'ün işaretiyle harekete geçmişler, vatan savunmasına koşmuşlardır. Türküde adı geçen Kurban adlı çete, Çağışlıdır. Bu nahiyenin Çömlekçi Köyü ile Değirmenli Köyü arasında Yunan askerleriyle meydana gelen bir çatışmada şehit düşmüştür. Onların hikâyesini anlatan bir türkünün sözleri şöyledir. Türkü mahallî ağız özellikleri korunarak alınmıştır.
Zabalan gaktım güneş parlıyo Oturmuş çetele tüfek yağlıyo Yunan esgerleri yaman ağlıyo Dini bi oğruna ölen çetele
Atımı bağladım delikli daşa On iki gaymakam bi Kemal Paşa Yaşa, Kemal Paşa, şanınla yaşa Yunanı dağıttın
dağ ile daşa Atıma binerken fişeğim düştü Yunan esgerleri peşime düştü Arkadaşım Gurban ah şehit düştü
Yunan ağzındaki galan çetele Zabalan gaktım çivteme baktım Ağlıya ağlıya goluma daktım Ana ben bu canı
vatana sattım Dini bi oğruna ölen çetele İlimiz ve civarında özellikle kadınlar arasında iş sırasında, eğlencelerde veya çeşitli vesilelerle maniler söylenmektedir. Mısır ve buğday tarlalarında hem işi kolaylaştırma, hem vakit geçirme, hem de eğlence için özel bir nağmeyle söylenen bu manilerde, Balıkesir köy gençliğinin benliği sezilir. Köylerimizin velveleden uzak sakin ve ıssız muhitlerinde, yeşil dağlarla billur gibi sular akan yemyeşil vadilerinde, genç kızlarımızın ince ve yanık sesleriyle söyledikleri
maniler yürek delecek kadar hazindir. Kadınlarımızın, genç kızlarımızın duygu dünyasına ait önemli ipuçları veren bu manilerden bazı örnekler aşağıdadır: Yemenimin uçları Çıkamam yokuşları Selâm edin yârime
Yedi dağlar kuşlar Kasaturam çelikten Nam almışım felekten Türk askeri korkar mı
Vatan için ölmekten? Şu dağdan kuş uçmaz mı? Askerlik yakışmaz mı? Ağlamayın anneler
Ayrılan kavuşmaz mı? Kazan kaynar taşmaz mı? Gün gedikten aşmaz mı? Sen kayırma sevgilim
Ayrılan kavuşmaz mı?  |
Bilmeceler
Eskiden uzun kış gecelerinin en büyük eğlencelerinden biri bilmece sormaktı. Böylece insanlar hem eğlenmiş, hem de bilgi öğrenmiş olmaktaydı. İletişim araçlarının çoğalması bu geleneği de yok etmiş oldu. Ancak Balıkesir'den derlenmiş pek çok bilmece İ. Hakkı Akay, Nafiz Tüzün, Ali Osman Balkır, Refik Fikret Sağnak gibi araştırıcılar tarafından yayımlanmıştır. İ.Hakkı Akay, Balıkesir'de derlediği bilmece geleneği hakkında şunları yazıyor: "Bilmeceler de aynı şaşırtmacalar gibi uzun kış gecelerine özgüdür. Komşu
kadınlar bir araya geldikleri zaman, bilmece ve şaşırtmacalar söyleyerek geç vakitlere kadar eğlenirler. Bilmecelerin öyle çetrefil olanları vardır ki ancak matematik problemleri gibi kâğıt ve kalemle çözülebilir. Okul çocuklarının zihinlerini açması yönünden de bilmecelerin büyük kıymeti vardır. Bilmeceler sahibi, bunları söylemedikçe bilmeceyi çözmüş sayılmaz. Meselâ; bilmeceyi çözmeye çalışan Yenir mi, yenmez mi, acı mı, tatlı mı, canlı mı, cansız mı, çarşıda satılır mı?" diye sorduktan sonra nihayet "Bulamadım, nedir?" der. Bilmeceyi soran "Nereyi vereceksin?" diye sorar. Bilmece sorulan kişi meselâ "İstanbul'u veriyorum al!" der. Fakat
İstanbul, İzmir gibi şehirler kolaylıkla verilmez. Soranlar da her şehri, kasabayı beğenmezler. Neticede anlaşırlar, soran kişi cevabı söyler, ama bir de tekerleme ekler: "İstanbul, İstanbul, beri gel al tokmağı sürü gel, hart, hurt, bir kutu bal yut, ben iyi ata, sen uyuz ata, ben koştura koştura, sen osura osura, karşıdan bir ördek gelir, boku gevrek gelir, incir yaprağı kat kat, başına sıçayım pat pat, neyime neycik, kıçına yağlı çomacık!" İşte bu bilmecelerden birkaçı: Tap nedir, tapış nedir?
Gül nedir, gümüş nedir? Ne yerdedir, ne göktedir? Cümle âlem içindedir (Ayna) Alt yanı sivri tepe
içindedir (Çene) Üst yanı çakıldak (Diş) Daha üstü muşulak (Burun) Daha üstü ışıldak (Göz) Üstü kara kolan
(Kaş) Daha üstü bir alan (Alın) İner reyhan gibi Oturur sultan gibi
Dürülür hasır gibi Satılır esir gibi (Kar) Yanıltmaçlar/ Şaşırtmaçlar
Çocukların büyümeleri sırasında Türkçemizi güzel ve doğru konuşabilmeleri için yardımcı olan bir halk edebiyatı türüdür şaşırtmacalar... Bunları dili dolaşmadan söylemek âdetâ günümüzdeki sunuculuk ve spikerlik alıştırmalarına benzemektedir. Çocukların dil gelişiminde önemli olan bu ürünlerden Balıkesir'de de söylenen birkaçı şöyledir: * Kırk küp kırkının da kulpu kırık küp
* Keşkekçinin keşkeklenmiş keşkek kepçesi * Şu elimdeki tesbihi imamelemeli mi, imamelememeli mi? * Kapıyı gıcırdattırıcılardan mısın, ocağı kıvılcımlattırıcılardan mısın? Ne kapıyı gıcırdattırıcılardanım, ne ocağı kıvılcımlattırıcılardanım *
Karağaç karağaç, kabı koyu karaağaç, kabı koyu kurumuş kara ağaç, kara kuru karaağaç. Tekerlemeler
Tekerlemeler de daha çok çocukların sevdiği bir halk edebiyatı türüdür. Masalların başlarında, oyunlarda ebe seçiminde ve bazı başka durumlarda söylenen tekerlemeler, ses oyunlarına dayanmaktadır. * Yağmur yağmur yağ ister, evimizin önü sel ister, teknede hamur, tarlada çamur, ver Allah'ım ver, gümbür gümbür yağmur
* Leylek leylek lekirdek, hani bana çekirdek, çekirdeğin içi yok, sarı kızın saçı yok * Sübhaneke sümbül teke, üzüm koya, yolda yiye, bizim dana, sizin dana, gelmez eve, vur topuzu gelsin eve * Mehmet Mehmet Mehmedi, eski susam demeti, çanak çömlek koymadı, hepsini donuna yamadı
* Tıngır elek tıngır saç, elim hamur karnım aç  |
|
Düğün ve evlenme geleneklerinin en canlı olarak yaşandığı yerler köylerdir. Günümüzde köyler de geleneksel özelliklerini yitirmişlerdir. Ancak biz zamanında derlenmiş gelenek ve adetlerden hareketle Balıkesir ve civarındaki köylerde yapılan düğünler hakkındaki bilgileri özetlemek istiyoruz: Her köyün düğünü bazı farklılıklar gösterebilir. Ancak genel nitelikleri itibariyle pek
çok benzerlikler gösterirler. Her yerde olduğu gibi düğünlerimiz üç aşamalıdır: Söz kesme, nişan ve düğün. Kız İsteme ve Söz Kesimi:
Önce babalardan habersiz oğlan anası, kız anasının ağzını yoklar. Oğlan anası, kız anasını ikna ettikten sonra durum babalara açılır. Her yerde oğlan, evlenme çağına gelince kendisine istenecek kızın babasına iki uygun kimse gönderilerek kız istenir. O da “Bir ailemle görüşeyim, kızıma da sorayım, onlar isterlerse olur. Bundan iyi bir oğlan mı bulacağım.” diyerek cevap verir. Bir hafta sonra tekrar gidilir, ancak yine kesin cevap alınamaz. Ancak üçüncü gidişte söz kesilebilir. Kız evine giden dünürcüler biraz
oturduktan sonra “Allah’ın emri, peygamberin kavliyle kızınız .... oğluna münasip görerek istemeye geldik” derler. Kız evi nazlanır, “kızımız küçük” gibi mazeretler ileri sürerler. Sonra dünürcüler “Siz konuşun, cuma akşamı biz nişanımız getiririz” derler ve kalkarlar. Kız istemeye gidenler ayakkabılarını çevrilmiş bulurlarsa kızın verileceğini, çevrilmemiş ise verilmek istenmediğini anlarlar. Söz kesilince kızı istemeye gelenlerle oğlana bir mendil (yağlık) gönderilir. İsteyiciler oğlan evine döndüklerinde tavuk, hindi gibi bir ziyafetle ağırlanırlar.
Nişan:
Söz kesildikten üç gün sonra oğlan evinden bir heybe içine ekmek, bulgur, şeker, üzüm gibi şeyler doldurularak oğlan yengeleri tarafından kız evine götürülür. Ertesi gün yine heybeler içine basma vs. konarak oğlan anası yanına aldığı kadınlarla kız evine gider. Gelin kız, kaynanasının elini öper ve önüne diz çöker; kaynana gelinin başına bir ak yaşmak örter, bunun anlamı “günün ak olsun” demektir. Yaşmağın ucunda bir çeyrek lira altını bağlıdır. Bunun üzerine de bir kat yazma (çember) kor. Diğer kadınlar da
birer yazma korlar, sonra gelinin sağdıcı hepsini toplar, dışarı çıkarır. Bundan sonra defler çalınır, türküler söylenir ve gelin kaynananın önünde oynar. Bu arada kaynana gelinin başına şeker serper. Orada bulunanlar mutlaka birer şeker alıp yemek isterler, çünkü bu şekerden yiyenin dişinin ağrımadığına inanılır. Bu geleneğin adı “küçük heybe”dir. Bazı köylerde bu gelenek söz kesiminden bir hafta sonra olur ve sadece çörek üzerine konmuş helva götürülür. İki gün sonra ise kız evi, aynı heybeyle kızarmış tavuk, kırılmış ceviz, çörek, mendil, kese ve mevsimine göre bir çiçek kız yengesiyle geri gönderilir.
Bir müddet sonra oğlan tarafı beş kat çeşitli basma, yazma, üstlük, yüzük, küpe katmer, helva ve yemiş dolu heybelerle kız evine giderler. Kız evi daha önceden haberdar edilmiştir ve oğlan evi tarafından gönderilen erzaklarla yemekler hazırlamıştır. Yemekler yendikten sonra gelenler para, kaynata da bir takım altını vererek giderler. Komşular neler geldiğini merak ederek kız evine toplanırlar. Bu sırada kaynana bir kenara oturarak getirdiği basma topunun yarısını seccade gibi yayar, gelin kız yayılan topun üzerinden yürüyerek kaynananın önüne gelir, elini öper, diz çöker. Kaynana da geline yüzük ve küpe takar, ak yaşmağı başına atar ve diğer
eşyaları da bir bir üstüne kor. Davetliler de armağanlarını aynı biçimde verirler. Sonra bütün bu eşyalar bir araya getirilerek bir kalbura doldurulur ve oyunlara başlanır. Ancak bu kez gelin oynamaz, çünkü heybeler gelmeden önce kardeşlikleriyle oynamıştır. Bu oyunlar genellikle avlularda oynanır ve güveyi ile köy delikanlıları da bir kenardan seyrederler. Bir başka gün kız evinden kızın kardeşlikleriyle oğlan evine sinilerle yemek, baklava ve oğlanın aile fertlerine birer kat iç çamaşırı gönderilir.
Getirenlere oğlan evinden bahşiş verilir. Ertesi gün siniler geri gönderilir ve yanında gelin için bir kat basma ile yemişler vardır. Buna “kuru sini” adı verilir.Kuru siniyi getirenlere kız evinde yemek verilir, hep birlikte ariyetler/hediyeler sayılır. Bunun sebebi ileride bir ayrılma vuku bulursa ne getirildiğinin bilinmesidir. Bundan sonra düğüne kadar her bayram ve düğünde oğlan evi, kız evine heybelerle tavuk ve katmer gönderir. Bu arada da oğlan evini alması gereken eşyalar alınır. Bunlar eskiden kutu elbisesi, çındılı kadife ceket, üstlük, pabuç, terlik, karyola, sandık, kilim, halı, çul, basma kumaşlardır. Kız evi de iki yatak, güveyi
elbisesi ve akrabaları için çamaşırlar alır. Düğün:
Hazırlıklar tamam olduktan sonra düğün günü kararlaştırılır. Düğünden on beş gün önce çalgı tutulur, bir hafta önce de okuntular dağıtılır. Okuntu itibarlı davetlilere birer yazma (çember), diğerlerine ise şekerdir. Düğün gününden iki gün önce çalgılar gelir, çeşitli havalar çalmaya başlar. Bu arada keşkek dövülmeye başlanır. Düğünden iki gün önce yapılan diğer bir tören de sepi geleneğidir. Oğlan evi akrabalarını ve komşularını toplayıp gelir. Gelenlerin hediye getirmesi adettir. Kız evinin yaptığı yemekler
yenir. Kızın çeyizi askıya çıkarılır ve gelenler bunları görür. Gelin, o gece nişan kıyafetini giyer. Sepi altında oyun oynanır. Bu gecede gelin ile görümceyi oyuna kaldırırlar. Kaynanası gelinin başına bir avuç para saçar. Oyunlar oynanır, eğlenilir. Kızın arkadaşları düğün gününe kadar sepi odasında yatar, oğlan evi de onlara yiyecek içecek getirir. Ertesi gün davetliler gelmeye başlarlar. Her gelen grup çalgıyla karşılanır ve önce düğün evine, sonra da konaklayacakları yere götürülürler. Herkes birer
hediyeyle gelir ve hediyeler düğün evine bırakılır. Hediyeler genellikle daha önce düğün evinden kendilerine gelen hediyenin aynısıdır. Akşam yemeğinden sonra düğün evi bir heybeyle odaları gezer ve kahve dağıtır, çalgı da odalarda sırayla çalar. Sonra köy delikanlıları çalgılarla düğün yerine gelirler, misafirler de eğlenceye katılır. Herkes oyun oynar, eğlenir. Daha sonra delikanlılar düğün evine gelerek baklava ve para alırlar. O gün düğün sahibinin maddî gücüne göre güreş, değnek yarışı, at yarışı gibi eğlenceler düzenlenir.
Bu eğlenceler sürerken kız evinde gelinin hazırlıkları sürmektedir. Oyunlardan sonra oğlan evinde atlar hazırlanır. Tabiî artık atların yerini otomobiller almış durumdadır. Yenge adı verilen ve at bulabilen kadınlar, mavi veya kırmızı renkte feraceler giyerek başlarını beyaz yaşmaklarla örterler, çalgılar eşliğinde kız evine doğru yola çıkarlar. Yengelerden birisi kız evinin önünde iner, omzundaki bir heybeyle içeri girer. Heybede bir bacak et vardır. Kızın ev halkı için getirilmiştir. Gelin, annesinin, babasının ve bütün akrabalarının ellerini öper. El öpülürken kıza bahşişler verilir. Sonra avluya çıkılır ve ters kapatılmış bir kazana
bastırılarak gelin oğlan evinden gelen ata biner. Hareket edilince bir atlı yine bir heybeyle oğlan evine koşturur ve gelinin yola çıktığı müjdesini verir. Çalgılar çalar, delikanlılar düğün alayının önünde bağıra çağıra gelini götürürler. Kız evinden ayrılıp oğlan evinin kapısına gelinceye kadar delikanlılar gelin alayının önüne geçerler, bahşiş isterler. Gelin geldikten sonra hemen inmez, kaynata geline vereği eşya ve malları sayar. Bunlar tarla, inek gibi çeşitli arazi ve hayvanlardır. Gelin daha atın
üzerindeyken kucağına bir oğlan çocuğu verilir. Bunun sebebi gelinin erkek çocuk doğurmasının istenmesidir. Sonra kaynata tarafından gelin attan indirilir. Yere basınca “eli ekmekli olsun” diye koltuğuna buğday ekmeği kıstırılır, eline bir bardak su verilir ve içeri alınır. Gelin yürüdükçe suyu yavaş yavaş döker. Böylece varsa huysuzlukları dışarıda kalacağına inanılır. Ekmekler dışarıda toplananlara dağıtılır. Bu da gelen misafirlere ekmek verilmesi içindir. Gelin odaya girince yaz da olsa kavla ateş yakılır. Bazı yerlerde gelin eve girerken yenge, gelinin girdiği kapıyı tereyağıyla yağlar. Bunun sebebi de “mutluluk, zenginlik olsun, geçimde
sıkıntı olmasın” dileğidir. Gelinin koltuğundan çörekler geçirilerek dışarıdaki delikanlılara dağıtılır. Bu çöreklerden yiyenin dişinin sızlamadığı inancı yaygındır. Çeyizi gelinden önce eve getirilmiş ve döşenmiştir. Gelin gelince çeyiz odası yenge tarafından açılır. Gerdek:
Akşam olunca güveyi yeni elbiselerini sağdıcının evinde giyer ve camiye gider. Güveyi camide iken ayakkabısının biri arkadaşlarından biri tarafından saklanır ve bahşiş almadan geri vermez. Namazdan sonra cemaatle eve gelinir, gelenlere şerbet ikram edilir ve imam dua eder. Güveyi babasının ve imamın ellerini öper. Damat arkadaşları tarafından yumruklanarak gerdeğe girer.
Sabahleyin yenge gelir, gelinin yatağını kaldırır. Bazı yerlerde gelin istenildiği gibi çıktıysa anasının evine beyaz bir yaşmak, aksi ise kara bir şey gönderilir. Daha sonra kadınlar gelini görmeye gelirler. Gelin ufacık bir çocuk dahi gelse elini öper ve bir mendil hediye eder. Üç gün evden çıkmayan gelin ancak dördüncü gün suya gider. Her gidişinde de farklı bir elbise giyer. Gelin suya giderken eline mutlaka yeni bir testi verilir. Ayrıca çeşmede bir yerlere bir tarakla çakı saklanır. Gelin bunları arar, tarağı bulursa ilk çocuğunun kız, çakıyı bulursa erkek olacağına yorumlanır.  |
|
Balıkesir halk mutfağı, yani mahalli yemekleri oldukça zengindir. Bu yemekler özellikle düğün, hayır gibi törensel mahiyetteki toplantılarda hazırlanmakta ve davetlilere sunulmaktadır. Bu yemekler arasında tirit, börülce, sura, manav tarhanası, saçaklı mantı, keşkek, mafis, güveç, peynirli patlıcan, düğün çorbası, zerde gibi yemekler ile Balıkesir Kaymaklısı, höşmerim, kalbura bastı gibi tatlılar dikkati çekmektedir.
Keşkek:
Malzeme: 1 kg yağlı kemiksiz kuşbaşı koyun eti, 500 g göce (keşkeklik buğday), 250 g tereyağı, 2 kaşık salça, bir miktar tuz. Yapılışı: Kulplu tava içerisinde et ve üzerine göre tuz konur. Üstüne çıkıncaya kadar su konur. Kaynamaya oturtturulur. Pişmemiş veya suyu kalmamışsa soğuk su ilave edilir. Ezilecek derecede piştikten sonra büyük tahta kepçe ile dövülerek bulamaç
haline getirilir. Tabaklara konduktan sonra bulamacın üzerine salçalı kızgın yağ gezdirilir. Kapama:
Mayasız undan yuğrulan hamur, böreklik gibi ince bir şekilde fayans üzerine açılır. 1 kg kıymanın içine 2 adet soğan çok ince şekilde kıyılır. Bunun içine maydanoz, karabiber ve tuz katılıp beraber karıştırılır. Bu karışım belli büyüklüklerde parçalara ayrılır ve açılmış hamura serilir. Hamurlar yağlanmış bir tepsiye döşenir. Üzerine sıvı yağ ve tereyağ karışımı dökülür. Fırında 10-15 dakika kızartılır. Fırından çıkartıldıktan sonra sade olarak veya üzerine yoğurt dökülerek servis yapılır.
Metez:
Hamur yoğrulur. Biraz büyükçe açılır. İçine soğanlı nar veya kıyma konur. Suda haşlanır. Tepsiye dökülür ve üzerine zeytinyağı dökülür. Börülce:
Börülce Türkiye'de daha ziyade Balıkesir'de yetiştirilen ve yemek çeşitleri yapılan bir sebzedir. Sallama ya da sıyırma da denilen bir haşlama salatasıdır. Haşlanmış börülcenin üzerine zeytinyağı veya koruk suyu ile dövülmüş sarımsaktan oluşan bir karışım ilave edilir ve servis yapılır. Kaymak Hamuru:
Kaymak ocakta un ile helva gibi karıştırılır. Kaşıkla iz yapılarak kesilir ve ılık olarak servis yapılır. Sarımsaklı:
Bulgur, tavuğun haşlandığı suda haşlanır. Suyu çekildikçe su ilave edilir. Bulgur merhem gibi oluncaya kadar pişirilir. Biraz sulu bırakılır. Bulgur tepsiye dökülür. Üzerine didilmiş tavuklar dökülür. Sarımsak dökülür ve karıştırılır. Üzerine çiğ zeytinyağı gezdirilir. Bunun aslı tavşan eti ile yapılanıdır. Tirit:
Tiritlik ekmek küçük küçük doğranır ve tepsiye dizilir. Üzerine tavuk suyu dökülür. Tavuk etleri ve haşlanmış tavuk konulur. Tereyağı kızdırılıp üzerine dökülür. Karabiber konulur. Tavuk haşlanırken içine domates konarak haşlanır. Tavuk suyunun biraz renk alması sağlanır. Tiritin yufkadan yapılanı da vardır. Tavuklu Mantı:
Hamur yoğrulur içi boş olarak dört tarafından bükülerek şekil verilir ve fırınlanır. Tavuk suyunda mantılar haşlanır. Üzerine tavuk etleri ve haşlanmış nohut dökülür. Daha sonra üzerine sarımsaklı yoğurt dökülür. Tereyağı kızdırılır üzerine dökülür. Çeşitli baharatlarla (nane,pul biber) servis yapılır. Balıkesir Kaymaklısı:
1 kg un, 300 gr tereyağı, 6 yumurta,1 kg tuz, 700 gr kaymak, 2 kg şeker, üstüne gelinceye kadar su. Un hamur tahtasında elenir, ortası açılır. Tereyağı ve süt konup karıştırılır. Yoğrulur. Dinlendirildikten sonra iki parçaya bölünüp yağlı bir tepsiye konur. Her bir yufkanın kırılmaması için elle su serpilir, diğer 6 yufka da, diğer yağlı bir tepsiye yerleştirilir. Fırında ve mangalda pişirilir. Alt kısımları kızarınca iki tepsi de ateşten indirilir. Birinci tepsideki yufkaların üst yufkası üzerine bolca kaymak
yayılır. Kümeler halinde de konabilir. Diğer tepsideki yufkaların alttaki kızarmış tarafı üste gelmek üzere birinci tepsideki kaymakların üzerine kapatılır. Ilık halde reçel şurupları koyulduğunda şerbet soğuk hamur üzerine gezdirilerek dökülür, kapak kapatılır. Soğuduktan sonra baklava dilimi şeklinde kesilir, servis yapılır.
Höşmerim:
1 kg tuzsuz peynir tencereye konur. İçine bir çay kaşığı kabartma tozu atılır. İçine iki yumurta sarısı, çalkanarak ilave edilir. Hafif ateşte karıştıra karıştıra yağı çıkıp bal rengi sarısına bürünene kadar bir saat pişirilir. Kıvama gelmiş olan peynire 250 gr irmik, 100 gr un, 1 kg toz şeker ilave edilir. Şeker eriyip yağ salana kadar bir süre karıştırılarak pişirilir. Soğutularak servis yapılır.  |
|